Ana Sayfa Blog Sayfa 4

Bir Yıldız İki Kez Ölebilir Mi?

0
Bir Yıldız İki Kez Ölebilir Mi?

Uyuyan Nötron Yıldızının Uyanışı Belirlendi…

0
Uyuyan Nötron Yıldızının Uyanışı Belirlendi…

Gökbilimciler uyuyan bir nötron yıldızının hayata dönüşünü izledi.

Nötron yıldızındaki on yıldır gözlenen çarpıcı parlaklık artışı ve dönüş hızındaki yükseliş, süper kritik yığılmanın fiziğine dair yeni ipuçları ortaya koyuyor.

Uyuyan Nötron Yıldızı Yeniden Hayata Döndü

Nötron yıldızı P13, süper kritik birikimi, X-ışını parlaklığında ve dönüş hızında dramatik değişimleri ortaya çıkararak, kompakt cisimlerin nasıl madde tükettiğine dair nadir bilgiler sunuyor. 

Nötron yıldızı veya kara delik gibi kompakt bir cismin üzerine, güçlü kütle çekimi nedeniyle gaz düştüğünde (yığılma adı verilen bir süreç), elektromanyetik dalgalar yayarlar.

Duyarlı gözlemler sonucu aşırı X-ışını parlaklığına sahip cisimler keşfedildi. Bu aşırı parlaklığın olası açıklaması, süper kritik yığılma adı verilen süreçle, olağanüstü miktarda gazın kompakt cismin üzerine düşmesiydi. Ancak, süper kritik yığılmanın mekanizması hala belirsizliğini korumaktadır.

Gama ışını gözlemleriyle nötron yıldızı birleşmesi simülasyonu.

Araştırma ekibi, Dünya’dan yaklaşık 10 milyon ışık yılı uzaklıktaki NGC 7793 galaksisinde bulunan ve süper kritik yığılma evresindeki bir nötron yıldızı olan NGC 7793 P13’e (bundan sonra P13 olarak anılacaktır) odaklandı.

Gaz bir nötron yıldızına düştüğünde, manyetik kutuplar üzerinde yoğun X-ışınlarının yayıldığı düşünülen yığılma sütunu olarak adlandırılan bir sütun yapısı oluşturur.

Daha sonra, nötron yıldızının dönüşüyle ​​birlikte bu cisimlere özgü standart, tutarlı X-ışını titreşimi tespit edilebilir. Önceki çalışmalara göre, P13 sabit bir ivme oranıyla 0,4 sn’lik bir periyotla dönmekteydi.

Dahası, parlaklık yaklaşık 10 yılda iki kattan fazla değişmişti. Hem dönüş hızı hem de parlaklık, biriken gaz miktarını tahmin etmek için etkili parametredir. Ancak, P13 için aralarındaki ilişki bulunamamıştı.

Araştırmacılar, XMM-Newton, Chandra, NuSTAR ve NICER gibi uzaysal ve yersel teleskopların arşiv verilerini kullanarak, 2011’den 2024’e kadar P13’ün X-ışını parlaklığının ve dönüş periyodunun uzun vadeli evrimini incelediler.

How heavy are neutron stars at birth? We now know the answer

P13’ün 2021’de sönük bir evrede olduğu ve 2022’de tekrar parlamaya başladığı bulundu. 2024’e gelindiğindeyse, 2021’deki parlaklığından iki kat daha yüksek bir parlaklığa ulaştığı görüldü.

Dahası, 2022’deki yeniden parlama evresinde, dönüş hızının ivme oranı 2 kat arttı ve 2024’e kadar korundu. Bu sonuç, X-ışını parlaklığı ile dönüş hızı arasında bir ilişki olduğunu ve sönük evre sırasında yığılma sisteminin değiştiğini göstermekteydi.

Araştırma ekibi daha sonra titreşime odaklandı ve ayrıntılı analizler yaptı. Yığılma sütununun yüksekliğinin 10 yıllık akı modülasyonu ile değiştiği öne sürüldü. Bu sonuçların, süper kritik birikim mekanizmasını ortaya çıkarmaya yönelik ipuçları olması bekleniyor.

Bilinen En Uzun Gama Işın Patlaması Üzerine…

0
Bilinen En Uzun Gama Işın Patlaması Üzerine…

Şimdiye Kadar Tespit Edilen En Uzun Gama Işın Patlaması (GRB) İlginç Bir Bulmaca 

Bu görüntüde, yıldız kütleli bir kara delik, yıldız eşini yutuyor. Bu, Temmuz 2025'te tespit edilen ve yedi saat süren egzotik bir gama ışını patlamasının olası bir açıklamasıdır. Kara delik yıldıza girerken, yıldız maddesini hızla tüketerek güçlü gama ışınları yaydı. Görüntü Kaynağı: NASA/LSU/Brian Monroe

Bu görüntüde, yıldız kütleli bir kara delik, yıldız eşini yutuyor. Bu, Temmuz 2025’te tespit edilen ve yedi saat süren egzotik bir gama ışını patlamasının olası bir açıklamasıdır. Kara delik yıldıza girerken, yıldız maddesini hızla tüketerek güçlü gama ışınları yayıyor.

Gama ışını patlamaları (GRB), doğadaki en kafa karıştırıcı olaylardan bazılarıdır. Gökbilimciler yaklaşık 15.000 tanesini tespit etmiş olsalar da, her gün yeni bir tanesi ortaya çıkıyor ve bu nedenle gizemlerini koruyorlar.

Evrendeki en parlak ve enerjik patlamalardır ve genellikle sadece birkaç milisaniye veya birkaç dakika sürer, ancak birkaçı birkaç saat boyunca devam eder.

Yaklaşık iki saniyeden daha uzun süren GRB’ler genellikle yüksek kütleli bir yıldızın ömrünün sonuna ulaştığı ve bir kara deliğe dönüştüğü süpernova patlamalarından kaynaklanır.

Bu patlamalar, ultrarelativistik hızda odaklanmış, enerjik jetler üretir. Jetlerin sıkı odaklanması, çoğu GRB’nin Dünya’yı ıskaladığı ve asla tespit edilemediği anlamına gelir ve şimdiye kadar tespit edilen tüm GRB’ler uzak galaksilerde olmuştur.

2 Temmuz 2025’te meydana gelen ve yedi saat süren GRB,(GRB 250702B) gökbilimcilerin bu olayların nedenleri konusunda ne kadar belirsizlik içinde olduklarını ortaya koyarken şimdiye kadar tespit edilen en uzun süreli GRB oldu.

Bir sonraki en uzun bilinen GRB’den neredeyse iki kat daha uzun sürdü. Hatta o kadar uzun sürdü ki, hiçbir teleskop onu tek başına takip edemedi.

Carnegie Mellon Üniversitesi’nden Brendan O’Connor ve arkadaşları, “GRB 250702B, bilinen yüksek enerjili geçici olayların hiçbir sınıfına tam olarak uymayan, tuhaf bir ultra uzun X-ışını ve gama ışını geçici olayıdır” diyerek konuyu özetlediler.

Louisiana Üniversitesi’nden Eric Burns, “Patlama o kadar uzun sürdü ki, uzaydaki hiçbir yüksek enerjili monitör onu tam olarak gözlemleyebilecek donanıma sahip değildi. Bu olayı ancak birden fazla uzay aracındaki aletlerin birleşik gücü sayesinde anlayabildik” dedi.

