Mak(b)ul şüphe!

Mak(b)ul şüphe!
Cüneyt Ülsever

TCK’da “kuvvetli şüphe” kavramı “makul şüphe” kavramına henüz devşirilmedi (kanunlaşmadı). Devletlûlar şimdilik sadece telaffuz ediyorlar. Böyle bir ara dönemde yürütme-yargı ilişkisini “tak emreder, şak yaparım” kıvamında kavrayan bir savcı “makul şüphe” gerekçesi ile Adana’da gazeteci Aytekin Gezici’yi gözaltına aldırdı!

Van’ın Çaldıran ilçesinde resmi kayıtlarda öldürülmüş hiçbir şahıs yok iken Abdülaziz Adıyaman “kasten adam öldürmek” suçundan tutuklandı!

Cinayetlerde illa ki bir taraf firarda olacak ise bu kişi “maktul “değil, “katil” olur. Belki de ilk kez “katil”in ortada olduğu ama “maktul”ün kayıtlarda bile olmadığı bir cinayet ile karşı karşıyayız!

Böyle bir ülkede pekâlâ “makul şüphe”den öteye “makbul şüphe” de olabilir!

***

17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasını yürüten (herhalde ekonomi uzmanı da olduğu için) Savcı Ekrem Aydıner takipsizlik kararında “kendi şirketleri Türkiye’nin ihracat rakamlarını ciddi olarak etkileyecek boyutta ihracat yapan biri” olarak tarif ettiği Rıza Sarraf’tan “para alan” Bakanlar ve mahdumlarının “rüşvet” değil, “haksız hediye” aldığını beyan ediyor.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Canan Coşkun’un ulaştığı takipsizlik kararında Savcı Aydıner diyor ki:

“Rüşvet suçunun oluşabilmesi için, anlaşmanın işin yapılmasından önce veya en geç yapılması anında olması gerekir. İşin yapılmasından önce yapılmadığı halde işten sonra kamu görevlisince talep edilerek elde edilen menfaat rüşvet suçunu değil, koşulları varsa irtikâp veya görevde yetkiyi kötüye kullanma suçunu oluşturabilecektir.”

17 Aralık’ta olsa olsa irtikâp veya görevi kullanma suçu işlenmiş!

Zira ortada “rüşvet anlaşması” yok!

Demek ki Civangate davasında Selim Edes’in “Rüşvet Tarihi”ne geçen “rüşvetin belgesi olur mu pezevenk!” sözleri yanlışmış. Noterden tasdikli rüşvet belgesi olmadan “rüşvet davası” açılamazmış.

Savcı aynen yazmış:

“Rüşvet suçunun oluştuğunun kabulü için ise mutlaka rüşvet anlaşmasının yapıldığının ispatlanması gerekir.”

Demek ki hediyesi karşılığı iş görmek ancak “makbul şüphe” yaratıyor!.

Zaten Savcı da evinde 4.5 milyon dolar parayı ayakkabı kutusu içinde saklarken derdest olan Halk Bankası eski Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın “İmam Hatip için bağış” toplayarak hayır işi yapmasına azıcık gıcık kapmış. “Ha’yır amaçlı” da olsa Süleyman’ın “usulsüz bağış toplamaktan” soruşturulmasını istiyor.

***

17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasını kapatan Savcı Ekrem Aydıner’in haklı imiş gibi gözüktüğü bir önemli nokta da var. Mecelle’de bile “usul esasa mukaddemdir”, der.

“Usul esastan önemlidir.”

Doğrudur ve hukukta bu prensip çok önemlidir.

Savcı dinlemelerin usulsüz yapıldığını, o halde dikkate alınamayacağını söylüyor!

Ancak Aydıner tapelerin sahte falan olduğunu katiyen iddia etmiyor. Konuşmaların gerçek olduğunu kabul ediyor.

Savcı dinlemelerin usulsüz yapıldığını söylüyor.

Ama kastı hâkim kararı alınmadan yapılan “izinsiz dinleme” (illegal dinleme) değil!

Diyor ki:

“…soruşturmaya başlandığı anda gerek MASAK tarafından hazırlanan raporda, gerekse ihbar mail ve faksları öncesinde, Sarraf hakkında somut fiil isnadını gerektirecek bir bilgiye ulaşılmadı.”

