1. Ders – Konu: Bu Benim Savaşım Değil, Benim Adıma Öldürme!

1. Ders – Konu: Bu Benim Savaşım Değil, Benim Adıma Öldürme!
Melike Koçak

Okullar açılacak. Peki canım öğretmen arkadaşlarım kurdun kuşun ağacın evin barkın insanın aklın kalbin cayır cayır yandığı, yakıldığı bu coğrafyada ilk dersimizin konusu ne olacak?

Acının ve ağrının coğrafyasında, meçhul insan anıtları durmadan yükseliyor. Çocuklar devlet kurşunuyla her gün öldürülüyor. Üç tarafı sularla çevrili kara parçasının kıyılarına çocuk cesetleri vuruyor. Sular toprakları işgal edilmiş, yaşamları her gün bombalanan ve tek çaresi kaçmak olan göçmenlerin can pazarı olmuş artık.

Kâinatın tüm kara parçalarında ve sularında devletler halklarını öldürüyor. “Halk; iyi vatandaş kadrajındaki çoğul değer.”*

Sancılı bir yazının ilk cümlesini henüz kurmuşken ben, timeline’lara katliam haberleri düşmeye devam ediyor. Akla mukayyet olmak gittikçe güçleşiyor. Yaşamına mukayyet olmaya çalışanlar karşısında kayıtsız ya da aciziz.

Bu pornografikleştirilen ölümler/öldürmeler çağında,

“Her ağızda dolaşarak renk alan

Bir yalan çatalanıyor duruşumuzda

Boynumuzda tarafsızlığın arsız halkası parlıyor”*

Vahşet ve barbarlık örneklerinde birbirleriyle yarışanlar, bizi yaşamaksızlığa ve sonrasızlığa mahkûm ederken biz öldürenin ve ölenin kimlik sorgulamasını yapadurmaktan vazgeçemiyor, milli edebiyat ve milli tarih derslerinde egemenlerce yazılmış tarih ve edebiyat kitaplarına soru sormayı aklımıza hiç düşürmüyor, zulümlerden, öldürmeklerden kendimizi sorumlu hissetmiyoruz.

Oysa ne çok sorumluyuz. Hele biz öğretmenler.

“Ateş altındayız, sesimizi duyun!” isimli bir önceki yazım bazı Türk arkadaşlarıma mektubumdu. Bu ise öğretmen arkadaşlarıma, kendime.

Okullar açılacak. Siz bakmayın, açılışın ertelendiğine. Akademik takvimlerini haziranda yapan özel okullar açılacak. Gün gün para ödeniyor oralara. Özel okul öğretmenleri çoktan başladı, devlet okullarında da başlıyor öğretmenler ne olduğu belirsiz seminer adlı çalışmalarına. Kürt illerinde halkına savaş açmış devlet, okullarını açamayacak elbette.

Gelin biz ilk derslerimizin konusunu düşünelim beraberce.

Konumuz ne olacak? Defterler kaç ortalı, çizgili mi çizgisiz mi? Sınıf kuralları? Kılık kıyafet yönetmeliği? Disiplin cezalarının neleri kapsadığı? Kurşun kalemle mi tükenmez kalemle mi yazılacağı? Cep telefonu kullanım kuralları? Kaç yazılı, kaç sözlü? Ödevlerin sıklığı? Okuma kitabı adı altındaki sınav kitaplarından ne zaman sınav yapılacağı? Yaz tatillerinin nasıl geçtiği? Sınıf başkanın seçimi? Oturma planları? Tabletlerin nasıl, ne zaman, ne şekilde kullanılacağı? Kulüp seçimleri? Yasaklar, yasak olmayanlar?..

Evet, canım öğretmen arkadaşlarım kurdun kuşun ağacın evin barkın insanın aklın kalbin cayır cayır yandığı, yakıldığı bu coğrafyada ilk dersimizin konusu ne olacak?

“Çadır kadar olsa yeter bir hayat”* diyebilecek;

Kara gözlü çocukların evlerinin balkonunda, kapısının önünde tek kurşunla öldürülmesi’ne,

Topraklarına el konan ve yurtlarından sürülen halkların sulara karışması’na,

Köylerin boşaltılması, evlerin havan toplarıyla delik deşik edilmesi’ne,

Kadınlara tecavüz edilmesi, öldürülmesi’ne,

Soluksuz, yaşamaksız bırakılmışlığımız’a,

tüm bunlara karşı direnmeye, bunları reddetmeye once kendimizde, sonra sınıflarımızda yer açabilecek miyiz binbir başka biçimde?

Savaşa karşı durabilecek özgücümüzün farkına varıp silkinip yıllık ve haftalık planlarımızı, ders ve okuma kitaplarımızı, çalışma kağıtlarımızı, filmlerimizi… kendimizi barışı kışkırtmaya ve kurmaya ayarlayabilecek miyiz?

Dillerin, zihinlerin, bakışların, bedenlerin bu denli işgal edildiği bir ülkede özgürleşmenin, kendi yolunu, rengini, kanalını bulmanın yol açıcısı, eşlikçisi olacak mıyız?

Yoksa,

“Hem temizim, hem de nezih, steril

Nasılsa gözden uzak çalışıyor mezbaha

Toplama kamplarının olmuş olduğu kadar uzakta

Orada olup bitene hâlâ

Olup bitmiyormuş gibiyiz hepimiz.”

deyip dört duvarla çevrili sınıfçıklarımızda, devletlerin ve erkeklerin savaşının destekçisi “nefer”ler ya da suskun “prens/prenses”ler, “beyfendi/hanımfendi”ler yetiştirmeye devam mı edeceğiz? Toplumun genel ahlak kurallarını, devletin “makbul vatandaş” kriterlerini dikte ve enjekte ederek –bize de yapıldığı ve bizden de beklendiği gibi- korkak, tedirgin, biat eden kişicikler mi yetiştireceğiz?

Hafıza oyunbazdır. Unutur, unuturmuş gibi yapar, kuyularına hapseder… Çokça güvenmemek, arada yoklamak, silkelemek iyidir. Böyle yapalım. Okullara dair bazı hakikatleri beraber hatırlayalım.

Bu okullar, şimdi ve hiçbir zaman eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, demokrasinin, cinsiyetlerin ve barışın okulu olmadı. Her zaman tüm bileşenleriyle savaşın, militarizmin, cinsiyetçiliğin, ötekileştirmenin, kendinden olmayanı dışlamanın kurulduğu yerlerdi. Hâlâ da böyle.

Başka türlü olsaydı birileri kara gözlü çocukların hayallerine göz dikip hayatlarını işgal ederken bizler bu taraflarda canımızı ve sahip olduğumuz n’emiz varsa onu korumak adına huzur içinde uyumaya devam edebilir miydik? Sessiz ve bakışsız kalır mıydık? Ölenin ve öldürenin kimlik kontrolünü yapmadan her ölümün karşısında durmaz mıydık? 7 yaşında öldürülen çocuğun zafer işareti yaptığı fotoğrafına bakıp ama büyüseydi terörist olacaktı zaten diyenden hesap sormaz mıydık? Çocuklarımızın gözlerinin içine bakabilir miydik?

Derslerimiz, sınıflarımız her çeşit düşmanlığın/düşmanlaştırmanın işgali altında. Sokakları görüyor, yaşıyoruz. Savaşa yandaşlar tarlalarda değil okullarda yetişiyor. Sorumluyuz.