Gökbilimcilerin kaynağı bulmak için kullandıkları Keck, Gemini ve VLT teleskoplarının hepsi kaynağın uzak bir galaksiden geldiğini ortaya koydu. Gökbilimciler bunu doğrulamak ve kaynağı anlamak için Hubble Uzay Teleskobunu da (HST) kullandılar.

Radboud Üniversitesi’nden Andrew Levan, “Kesinlikle bir galaksi, bu da uzak ve güçlü bir patlama olduğunu kanıtlıyor, ancak tuhaf görünüyor. HST verileri, iki galaksinin birleştiğini veya çekirdeğini ikiye bölen koyu bir toz şeridine sahip tek bir galaksiyi gösterebilir” dedi.

Ardından, James Webb Uzay Teleskopu ile (JWST) gözlem sırası geldi. Rutgers Üniversitesi’nden Huei Sears, “JWST’in çözünürlüğü inanılmaz patlamanın galaksiye yayılan bu toz şeridinden nasıl parladığını çok net görebiliyoruz. GRB’nin ev sahibini bu kadar ayrıntılı görmek harika” dedi.

Birmingham Üniversitesi’nden Benjamin Gompertz, “Patlama son derece güçlüydü ve 10 milyar yıl boyunca parlayan bin Güneş’in yaydığı enerjiye eşdeğer bir enerjiyle patladı.”

“İnanılmaz bir şekilde, galaksi o kadar uzakta ki, bu patlamadan gelen ışık yaklaşık 8 milyar yıl önce, Güneşimiz ve Güneş Sistemi’miz oluşmaya başlamadan çok önce dışarı doğru yayılmaya başladı” dedi.

GRB 250702B'nin bir sanatçı tarafından yapılmış illüstrasyonu. Yedi saat boyunca devam eden güçlü gama ışını püskürmeleri yaydı. Patlamalar, yaklaşık 8 milyar ışık yılı uzaklıktaki tozlu bir galaksiden geldi. Görsel Kaynağı: NOIRLab/NSF/AURA/M. GarlickGRB 250702B’nin bir sanatçı tarafından yapılmış illüstrasyonu. Yedi saat boyunca devam eden güçlü gama ışını püskürmeleri yaydı. Patlamalar, yaklaşık 8 milyar ışık yılı uzaklıktaki tozlu bir galaksiden geldi. 

Astrofizikçiler, gama ışını patlamalarının çoğunun, dev yıldızların süpernova olarak patlaması sonucu oluştuğunu düşünür. Bu olaylar, keskin bir gama ışını yayılımıyla başlar, ardından günlerce sürebilen daha az enerjili X ışınları ve diğer emisyonlardan oluşan bir artçı ışıma izler.

Swift, Chandra ve NuSTAR gözlemevleri, GRB’yi gözlemledi ve ana patlamadan sonraki X-ışını emisyonlarını izledi. Patlamadan iki gün sonrasına kadar, beklenenden çok daha uzun süre boyunca hızlı parlamalar tespit ettiler.

O’Connor, “Kara deliğin sürekli madde biriktirmesi, bu parlamaları üreten bir dışa akışı besledi, ancak bu süreç standart GRB modellerinde mümkün olandan çok daha uzun sürdü.”

“Geç X-ışını parlamaları bize patlamanın güç kaynağının kapanmayı reddettiğini gösteriyor; bu da kara deliğin ilk patlamadan sonra en az birkaç gün daha beslenmeye devam ettiği anlamına geliyor” dedi.

Ancak GRB 250702B’nin X-ışını emisyonları, diğer GRB’lerden başka bir açıdan da farklıydı. Gama ışını patlamasından önce X-ışını emisyonu belirtileri gösterdi.

Bu, bu gizemli, uzun ömürlü GRB’ye neyin sebep olduğuna dair bir ipucu olabilir miydi? Dahası, çoğu GRB küçük galaksilerde meydana gelirken, bu çok daha büyük bir kütleye sahipti.

Kuzey Carolina Üniversitesi’nden Jonathan Carney, “Bu galaksinin şaşırtıcı derecede büyük olduğu ve kendi galaksimizin kütlesinin iki katından fazla olduğunu ortaya çıkardı” dedi. 

JWST, GRB 250702B'ye ev sahipliği yapan galaksinin bu görüntüsünü yakaladı. Bu görüntü, galaksinin merkezindeki süper kütleli kara deliğin GRB'den sorumlu olma olasılığını ortadan kaldırıyor. Görüntü Kaynağı: NASA, ESA, CSA, H. Sears (Rutgers). Görüntü işleme: A. Pagan (STScI)JWST, GRB 250702B’ye ev sahipliği yapan galaksinin bu görüntüsünü yakaladı. Bu görüntü, galaksinin merkezindeki süper kütleli kara deliğin GRB’den sorumlu olma olasılığını ortadan kaldırıyor. 

Bu gama ışını patlaması için iki olası açıklama vardı, ancak ikisi de tamamen kesin değildir. Her ikisi de bir kara deliğin yıldız eşini yutmasını içeriyordu.

İlk senaryoda, birkaç bin güneş kütlesine ve Dünya’nın yarıçapının sadece birkaç katı büyüklüğünde, bulunması zor bir orta kütleli kara delik (IMBH) yer alıyor.

Başka bir yıldız IMBH’ye çok yaklaştı, gerildi veya “spagettileşti” ve ardından kara delik tarafından hızla emildi. Bu, tipik bir Gelgit Bozunma Olayı (TDE ) örneğidir, ancak kara delik tipik bir yıldız kütleli kara delikten çok daha büyük kütleye sahiptir.

İkinci senaryo da bir TDE’dir, ancak kara delik yaklaşık üç güneş kütlesine sahip yıldız kütleli bir kara deliktir. Ancak bu durumda, kara delik sadece yaklaşık 18 km çapındadır ve yıldız onun ikili eşidir.

Eş yıldızın kütlesi kara deliğin kütlesine benzer, ancak Güneş’ten çok daha küçüktür. Küçük olmasının nedeni bir helyum yıldızı olmasıdır; dış hidrojen tabakası soyulmuştur. Bu senaryoda, kara delik aslında yıldızın içine düşer ve içine daldıktan sonra onu içeriden hızla tüketerek GRB’yi tetikler.

Her iki durumda da, kara delik yıldızdan madde çekerek başlar ve kara deliğin etrafında bir disk oluşturur; bu diskteki madde sonunda olay ufkunun ötesinden kara deliğe düşer.

GRB’den önce tespit edilen X ışınları, diskte biriken ve ısınan gazdan ileri gelir. Sürecin ilerleyen aşamalarında, kara delik yıldızı hızla yutar ve bu da GRB’yi tetikler.

Ancak ikinci senaryo ek kanıtlar bırakacaktır. Yıldız kütleli kara delik helyum yıldızıyla birleştiğinde açığa çıkan enerji bir süpernova patlamasına neden olur.

Süpernova patlamalarını gözden kaçırmak zordur, ancak bu durumda hiçbiri tespit edilmedi. Bunun nedeni muhtemelen, eğer olduysa, kalın toz tabakası tarafından gizlenmiş olmasıdır. Güçlü JWST bile tüm bu tozun arasından onu göremezdi.