Canan Coşkun’un haberine göre… “buna rağmen doğrudan telekomünikasyonun denetlenmesine başlandığını belirten Aydıner, telekomünikasyonun denetlenmesi kararının hukuka uygun olabilmesi için kuvvetli şüphe nedenleri olması gerektiğini belirtti.

Aydıner, ‘Aksi takdirde, verilmiş bir hâkim kararına dayalı olsa dahi, yapılan dinlemelerden elde edilen bilgilerin delil olarak kullanılabilmesi mümkün değildir’ değerlendirmesini yaptı.”

Aydıner’e göre “hâkim kararı” var.

Ancak, ona göre karar “kuvvetli şüphe”ye dayanmıyor!

Kanaati böyle!

***

Ayrıca Savcı teknik araçla takip talimatı verildiğini de kabul ediyor. Ama kararın onaya sunulmak üzere İstanbul 7. Sulh Ceza Mahkemesi’ne gönderildiğini, ne sebeple olduğu anlaşılamaz biçimde takip kararının İstanbul 8. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından onaylandığını söylüyor.

***

2014 Türkiye’sinde isteyen Savcı “makul şüphe” ye dayanarak gözaltı yapıyor (Adana), isteyen Savcı “kuvvetli şüphe”ye dayanarak bütün dünyanın yakinen takip ettiği “Rüşvet Davası”nda takipsizlik kararı verebiliyor (İstanbul).

İsteyen Savcı da maktulü olmayan cinayete katil icat edebiliyor! (Van)

***

Ben yine de size üç ilimizdeki birbirinden bağımsız gibi duran üç hukuki karardaki ortak noktayı göstereyim:

Eğer “kuvvetli şüphe”nin üzerine bir tutam “makul şüphe” ilave ederseniz ortaya “makbul şüphe” çıkar. Buna dayanarak Van’da aranan maktul, pekâlâ İstanbul’da bulunabilir:

“Maktul şüpheli”!

Maktul şüpheli artık var olmadığına göre hali ile artık takip edilemez!

Öpülmüş kıçın davası olmadığı gibi şüphelisi yok olmuş rüşvetin de davası olmaz!

Bilimi Boğmak!

Bilimi Boğmak!
Yakup Kepenek

Ülkenin onca sorunu varken ve bunlar giderek ağırlaşırken sayıları 200’e yaklaşan üniversiteler susuyor. O kadar ki, Yüksek Öğretim Kurulu-YÖK Başkanı Prof. Dr. G. Çetinsaya geçenlerde, kendi sorumluluğunu unutarak ve onca yerli TV varken, El Cezire TV’sine verdiği bir demeçte “Susturulmuş bir akademik topluluk var” diyor!

***

YÖK, 12 Eylül 1980 faşizminin üniversitelerdeki baskı aracıdır. Üniversitelerin özellikle ilerici, Cumhuriyetçi ve solcu öğretim üyelerini ezen bu araç AKP iktidarınca da tam kapasite kullanılıyor.

Birkaç noktanın altı çizilmelidir.
Birincisi, AKP iktidarı üniversitelerin suskunluğundan hiç şikâyetçi değil. Bugünlerde öğretim üyelerinin maaşlarında çok geç kalmış bir iyileştirme tasarısı hazırlayan hükümet, üniversite özerkliğini ve bilimsel özgürlüğü gerçekleştirecek adımları atmıyor! Dahası, 12 yıllık başbakanlığından sonra cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan, yeni ders yılı açılışlarında yaptığı konuşmalarda ülkenin bilimsel geri kalmışlığına, bundan kendisinin de sorumlu olduğuna hiç değinmiyor!

İkincisi, üniversitelerde verilen derslerin yalnızca içeriği değil, dili ve kültürü de o yönde değişiyor. Geçenlerde bu gidişin eşsiz bir örneğini TOBB-Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nin iktisatçı öğretim üyesi Prof. Dr. Güven Sak verdi: Gazete yazısının başlığı şöyleydi: Ehem Mühime Müreccahtır! Sak, çok önemli orta önemliye yeğ tutulmalı anlamındaki bu sözle, ekonomi bilimini iktidarın anlayacağı dilden anlatmaya çalışıyor! Susmayıp konuşmanın yolları artık böyle bulunuyor.