Nefretten ve düşmanlıktan arınmış, barıştan yan bir dili kurmak zorundayız. İrademiz, aklımız, yüreğimiz, özgücümüz var. Her birimiz kendi içimizde, birbirimize dokunarak ne yapıp edip bunları harekete geçirmek uç uça eklemek zorundayız. 100 yıldır canı yananlara, yakılanlara borcumuzdur bu.

Uzun uzun düşünecek vaktimiz yok.

Gelin ilk derslerimizde tahtaya “Bu benim savaşım değil, benim adıma öldürme!” yazarak başlayalım. Yazalım, susalım. Bakın o suskunluktan neler fışkıracak? Kuşatma altındaki akıllar, diller, yürekler nasıl çözülmeye başlayacak? Ah, nasıl! Sonra şiirler, öyküler, filmler… barış üzerine. Sonra? Sonrası şenlik cümbüş.

“İç içe

İçime içime başlıyor dehşet genişlemeye”*

Buna karşı elimdeki kırık dökük bütün baş etme araçlarımı onarıp, bilemekten başka çare bulamıyorum. Ötesi berisi ya toprak ya gök! Başka türlü nasıl yaşayacağız ki bu kötülük toplumunda? (MK/ÇT)

* Elif Sofya, Dik Âlâ, YKY, 2014.

Oktay Akbal ve korku filmleri…

Oktay Akbal ve korku filmleri…
Atilla Dorsay

Oktay Akbal da öldü. Tarık Dursun üzerine yazamamanın üzüntüsünü yaşarken, bir diğer büyük usta da gidiverdi. İkisine de rahmet diliyorum

İkisiyle de uzun zamandır görüşemiyorduk. İkisi de yaşlılık denen, bir yanıyla böylesine uzun yaşayıp daha çok gördüğünüz için sizi mutlu eden (aslında dünyanın bugünkü halini görmek mi daha iyi, görmemek mi tartışılır!), ama öte yandan tüm gücünüzü ve kimi zaman zekanızı sizden çekip alıveren o önlenemez çağın acı tecrübesini yaşıyorlardı. İkisi de çekip gitmişti: benim de vatanım olan ve dönmek için sabırsızlandığım Ege’ye: İzmir ve de Bodrum’a…

Tarık Dursun’la yakın zamanda biraz temasım olmuştu. Bir ara fiilen sinemaya bulaşmış, senaryolar yazmış, ayrıca tam beş filmi de yönetmişti. En çok hatırlananı Kelebekler Çift Uçar olan… Ama gelin de birini bile bulup izleyin bakalım… Bu hoyrat, belleksiz ve kültüre saygısız toplumda, buna imkan var mıdır?

Bir zaman önce bana bir senaryo taslağı ulaştırmış, sonra da telefon etmişti. Ama söylediklerini katiyen anlayamadım, senaryoyu da bir kenara koyup unuttum. Suçum bağışlana!… Araya mesafe ve zaman girince böyle oluyor. Anısından özür diliyorum.

Oktay Akbal’la ise hiç görüşemedik. Neredeyse Cumhuriyet’i bıraktığım 1993’den beri, galiba hiç!.. O benden üç yıl sonra, 1969’da ayni gazetede yazmaya başlamıştı. Ama Evet-Hayır adlı o edebi ve şiirin içinden süzülüp gelen köşesini uzun zaman, yakın yıllara dek sürdürdü.

Gazeteye gittiğimde hep görüşürdük. Ve Orhan Erinç’in dün hatırlattığı Kumkapı öğle yemeklerine de birkaç kez katıldım: Elif Naci, Agop Arad, Melih Cevdet Anday, Sami Karaören ve Orhan’la birlikte… Görece genç olan beni aralarına almaları ne lütuftu!… Hep bunu hak etmeye çabaladım.

Onu geçenlerde arşivimden tesadüfen çıkan bir sinema yazısıyla anmak istiyorum. Her gerçek aydın gibi diğer sanatlara da nasıl açık olduğunu göstermek için.. Ve beni öven bölümlerini olabildiğince ayıklamaya çalışarak:

Kırmızı filmler / Oktay Akbal (Eylül 1986)

(…) Atilla Dorsay’la aramızda oluşan ortak ilgilerin, sevgilerin güçlü bir bağı var: Sinema. Bu yüzden gazetede çıkan yazılarının sürekli bir okuruyum. Kitaplarının da..

(…) Şimdi de “Beyaz Perdede Kırmızı Filmler”. Eski, ama unutulmaz bir anıya dönüyorum. Şehzadebaşı’ndaki Ferah Sineması’nın büyük balkonu. Yıl 1934 ya da 35. İlk Frankenştayn’ımı izliyorum annemle…Yoksa babamla mı?.

Dr. Frankenştayn’ın uşağı mezarlıkları dolaşıyor, ay ışığında yeni bir mezarı açıyor, bir cesedi yükleyip şatoya götürüyor. Bu bir katilin cesedidir. O bu cesetten bir insan yaratacak, ama bu bir canavara dönüşecektir.. Ve sonra kendi canavarını dizginleyemeyecektir. O rolü oynayan Boris Karloff türlü cinayetler işleyecek, sonunda yanarak can verecektir.

Mezarlıktan ölü çıkarma sahnesinde gözlerimi kapatmıştım. Hem görmek istiyor hem de korkuyordum. Bir elimle yanımdaki büyüğün eline sarılmıştım. Parmaklarımın arasından ürkek ürkek beyazperdeye bakıyordum.

(…) Dorsay’ın kitabı sinema tarihi değil. Gazete ve dergilerde yayımladığı yazılar, eleştiriler. O eski korku filmleri TV’de olsun gösterilmiyor artık…Oysa Karloff’un, Lon Chaney’in, Bela Lugosi’nin birer sinema klasiği sayılabilecek filmlerini bir kez daha izlemek ne güzel olurdu!…

Dorsay önceleri duygusal olarak sevmiş bu fantastik sinemayı, sonraları bilinçli olarak… Şöyle diyor: “Tam bir kaçıştı bu filmler, zekanın gündelik uğraşlarından sıyrılıp sanki tatile çıkması, bir film boyunca en olmadık korkulu serüvenler yaşamanın hazzıyla, anlatılmaz ürpertiler içine düşmesiydi”. “

“Beyaz Perdede Kırmızı Filmler” kitabını ilgiyle okudum. Korku filmleri insanoğlunda büyük bir etki yaratır. Yeryüzündeki yaşam hemen her gün türlü korkular, kuşkular, tehlikelerle dolu olduğu için mi? Hele son zamanlarda bilim-kurgu filmleri de yeni bir korku ve dehşet türüne dönüştü.

Eskiden bir Jules Verne, bir de H. G. Wells vardı. Şimdi bilim-kurgu yazarları pek çok, hemen hepsi de güçlü ve etkili yapıtlar ortaya koymaktalar. Beyazperde bu yapıtlardan alabildiğine yararlanıyor.

Yine de 1935’de bir “Görünmeyen Adam” filminin bendeki etkisini şimdikilerde bulamıyorum. Belki de çocuklukta böyle şeyler daha derin bir iz bırakıyor”.