Başka olası senaryolar da vardı. Bir çökme olayının sorumlu olması veya mikro-TDE’nin bunun arkasında olması mümkündür. Şu an için, şimdiye kadarki en uzun gama ışını patlamasının nedeni belirsiz kaldı.

Çok dalga boylu yapısı ve uzun süresi, anlaşılmasını zorlaştırıyor ve bunu açıklayabilecek birkaç olası senaryo mevcut. Carney, “En uzun süreli GRB 250702B’nin çok dalga boylu imzaları, onu yeni bir kökenden kaynaklanmış olabilecek benzersiz bir bilmece haline getiriyor” dedi.

Göktaşı Bennu’da “Uzay Sakızı” Ve Glikoz Olduğu Keşfedildi…

0
Göktaşı Bennu’da “Uzay Sakızı” Ve Glikoz Olduğu Keşfedildi…

Asteroit Bennu’dan alınan örneklerde “uzay sakızı” ve glikoz keşfedildiği açıklandı

Bennu asteroitinden alınan örnekler, Güneş Sistemi’nin kökenine ışık tutmaya devam ediyor.

NASA’nın Osiris-REx uzay aracının 2020 yılında Dünya’ya getirdiği örnekler üzerinde çalışan bilim insanları, yakın zamanda örneklerin şeker ve “astro malzemelerde daha önce görülmemiş sakız benzeri bir madde” içerdiğini keşfetti.

Keşifler ve bunların yaşamın başlangıcına ilişkin büyük soruların cevaplanmasına nasıl yardımcı olabileceği, üç yeni araştırmada anlatılıyor.

nasa-bennu.jpg

OSIRIS-REx uzay aracının Bennu asteroitine doğru örnek toplamak için inişini gösteren sanatsal bir görselleştirme.

İlkinde, Tohoku Üniversitesi’nden Yoshihiro Furukawa liderliğindeki bilim insanları, asteroit örneklerinde bulunan ve Dünya’daki biyolojinin temel yapı taşları olarak nitelendirilen şekerlere odaklandılar.

Ames Araştırma Merkezi’nden Scott Sandford ve Berkeley’den Zack Gainsforth tarafından hazırlanan ikinci çalışmada ise, örneklerde bulunan eski “uzay sakızı”nın gezegenimizdeki erken yaşamın katalizörü olmada temel bir rol oynamış olabileceği ortaya konuyor. 

Johnson Uzay Merkezi’nden Ann Nguyen liderliğindeki üçüncü araştırmada, Osiris-REx’in Bennu’dan topladığı ve başlangıçta güneş sisteminden önceki yıldızlardan gelen iki farklı kaya türünden elde edilen toz analiz edildi.

Varoluşun malzemeleri

Üç araştırmanın her biri, Bennu asteroitinden elde edilen, güneş sisteminin nasıl geliştiğine ve Dünya’da yaşamın nasıl başladığına dair ipuçlarına odaklanıyor. 

NASA, asteroit örneklerinde keşfedilen şekerlerin, daha önce tespit edilen amino asitler gibi diğer moleküllerle birlikte, mutlaka yaşam kanıtı sağlamadığını söyledi.

Ancak, canlı organizmaları oluşturan ve bireysel hücrelerde biyolojik süreçlerin gerçekleşmesini sağlayan bileşiklerin temel unsurlarının, bir zamanlar, Güneş Sistemi genelinde yaygın olduğunu gösteriyor.

Araştırmacılar, Bennu’dan alınan örneklerde DNA’yı oluşturmak için kullanılan temel moleküllerden bazılarının ve genetik bilgiyi kodlayan ve çözen hayati bir haberci olan RNA’nın bulunduğunu belirttiler.

Furukawa, örneklerde bulunan şekerlerin, dünyadaki ilk yaşam formlarının kullandığı hayatta kalma mekanizmalarına ilişkin bir hipotezi desteklediğini, bu mekanizmaların günümüzde onu ayakta tutan karmaşık biyolojik süreçlerden ziyade, esasen haberci moleküle dayanıyor olabileceğini söyledi. 

NASA’nın Bennu Asteroitinden Aldığı Örneklerde Biyo-Temel Şekerler Keşfedildi.

“Günümüz yaşamı karmaşık bir sisteme dayanıyor. Ancak, erken dönem yaşamı daha basit olabilirdi.”

NASA, Bennu örneklerinde keşfedilmeden önce kozmik kayalarda hiç görülmemiş olan gizemli “uzay sakızının” muhtemelen Güneş Sistemi’nin ilk dönemlerinde oluştuğunu söyledi.

Araştırmacılara göre, içerdiği moleküller “Dünya’da yaşamın başlamasına yardımcı olan kimyasal öncüllerden bazılarını sağlamış olabilir.” 

Sakız, gezegenimizde yaşamın nasıl başladığını ve başka yerlerde de var olup olmadığını araştıran bilim insanları için bulmacanın önemli bir parçası.

Bennu’nun şaşırtıcı sakızı üzerine Sandford, “bu garip maddeyle, muhtemelen bu kayada meydana gelen en erken malzeme değişimlerinden birine ve Güneş Sistemi’nin ilk günlerine, başlangıcın yakınlarındaki olaylara bakıyoruz” dedi.

Yeni araştırmaların bir kısmı, Güneş Sistemi’ndeki diğer asteroitler gibi, sistemin başlangıç ​​aşamasından kalan bir kaya olan Bennu’nun oluşumunu da inceliyor.

Araştırmacılara göre, asteroitten alınan iki örnekte keşfedilen toz, bilim insanlarının Güneş Sistemi oluştuğunda zaten iyice karışmış olduğuna inanılan bir madde.

NASA çalışanları ayrıca, örneklerde bu kadar yüksek konsantrasyonlarda toz tespit edildiği için Bennu’nun “ölmekte olan yıldızların tozuyla zenginleşmiş” bir bölgede gelişmiş olabileceğini belirttiler.

Güneş’in Yüksek Çözünürlüklü Gözlemleri…

0
Güneş’in Yüksek Çözünürlüklü Gözlemleri…

Parlamaların Yoğun Olduğu Güneş Aktif Bölgesinin Nadir Yüksek Çözünürlüklü Gözlemleri

10 Kasım 2025’te saat 08:33 UT civarında, X1.2 parlaması başlamadan yaklaşık 30 dakika önce, aktif bölge NOAA 14274’ü gösteren farklı dalga boyu bantlarındaki gözlemlerin mozaikleri.

Bilim insanları, Dünya’dan seyrek görülebilen bir başarıyla, iki güçlü X sınıfı güneş parlamasına neden olan aktif bir bölgenin olağanüstü derecede nadir, yüksek çözünürlüklü bir görüntüsünü yakaladılar.

Tenerife’de bulunan GREGOR güneş teleskobunu kullanan astrofizikçiler, 2025 yılındaki en enerjik güneş lekesi grubunun patlayıcı aktivitesini kaydederek, bükülmüş manyetik yapıları ve parlamanın ilk aşamalarını ayrıntılarıyla ortaya çıkardılar.