Üçüncüsü, bir dediği iki edilmeyen Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. M. Görmez, Wİslam Üniversitesi kurulacağının müjdesini verdi. Başkanın gerekçesi çok derin ve tüm İslam dünyasını kapsayacak kadar geniştir. Üniversitede, 1400 yıldır bir türlü çözüm bulunamayan Müslümanların en büyük sorunu, dinle hayat, akılla vahiy arasında doğru ilişki kuramamak konusu ele alınacakmış.
Aslında ayrı bir İslam üniversitesi açılmasına hiç gerek yok; üniversitelerin çok büyük bölümü İslam üniversitesi olma yolunda hızla ilerliyor.

***

AKP’nin daha iktidara gelir gelmez el koyduğu, Darwin’i yasaklayan ve bilimselliği çok tartışmalı bilirkişi raporlarıyla ünlenmekte olan Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu TÜBİTAK, geçen hafta bir kara sayfa daha yazdı.

TÜBİTAK’ın açtığı yarışmalarda sıralamaya bile giremeyen bir araştırma önerisi, dünya birinciliği aldı. Büyük önemine karşın basında çok az yer bulan bu konudaki haber şöyleydi:
Özel MEF Lisesi 12’nci sınıf öğrencisi İlayda Şamilgil, Polonya’da bu yıl 22’ncisi düzenlenen “First Step To Nobel Prize In Physics” yarışmasına, üzerinde 1 yıldır çalıştığı “Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem” adlı projesi ile katıldı. Şamilgil, fizik alanında dünyanın en prestijli fizik proje yarışması olarak kabul edilen yarışmanın dünyaca ünlü akademisyenlerden oluşan jürisinden tam puan alarak dünya birincisi oldu.

Devamı var:
Şamilgil, Aydınlık gazetesine yaptığı açıklamada çalışmasının TÜBİTAK tarafından neden reddedildiğini bilmediğini söylüyor. TÜBİTAK bu genç araştırmacıya açıklama yapma gereği bile duymayacak kadar sorumsuz davranabiliyor! Şamilgil, doğal olarak yurtdışında okumak istiyorum diyor.

***

Üniversite özerkliğine ve bilimsel araştırma özgürlüğüne sahip olamayan Türkiye, çocuklarının ve gençlerinin yaratıcı yeteneklerinin önünü de açmıyor; böylelikle bilimsel gelişmesini ve geleceğini boğuyor!

Havuz Medyası…

Havuz Medyası…
Emre Kongar

“Havuz Medyası” AKP’nin siyaset ve medya edebiyatımıza armağan ettiği yeni kavramlardan biri…
AKP’nin çeşitli manevralarla el koyduğu ve yandaşlarına devrettiği medya, başarılı olamayınca, kendi kendini finanse edemeyince, durumu kurtarmak için icat edilen bir model:
“Büyük yağmadan” pay alan “Büyük işadamlarının”, duygusal alanda sahip oldukları “Büyük bir millet sevgisiyle”, “Büyük bir havuz” oluşturarak topladığı “Büyük paralarla” sahip olunan “Büyük medyayı” simgeliyor!

***

“Havuz medyasında” patronluk, yöneticilik, yazarlık yapan arkadaşların, çalıştıkları kuruluşların bu biçimde nitelenmesinden rahatsızlık duyduklarına ilişkin bazı belirtiler var.
Ben bunları gerçekten anlamıyorum…
Çünkü “Havuz medyası” sahibi olmanın veya burada çalışmanın büyük güzellikleri kolaylıkları ve yararları var:
Örneğin iyi ile kötü, doğru ile yanlış, ak ile kara, son derece belirgin, keskin çizgilerle ayrılmış…
Hata yapma olasılığı hiç yok:
Liderin ağzına bak; oradan çıkan sözlere göre pozisyonunu al…
Attığın manşetin, yaptığın haberin, yazdığın yorumun tek doğruluk, gerçeklik, başarı ölçüsü ve ölçütü, liderin söyledikleri…
Onun çizgisinde olduğun sürece hiçbir sorun yok.

