“şov bitti”

Neymiş? Erdoğan Değişmezmiş…
Nilgün Cerrahoğlu

Son kitabımın adı olan “Demokrasi Tramvayı” ile özdeşleşen “Demokrasi amaç değil araçtır” söyleşisini, bundan tam 17 yıl önce, 1996 yılında yapmışım.
Gezi direnişini yapan “Y kuşağının” henüz dünyaya daha yeni gözlerini açtığı dönemde yani…
“Genç bir adam Tayyip Erdoğan. 42 yaşında. Zeki, kurnaz ve becerikli. Sert ve hırslı. Amerikalıların ‘winner’ dediği cinsten. Yalnız kazanmak için ateş edenlerden” demişim gerçekten de bugün tarihi olduğunu düşündüğüm o söyleşinin girişinde ve ardından eklemişim:
“(Erdoğan) Anayasa ve kanunlardan başlayarak sistemde kapsayıcı bir değişiklik savunuyor. Bunu Refah usulü ‘muğlaklıkla’ yapıyor. Şeffaflık içeren -ki demokrasi budur- tüm tanım ve kavramlardan kaçıyor… Laik kamuoyuna karşı bir sorumluluk taşımıyor ve hatta böyle bir kamuoyunun varlığını kabul dahi etmiyor.
Erdoğan demokrasinin ne demek olduğunu bilmiyor kısaca. Veya bilmek istemiyor. ‘Araç’ diye bakıyor demokrasiye. Ona, hepimizi hemhal edecek çoğunluk iktidarına taşıyacak araç diye bakıyor.”
Erdoğan buydu.
Kendinden farklı düşünen kesimleri, laikleri, tamamıyla yok sayan “çoğunlukçu” bir iktidar anlayışına sahip olan; demokrasinin “çoğulcu” yanıyla zırnık kadar ilgilenmeyen alabildiğine otoriter, dayatmacı bir profile sahipti.

Sürreel ‘demokrasi lideri’ hayali

Meselenin en can alıcı yanı, tüm bunların açık bir kitap gibi herkesin gözü önünde ortada olmasıydı.
Erdoğan’ın siyasi kimliği ve kişilik yapısını ve siyaset yapma yöntemini teşhis, tespit etmek için bir cin olmak gerekmiyordu. Yolun başındayken benim gibi Erdoğan’la yarım saat-bir saat karşı karşıya, yüz yüze gelmek yetiyordu.
Gene o dönemde “camiler kubbemiz, minareler süngümüz” gibi keskin söylemlerle kitlelere gaz veren genç Erdoğan’dan, toplumdaki tüm kesimleri “toparlayıcı” ve “uzlaştırıcı” bir demokrasi kimliği çıkartmak için acayip bir iyimser olmak ya da sonsuz bir hayal gücüne sahip gerekiyordu.
Gelin görün ki Türkiye gerçekleri somut, katı ve son derecede birebir olabildiği kadar, böyle şaşırtıcı ölçüde sürreel de olabiliyor…
Birkaç yılda en olmayacak isimler ve kesimler Türkiye’de, bir ışık hızıyla gelen ani bir “reel politik” dayatmasıyla, Erdoğan’dan çok hızlı bir demokrasi şampiyonu icat etmeye kalktı.
Demokrasiden, hiçbir nüans içermeyen tek tip bir “çoğunluk abanması” anlayan bir siyasetçiden, demokratik bir süpermen yaratmaya yönelindi.
“Durup bir nefes alın! Ne yaptığınızın farkında mısınız?” diyenlere, cevap hazırdı:
“Herkes değişir. Erdoğan niye değişmesin? O da değişti!” diyorlardı.
Arkadan gelen yıllarda “yetmez ama evet” sloganıyla, hiç toz kondurmadan yoktan yaratılan demokrasi kahramanının arkasına hizalanan koca koca profösörler, aydınlar, yazarlar, çizerler… gerçek algısına adeta hükmetmek için aralarında yarışa girmiş; yalnız “yüksek demokrasi ideallerinin hizmetinde olan” bir şehir efsanesi yaratmışlardı.
Geri dönüşü olmayan bir kırılma noktası olan 12 Eylül 2010 referandumundan bu yana fasıl fasıl çözülen o efsane, nihayet en son Taksim meydanında önceki akşam acı, buruk ve trajik bir tarih şakasına dönüştü.
“Demokrasi” adına israrla peşine düşülen liderin, dünya önünde maskesi indi ve de asıl çehresi görüldü.

‘Yetmez ama evetçiler’in şovu devam

Başbakan bunun yanısıra harbiden çıkıp “Ben değişmem!” dedi.
“Başbakan sert ve geriyor” eleştirilerine yanıt verirken; “Ya diz mi çökecektik?” diye konuşan Erdoğan ardından ilave etti: “Bana sert diyorsanız, kusura bakmayın… bu Tayyip Erdoğan değişmez!”
Demek ki neymiş?
Erdoğan değişmezmiş…
Her türlü etki ve etkileşime kapalı; büyüklük kompleksine kapılmış tüm benmerkezci liderler gibi kendisinden “3. tekil şahısla” söz eden Erdoğan; hiç değişmediğini, hiçbir zaman değişmeyeceğini bugün kendisi söylüyor.
“Taraf”; Erdoğan’ın AKP grup toplantısında sarf ettiği bu sözleri şimdi manşete çıkarmış.
Sürmanşete de “Yeni yasa geliyor. MİT’e fişleme, izleme, psikolojik istihbarat ve operasyon yetkileri veriliyor. Muhaberat devleti kuruluyor” haberini yerleştirmiş.
Geçmişler olsun.
Dilimiz döndüğünce yıllarca bu serüvenin başka türlü sonuçlanamayacağını anlatmaya çalıştık.
Ama yalnız kendimiz konuşup, kendimiz dinledik.
“Yetmez ama evetçi” Hasan Cemal, Erdoğan’a bugün “uyarı mektupları” yazıyor.
“Yetmez ama evetçi” Oya Baydar, Taksim vahşeti karşısında “televizyonu kapattım ve ağladım” diyerek içlenerek dert yanıyor.
Yazık ki çok geç.
Günün moda deyimiyle “şov bitti” hanımlar, beyler.
Ama sizin şovunuz bitmiyor.