Sevgili Akbal’ın tek bir romanı perdeye uyarlanmıştır: “Suçumuz İnsan Olmak”. Bu yazının tarihi olan 1986’da, rahmetli yönetmen Erdoğan Tokatlı tarafından. Ve gayet sempatik bir film olmuştur. Ama o da ortalarda yoktur.

Biz yine geleneksel şikayetimizi yapalım: Bütün bu kültür insanlarının katkısıyla oluşan onca filmin hiç olmazsa en önemlilerini koruyup ölümsüzleştiren bir çağdaş devlet kimliğine ulaşabilseydik… Böyle mi olurdu?

Şehit cenazelerinde boy gösterenler! Varto sokaklarında sürüklenen çıplak bedeni gördünüz mü?

Şehit cenazelerinde boy gösterenler! Varto sokaklarında sürüklenen çıplak bedeni gördünüz mü?
Oya Baydar

Lânet olsun! Topunuza lânet olsun!

Savaşa sürdüğünüz gencecik askerlerin, subayların, polislerin cenazelerinde timsah gözyaşları döken muktedirler! Seçim yatırımı olarak bir cenazeden ötekine koşturup televizyon ekranlarında boy gösterenler! Omuzları kalabalıklar, şapkaları sırma kokartlılar; yürekleri gibi kara takım elbiseleri, maskeli suratları, riyakâr nutuklarıyla siyasetçiler! Yangın yerine çevirdiğiniz bölgenin, her yanına kin ve nefret tohumları ektiğiniz ülkenin büyük başları! Devlet denilen o korkunç terör örgütü! Hikmet-i devlet denilen kanlı iktidar aklı! Gencecik insanları ölüme yollarken, muktedirlerin menfur iktidar amaçlarını maskelemek için uydurulmuş şehitlik kavramı bezirgânları!

Ve de sizler: Kürtlerin özgürlük mücadelesini; Kürt halkını devlet postalı altında ezdirme, kırdırma, barış umutlarını yıkma pahasına savaş, kör şiddet ve terör hareketine dönüştürmekten çekinmeyenler! Silah ve savaştan başka yöntem tanımayan; Türküyle, Kürdüyle, bütün üyeleriyle huzur ve barış isteyen Türkiye toplumunu, ne olduğu, neye hizmet ettiği belirsiz amaçlar uğruna ateşe atanlar!

Şehit cenazelerinde poz verirken, Varto’da çatışmada vurulan Kürt kızı Kevser’in, çırılçıplak soyulup sokakta teşhir edilen cansız bedenini görmeyen, göstermeyen, ne oluyoruz diye Varto’ya koşturmayan topunuza lanet olsun! Ne mevkiiniz, ne partiniz, ne siyasetiniz umurumda! Kevser’in sokakta sürüklenen, yetmezmiş gibi bir de medyaya servis edilen çıplak bedeninden hepiniz sorumlusunuz. O özel harekât timlerini sizler kurdunuz, sizler eğittiniz, bu iğrenç cesareti onlara sizler verdiniz, ağızlarınızdan düşmeyen kini, nefreti, düşmanlığı sizler öğrettiniz.

Topunuza lanet olsun!

Kevser’in sokakta sürüklenen cansız bedeni cehenneminiz olacak

PKK, 12 Eylül’ün Diyarbakır zindanlarından çıktı, denir. O çok korktuğunuz bölünme de gencecik Kevser Eltürk’ün Varto sokaklarında teşhir edilen çıplak bedeninden doğacak. Kurşunlanan, bombalanan evlerden çıkan parçalanmış cesetlerden doğacak, öldürülen çocuklarımızdan doğacak. Riyakâr söylemlerinize meze yaptığınız “vatan”ın dağlarını, ormanlarını, meralarını cayır cayır kavuran yangınlardan doğacak.

Kürtler, ne zamandır, yüksek sesle bölünme istemiyoruz, ayrılma istemiyoruz, ortak vatanda eşit haklı yurttaşlar olarak yaşamak istiyoruz diye haykırırlarken kulaklarını tıkayanlar! Devletinizin kolluk güçleri, vahşetin adı olan IŞİD’in bile yapmadığı iğrenç, aşağılık bir zulmü halka reva görürken, o tarafa bakmamayı, görmemeyi ve de göstermemeyi marifet sayanlar! Bu ülkenin barış ve gelecek umudu olan bir hareketi, HDP’yi bitirmek için düşmanları PKK’yi de kullanarak savaşı bile göze alanlar! Her birinin ölümünde payınız olan askerlerimizin, polislerimizin cenazelerini halkı tahrik için, bölmek için kullanırken Kevser’in cesedine hakaret edilmesinden, fırında çalışan iki çocuğun terörist diye vurulup öldürülmesinden insanlık adına utanmayanlar, Şırnak’ta karakola saldırıda vurulan Kürt çocuğu er Barış’ın: “Berkin’e üzüldüm, CHP’li olmadım. Şehit polisimize üzüldüm, AKP’li olmadım. Sadece vicdanımı dinledim, insan oldum” diye yazan, “El kelepçe, kol kelepçe, unutmam seni Halepçe” diyen canım ciğerim Barış’ın taşıdığı mesajın anlamına bile varamayanlar! Dökülen kandan, yakılan ülkeden, karartılan hayatlardan ortak sorumlusunuz.

Ne işe yarıyor yazmak, tek bir canı bile kurtaramadıkça?

Ve bizler; bencileyin köşelere kurulmuş yazıp çizenler! Ne işe yarıyor bunca yazı ölümlere, yıkımlara engel olamadıkça; tek bir canı bile kurtaramadıkça? Hüzünlü, hülyalı bakışlı gerilla Kevser’in, İmam Hatip’li fırıncı çırağının, nicelerinin nicelerinin küçük vücutlarına kalkan olamadıkça; vicdanını dinleyen Barış’ın insan olarak yaşamasını sağlayamadıkça, ne işe yarıyor?

Şehit cenazelerinde dolanan vampirler ve yamakları barışın dilini anlamıyorlar. Amacın aracı haklı kıldığını sananlar ise, araç ölüm ve yıkım getirse de ölümü, kanı, yangını amaç’la temize çıkarmaya çalışıyorlar. Sesimiz iki tarafa da ulaşmıyor.

Belli ki daha yüksek, çok yüksek bir ses: milyonların, gerilla Kevser’le er Barış’ı aynı çığlıkta birleştirecek, aynı sevgiyle sarıp sarmalayacak sesi gerekiyor, kirli siyasetçilerin, savaş baronlarının ve silaha tapanların gücünü kırmak için.

Umut var mı, bilmiyorum. Yıllar önce, yaşı 70 civarında olan barışçılar, “Barışı görmeden ölmek istemiyoruz” diye seslenmiştik topluma. Artık barışı, huzuru, insanlığa dönüşü görebileceğimize inanmıyorum.

Umudumuzu öldürenlere, geleceğimizi karartanlara lanet okuyorum, çaresizce. Ve bu çaresizlikten utanıyorum, kahroluyorum.

Kompülsif tüketiciden empati beklemek aptallıktır…

Kompülsif tüketiciden empati beklemek aptallıktır…
Serdar Devrim

Michigan Üniversitesi’nin 14 bin üniversite öğrencisiyle görüşerek yaptığı kapsamlı bir araştırma Association for Psychological Science’ın yıllık toplantısında açıklandı. (-mış, dürüst olmak gerekirse.)