***

Haber, yorum sıkıntın da yok, hepsi önüne yığılıyor.
Haber peşinde koşmak, kaynak kovalamak yok…
Hangi haberi nasıl yorumlayacağını düşünmek yok…
Her şey hazır; sana bir tek altına imza atmak kalıyor.
Haber ve yorumlarda gerçeklere uygunluk, doğruluk, dürüstlük, meslek ahlakı gibi dertlerin de yok…
Sana gelenleri, verilenleri doğru dürüst kullan yeter!

***

Üstelik geçim sıkıntısı, para pul kaygın da yok:
Kaynaklar gani, gelirin güvencede…
Yeter ki, büyüklerinin sözünden sapma!

***

Sadece gelir değil, hukuk açısından da rahatsın…
Yargı da her durumda senden yana…
İstediğine saldır, hakaret et, belden aşağı vur…
İstediğin kadar dava açılsın aleyhinde…
Nasıl olsa, ağabeylerin her an arkanda, seni kolluyor!

***

Her mesleğin riski vardır…
Dünyada ve ülkemizde medya mensuplarının riskleri ise çok yüksektir…
“Havuz medyasında” ise risk sıfır!
İnsanlar niye böyle büyük bir güzellikten, konfordan şikâyet eder, “Havuz medyası mensubu” olarak anılmaktan rahatsız olur anlamıyorum vesselam!

Sorun aydın sorunu…

Sorun aydın sorunu…
Şahin Mengu

Bu ülkede güven içinde yaşamak istiyorsak, hukukun üstünlüğüne hep beraber ve her şart altında sahip çıkmalıyız.

Bu nedenle son günlerde bazı mahkemelerce verilen gizlilik kararları toplumun aydın kesiminde haklı olarak tedirginlik yaratmaktadır.

Devlet hangi nedenle olursa olsun suçu ve suçluyu koruyamaz, korumamalıdır.

Yargıda şeffaflık sağlanamaz ise bazı kesimler, bugün olduğu gibi bunu kendi çıkarları uğruna hemen istismar ederler.

Nitekim, Güneydoğu Anadolu da son günlerde işlenen bazı cinayet davalarına getirilen yayın yasağı insanlarda “Ne oluyor gene faili meçhuller mi başlıyor?” kaygısını uyandırdı.

Bu kaygıya çanak tutan İçişleri bakanı olan zatın olaylar karşısında “Misliyle cevap alacaklar”, sözde Başbakan’ın “bir toma yerine on toma” gibi, hukukun üstün olduğu iddia edilen demokratik bir ülkede söylenmemesi gereken sözlerde neden olmaktadır.

Suça ve suçluya devlet misliyle cevap vermez, suç işleyeni kulağından tutar bağımsız yargının önüne çıkartır. Yasalar çerçevesinde cezasını verir.

Devlet olmanın gereği budur.

Elbette bu tür hukuksuzluklara karşı en sert tepkiyi vereceğiz.

Ancak bugün yurt içinde haklı olarak hukukun üstünlüğünü savunan bir kısım “ilim adamı!” aynı hassasiyeti uluslararası ilişkilerde hemen göz ardı edebilmektedirler.

Devlet içeride ne kadar hukuka uygun davranmak zorunda ise, uluslararası ilişkilerinde de o kadar hukuka uygun davranmak zorundadır.

İçeride hukukun üstünlüğünü savunan aydınlar, “bilim adamları!” yazarlar, çizerler uluslar arası ilişkilerde de aynı duyarlılığı göstermek zorundadırlar.

2005 yılında, o tarihteki ABD Dışişleri Bakanı Condollaze Rice bir konuşmasında “Yeni bir Ortadoğu şekillendireceğiz. Fas’tan Pakistan’a yirmi iki devletin sınırlarını değiştireceğiz” dediği zaman, bu ülkenin hukukun üstünlüğünü savunan aydınları, “bilim adamları!” yazarları, çizerleri, “Dur bakalım sen hangi hak ve yetkiyle böyle bir açıklama yapıyorsun” dediler mi?