Parlamalar, takip eden gecelerde Dünya semalarını auroralarla aydınlatan hızlı koronal kütle atımlarını (CME) tetikledi. Güçlü güneş parlamalarının yüksek çözünürlüklü gözlemleri son derece nadirdir ve yer tabanlı güneş teleskoplarıyla elde edilmesi zordur.

Leibniz Enstitüsü’nden Prof. Carsten Denker “Güçlü parlamalar Güneş’in arka yüzünde, geceleyin, hava bulutluyken, görüş koşulları zayıfken veya teleskobun baktığı görüş alanının hemen dışında da meydana gelir.”

“10 ve 11 Kasım 2025 tarihlerinde, İspanya, Tenerife’deki Teide Gözlemevi’ndeki 1,5 metrelik GREGOR güneş teleskobuyla X sınıfı parlamalardan ikisinin evrimini görüntüleyebildiğimiz için son derece şanslıydık” dedi.

NOAA 14274 aktif bölgesindeki güneş lekeleri 135 C sınıfı, 15 M sınıfı ve 5 X sınıfı parlama üretti. X sınıfı güneş parlamaları en güçlü türdür ve bilim insanlarının parlama şiddetini sınıflandırmak için kullandıkları sistemdeki en yüksek kategoriyi temsil eder.

Aktif Bölge 14274’de 1 Aralık 2025 saat 02:49 UT’de, X1.9 şiddetinde bir güneş patlaması meydana geldi. Büyük bir koronal kütle atımı (CME) oluştu, ancak çoğunlukla gezegenimizden uzaklaşacak ve Dünya için etkili olmayacaktır. 

Parlama sınıfları, X ışını emisyonunda 10 faktörle farklılık gösterir. Bu parlamalar, Aralık 2019’da başlayan ve 2025 yılı civarında zirveye ulaşması beklenen, mevcut 11 yıllık güneş aktivitesi döngüsü olan 25. Güneş Döngüsünün bir parçasıdır.

Güneş lekeleri, güneş parlamaları ve auroralarda olan artışlarla işaretlenir. 25. Güneş Döngüsü sırasında şu ana kadar 100’den az X sınıfı parlama gözlemlendi.

Bu karmaşık güneş lekesi grubu 2025 yılında en aktif bölgeydi. 11 Kasım 2025’teki X5.1 parlaması, mevcut güneş döngüsünün altıncı en güçlüsüydü.

10 ve 11 Kasım 2025’teki iki X sınıfı parlamaya, hızlı koronal kütle atımları eşlik etti ve bu da sonraki gecelerde Dünya’da güçlü auroralara neden oldu.

Gözlemler, Tenerife Leibniz Astrofizik Enstitüsü (AIP) tarafından işletilen GREGOR güneş teleskobundaki geliştirilmiş Yüksek Çözünürlüklü Hızlı Görüntüleyicinin dört hızlı kamerasıyla yapıldı.

Teleskop, güneş yüzeyinde 7 × 4’lük konumlara yöneltilerek, yaklaşık 175.000 km × 110.000 km boyutundaki aktif bölgeyi Raster taraması ile 14 dakikada oluşturuldu.

Bu gözlem tarzı, birçok ayrı güneş lekesi içeren geniş ve karmaşık bir aktif bölgeyi yakalamak için ilk kez test edildi. Mozaiğin 28 parçasının tamamındaki güneş lekelerinin ince yapısını geri kazanmak için görüntü restorasyonu kullanıldı.

Raster taramasından sadece 30 dakika sonra, aktif bölgede bir X1.2 parlaması meydana geldi ve parlamanın öncüleri zaten görünür durumdaydı.

şunu diyen bir yazı 'AR AR4274 4274 (11/7/2025 @ (11/7/2025@20:30UTC) 20:30 UTC) 20:30) UTC) SDO/HMI ΗΜΙ SDO' görseli olabilir

Güneş lekesi bölgesi 4274’ün 7 Kasım 2025 günü ürettiği C sınıfı parlamalarının görüntüleri. 

AIP’de güneş bilimci olan Dr. Meetu Verma, “Genellikle güneş lekesinin, karanlık gölge (umbra) çekirdeğinden radyal olarak uzanan yarı gölge (penumbra) lifleri güçlü bir şekilde kavisli ve örgülüydü” diye açıkladı.

Bu, yüksek gerilimli bir manyetik alan yapısına işaret ediyor. Ayrıca, güneş lekelerinin dönüşü ve kayma hareketleri, manyetik alanda depolanan enerjinin patlayıcı bir şekilde serbest bırakılabileceği bir ortam yarattı.

Dikkat çekici bir şekilde olan enerji salınımı, GREGOR güneş teleskobunun güneş yüzeyindeki 100 km’lik mekânsal çözünürlük gücüne yakın olan ölçeklerdeki yarı gölge liflerinde başladı.

Kasım 2025 gözlem kampanyası sırasında, görüntü restorasyonu için yaklaşık 40.000 veri seti kaydedildi ve şu anda bilimsel analiz için hazırlanıyor.

Karanlık Madde Gözlenmiş Olabilir…

0
Karanlık Madde Gözlenmiş Olabilir…

Bilim insanları karanlık maddeyi ilk kez ‘görmüş’ olabilir

Galaktik düzlemin karanlık madde halesini izole eden bölgesinin gama ışını yoğunluk haritası. 

Bilim insanları, NASA’nın Fermi Gama Işını Uzay Teleskobu sayesinde karanlık maddeyi ilk kez “görmüş” olabilirler. Eğer öyleyse, bu, evrenin en gizemli maddesinin ilk doğrudan tespiti anlamına gelecektir.

Karanlık madde, 1933 yılında gökbilimci Fritz Zwicky tarafından teorize edildi. Zwicky, Saç Kümesi’nin görünür gökadalarının, bu kümenin dağılmasını önleyecek gerekli kütle çekim etkisinden yoksun olduğunu buldu.

Daha sonra, 1970’lerde gökbilimci Vera Rubin ve meslektaşları, sarmal gökadaların dış kenarlarının merkezleriyle aynı hızda döndüğünü buldular.

Bu, yalnızca gökadalardaki kütlenin büyük kısmının merkezlerinde yoğunlaşmamış olması, bunun yerine daha geniş bir şekilde dağılmış olması durumunda mümkün olabilecek bir şeydi.

Bunlar elbette karanlık maddenin doğrudan gözlemleri değil, karanlık maddenin kütle çekim ile etkileşimleri ve kütle çekimin sıradan madde ve ışık üzerindeki etkisi kullanılarak yapılan çıkarımlardır.

Yine de, bu bulgular nedeniyle, gökbilimciler o zamandan beri tüm büyük gökadaların, gökadalardaki görünür maddenin sınırlarının çok ötesine uzanan geniş karanlık madde haleleri içinde gömülü olduğunu hesapladılar.

Bu gizemli maddenin parçacıklarının, günlük maddeyi oluşturan parçacıklardan beşe bir oranında daha ağır olduğu tahmin ediliyor.

Bu, günlük hayatta etrafımızda gördüğümüz her şeyin -yıldızlar, gezegenler, aylar, vücudumuz, kediler vb.- evrendeki maddenin yalnızca %15’ini oluşturduğu, karanlık maddenin ise geri kalan %85’ini oluşturduğu anlamına geliyor.