Sonuç kısmında şöyle deniyor:
“2000 yılından sonra empati duygusunda çok büyük bir düşüş gözlemledik. Bugünkü gençlerin, 20 veya 30 yıl önceki üniversite gençliğine nazaran yüzde 40 daha az empati duygusuna sahip oldukları görülüyor.”

Oysa söz konusu ankette yer alan sorular gençleri pozitif cevap vermeye meylettiren türden.

Mesela: “Sizden daha az şanslı olan insanlara karşı genelde şefkat ve empati duyuyor musunuz?”

Yahut: “Acaba arkadaşım bu olaya nasıl bir gözle bakardı?’ diye düşünmeye çalışarak, arkadaşlarınızı anlamaya gayret ettiğiniz oluyor mu?”

Bu çanak sorulara rağmen, Amerikan üniversite gençliğinin yüzde 40’i başkalarına karşı en küçük bir empati duymuyor. (Bu arada gençlerin hakkını teslim edelim, en azından bunu dürüstçe söylüyorlar.)

*

Araştırmacılar bu empati fakirliğinin, sosyal ağlarda yaygın olan aşırı narsisizmin sonucu ve suçu olduğunu düşünüyorlar. Gençlerin sadece kendileri için var olma, sadece kendilerini düşünme eğiliminin de sebebi budur, diyorlar. (Facebook sayfalarına bakın, neredeyse sadece selfie ve otofoto…)

Yani günümüz gençlerinin (aslında çok küçük bir azınlığının) bazı konulardaki duruşlarına ve davranışlarına, sosyal medyadaki kimi yorumlarına bakarak, anti-kapitalist olduklarını, emeğin sömürüsüne, haksızlığa ve adaletsizliğe ‘ideolojik olarak’ karşı çıktıklarını sanmayın.

Özellikle siz, 68’li – 78’li ana-babalara söylüyorum.

Yeri geldiğinde iktidara, polise, zabıtaya, uluslararası şirketlere karşı tavır alıyor olmaları, çocuklarınızı değil devrimci, değil sosyalist; solcu hatta hümanist bile yapmaz.
Empati duygusu yüksek, ‘romantik’ gençler hâlâ var. Ama benmerkezci, kendi küçücük dünyasında küçücük günlük hedonist çıkarları için var olan, olup bitene ilgisiz ve dünyaya kaygısız gençler ezici bir çoğunluk oluşturuyor.

Sakın ola ki, ellerinden düşürmedikleri akıllı telefonların ve (röntgencilik ve teşhircilik dürtüsünü sömüren) sosyal medya bağımlılıklarının bu gençleri ‘sosyabl’ (= toplumcul yani diğer insanlarla iletişim kurmaya yatkın ve bu iletişimden ve toplum içinde var olmaktan zevk alan insanlar) haline getirdiği sanısına kapılmayın.

Son derece egoist, hedonist ve apolitik bir nesil yetiştirmeyi başardınız!

Haaa, ama bir dakika, gençlere de fazla haksızlık etmeyelim: Sizin zamanınınızda (gene 68’li, 78’li ana-babalara söylüyorum) durum farklı mıydı? Değildi…

Oranı yüzde biri, bilemedin ikiyi geçmeyen bir ‘bilinçli gençlik’, ve hayatı derbi maçta kaleyi kimin koruyacağından, çeyiz sandığına kaç tane saten gecelik koyacağından ibaret bir büyük kalabalık…

Tek fark, biz ‘ihbarlı telefonunuz var’ diye postaneye çağrılırdık, şimdiki gençler akıllarını emanet ettikleri cep telefonları için varlar.

Çünkü bizim, istesek de tüketebileceğimiz bir şey yoktu, şimdiki gençler ise düzen(ler) tarafından ‘kompülsif tüketici’ haline getirildi.

Tüketicinin de duyarlısı ve akıllısı makbul değildir…

Asıl mesele ‘İslam demokrasisi’

Asıl mesele ‘İslam demokrasisi’
Nuray Mert

Gündem o kadar yoğun ve yakıcı ki temel meselelerimizi tartışmaya vakit bulamıyoruz, oysa temel meselelerimizi tartışmadan yol almamız imkânsız. İktidar partisinin zihniyet dünyasının en önde gelen temsilcilerinden Hayrettin Karaman Hoca, uzunca bir zamandır, bir “temel mesele” üzerine yazıyor, ama “İslam demokrasisi” konusu doğru dürüst tartışma konusu olamıyor. Oysa, özellikle İslamcılar iktidar olduktan ve “muhafazakâr demokrat”lıktan tekrar İslamcılığa döndükten sonra, bu ülkede İslam ve demokrasi ve genel olarak siyasetten kimin ne anladığını konuşmadan hiçbir meselemizi çözemeyiz.

Derinlikli tartışma yok
Doğrusu, bugüne kadar İslam, laiklik ve demokrasi üzerine çokça laf edildi ama bir türlü derinlikli bir tartışma gerçekleşemedi. Önceleri, laik çevre içinde İslam geçen hiçbir konuyu dinlemek, anlamak istemedi, duymazdan gelmeyi, dahası susturmayı seçti. Bu koşullar altında, İslami kesim karnından konuşmayı, düşünce ve taleplerini “demokrasi” adına kodlamaya başladı. AK Parti kurulurken hem bu nedenle hem de İslamcı söylem ile geniş kitlelere ulaşmanın imkânsız “muhafazakâr demokrat” olduklarını iddia ettiler, konu kapanmış gibi gözüktü. Şimdi durum farklı, AK Parti çevresi artık düz demokratlığı değil “İslam demokrasisi”ni referans alıyor ama yeterince güçlü oldukları halde, nedense hâlâ bunu açıkça ifade etmekten kaçınıyor. Karaman Hoca en açık sözlülerinden biri, o halde onun yazdıkları üzerinden konuşalım.

O yazdıkça, bu ülkede laik kesim İslamdan ne kadar habersizse İslamcıların da demokrasi ve hatta modern zamanların siyaset anlayışından ne kadar habersiz olduğu anlaşılıyor. Oysa, “bize ne modern siyaset anlayışından, demokrasiden, biz Müslümanız, biz zaten bunları kabul edemeyiz” deme lüksleri yok, bir şeyi kabul etmemek başka, haberdar olmamak başka. Nitekim, Karaman başta olmak üzere, demokrasiye kuşku ile bakan İslamcıların pek çoğu demokrasi konusundaki itirazlarının, modern Batı siyaset kuramının “demokrasi” konusundaki sorgulama külliyatının çok gerisinde kaldığının farkında değil.

Demokrasi anlayışları ne kadar sığsa, modern demokrasi konusundaki itirazları da o kadar sığ, tam tersi de doğru. Hadi bu derin mevzuyu, şimdilik bir yana bırakalım, neden modern siyaset kavramlarının bazılarını İslam adına reddettikleri halde bazılarına dört elle sarıldıkları da belli değil. Mesela, neden “seçim”lere, “milli irade”ye bu kadar önem verirler; neden doğrudan “İslam devleti” değil de “İslam demokrasisi?” “İslam demokrasisi” diye bir şeyden söz edilecekse, bunun en iyi örneği İran İslam Cumhuriyeti’ne itirazları, sadece Şii teolojisi temelli olması mı?