Demediler. Çünkü kafalarının gerisinde, toprak bütünlüğü ortadan kalkmış, İran, Irak ve Suriye BOP projesinin hedefi olan büyük Kürdistan vardı.

O nedenle buna hiç ses çıkartmadan, ellerini ovuşturarak, keyifle seyir ettiler. Irak bölündü, istedikleri Kürdistan özerk bölgesi kuruldu, şimdi sıra Suriye’de, orası da bölünsün, orada da bir Kürdistan özerk bölgesi kurulsun.

Suriye yönetimine karşı, AKP iktidarı oradaki muhalif gruplara her türlü silah yardımını yaparak, Suriye’deki iç çatışmayı körüklerken, siz bu ülkenin ilim adamı kılıklı şarlatanlarının buna karşı çıktığını hiç duydunuz mu?

Milletler arası hukuk bir egemen devletin iç işlerine müdahaleyi ne zamandan beri, bizim toprak bütünlüğümüze saldırı olmadığı sürece ve Birleşmiş Milletler kararı olmadan, hukuka uygun sayıyordu?

Bu ilim adamı kılıklı şarlatanlar o zaman hiç hukukun üstünlüğünden söz etmediler.

Şimdi Türkiye’den, ilişkilerimiz iyi olur kötü olur, ama bir egemen devlete karşı hasmane tutum içinde bulunmamız, oradaki terör örgütüne insan ve silah göndermemiz, en azından oraya gidecek “savaşçı ve üçüncü ülkeleri gönderdiği silahların geçirilmesine göz yumulması isteniyor.

Anayasaya aykırı bir şekilde, Ceza kanunumuza göre suç sayılan bir fiili işlememizi istiyorlar ve bunu yaparken de hukukun üstünlüğü, hukuka saygı onları hiç ilgilendirmiyor.

Bunlar diledikleri gibi konuşuyorlar, tek taraflı yalanlarla kamuoyunu yanıltlıklarını zannediyorlar.

Bunu görüp, bunu bilip bunları ona göre dinlemek ve okumak gerekiyor.

İçinde yaşadığımız dönemin sorumluları elbette ufkun ötesini görmekten aciz olan siyasilerdir.

Ama bu ülkenin asıl sorunu, aydın namusuna sahip olamamış aydınlardır.

Gerçek aydın aleyhine bile olsa doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen, güçlünün hukukundan değil, hukukun üstünlüğünden yana olan insandır.

Beyefendinin canı Esad çekmiş…

Beyefendinin canı Esad çekmiş…
Ahmet Abakay

Öğrencisi olma şansına eriştiğim, Mülkiye’nin emekli Hocası Prof. Taner Timur geçenlerde şöyle yazdı:

“Neredeyse üç yüz yıl oluyor.Montesquieu, ‘her halk layık olduğu hükümete sahip olur’ demişti. Aradan iki yüz yıl kadar geçti, bu kez de Michel Faucault adında bir başka Fransız, ‘her halk layık olduğu delilere sahip olur’ dedi. Derken elli yıl daha geçti; her halde biri söylemiştir. Yoksa ben söyleyeyim. Galiba en hazini de bu iki formulü bir arada yaşayan halkların durumu.”

Taner Hoca’nın işaret ettiği bu son ve hazin duruma sahip olanlar arasındayız galiba.

Yöneticiye bakın. Adı Emrullah İşler’miş. AKP Milletvekili hem de kısa süreli de olsa içişleri bakanı bile yapıldı. Bu zat, bir başka cinayeti eleştirirken, “bunu yapanların eline Işid su dökemez. Işid öldürüyor ama işkence yapmıyor.” diye açıklama yapıyor.

Yalçın Akdoğan adlı Başbakan Yardımcısı, ”Kobane’ye yardım için koridor açmamız HUKUKEN mümkün değil” diyor.

Hukukun en çok ayaklar altına alındığı, yok edildiği bu iktidar döneminde ”hukuk” diyor.

Roboski’nin bombalanması hukuka uygun muydu? Bu köyü Suriye’li Esad’ın savaş uçakları mı vurdu?

Berkin Elvan’ın Ali İsmail’in Gezi eylemlerinde iktidarın kahraman polisleri tarafından öldürülmesi hukuken mümkün müydü? Cinayet işleyen polislerin yargıdan kaçırılması, cesasız bırakılması hukuka uygun mu?

Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın övünerek açıkladıkları, Suriye’deki muhalif unsurların eğitilmesi, silahla donatılması meselesine gelirsek; bunun hukuka uygunluğu bir yana, bir başka ülkede iç savaşın kışkırtılması, sürdürülmesi uluslararası savaş suçunun açık unsuru olduğu bilinmiyor mu?

Şöyle bir haber okuduğunuzu düşünün:
“Suriye’de Esad yönetimi aldığı bir kararla, Türkiye’deki muhalif unsurları eğitip silahlandırıp, Türkiye’deki baskı yönetimini yıkmak için kullanacak. İlk etapta 2 bin kişinin silahlı eğitimden geçirilecek.”

“Olur mu böyle saçma şey?” demeyin.

Oluyor .Bakın Türkiye hükümeti ABD’nin de desteği ile aldığı kararı açıkladı. Suriye’deki muhalif unsurlara “eğit-donat” adı altında silahlı eğitim verilecek. Esad’ın devrilmesi için o ülkenin iç savaşında çarpışacaklar.

Bizim beyefendinin canı Esad çekmiş.

Beslenip, büyütülüp bu hale getirilen Işid’e yapılan yardım ve desteğin benzeri Suriyeli muhaliflere yapılacak.

Zaten ÖSO adı altında Esad’a baş kaldıran silahlı Suriyeli’ler Türkiye topraklarındaki kamplarda eğitildi.Bu şimdi daha legal hale dönüştürülecek.

Ülkemiz her gün yeni bir kabusla uyanıyor.

Cumhurbaşkanı ve Başbakan baskıların, devlet terörünün daha da arttırılacağını adeta müjdelediler.

Yeni güvenlik paketi TBMM ‘ye getirilecekmiş.Polisin yetkileri daha da arttırılacakmış.

Bu ne demek?

Şu demek; 12 Eylül faşist darbesinden sonra çok sık yaşanan “yargısız infaz”ların , polislerin bastığı evlerde cinayetlerin yeniden yaşanması demek.
“Şüphelilerin barındığı eve yapılan baskında polise teslim olmayan kişiler etkisiz hale getirildi.”

Haberler böyle olacak.

“Evde örgütsel döküman ve silahlar bulundu.” diye eklenecek.Polisin bıraktığı silahlar bulunmuş olacak.

Bu film çok görüldü, bu senaryolar çok yazıldı.Bunu yaşatan iktidarlar şimdi lanetle anılıyor.

Türkiye’nin getirildiği noktaya bakın.

Polisin yetkileri, müdahale sınırları artırılacak.

İnsan hakları, düşünce ifade özgürlüğü ve yaşam hakkı daraltılacak.

Demokrasi değil, polis güçlendirilecek.

Bu arada en hüzünlü, aslında en komik açıklama Başbakan Davutoğlu’ndan geldi.

Uluslararası basın örgütlerinin temsilcileri ile görüşmeden sonra hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan Türkiye’de basın, ifade özgürlüğü konusunda sorun olmadığını yineledi.

Ancak Başbakan çok fazla ileri gitti, uçtu adeta.

Tehdit aldığını ifade eten tüm gazetecilerin kendisine başvurmasını istedi.Gazeteci Amberin Zaman örneğini vererek, “Amberin Zaman’a yönelen tehdit aynı zamanda bana yönelen tehdittir.”

Vayy be ne okkalı laf.

Ülke yöneticisinin inandırıcılığının sıfıra indiği an işte burası.

Amberin Zaman’ı tehdit eden kişi Cumhurbaşkanı RTE’nin kendisi.Malatya’da miting meydanında görüşlerini beğenmediği Taraf gazetesi yazarı Amberin Zaman için, “Gazeteci kılıklı militan, edepsiz bir kadın.Haddini bil haddini! Eline vermişler bir kalem, gazete köşesinde yazıyorsun, TV’ye çıkıyorsun, müslümanlara hakaret ediyorsun!”

Başbakan, “O gazeteciye yönelen tehditi bana yönelmiş sayarım “ diyor.