Karanlık maddenin gizemine bir de elektromanyetik radyasyonla çok zayıf veya hiç etkileşime girmediği için ışık yaymaması, emmemesi veya yansıtmaması ekleniyor. Dolayısıyla, ışığın tüm dalga boylarında fiilen görünmezdir – ya da en azından şimdilik biz öyle sanıyoruz.

Karanlık maddenin ışık üretmesiyle sonuçlanabilecek bir olasılık var. Karanlık madde parçacıkları, tıpkı madde ve karşıtı olan anti madde gibi birbirleriyle karşılaşıp etkileşime girdiklerinde “yok oluyorlar.”

O zaman gözlerimiz tarafından görülemese de hassas gama ışını uzay teleskopları tarafından “görülebilen” gama ışını fotonları da dahil olmak üzere bir parçacık yağmuru üretmelidir.

Karanlık maddeyi oluşturduğu öne sürülen “kendi kendini yok eden” parçacıklardan biri, “Zayıf Etkileşimli Büyük Kütleli Parçacıklar” veya “WIMPS” olarak adlandırılan parçacıklardır.

Tokyo Üniversitesi’nden Tomonori Totani liderliğindeki bir ekip, Fermi uzay aracını Samanyolu’nda karanlık maddenin toplanması gereken bölgelere, yani galaksimizin merkezine doğrulttu ve belirleyici gama ışını imzasını aradı. Sonunda o imzayı bulduğunu düşünüyor.

A diagram of the full signal with the galactic center in the middle. Stronger gamma rays are seen closer toward the center.

Galaktik Merkez yönünde yaklaşık 100 derecelik bir alanı kapsayan, hale dışındaki bileşenleri hariç tutan gama ışını yoğunluk haritası. Merkez bölgedeki yatay gri çubuk, güçlü astrofizik radyasyondan kaçınmak için analizden çıkarılan galaktik düzlem alanına karşılık gelir.

Totani, “Samanyolu Galaksisi’nin merkezine doğru hale benzeri bir yapıda uzanan, 20 giga elektronvolt, (son derece büyük bir enerji miktarı) foton enerjisine sahip gama ışınları tespit ettik. Gama ışını emisyon bileşeni, karanlık madde halesinden beklenen şekle oldukça yakın” dedi.

NASA’nın 3I/ATLAS Görüntüleri…

0
NASA’nın 3I/ATLAS Görüntüleri…

Sonunda NASA, Mars’taki Uzay Araçları Tarafından Çekilen 3I/ATLAS Görüntülerini  Yayınladı

Büyük ölçüde siyah bir arka planda, yıldızlararası kuyruklu yıldız 3I/ATLAS, merkezinde yarım daire şeklinde bir şekil bulunan beyaz bir leke olarak görünüyor. Kaynak: NASA/JPL-Caltech/Arizona Üniversitesi
 

Büyük ölçüde siyah bir arka planda, yıldızlararası kuyruklu yıldız 3I/ATLAS, merkezinde yarım daire şeklinde bir şekil bulunan beyaz bir leke olarak görünüyor.

Ekim ayı başlarında, Güneş Sistemimizi ziyaret eden üçüncü yıldızlararası nesne (ISO) (3I/ATLAS), Kızıl Gezegen’e 30 milyon km yaklaşarak Mars’a en yakın geçişini gerçekleştirdi.

Bu, onu şu anda orada faaliyet gösteren ve üç uzay ajansı tarafından işletilen birkaç görevin görüş alanına yerleştirdi: NASA, Avrupa Uzay Ajansı (ESA) ve Çin Ulusal Uzay Ajansı (CNSA).

ESA, Mars Express ve ExoMars İz Gazı Yörünge Aracı (TGO) tarafından çekilen görüntüleri ve Çin, Tianwen-1 yörünge aracı tarafından çekilen görüntüleri yayınlarken, NASA hükümetin kapanması nedeniyle herhangi bir veri paylaşamadı.

Ancak hükümet tekrar faaliyete geçince, NASA nihayet üç görevli uzay aygıtı tarafından Mars’ın yanından geçerken çekilen görüntüleri yayınladı.

Bunlar arasında Mars Keşif Yörünge Aracı (MRO), Mars Atmosfer ve Uçucu Evrim Yörünge Aracı (MAVEN) ve Perseverance keşif aracı da vardı.

İki yörünge aracı, 3I/ATLAS’ın sırasıyla optik (görünür ışık) ve morötesi ışıkta görüntülerini yakalarken, keşif aracı aynı zamanda ISO’nun da soluk bir görüntüsünü yakaladı.

MRO, 3I/ATLAS’ın (üstte gösterilen) görünür ışık görüntülerini, yıldızlararası kuyruklu yıldız yaklaşık 0,2 astronomik birim (AB) uzaklıktayken, Yüksek Çözünürlüklü Görüntüleme Bilim Deneyi (HiRISE) kamerasını kullanarak 2 Ekim’de çekti.

Bu görüntüler, herhangi bir NASA uzay aracının veya Dünya tabanlı teleskopun 3I/ATLAS’a dair elde etmesi beklenen en yakın görüntüler arasındaydı ve bilim insanlarının kuyruklu yıldızın boyutu hakkında daha iyi bir tahminde bulunmalarını sağlayacaktı.

Normalde bu kamera, Mars yüzeyindeki iyi aydınlatılmış yapıları gözlemler, ancak yörünge aracı, gök cisminin daha iyi bir görüntüsünü elde etmek için döndürüldü.

Bu ultraviyole görüntü, 9 Ekim 2025'te NASA'nın MAVEN uzay aracı tarafından görüldüğü gibi, kuyruklu yıldız 3I/ATLAS'ı çevreleyen gaz ve toz halesini veya komayı göstermektedir. Kaynak: NASA/Goddard/LASP/CU BoulderBu ultraviyole görüntü, 9 Ekim 2025’te NASA’nın MAVEN uzay aracı tarafından çekildi. Görüntüde, kuyruklu yıldız 3I/ATLAS’ı çevreleyen gaz ve toz halesi veya koma görülmektedir. 

Aynı teknik, 2014 yılında MRO ve MAVEN’in Siding Spring kuyruklu yıldızını gözlemlemek için yönlerini ayarlamaları sırasında da kullanılmıştı.

Kuyruklu yıldız, ISO’nun Güneş’e yaklaşmaya devam etmesiyle oluşan gaz ve toz bulutunu (koma) yakalayan görüntüde yumuşak, parlak beyaz bir top gibi görünüyor. Görüntüden, kuyruklu yıldızın ve gaz örtüsünün çapının yaklaşık 1500 km olduğu anlaşıldı.

HiRISE görüntülerinin daha detaylı incelenmesi, bilim insanlarının kuyruklu yıldız çekirdeğinin boyutunu, buz ve tozdan oluşan merkezi çekirdeğini ve çekirdeğindeki parçacıkların rengini tahmin etmelerine yardımcı olabilir.

Arizona Üniversitesi’nden HiRISE baş araştırmacısı Shane Byrne, “yıldızlararası nesnelerin gözlemleri hâlâ o kadar nadir ki, her seferinde yeni bir şey öğreniyoruz. 3I/ATLAS’ın Mars’a bu kadar yakın geçmesi bizim için büyük bir şans” dedi.