Ben diyorum ki, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere AK Partisi çevresi artık ülkede, modern bir demokratik düzen değil İslam demokrasisinin hâkim olmasının daha isabetli olduğu kanaatinde; söylediklerinden, yaptıklarından, kanaat önderlerinin tezlerinden anlaşılan bu. Koalisyon kurmak istememeleri, illa mutlak iktidar ve dahi devlet gücünü ellerinde bulundurma gayretlerinin nedeni bu. Öyleyse, neden açıkça bunu konuşmuyor, tartışmıyoruz?

Benim arkamda değil devlet gücü, hiçbir güvence yok. Ben bu ülke için neyin daha iyi olacağını düşündüğümü açıkça söylemekten çekinmiyorum, koca iktidar neden çekinir? Toplumu korkutmaktan mı? O halde, korkacakları bir şeyi, münasip bir yolla topluma dayatmayı düşünüyorlar demektir. Yoksa kendileri Batı dünyasının tepkisinden mi korkuyor, o halde meydan okuduklarını iddia ettikleri Batı’dan tırsıyor olmuyorlar mı?

Her alana müdahale
Ben kendi adıma açıkça söylüyorum; “İslam demokrasisi” fikrini fazlasıyla ürkütücü buluyorum. İslam demokrasisi demek, İslam adına devletin hayatımızın her alanına müdahale edebilmesi demek, birilerinin siyasi gücü, kendi din ve hayat anlayışları çerçevesinde dayatması, çıkarlarını din kılıfında daha da kolay meşrulaştırması demek. Daha önce de yazdım, şahsen ben böyle bir düzende yaşamak istemiyorum, isteyen de istemeyen de açıkça söylesin, önümüzü görelim. “Milli menfaat” konusu da milli menfaatin nasıl tanımlandığı ile belirlendiğine göre, kimsenin kimseyi ihanetle itham etmeye hakkı yok. Sizin ülkenin menfaatine dediğiniz şeyde ben menfaat görmüyorum; İslami devlet veya demokrasi istemiyorum; milliyetçi, çatışmacı, militarist iç ve dış siyasetin bu ülke için felaket olduğunu düşünüyorum; benim gibi düşünen milyonlarca insan var. Erken seçim, koalisyon, hatta Kürt meselesi hepsi bu temel tartışmanın uzantısı olan konular, asıl mesele açıkça konuşmaya niyetiniz var mı, yok mu?

Erdoğan’ın kanlı planı…

Erdoğan’ın kanlı planı…
Merdan Yanardağ

Haziran seçimlerinin ardından iktidarını yitirmesi ve başkanlık hayallerinin suya düşmesi Erdoğan’ı yeni bir hatta sürükledi. Erdoğan, kendisini başkan yaptırmayan halkı kanla terbiye etmeye kalktı. Erdoğan, kendisine bağlı ‘derin güçleri’ harekete geçirdi. Amaç, kaos ve çatışma ortamı yaratarak AKP’yi yeniden tek başına iktidara getirmek.

Ankara’nın bazı köşelerinde, Tayyip Erdoğan’ın AKP’yi yeniden tek başına iktidara getirmek ve başkanlık rejimini yaşama geçirmek için karanlık bir planı uygulamaya koyduğu belirtiliyor. Planda kan ve gözyaşı var. Plana göre, sol örgütler ve PKK ile çatışma ortamı yaratılarak gerilim tırmandırılacak. HDP’ye dava açılacak. Koalisyonlar döneminin kaosu daha da büyüteceği teması işlenerek ülke erken seçime götürülecek. Tayyip Erdoğan ve hâlâ onun denetiminde olan AKP Hükumetinin kanlı bir planı uygulamaya koyduğu, Ankara’nın bazı mahfillerinde konuşulan hemen hemen tek konu.

AKP-Erdoğan iktidarının, 7 Haziran 2015 seçimlerinde ağır bir yenilgiye uğrayarak iktidardan düşmesinin ardından bu planın yürürlüğe konulduğu belirtiliyor. Buna bir tür darbe planı demek de mümkün. Çünkü, AKP-Erdoğan iktidarının halk tarafından düşürülmesinin ardından ortaya yeni bir siyasal tablo çıktı. Bu tabloya göre, siyasal İslamcı AKP iktidarının ülkeyi mezhepçi faşizan bir rejime sürükleme, dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ı diktatör yetkileriyle donatarak bir başkanlık rejimi kurma projesi de suya düştü. Ankara’da güvenilir kaynaklardan edindiğimiz ve yine daha önce doğruluğunu test ettiğimiz haber kaynaklarımıza teyit ettiğimiz, AKP’yi yeniden tek başına iktidara taşımayı amaçlayan bu kanlı kaos planının köşe taşlarını aşağıda şöyle sıralayabiliriz.

Adım adım kaos planı Yapılan değerlendirmelere göre; seçimlerde ortaya çıkan tablonun üzerine, Türkiye’de ‘derin devlet’ olarak bilinen Kontrgerilla’yı MİT-Emniyet merkezli olarak yeniden yapılandıran Tayyip Erdoğan, kendisine bağlı yasadışı bu gücü harekete geçirerek, ülkeyi bir çatışma ve kaos ortamına taşımaya karar verdi. PKK ile sürdürülen “Çözüm Süreci” de bu dönemde askıya alınacaktı. Nitekim öyle de yapıldı ve yeniden PKK ile çatışma dönemi başlatıldı.

Bu nedenle, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın, 31 sosyalist gencin öldürüldüğü ve IŞİD tarafından yapıldığı ileri sürülen Suruç katliamının, “Erdoğan’a bağlı yeni Gladyo” tarafından, yani yeniden yapılandırılan Kontrgerilla (derin devlet) yapılanmasınca gerçekleştirildiği iddiasını ciddiye almak gerekiyor. Ortadoğu siyaseti çöktü Ahmet Davutoğlu-Tayyip Erdoğan ikilisinin izlediği dış politika özellikle Ortadoğu’da tam bir fiyaskoya dönüştü. Başta ABD olmak üzere Batı ülkeleri, Suriye’de Esad rejiminin kalmasını, bu rejimin içine “ılımlı muhalif unsurları” da alarak devam etmesi kabul ettikleri halde; AKP-Erdoğan yönetiminin mezhepçi ideolojik önyargıları nedeniyle IŞİD gibi ortaçağ artığı örgütleri desteklemesi, bu fiyaskoyu daha da büyüttü.

ABD ve Batılı ortakları, “öngörülemez” diye niteledikleri ve ikiyüzlü bir çizgi izlediğini düşündükleri AKP-Erdoğan iktidarına mesafe koymaya başladılar. Bunun üzerine Erdoğan, MİT TIR’larıyla silah ve cephane gönderdiği, tekbir getirerek insan boğazı kesen IŞİD’e karşı göstermelik de olsa tavır almaya başladı. IŞİD’e karşı göstermelik tavır IŞİD’in Urfa’nın Suruç İlçesi’nde 31 sosyalist genci bombalı saldırı ile katletmesi ve sınır görevi yapan bir Türk askerini öldürülmesi, AKP-Erdoğan iktidarını bu dinci terörist örgüte karşı tavır almaya zorladı. Ancak, Erdoğan ve AKP Hükümeti, IŞİD’e karşı başlatıldığı ilan edilen operasyonları hemen dejenere ederek, sol grupları ve Kürt örgütlerini de bu operasyona dâhil etti. Dahası bu operasyonu sola ve Kürt örgütlerine karşı saldırıya dönüştürdü.

