“Yaşasın cehalet!”

Sayın Padişah sen çok yaşa!
Selahattin Duman

ATALARIYLA bu kadar övünüp, atalarını “iletişim araçları marifetiyle” bu kadar yerin dibine sokan bizimki gibi bir ülke daha yoktur.
TRT, bütün muhafazakârların gözdesi olan Sultan Abdülhamid Han’ı sokağa çıkarıp hane berduşların arasına attı. Hızını alamadı, briketten yapılma bir barakaya soktu, başına çaput sarmış üç adamdan din dersi aldırdı.
Koca İslam âleminin halifesi, peygamberin vekili, kim olduğu belirsiz üç adamın rahle-i tedrisinden geçirildi.
O da yetmedi. Abdülhamid’i silahlı çatışmanın içine soktular.

* * *

İstanbul’un orta yerine, döküntü benzin istasyonlarının helalarına benzeyen briketten bir kulübe kondurmuşlar.
O kulübenin içinde Abdülhamid Han ve üç-dört fedaisi. Dışarıda Apaçi
Kızılderili’si gibi sayısız silahlı adam.
Say ki John Ford’un Posta Arabası filmini seyrediyoruz. Mizansenin içinde bir tek John Wayne eksik. Boynunuz, sanatınızın altınızda kala.

ÇOK SABIRLI BİR ABDÜLHAMİD

Sinema eğer sanatsa, ki sanattır, biz orada yokuz. Ancak muhafazakâr kanadın yaratıcı beyinleri “sanat yapıp” cukka götürmekte ısrarlı.
Hele tarihi filmler yapmaya geldi mi kendilerinden başka ehil adam olmadığı kanısındalar. Geçenlerde Abdülhamid Han’ı başka bir dizide seyrettim.
Seyrettim dedimse sinirlerim ancak birkaç dakikasına, birkaç sahnesine dayandı.
Bu kez orta boylu, ince yapılı padişahı temsilen “pehlivan kesimli” bir aktörde karar kılmışlar.
Adamcağızın suratı fazladan “ablak” görünüyor.
O ablak suratın üzerine bir de takma sakal oturtmuşlar. Ramazan pidesini tepeden şöyle bük, üstüne fesi oturt. Pidenin altına da takma sakalı bağla. Olsun sana muhafazakâr televizyoncu işi tarihi canlandırma.
Önce ya sabır, çekiyorum ama içimden de “Olabilir, sanatçının yaratma şekline saygılıyız” gibisinden kendimi dahi tatmin etmeyen zırvaları geçiriyorum. O sırada huzura kabul edilenlerden biri Abdülhamid Han’a “Sayın Padişahım” diye hitap etmesin mi?
“Sayın Padişahım”
Cumhuriyetin gönülsüz kulları ile temsili saltanat ilişkilerinde yeni bir boyuttur bu “Sayın Padişahım” hitabı.

* * *

Atatürk filmi yaptırıp, huzuruna gelenlerin ona “Sultanım” diye hitap ettirmek gibi bir şey bu. Bekliyorum ki temsili Abdülhamid yüzüne karşı bu “Sayın Padişahım” münasebetsizliğini yapanlara tekme tokat girişsin.
Sille-i Hümayunu ile huzurdakileri ihya etsin.
Yooo! “Sayın Padişahım” hitabı ona da normal gelmiş olmalı ki tiradını söylemeye devam ediyor.

OSMANLI’DA OLMAYAN SARIK

Abdülhamid’in başına gelenler yakın zamanda Kanuni’nin de başına geldi. Sarayına baktık. Beyaz kavuklu bir Allah kulu yok. Kiminin yeşil, kiminin kırmızı, kiminin bordo, çoğunun da siyah kavuğu var.
Ben kavuk diyorum ama siz “kafaya dolanan çul” diye anlayın.
Ataları ile sabah akşam, yatıp kalkıp övünen 80 milyonluk memlekette, Osmanlı tarzı kavuklardan birkaçını sarabilen kimse yok.
O yüzdendir ki dizidekiler, başlarına kavuk takmak yerine “hamamda peştamal dolamış gibi” gezindiler. Ne kendisini Abdülmecid’in torunu ilan eden Ak Saraylı Büyük Usta’dan bir tepki geldi ne de başkasından.
Şahsen Devlet Bahçeli’den bu tarih kirletmesine bir tepki beklerdim. O da sessiz kalınca kavuksuz şehzadelerin boynu büküldü.

* * *

Erken Cumhuriyet’in, Latin alfabesiyle yeni tanışan gazete okuru Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun Kara Davud adlı tefrika romanını çok tutmuştu.
Kara Davut kim miydi? Fatih’in ilk fedaisiydi ve Osmanlı’nın derin devletiydi.
En çözülmez işleri o çözüyordu.
Romanın bir yerinde Padişah ile fikir ayrılığına düşen Kara Davut sinirlenip Fatih’e tokadı çaktı. Çakmasıyla da bütün İstanbul ayağa kalktı, Babıâli’ye üşüştü. Gazete tefrikayı bitirmek zorunda kaldı.
Şimdi sinema ve televizyon marifeti ile sayın padişahları tokatlıyoruz. Lafla, replikle, saçma sapan sahnelerle yerin dibine sokuyoruz; memleketten çıt yok.
Ne diyeyim? Yaşasın cehalet!