NASA Jet Tahrik Laboratuvarı’ndan (JPL) MRO proje bilimcisi Leslie Tamppari, “MRO’nun NASA’nın Mars çalışmalarına en büyük katkılarından biri, yalnızca HiRISE’ın görebildiği yüzey olaylarını izlemek oldu. Bu, aynı zamanda geçen bir uzay nesnesini de inceleyebildiğimiz anlardan biri” diye ekledi.

Bu arada MAVEN, Görüntüleme Ultraviyole Spektrografı’nı (IUVS) kullanarak on gün boyunca (27 Eylül – 7 Ekim) birden fazla dalga boyunda 3I/ATLAS’ın görüntülerini yakaladı.

Yukarıdaki görüntüde kuyruklu yıldız, merkezde beyaz, kenarlarda mavi ve dış komaya doğru daha koyu mor renkte parlak, pikselli bir nokta olarak görünüyor.

Benzer şekilde, IUVS tarafından elde edilen yüksek çözünürlüklü UV görüntüleri, 3I/ATLAS’ın kimyasal bileşiminin en ayrıntılı dökümünü sunmuş, hidrojen-döteryum oranı ve diğer kimyasal veriler için bir üst sınır belirlemiştir. Bu da kökeni hakkında fikir verebilir.

NASA'nın Perseverance Mars gezgini üzerindeki Mastcam-Z cihazı tarafından 4 Ekim 2025'te çekilen iki görüntüde, yıldızlararası kuyruklu yıldız 3I/ATLAS, arka plandaki bir yıldız alanına karşı soluk bir leke olarak görülüyor. Kaynak: NASA/JPL-Caltech/ASU/MSSSNASA’nın Perseverance Mars gezgini üzerindeki Mastcam-Z cihazı tarafından 4 Ekim 2025’te çekilen iki görüntüde, yıldızlararası kuyruklu yıldız 3I/ATLAS, arka plandaki bir yıldız alanına karşı soluk bir leke olarak görülüyor. 

MAVEN’in IUVS kamerası tarafından tespit edilen üç hidrojen kaynağını tanımlayan açıklamalı bir kompozit görüntü de sağlandı.

Bunlar arasında atmosferik hidrojen (sağdaki en parlak çizgi), gezegenler arası hidrojen (ortada) ve 3I/ATLAS’ın gaz salınımı sonucu açığa çıkan hidrojen (solda) yer alıyor.

Boulder Üniversitesi Atmosfer ve Uzay Fiziği Laboratuvarı’ndan (LASP) MAVEN’in baş araştırmacısı Shannon Curry, “MAVEN’in yakaladığı görüntüler gerçekten inanılmaz. Gördüğümüz tespitler önemli ve analizimizin henüz sadece yüzeyini kazıdık” dedi.

Son olarak, NASA’nın Perseverance keşif aracı, 4 Ekim’de Jezero Krateri içindeki konumundan Mastcam-Z kamerasını kullanarak 3I/ATLAS’ı görüntüledi.

Nesne yüzeyden bakıldığında çok sönük olduğundan, aşağıda gösterilen görüntüleri elde etmek için pozlama sürelerinin son derece uzun olması gerekti.

Bu durum, yıldızların gökyüzünde yaygın gibi görünmesine ve kuyruklu yıldızın (artı işaretiyle gösterilen) neredeyse hiç görünmemesine neden oldu.

3I/ATLAS o zamandan bu yana Güneş’in arkasından yeniden ortaya çıkarken, parlaklığında çarpıcı bir artış, yeni morötesi ve X-ışını aktivitesi ve daha belirgin bir renk gibi yeni davranışlar sergiliyor.

19 Aralık 2025 Cuma günü Dünya’ya en yakın geçişini gerçekleştirecek ve Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin (2 AB) neredeyse iki katı kadar yakınlaşacaktır. Dolayısıyla Dünya için herhangi bir tehdit oluşturmayacak.

Bulutsuların Yıldızlara Nasıl Dönüştüğü Gözlendi…

0
Bulutsuların Yıldızlara Nasıl Dönüştüğü Gözlendi…
Sarmal Gökada NGC 4571
Hubble Uzay Teleskopunun NGC 4571’e dair çarpıcı görüntüsü, yeni doğmuş yıldızlar ve parıldayan pembe bulutsularla dolu, ışıldayan bir sarmal gökadayı gözler önüne seriyor. 

Hubble Uzay Teleskopu (HST), sarmal kollarında örülmüş yıldız oluşturan bulutsular ve ışıltılı yıldız kümeleriyle parlayan NGC 4571’i görüntüledi.

Görüntü, hem yıldızların doğumunun soğuk kökenlerini hem de büyük kütleli yıldızların şekillendiği tozla kaplı bölgeleri gözler önüne seriyor.

HST’nin Son Görüntüsünde Parlak Bir Sarmal Galaksi

HST’nin son fotoğrafında yıldızlarla dolu canlı bir sarmal gökada merkezde yer alıyor. NGC 4571 olarak bilinen bu sistem, Dünya’dan yaklaşık 60 milyon ışık yılı uzaklıktaki Berenis Saçı takımyıldızında yer alıyor. 

Narin sarmal yapısı ve parlayan yıldız kümeleri, onu görüntüdeki en çarpıcı özellik haline getiriyor. Galaksinin tozlu kolları, devasa genç yıldızlara ev sahipliği yapan canlı pembe bulutsular içerir.

Pembe Bulutsular ve Soğuk Kozmik Doğum Yerleri

Görüntüdeki yıldız oluşum bulutları, gelişmekte olan bu yıldızlardan gelen yoğun morötesi ışık nedeniyle yaklaşık 10.000 derece sıcaklıklara kadar ulaşsa da, yıldız oluşumunun ilk aşamaları çok daha soğuk ortamlarda gerçekleşir.

Yıldızlar, sıcaklıkların mutlak sıfırın yalnızca birkaç derece üzerinde kaldığı, onlarca ila yüzlerce ışık yılı genişliğindeki dev moleküler bulutların içinde şekillenmeye başlar.

Donan Gaz Nasıl Yeni Doğan Yıldızlara Dönüşüyor?

Buzlu bulutlardan parlayan genç yıldızlara geçiş, moleküler bir bulut içindeki gazı giderek yoğunlaşan ceplere toplayan güçlü kütle çekim kuvvetiyle gerçekleşir.

Bu cepler sıkışıp içe doğru çökerken, sonunda merkezlerinde nükleer füzyonu ateşlemek için gereken yoğun ısı ve basınca ulaşırlar. Görüntüdeki aydınlatılmış bulutlar, doğdukları bölgelerde gazı iyonlaştıracak kadar enerjik olan büyük kütleli yıldızların etrafında oluşur.

NGC 4571’e İlişkin Yeni Çoklu Gözlemevi Görüşleri

NGC 4571’in bir önceki HST görüntüsü, James Webb Uzay Teleskobu (JWST) ve Atacama Büyük Milimetre/milimetre altı Dizisi gibi tesislerden gelen verileri birleştiren bir programdan alınan gözlemler kullanılarak 2022’de yayınlanmıştı.