Sonunda operasyonun geldiği nokta, Eğitim-Sen gibi, büyük bir öğretmen sendikasının da basılması örneğinin gösterdiği gibi sola ve toplumsal muhalefet örgütlerine karşı baskı ve devlet terörüne dönüştü. PKK ile yeniden savaşın anlamı Bu durum uygulamaya konulan plana da uygundu. PKK ile “çatışmasızlık” denilen ateşkes durumuna son verilecek, böylece yeniden ölümler olacak ve şehit cenazeleri gelecek, bu arada sol gruplar ve örgütler de çatışmanın içine çekilerek halkta bir korku ve panik yaratılacak. Böylece AKP ve Erdoğan halka dönerek şöyle diyecek: “Gördünüz mü, AKP tek başına iktidar olma gücünü kaybedince Türkiye nasıl karıştı. Koalisyon lafının bile çıkması ülkeyi bir savaş alanına çevirdi.

İstikrar ve güvenlik için AKP’nin tek başına iktidar olması şart.” Bu arada HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılarak haklarında soruşturma açılacak, parti yöneticileri tutuklanacak ve bu partiye oy veren toplum kesimleri üzerinde bir baskı kurularak HDP tecrit edilmeye çalışılacak. Ortam yeterince olgunlaştığında ise, hükümet kurulmasını sürekli geciktiren ve 45 günlük anayasal takvimin dolmasını bekleyen Erdoğan, Türkiye’yi bir ‘oldubitti’ ye getirerek erken seçime sürükleyecek. Tek başına iktidar hesabı Amaç ise AKP’yi yeniden tek başına iktidar yapmak… Eğer ülkede yaratılan gerilim, çatışma ve kaos ortamında AKP’ye yüzde 4-5 oranında bir oy kayması sağlanabilirse Erdoğan’ın kanlı planı da başarıya ulaşmış olacak. Plan kanlı, çünkü bu süreçte yüzlerce insan hayatını kaybedecek.

Bir yandan IŞİD saldırıları nedeniyle masum yurttaşların can ve mal güvenliği tehdit alına alınırken, diğer yandan Güneydoğu’da yeniden oluk oluk kan akacak. AKP ve Erdoğan’ın amaçlarından biri de MHP’ye gittiğini düşündükleri milliyetçi oyların bir bölümünü almak. Sonuçta AKP anayasayı değiştirecek çoğunluğu sağlayıp, başkanlık rejimi için gereken düzenlemeleri gerçekleştirerek, Tayyip Erdoğan’ı resmen “başkan” gerçekte ise fiilen diktatör yapacak. Böylece Cumhuriyetin yıkılması tamamlanarak, dinci (mezhepçi) faşizan bir rejimin kurulma süreci de tamamlanmış olacak. PKK ile çözüm süreci!

Bu toplumsal parçalanma, çatışma ve kaos ortamı ile CHP de sıkıştırılmış olacak. CHP’nin sol örgütlere haklı olarak yer yer sahip çıkması, onun “terörle ilişkili parti” şeklinde gösterilmesi için kullanılacak. Böylece CHP de bloke edilerek etkisizleştirilmek istenecek. Erken seçim kazanılıp AKP tek başına yeniden iktidar olduktan ve Erdoğan başkan yapıldıktan sonra, PKK ile görüşmelere yeniden başlanacak. Çünkü bu savaşın devam etmesi halinde AKP iktidarının sürdürülmesi de imkânsız olacak.

Ya hesap tutmazsa! Ancak ortada basit bir sorun var; bu planın başarılı olacağının garantisi yok. Bir kez toplumsal fay hatları kırılınca, içine girilen kaos ve çatışma ortamının nereye evrileceğini ve nasıl sonuçlanacağını kestirmek çok zor. Gezi/Haziran direnişini gerçekleştiren kitlelerin –ki sayıları 10 milyonun üzerindedir- bir kez daha, bu sefer sonuç almak üzere sokağa çıkmayacağının garantisi yok. Diğer taraftan, bu kez PKK ile çatışmanın, toplumsal ve siyasal maliyeti tahmin edilenden çok daha yüksek olacaktır.

Sol ve CHP’nin, bu kirli ve kanlı planı topluma etkili bir şekilde anlatarak, Türkiye’nin bütün ilerici, halkçı, yurtsever, cumhuriyetçi ve sol güçlerini birleştirerek harekete geçirmesi, bütün hesapları bozabilir. Diğer taraftan, Suriye’de savaşı kazanmaya başlayan Esad’ın, bölgede değişen dengelerin, dünyanın bu kırmızı bölgesinin yükselen yeni gücü İran’ın tutumu da Tayyip Erdoğan kaderini belirleyecek. Çünkü İran ve Suriye yönetiminin güçlenerek çıkacakları bu dönemde, bölgede Katar ve Suudi Arabistan gibi güçlerle birlikte, kendilerini tasfiye etmeyi amaçlayan ve Ortaçağ gericiliğine dayalı bir “Sünni eksen” oluşturmaya çalışan mezhepçi Erdoğan’a karşı sert bir tavır alacakları da beklenmelidir.

Kadınlar olarak susmayacağız!

Kadınlar olarak susmayacağız!
Eren Topçu

“Hanımefendi sus! Bir kadın olarak sus! Sus!”

Bu, Bülent Arınç’ın beyefendi bir erkek olarak HDP Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan’a tehditkar bir tonda yönelttiği ikaz.
O esnada ve öncesinde, Meclis’te erkek sesleri de yükseliyordu ancak bir erkek olarak Arınç’ın gücü ancak bir kadına yetiyordu.
Sustu Nursel Aydoğan; etraftaki erkek gürültüsünün üzerine göz gezdirdi ve bir kadın olduğu için sözünü yuttu, koltuğuna oturdu.

Daha önce Arınç’ın kahkahanın ölçüsü üzerine de bir ikazı olmuştu kadınlara. O zaman da susmuştuk. Sonra, 7 Haziran ertesinde Mecliste kadınlarının bolluğunun resmini görünce sevinmiştik. Yine olmadı.

Oturumun sonunda oylamaya geçmeden az önce HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan söz aldı ve Arınç’ın Nursel Aydoğan ve bütün kadınlardan özür dilemesini istedi.

Evet! Bülent Arınç özür dilesin, İstiyoruz.

TBMM Başkan Vekili Pavey, “Şahsen bir hakaret olarak görmüyorum” dedi ve oylamaya geçti. Olmadı, olmaz! Bir kadın yaptığı görev gereği öncelik sıralar ve bunu belirtirse, bu anlaşılır.

Ama bir kadın yaptığı görevin görkemine kapılarak “Bunda şahsen hakaret görmüyorum” derse barış olamaz. Olmaz!
Savaş meraklısı bir eril zihniyetin böyle baskın olabildiği bir Meclis’te ne savaşa ne teröre karşı durulamaz.

