Geçmişte dünya dışı zeki sinyalleri almış ve fark etmemiş olabilir miyiz? Yeni bir araştırmaya göre bu pek de olası değil.

New Mexico’daki Karl G. Jansky Çok Büyük Dizi (VLA) teleskobunun gece görünümü.
Altmış yıldan fazla bir süre önce, Dr. Frank Drake ve meslektaşları, Dünya Dışı Zekâ Arayışı (SETI) için yapılan ilk deneyi gerçekleştirdiler.
O zamandan beri, gökbilimciler, ağırlıklı olarak radyo spektrumunda olmak üzere, uzaydan gelen sinyallerin izlerini aramaya devam ediyorlar.
Son yıllarda aramalar, termal imzaları ve optik parlamaları da içerecek şekilde genişletildi ve ek teknolojik faaliyet biçimleri (“teknolojik imzalar”) de dahil edilmeye başlandı.
Şimdiye kadar, tüm bu deneyler sonuçsuz kaldı ve bu da SETI araştırmacılarını neyi kaçırmış olabileceklerini düşünmeye sevk etti. Tekrar tekrar gündeme gelen olasılıklardan biri, doğru yerlere bakmadığımız düşüncesidir.
Bu kesinlikle mantıklıdır, çünkü bugüne kadar yapılan tüm SETI araştırmaları radyo spektrumunun yalnızca sınırlı bir aralığını kapsadı. Bu mantığa göre, Dünya zaten zeki sinyaller almış olabilir.
Ancak doğru frekansta dinlemediğimiz için bunu fark etmemiş olabilir miyiz? İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’nden (EPFL) Claudio Grimaldi’nin yeni bir çalışmasına göre, bunun olması pek olası değil.
Grimaldi, değişen veri kümelerine göre olasılıkları güncelleyen istatistiksel bir teknik olan Bayes Analizi’ni kullanarak, geçmişte tespit edilememiş sinyallerin mevcut SETI araştırmaları için nasıl bir etkiye sahip olacağını inceledi.
Özellikle, geçmiş sinyallerin bugün bir sinyal tespit etme olasılığını nasıl artıracağını ve bu iletimlerin olası kaynağını araştırdı.
Samanyolu galaksisi, merkezindeki şişkinliği gösteriyor.
Başlangıç noktası olarak, teknolojik izleri, gelişmiş bir medeniyetten gelen ve ışık hızında yayılan, kısa süreler (birkaç gün) veya çok uzun süreler (binlerce yıl) süren aktif emisyonlar veya eserler olarak modelledi.
Ayrıca, zeki sinyalin, aletlerimiz tarafından algılanabilecek kadar güçlü olması için iletimin menzil içinde olması durumunda tespitin nasıl gerçekleşeceğini de ele aldı.
Ayrıca, çok yönlü sinyalleri (mega yapılardan çıkan atık ısı vb.) ve yüksek odaklı sinyalleri (işaret fişekleri, lazer flaşları vb.) de değerlendirdi. Ortaya çıkan model üç olası unsuru ele aldı:
- Dünya ile geçmişte kurulan temasların sayısı
- Teknolojik imzaların tipik ömrü
- Mevcut veya yakın gelecekteki cihazların araştırabileceği mesafe aralığı.
“Temas iyimserleri” için sonuçlar cesaret verici değildi; bu da, günümüzde Güneş Sistemimize daha yakın teknolojik izlerin tespit edilme olasılığının yüksek olması için geçmişte çok sayıda tespit edilmemiş sinyalin Dünya’ya ulaşmış olması gerektiğini gösteriyordu.
Bazı durumlarda, sinyal sayısı, Dünya’dan birkaç yüz ila birkaç bin ışık yılı uzaklıktaki potansiyel olarak yaşanabilir gezegenlerin sayısını aşıyordu; bu da geçmiş veya gelecekteki herhangi bir sinyalin olasılığını oldukça düşük kılıyordu.
Bununla birlikte, sonuçlar çok daha büyük mesafelere genişletildiğinde farklıydı. Teknolojik sinyallerin uzun ömürlü olduğunu ve tüm Samanyolu galaksisine yayıldığını varsayarsak, tespit olasılığı birkaç bin ışık yılı veya daha uzak mesafelerde artar.
Böylece, herhangi bir anda tüm galaksi genelinde tespit edilebilir sinyal sayısı çok düşüktür. Bu sonuçlar, geçmişte sinyalleri tespit edemememizin, yakın gelecekte tespitin muhtemel olduğu anlamına gelmediğini göstermektedir.
Bunun yerine, gelişmiş medeniyetlerden gelen iletimlerin yerel ve sık olmaktan ziyade nadir, uzak ve uzun süreli olma olasılığının daha yüksek olduğunu öne sürmektedir.
Başka bir deyişle, SETI alanının, herhangi bir ayırt edilebilir teknolojik iz (kasıtlı veya “yayılma” sonucu) tespit edilmeden önce uzun bir süre beklemesi gerekecek gibi görünüyor.
Ancak bu sonuçlar, SETI çalışmalarını caydırmak yerine, gelecekteki SETI çalışmalarının, kozmik anlamda kısa mesafede bulunan tek tek yıldızlar veya yıldız kümeleri yerine, Samanyolu’nun geniş bölgelerini tarayan daha derin ve daha geniş araştırmalara odaklanması gerektiğini göstermektedir.