O gazeteciyi tehdit eden Cumhurbaşkanı.

Hadi bakalım. Seni o makama getirenden sor bakalım tehdidin hesabını.

Halkımız layık olduğu yöneticilere mi sahip gerçekten?

Yoksa deliler meselesi mi?

Ben Taner Timur hocamın yalancısıyım.

Yine PKK-Hizbullah çatışması…

Yine PKK-Hizbullah çatışması ve yine “yesinler birbirlerini” aymazlığı…
Ruşen Çakır

Eylül ayının sonlarına doğru, Kobani kuşatmasının daha ilk günlerinde, savaşın Türkiye’ye sıçrama ihtimallerini tartıştığım bir yazımı şu paragrafla bitirmiştim: “Daha şimdiden İstanbul, Adana gibi metropollerin varoşlarında PKK yanlısı milislerin (IŞ)İD ile ilişkili olduklarını düşündükleri kişilere karşı seferber olduklarını duyuyoruz. Kobani’deki savaşın tırmanmasına paralel olarak (IŞ)İD ve PKK yanlıları arasında zaten var olan gerilimin, 1990 başlarındaki PKK-Hizbullah çatışmasını andırır bir şekilde metropollerde ve Kürt illerinde kapsamlı bir çatışmaya dönüşme ihtimalini de akılda tutmak gerekiyor.”

Kobani savaşı tırmanıp kentin düşme ihtimali artınca Kürt siyasi hareketi (KSH) sokak çağrısı yaptı ve başta Kürt illeri olmak üzere ülkenin dört bir yanı karıştı. Ve öngörüm farklı bir şekilde gerçekleşti: KSH ile (IŞ)İD ile bir şekilde irtibatlı olduğu varsayılan gruplarla yer yer çatışmalar yaşanmakla birlikte uzun bir süredir askıda olan PKK-Hizbullah çatışması yeniden gündeme geldi. Öyle ki son olaylarda hayatlarını kaybeden 20’yi aşkın kişinin ciddi bir bölümünün bu çatışmanın kurbanları olduğu söyleniyor.

İlk kıvılcımda

1990’lı yılların başında ortaya çıkan PKK-Hizbullah çatışmasının tarihini uzun uzun anlatmaya gerek yok. Ortada bir nevi bir “kan davası” var. Zaman zaman gerginlikler yaşansa da her iki taraf da farklı gerekçelerle savaşı yeniden gündeme getirmeyi tercih etmedi. Fakat geçen süre zarfında taraflar ciddi bir diyalog içine de girmedikleri için karşılıklı güvensizlik, gerginlik ve düşmanlık hep sürdü. Nihayet Kobani gerekçesiyle çakan ilk kıvılcımda çatışmanın çok sert bir şekilde yeniden başladığını gördük.

Kimin haklı, kimin haksız olduğu gibi bir tartışmaya girmenin anlamı yok. Ama şunu vurgulamak şart: Bu çatışmanın şimdi, Kobani üzerinden yeniden alevlenmesi de son derece anlamsız. Zira Hizbullah’ın (IŞ)İD ile herhangi bir yakınlığı yok. Hatta tam tersi bir durumun olduğu da söylenebilir. Ayrıca Hüda-Par yöneticilerinin ilk günlerde Kobani’den Suruç’a gelen mültecileri ziyaret ettiklerini de biliyoruz.

Bununla birlikte (IŞ)İD ile Hizbullah’ın aynı olmasa bile komşu mahallelerden oldukları doğru. 1980 ve özellikle 1990’lı yıllarda Kürtlerde İslamcı radikalizmin merkezi Hizbullah’tı. Fakat lider Hüseyin Velioğlu’nun öldürülmesinden bir süre sonra Hizbullah yasal faaliyetlere ağırlık veren bir strateji benimsedi ve buna bağlı olarak dilini de ılımlılaştırdı. Bunun da önce El Kaide, bugünlerdeyse (IŞ)İD gibi örgütlerin işine geldiği açıktır. Bu noktada en çarpıcı örnek Hizbullah’ın hapisteki liderlerinden Hacı Bayancuk’un oğlu Halis Bayancuk’un El Kaide operasyonları kapsamında tutuklanmış olması. “Ebu Hanzala” adıyla da bilinen genç Bayancuk’un son dönemde El Kaide-(IŞ)İD ayrışmasında ikinci grup lehine tavır aldığı söyleniyor.