Nihayetinde olağanüstü toplanan mecliste “terör olaylarıyla ilgili ” meclis araştırması açılması ve komisyon kurulması üzere yapılan oylamada önerge reddedildi…

* * *

Biz kadınlar, kadın olmaktan ‘önce’ insanız. Eğrinin veya doğrunun yanında ‘insan olarak’ saf tutacağız.
Eğer insanlığımız yok sayılıp insandan önce kadın olacaksak, barış için, yaşam için her kavgamız susturulacaksa, bu eril savaşçı zihniyetin hedefi olacak her er kişinin, oğullarımızın ve kardeşlerimizin bayrağa sarılı tabutlarını da yüksek sesle kahkahalar atarak uğurlamamız icap eder. Olamaz!

Ancak dikkat, artık neredeyse oluyor!

Çünkü ölüm saçmak artık meşru, hele ki kadınlara; çuvallar mızrağa göre dikiliyor, güneş balçıkla sıvanabiliyor. Haliyle Çilemlerin ve Nevinlerin cinayetleri artık meşru görünüyor.

Beyefendiler, erkek olarak susun, artık biraz susun, biz de konuşacağız!

Bir erkeğe kardeş olmak, eş olmak, ana olmak hakkında konuşacağız; yaşam hakkında konuşacağız!

Yaşam için yaşanan dokuz ay hakkında konuşacağız; canımızdan can, kanımızdan kan verdiğimiz dokuz ay ve ardından yaşam boyu yaşanan her gün ve her dakika hakkında; susmayacağız, konuşacağız!

Yaşamın yürekten kucaklanan paha biçilmez yükünü omuzlarımıza cesetlerin ağırlığı olarak yükleyemeyeceğinizi bağırarak konuşacağız!

Beyefendiler susmayacağız, biz kadınlar olarak ta ki ölüm ölene kadar daha da yüksek sesle konuşacağız ve yaşam için her fırsatta yüksek sesle kahkahalar atacağız!

Terörle dansın sonuçlarını yaşıyoruz…

Terörle dansın sonuçlarını yaşıyoruz…
Orhan Bursalı

Suruç’taki büyük alçakça katliam, şimdiki koalisyon-erken seçim durum analizinin sonuç kısmını öne çekti..
Öncelikle IŞİD’in Suriye’deki kanlı macerasını ülkemize taşıması üzerine birkaç noktaya değinmek zorundayız: Bu bilinemiyor muydu? Mümkün değil. Çünkü iktidarın IŞİD’le dansı başladığı andan itibaren, muhalif medyanın yorum köşeleri ikaz yazılarıyla dolup taşmaya başladı…
Gazeteler IŞİD’in ülkemizdeki faaliyetleriyle dolup taştı, büro açtılar, pankart astılar, para topladılar, hatta ormanda gösteriler bile yaptılar, adam ve insan devşirdiler, yüzlerce genç ve ailesi perişan oldu Suriye’de… Gazeteler oğullarını IŞİD’e kaptıran ailelerin dramlarıyla doldu taştı.
MİT TIR’ları yakalandı, silah yüklü, hepsi Suriye’de Esad’a karşı savaşan IŞİD ve benzeri köktendinci örgütlere gidiyordu.
İktidar hemen her olayda yakalandıkça sustu, inkâr etti.

Kaç canlı bomba dolaşıyor
Ama bu politikalarının dipsiz kuyu olduğunu anladığında çok geç kalmıştı RTE ve Davutoğlu ikilisi.
Atı alan Üsküdar’ı geçmiş, uluslararası kamuoyu IŞİD’e karşı daha etkin önlemlere yönelmiş, kafa koparan örgütün geleceği kararmıştı.
İktidar, oynadığı atın tökezlediğini görünce, sessiz sedasız politikasını değiştirmeye yöneldi. IŞİD’cilerden bir kısmını tutukladı.
Örgütün ülkede yeraltı örgütlenmesini bilen yok.
Kaç canlı bombası var, bilen yok.
Katliamlar yapma potansiyelini bilen yok.
Biliyorsanız açıklayın, öncelikle can güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğunuz bu millete bilgi verin, hesap verin, açıklama yapın, koruma önlemlerini alın, bu belayı uzaklaştırmak için ne yapabiliyorsanız..
Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırın…
***
Terör örgütüyle dans eden sizler, ama sonuçlarına katlanan sizler değil bu millet..
Yazık değil mi bu ülkeye.. O bombalar bu bombalar, o yakar bu yıkar, millet ölür.
Suruç’ta bombaların parçaladığı gencecik insanlar, aileleri.. Yazık değil mi..
Hani bu ülkede cenaze kalkmıyordu artık.
Bu söylemden sonra kaç ailenin ocağına ateş düştü, bunun çetelesini tutan var mı?
***
IŞİD’le dans, Musul Konsolosluğu’nda yaşanan “karanlık olay”la mı başladı? Hani 49 resmi yurttaşımızın esir alndığı..
Hani herkes kaçar ve her yer boşaltılırken, konsolosluğa orada kalın talimatının verildiği.. sonra IŞİD’cilerin gelip herkesi esir aldığı o meşum olay.
Oradan MİT için bir “kahramanlık öyküsü” yaratılmamış mıydı?
Öğrendik ki sonra, hapishanelerimizde bulunan çoğu önemli kişi konumundaki onlarca cihatçının serbest bırakılması anlaşmasıyla, bir takas yapmışız.
Musul Konsolosluğu baskını, IŞİD’cileri geri almak için mi yapılmıştı. Komplo teorisi uyduruyorum!

İktidar, terörle dans etti
Esad’a karşı her türlü şeytanla aynı yatağa girdi.
Onu kendi evinde ağırladı, ülkeyi yataklığa çevirdi.
Reyhanlı katliamını unuttuk mu? Buna göz yumulduğuna ilişkin açıklamalar var. Tabii ki inanmak istemem!
Ama aydınlatılmamış olaylar üzerinde hep şüpheler ve gölgeler vardır.
Bir iktidar ve resmi adamları, olayları aydınlatmak için değil, gizlemek, örtbas etmek için davranıyorlarsa, orada mutlaka yasal olmayan işler yapılıyor demektir.
Mahkemelerin iktidarca olayları örtbas için kullanıldığına ilişkin açık şüphelerin üzerinde dumanlar tütüyorsa hele..
***
Türkiye çok tehlikeli sularda seyrediyor.
IŞİD, savaşı ve hesaplaşmayı içeriye taşıdı.
Ankara, bunun üzerine seçim hesapları kuruyor mu?
Şu terör azarsa, erken seçime gider, çoğunluk iktidarını kuracak milletvekili çıkarırım gibi.
Savaş üzerinden kazanma planları..
Hayır yok, böyle bir şey hiçbir iktidarın ne aklından geçebilir, ne esintisini hisseder..
Ama burası Türkiye abicim.. İktidarın geçmişi insan aklına kötü düşünceler getirmiyor değil.
Biz düşüncemizi yazalım, hayat bizi yanlış çıkarsın…