Bu çalışma, NGC 4571 de dahil olmak üzere yakın sarmal gökadalardaki yıldız oluşumuna odaklanmıştır. Yeni yayınlanan görüntü, tozun, doğum bulutlarının derinliklerinde hâlâ gizli olan genç yıldızları inceleme becerimizi nasıl etkilediğini anlamayı amaçlayan bir programdan alınan ek verileri de içerir.

Andromeda, Uydu Galaksilerini Söndürüyor…

0
Andromeda, Uydu Galaksilerini Söndürüyor…

Andromeda Galaksisi, Uydu Galaksilerini Düşmeden Çok Önce Söndürüyor

NASA'nın Galaksi Evrimi Kaşifi tarafından görüntülenen göz alıcı Andromeda Galaksisi (M31). Altındaki sarımsı galaksi, uydusu M110, üstündeki mavi galaksi ise M32'dir. Andromeda'nın bilinen 39 cüce uydu galaksisi vardır ve bunların çoğu Andromeda'ya düşmeden çok önce sönmüştür. Görsel Kaynağı: NASA

‘Galaksi Evrimi Kaşifi’ tarafından görüntülenen göz alıcı Andromeda Galaksisi (M31). Altındaki sarımsı galaksi, uydusu M110, üstündeki mavi galaksi ise M32’dir. Andromeda’nın bilinen 39 cüce uydu galaksisi vardır ve bunların çoğu Andromeda’ya düşmeden çok önce sönmüştür. 

Gökbilimciler, birleşmelerin galaksi büyümesinde büyük rol oynadığını bilirler. Şu anda Samanyolu, Büyük ve Küçük Macellan Bulutlarını yavaş yavaş tüketiyor.

Kanıt, yaklaşık 600.000 ışık yılı uzunluğundaki Macellan Akıntısı adı verilen bir gaz akıntısıdır. Samanyolu (MW), bu gazı bulutlardan siler ve bulutların onu tutacak kadar kütlesi yoktur. Çok daha büyük bir kütle çekimsel  güç ile çekişmeyi kaybediyorlar.

MW, birçok başka galaksiyi de önceleri tüketti. Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) Gaia görevi, MW’nin milyarlarca yıl önce Gaia-Enceladus-Sosis cüce galaksisini tükettiğini gösterdi.

Komşumuz Andromeda’nın birçok uydu cüce galaksiye ev sahipliği yaptığı ve geçmişte birleşmelerle büyüdüğü biliniyor. Yeni bir araştırma, uzun ve karmaşık birleşme sürecini anlamak için cüce galaksileri inceliyor.

Büyük ölçüde ESA’nın Gaia misyonu sayesinde, gökbilimciler Samanyolu’ndaki bir milyardan fazla yıldız için çok sayıda doğru öz hareket ölçümüne sahipler. Bu, uydu galaksilerin yörüngelerini zamanda geriye doğru çıkarmalarına olanak tanıyor.

Büyük mesafelerdeki tek tek yıldızları uzamsal olarak çözümleme yeteneğiyle birleştiğinde, gökbilimciler artık kütle çekimsel olarak ilişkili olmasalar bile kökenleri aynı olan yıldız popülasyonlarını tespit edebiliyorlar.

Araştırmacılar, tüm bu verileri bir arada kullanarak, uydu galaksilerin çok daha büyük ev sahiplerinin yörüngesinde dönerken fiziksel süreçler tarafından nasıl şekillendiğine dair iç görüler elde edebileceklerini belirtiyorlar.

Bilim insanları, “Yerel Grup, içindeki benzersiz bakış açımız sayesinde galaksi evrimi teorileri için benzersiz bir test ortamı sunuyor” diye açıklamada bulunuyor.

Önceki araştırmalarda, cüce galaksilerin kütle çekimine nasıl düştüğü ve bu süreçte hangi noktada söndükleri, yani yeni yıldızlar oluşturmak için gerekli gazdan nasıl yoksun kaldıkları incelenmişti.

Büyük galaksi gazı kendine çeker ve bu da bazen büyük galakside büyük bir yıldız oluşumu patlamasına neden olabilir. Bir bakıma, büyük galaksi küçük uydusunu yer ve yeni yıldızlarını çalar. 

Araştırmacılar, birleşme sürecinin kritik bir parçası olan uydu galaksilerin nasıl söndürüldüğünü anlamak istediler. “M31’in 39 uydu galaksisi için öz hareketler, düşme süreleri ve ilk astronomik geçiş süreleri için tahminler sunuyoruz” dediler.

“Uyduların yörünge geçmişlerine ilişkin bu kısıtlamaları, yayınlanmış yıldız oluşum geçmişleriyle birlikte kullanarak, M31 benzeri konakçıların uydularını söndürmek için baskın çevresel mekanizmaları araştırıyoruz” diye açıkladılar.

Bu geniş açılı görüntü, 2,5 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan Andromeda Gökadası'nın (M31) yörüngesinde dönen bilinen uydu gökadaların dağılımını göstermektedir. Sarı daire içine alınmış 36 küçük gökada gösterilmiştir. En belirgin cüce gökada, birkaç milyar yıl önce Andromeda ile çarpışan daha büyük bir gökadanın çekirdeğinin kalıntısı olabilecek kompakt bir elipsoidal gökada olan M32'dir (NGC 221). Görsel Kaynağı: NASA, ESA, A. Savino (UC Berkeley), J. DePasquale (STScI), A. Fujii DSS2. LİSANS: CC BY 4.0 INT veya ESA Standart LisansıBu geniş açılı görüntü, 2,5 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan Andromeda galaksisinin (M31) yörüngesinde dönen bilinen uydu galaksilerin dağılımını göstermektedir. Sarı daire içine alınmış 36 küçük galaksi gösterilmiştir.

En belirgin cüce galaksi, birkaç milyar yıl önce Andromeda ile çarpışan daha büyük bir galaksinin çekirdeğinin kalıntısı olabilecek kompakt bir elipsoidal galaksi olan M32’dir.

Sonuçlar, M31’in yalnızca en büyük kütleli uydularının, PeriSantr’dan sonra 3 milyar yıldan fazla yıldız oluşumunu sürdürebildiğini gösteriyor. PeriSantr, bir uydunun M31’e en yakın olduğu ve güçlü kütle çekimine maruz kaldığı noktadır.

Ekip, bunun “çarpma basıncı, gel gitsel soyulma ve/veya gaz birikiminin durması, güneş kütlesi < 10 7,5 M  olan cüce galaksilerin M31 uydusu haline geldiklerinde yıldız oluşumunu güvenilir bir şekilde söndürdüğünü” gösterdiğini belirtiyor.

Bu düşük kütleli uydular hayatta kalmak için mücadele ediyor. Araştırmacılar, elde ettikleri sonuçların, bunların büyük bir kısmının Andromeda ile karşılaşmadan çok önce söndüğünü gösterdiğini belirtiyor.

Araştırmacılar, “geriye kalan düşük kütleli uyduların çoğunun, ilk merkez geçişlerinden önemli ölçüde önce söndüğü, en düşük kütleli olanların bazılarının ise 10 milyar yıla kadar söndüğü görülüyor” diyorlar.

Bazıları, gazın UV radyasyonuyla ısıtıldığı reiyonizasyonla söndürülür. Aşırı ısındığında, cüce galaksiden kaçmak için yeterli kinetik enerji kazanır. Fotobuharlaşır veya bir nevi kaynayarak uydu galaksiden uzaklaşır.

