Tükettikçe Tükenen İnsan!

Tükettikçe Tükenen İnsan!
Çağatay Güler

Canlılarla cansız öğeler arasında madde ve enerji alışverişinin olduğu birimlere ekosistem denir. İnsanlar yıllarca deniz ürünleri, yem, kereste, biyokütle, doğal lif, birçok ilaç, endüstriyel ürün ve öncü maddelerini doğadan sağladılar. Doğadan sağlanan bu ürünler insan ekonomisinin en önemli bölümüdür. Ekosistemler temizleme, geri dönüşüm, yenileme işlevleri; estetik ve kültürel yararlarıyla çok büyük katkı yaptılar. Oysa günümüzde birçok ekolojik iyilik göstergesinin hızla bozulduğu görülmektedir. İnsanların birbirleri ve diğer canlılarla etkileşimleri gezegenimizin oluşturduğu kapalı ekosistem üzerinde yıkıcı etkilere yol açmaya başlamıştır.

Bir ekosistemin barındırdığı canlılara sağlayabileceği yaşamsal olanakların sınırına “taşıma kapasitesi” ya da “taşıyabilirlik” denir. Bir doğal çevredeki canlıların barınak, yiyecek, su vb. gereksinimlerinin karşılanabileceği en yüksek sayılarıdır. Basitçe bir ekosistemin taşıyabileceği en yüksek canlı yüküdür. Sözgelimi bir meranın tükenmeden beslenmesini sağlayacağı koyun ya da sığır sayısı o meranın “taşıyabilirliğidir”.

Küresel yüklerden en önemlisi nüfus patlamasıdır. 1900 yılında 1.6 milyar olan insan nüfusu 2000 yılında 6.4 milyara ulaşmıştır. Dünya nüfusu hemen hemen dört katı arttı. Son üç milyarlık bölüm 14, 13 ve 12 yılda eklenmiştir. Her milyar giderek daha kısa sürede eklenmektedir. Dünya nüfusunun 2050 yılında 9 milyara ulaşacağı, 21. yüzyılın sonunda 10-11 milyarda kararlı duruma geleceği düşünülmektedir. Halen Dünya’nın “insan taşıma kapasitesini” bilmiyoruz. Son yirmi yıldaki nüfus artışı ve endüstrileşmenin yayılması sera gazlarının atmosferde birikmesine neden olmuştur. Çok sayıda canlı türü zarar verdikleri ortamlarda yok edilecek ya da bulundukları ortamda tükeneceklerdir. Her iki durumda sürecin daha da bozulmasına, geri dönüşü olmayan bir kısırdöngü haline gelmesine yol açacaktır.

20. yüzyılda küresel ekonomi 20 kat arttı. Hızlı kentleşme ve endüstrileşme koşut sosyodemografik değişikliklere neden olur. Kentlerde yaşayan insan nüfusu 2000 yılından önce yüzde 50’ye ulaşmıştır.
Zengin ve refah içindeki toplum ve uluslar yenilenebilir ve yenilenemeyen kaynakları gereksinimlerinin çok üzerinde tüketmektedir. ABD’de doğan her bebeğin 1.678.292 kg. mineral, metal ve yakıt gereksinimiyle doğduğu belirtilmektedir. Birkaç örnek vermek istersek; 14.960 kg. demir, 2710 kg alüminyum cevheri, 310.315 litresi petrol, 163.671 metreküpü doğalgaz olarak hesaplanmaktadır. Neredeyse yediğinden çoğunu çöpe atan toplumlar yaratılmıştır. Kimi ülkelerin birkaç büyük kentinin çöpe attığı ekmek bile, kimi kıtaların bir yıllık gereksinimidir. Bu aşırı tüketim, kaynakların azalmasına ve tükenme sınırına gelmesine yol açarken üretimlerine bağlı çevre kirliliğinin yanı sıra aşırı derecede atık üretimine de yol açmaktadır.

“Birleşmiş Milletler Çevre Programı Küresel Çevreye Bakış 2000”de, “Savurgan ve istilacı tüketim toplumu ve sürekli artan nüfusla birlikte gezegenimizin zehirlenmekte olduğu” belirtilmektedir. Doğal kaynak yedeklerinin üçte biri son otuz yılda tüketilmiştir. Gezegenimizin “canlılığı” yitirilmektedir.
Sık sık vurgulandığı gibi savaşlar ve ekolojik yıkıma yol açan teknolojiler ekosistemlere ve insan sağlığına zarar vermektedir. Gelişmiş ülkeler kötü teknolojiyle üretim ve tehlikeli atıklarından ya marjinal kesimlerin yaşadığı bölgelere ya da yoksul ülkelere taşıyarak kurtulmaya çalışırken, söz konusu bölgelerde çevresel bozulmanın boyutu çok büyümektedir. Giderim ve önlem kapasitesinin yetersizliği birçok sorunun küresel boyut kazanmasına yol açmaktadır.
“Savurgan ve istilacı tüketim toplumlarının” yol açtığı diğer yıkımlardan söz etmeme gerek var mı dersiniz?