İnsana Ait Ne Varsa…

İnsana Ait Ne Varsa…
Güray Öz

Yanıyor dünya. Yok sıcaklardan söz etmiyorum; o da var ama asıl yangın insanların yüreklerindedir. Dünyamızın hemen her köşesinde nüfus artış hızını dengelemek ister gibi kör bir terör can alıyor. Hesabı kitabı yok; nedeni, anlaşılabilir bir gerekçesi yok. “İşte bak dinde yeri var” dediklerinde ortaya çıkan kabul edilebilir bir anlamı yok. Havada hızla yol alan kurşun, tene değen bıçak o büyük sözlerin kitabında olduğu söylenen anlamı vuruyor, kesip geçiyor.
Şaşkınız; şiirin insanı terk etmesinin nedeni belki de budur.
***
Aslında yalnız şiir değil, hikâye de bizi terk etti. Hikâye yoksullaştı. Ölümü anlatan tek bir hikâyemiz var şimdi bizim. Masalımız masala benzemiyor. Devlerle, devlet miydi yoksa, savaşıp onları yenen kahramanların yerini tuhaf, ucubelere benzeyen Amerikalı kahramanlar aldı. İnsan değiller, hikâyelerinde şiddetten başka bir şey olmayan tuhaf makinelerle oynuyor çocuklarımız. “İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” mi demişti ustalardan biri bir zamanlar. İşte insani olan şeylerin sayısı gittikçe azalıyor. Öldüren, kolları bacakları kopartan bombacının, sırıtkan bir yüzle boğaz kesen çocuğun, yaptıklarını gururla anlatan, insanlara ölüm götürerek vadedilmiş cenneti kazandığını hayal eden sakallı tedhişçinin hikâyesi hikâye değil.
***
Aşk öldü. Bunca ölümün içinde en fazla o öldü. Beynimizin kıvrımlarında ona ayırdığımız yer azaldı, giderek dönüştü. Aşkın yerine şehveti, seksi büyük bir ticari başarı olarak yerleştiren, göçmenleri denizde neredeyse gururla boğan zamanın kapitalisti, yüzünü yine o eski kutsal kitaplara döndü. Orada insanın hikâyesinin değil tenlerin, duyguların değil etlerin hikâyesinin yazıldığını büyük bir sevinçle keşfetti. Bulduğu kaba saba hikâyeyi iştahla tercüme etti; şimdi TV kanallarında seksin bin türlü halini din adamına anlattırıyor; edebiyat dünyası ise grinin bilmem kaç tonuyla sarhoş ne zamandır. Şiir kayboldu, hikâye satıldı, aşk öldü.
***
İnsan kazandığını sandığı yerde kaybettiğini gördüğünde umudunu yitirmez mi? Kimi zaman öyle bir duyguyla, ışıkları kapatıyor, mümkünse ölüme yatıyoruz. Yenilmenin öğrenmekle eşdeğer olduğunu, her yenilişin katlanarak umudu büyüttüğünü, çoğalttığını söyleyen Samuel Beckett de teselli etmiyor galiba artık bizi. Yanlış mı anlamıştık onun sözlerini diye kuşkuyla yeniden okuyoruz. Yok hayır işte tam şöyle söylemiş: “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.” Öyle demiş işte; “daha iyi yenil” demiş. İnadı bırakma, devam et, teslim olma, korkma, insan gibi davran, kuyruğu kıstırıp kaçma, yaşayacaksan, kuşku da duysan bir anlamı olsun hayatının demiş.
***
Kimi zaman kitaplardan, âlimlerden edindiğimiz bilgiden, o bilgilerle yapabildiğimiz yorumlarımızdan kuşkuya düşeriz. Düşmeliyiz zaten. Çünkü kuşkunun tıpkı yenilmek, daha iyi yenilmek gibi bir işlevi var. Her kuşkuda bir adım ileri gidiyoruz aslında. Başa dönüyoruz ve bu yazıyı da bir mezar yazısı olarak yazmadım ben. Hepsini geri çağırıyorum; aşkı, şiiri, hikâyeyi, bilgiyi, kuşkuyu, inadı, hayatımızı anlamlandıracak ne varsa…
Ne varsa insana ait, hepsini…

“Yeni Ufuklar” görevini tamamladı…

New Horizons Plüton görevini tamamladı…

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, New Horizons (Yeni Ufuklar) adlı araştırma uydusunun Plüton cüce gezegeninin yakınından geçişini tamamladığını bildirdi. NASA, uzay aracının hala faaliyette olduğuna dair sinyali aracın Plüton’un yakınından geçişinden 13 saat sonra alabildi.

Washington yerel saatiyle 07.49’da (TS 14.49) Plüton’a 12 bin 472 kilometre yaklaşan insansız uzay aracının Dünya ile bağlantısı birkaç saat boyunca kesildi. Araç bu süre içinde büyük bir hızla fotoğraf ve veri toplamaya başladı.

Plüton’un yanından saniyede 14 kilometre (saatte 50 bin kilometre) hızla geçen New Horizons, şu ana kadar insanoğlu tarafından yapılmış en hızlı uzay aracı.

Projenin önde gelen araştırmacılarından Alan Stern, aracın dün alabildiğince fazla veri toplayabilmesi yönünde programlandığını açıkladı.

Piyano büyüklüğündeki araştırma uydusu, Plüton’un yörüngesine girmesini sağlayacak yavaşlatıcı motorlara sahip değil. Bu denli hızla giderken de aracın fren yapabilmesi için de kendi ağırlığının 70 katı konvansiyonel yakıta ihtiyacı var. New Horizons’un önümüzdeki yıllarda gezegen sayılmayan Güneş Sistemi objeleriyle randevusunun devam edeceği tahmin ediliyor.

NASA’nın 1970’li yıllarda geliştirdiği Voyager uyduları gibi New Horizons da, seyahati boyunca bilgi toplamaya programlandı. Araca elektrik sağlayan radyoizotop termoelektrik jeneratöründeki plütonyumun 2026’da tükenmesi bekleniyor. Bununla birlikte New Horizons’un Güneş Sistemi’ndeki yolculuğunu tamamladıktan sonra bir sonraki yıldız sistemine mevcut hızıyla görünebilir bir gelecekte ulaşması, bugünün teknolojisiyle imkansız.

Uzmanlar New Horizons’un Plüton’a yaklaşması sırasında bir uzay enkazına çarpıp tahrip olmasına 10 binde 1 ihtimal veriyordu. Ancak araçtan 13 saat sonra sinyal gelmesi, aracın arızasız yolculuğuna devam ettiğini gösteriyor.

Plüton’dan gelecek yüksek çözünürlüklü yeni fotoğraflarınsa birkaç saat içinde Dünya’ya ulaşması bekleniyor. Her ne kadar fotoğraf verilerini taşıyan radyo dalgaları ışık hızında hareket etse de, bu fotoğrafların Plüton’la buluştuğu noktadan ulaşması saatler alabiliyor.

Plüton görevi, aynı zamanda Güneş Sistemi’nin başlangıç anlamında keşif görevinin tamamlanması anlamına geliyor. 9 yıl önce başlayan görevde 5 milyar kilometre yol alındı. Plüton bu görevin başlamasından kısa bir süre sonra 2006 yılında gezegen konumundan cüce gezegen konumuna düşürüldü. Bunda Plüton’un izlediği yörüngenin Güneş Sistemi içindeki diğer gezegenlerin yörüngesinden farklı düzlemde ve eliptik bir rota izlemesinin payı var. Bu da Güneş çevresindeki bir turunu yaklaşık 250 yılda tamamlayan Plüton’un aslında Güneş Sistemi’ne ait bir gezegen olmayabileceği olasılığına işaret ediyor.

Uzmanlar 700 milyon dolara mal olan New Horizons aracından alınan bilgilerin 1930 yılında keşfedilen Plüton’un beklenenden daha büyük bir gezegen olduğunu ortaya koyduğunu söylüyor.