Ancak, çok erken aşamada söndürülen düşük kütleli uydu galaksilerin çoğu, araştırmacıların “ön işleme” adını verdiği bir yöntemle söndürülür.

Bu durumda, uydu galaksi, Andromeda’dan daha düşük kütleli farklı bir ana galaksinin yakınında zaman geçirmiştir. Bu ön işleme, gazı ısıtıp uzaklaştırarak söndürmeye yol açabilir.

Macellan Akıntısı, Samanyolu'nun en büyük iki uydusu olan Büyük Macellan Bulutu ve Küçük Macellan Bulutu'ndan yıldız oluşturan gazı sömürdüğünün kanıtıdır. Görsel Kaynağı: NASA.Macellan Akıntısı, Samanyolu’nun en büyük iki uydusu olan Büyük Macellan Bulutu ve Küçük Macellan Bulutundan yıldız oluşturan gazı sömürdüğünün kanıtıdır. 

Araştırma ekibi, bu sonuçları Samanyolu hakkında bilinenlerle karşılaştırdı. İki galaksinin niteliksel olarak farklı uydu galaksi popülasyonlarına sahip olduğunu buldular.

Ekip, “özellikle, Samanyolu’nun uyduları genellikle daha uzun süredir uydu konumundaydı ve M31’in uydu popülasyonuna göre içe doğru düşüşten sonra daha hızlı söndüler” dedi.

Ayrıca önceki araştırmalara dayanarak, Samanyolu’nun uydularının “çoğunlukla eski (> 11 milyar yıl) sönme sürelerine ve/veya eski (> 9 milyar yıl) içe doğru düşüş sürelerine sahip olduğunu ve popülasyonun %76’sını oluşturduğunu” belirttiler.

Ancak Andromeda’nın uyduları, hem çökme hem de sönme süreleri açısından daha geniş ve daha eşit bir dağılıma sahiptir. Bu, her iki galaksinin uydularının gözlem ve ölçümlerindeki farklılıklardan kaynaklanıyor olabilir.

Ya da, Büyük ve Küçük Macellan Bulutları gibi önemli istisnalar dışında, kütlesel enerjinin uydularını Andromeda’dan daha erken tükettiği anlamına gelebilir.

Araştırmacılar, “M31’in uydularında, en fazla sönmenin perisantr’dan önce, hatta düşmeden önce gerçekleştiğini görüyoruz.”

“Bu, herhangi bir iç sönme, diğer haleler ve/veya kozmik ağ tarafından ön işleme veya en eski vakalardan birkaçında yeniden iyonlaşma yoluyla sönme ile tutarlıdır” dediler.

Gökbilimciler, birkaç yıl öncesine kıyasla çok daha fazla veriye erişebiliyor ve bu, devasa galaksilerin uydularını nasıl söndürüp tükettiğini incelemelerine olanak tanıyor.

Söndürme, birleşmenin temel bir parçasıdır ve bu araştırma, gökbilimcilerin bunun farklı galaksilerde nasıl farklı şekilde işlediğini anlamalarını sağlıyor.

Ekip, “M31 uydularının özellikleri, çevresel etkilerin (dış basınç, gelgit soyulması veya gaz birikiminin durması) Evren’deki düşük kütleli uydu galaksilerin varlığını güvenilir bir şekilde söndürdüğü gerçeğini yansıtıyor” sonucuna vardılar.

Rasathane İlk Gözleminde Samanyolu Kadar Uzunlukta Gizli Bir Yapı Yakaladı…

0
Rasathane İlk Gözleminde Samanyolu Kadar Uzunlukta Gizli Bir Yapı Yakaladı…

Vera Rubin Gözlemevi’nin ilk görüntüsü, yakındaki bir galaksinin arkasında Samanyolu kadar uzunlukta gizli bir yapıyı ortaya çıkardı 

Siyah beyaz benekli bir arka plan üzerinde, galaksiden çıkan siyah bir madde akışıyla bir sarmal galaksinin görüntüsü

Vera C. Rubin Gözlemevi, ilk fotoğrafında yakınlardaki M61 galaksisinden gelen geniş bir yıldız akışını ortaya çıkardı. 

Şili’deki Vera C. Rubin Gözlemevi, henüz tam anlamıyla bilimsel çalışmalarına başlamadan önce bile gökbilimcilerin dikkatini çekebilecek bir konu bulmasına yardımcı oldu.

Gözlemevinin Haziran ayında yayınlanan ilk görüntüleri, en yakın ve en iyi incelenen gökada kümesi olan Başak Kümesi’nin  derin bir görüntüsünü içeriyordu.

Ve keskin gözlü gökbilimciler, görüntünün sağ alt köşesinde beklenmedik bir şey gördüler: kümenin gökadalarından birinden uzaklaşan jilet inceliğinde bir yıldız akışıydı bu.

Akıntı, yaklaşık 163.000 ışık yılı uzunluğunda olup, Samanyolu galaksimizin çapına yakındı. Bu da onu, galaksimizdeki çoğu bilinen yıldız akıntısından daha uzun yapıyordu; ki bunların çoğu yalnızca birkaç on bin ışık yılı uzunluğundaydı.

Galaksi boyunca uzanan soluk ekmek kırıntısı benzeri yıldız akıntısı izinin, M61’in kütle çekimi tarafından parçalanan bir cüce galaksinin kalıntılarından oluştuğu düşünülüyor.

Bu parçalanma, yaklaşık 10 milyon yıl önce M61’de başlayan ve yeni yıldız oluşumunda büyük bir artışa yol açan bir yıldız patlamasının da katalizörü olmuş olabilir.

Bilim insanları yaptıkları yeni çalışmada, bu özelliğin Samanyolu’nu çevreleyen uzun, döngüsel bir yapı olan ve yıldızları Yay Eliptik Cüce Galaksisinden gelen Yay Akıntısını anımsattığını belirttiler.

M61'den yıldız akışının farklı görünümlerini gösteren bir şekil

Yeni çalışmadan alınan görüntüde a) M61 galaksisi ve yıldız akışı, b) akışın kuzey ucundaki yapının yakınlaştırılmış görünümü ve c) akışın galaksiyle bağlantı kurduğu yerin görünümü yer alıyor. 

Samanyolu’nun uydu galaksilerinden biri olan Yay Eliptik Cüce Galaksisinin, Samanyolu içinde yeni sarmal yıldız kollarının oluşmasına neden olduğu düşünülüyor. Tüm bunlar, çoğu büyük galaksinin, etraflarındaki diğer küçük galaksileri yutarak oluşabileceğini gösteriyor.

Araştırmacılar, “Akıntının bir galaksinin etrafında uzun süre fark edilmeden kalması dikkat çekici. Gelecekteki Rubin verileriyle diğer galaksilerin etrafında da bir alt yapı hazinesinin ortaya çıkmasını bekliyoruz” dediler.

Vera C. Rubin Gözlemevi’nin, 10 yıllık ‘Uzay ve Zaman Mirası Araştırması’ (LSST) görevine başlamak üzere ve bu görev sırasında evrenin yüksek çözünürlüklü zaman atlamalı kaydını oluşturacağı bekleniyor.