Esas Türkiye kaybeder

PKK-Hizbullah çatışmasının yeniden alevlenmesine sevinip “yesinler birbirlerini” diyen çok kişi var. Her iki gruptan da haz etmeyenlerin bu tavırları ilk bakışta mantıklı gelebilir. Ama şu vurguyu yapmak lazım: 90’lardaki çatışmayı körükleyen “derin” unsurların hemen hepsi tasfiye oldu, ancak birbirlerine çok ciddi darbe indirmiş olsalar da hem PKK, hem Hizbullah varlıklarını daha da güçlenerek bugünlere taşıdılar.

Yani kısa vadede bu çatışma her iki tarafa da belli zararlar verebilir ama en büyük zararı, zaten gergin olan atmosferi daha da kızıştıracağı için tüm ülkeye verecektir. Ancak bu olgunun kavranabilmiş olduğunu düşünmüyorum. Hatta, elimde herhangi bir kanıt yok ancak, çatışmaların yeniden alevlenmesinde üçüncü şahısların bir şekilde dahli olduğu kanısındayım.

Peki bundan sonra ne olur? HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın dünkü açıklamalarından, muhtemelen Abdullah Öcalan’dan gelen talimatlar ışığında, KSH’nin bu çatışmaya son vermek istediği izlenimi edindim. Hizbullah’ın da yasal alandaki kazanımlarını riske atacak bu çatışmanın sürmesini arzuladığını sanmıyorum. Bununla birlikte, barış zaten mümkün değil ancak şu aşamadan sonra ateşkes bile kolay olmayacaktır.

Öte yandan Kürtler arasında zaten belli bir potansiyele ve örgütlenmeye sahip olan (IŞ)İD’in bu çatışmanın sürmesi için uğraşacağını da akılda tutmak lazım.

ABD emrine Türk kedisi bile verilemez…

ABD emrine Türk kedisi bile verilemez…
Naci Beştepe

Leman Sam’ın sanatçı duyarlılığını yansıtan sözlerinin üzerine kaplan gibi atıldı Arınç.

Ne insanlığı, ne iffeti, ne hayası, ne edebi, ne zavallılığı kaldı Sam’ın.

Ortada din var ya.

Dincinin sömürü kaynağı.

PKK’ya Gelince Tısss..

Aynı kaplan, PKK kan döküp, yakıp yıkınca, yağmalayınca, HDP’li vekiller ve Sırrı Sakık tehdit yağdırıp vandalları teşvik edince ne dedi?

Tısss… Ortalıkta yok.

TGB’nin “Bayrak yürekte, Atatürk bilinçte” yürüyüşüne izin vermeyen Ankara Emniyeti gibi.

Çünkü ellerinde pala, taş, sopa, molotof yoktu gençlerin. Silah da.

Poşuyla yüzlerini örtmemişlerdi.

Erkek müsveddeleri gibi kadın kıyafeti giymemişlerdi.

Bunlar bilinçli Atatürk gençleri idi.

Ne Ekersen

AKP ektiğini biçmekte.

“Şiddete fazlasıyla karşılık verilir” diyen Bakan Ala da.

Diyarbakır Valisi iken, çarşı-pazarı yerle bir eden PKK’lılara “Cana gelecek mala gelsin” diyerek dokundurtmayan.

“Tahrik unsuru” diyerek Türk bayrağına izin vermeyen, Ala.

Onu takdir edip önce müsteşar sonra bakan yapan RTE de.

Açılım safsatası ile ülkesini bölünmeye götüren BOP Eşbaşkanı RTE.

Olmadı, yapamadılar.

Açılamadılar.

Ne dedi Leman Sam bunlara?

“Sahtekar, cahil ve çürüksünüz… Kızamıyorum bile”

Daha ne desin?

Ellerinde patladı ektikleri (PKK).

Patlarken ülkeye zarar verdi.

Ama en çok da kendilerine ve Kürt kökenli yurttaşlarımıza.

Ölenlere bakın, çoğu kim?

Y-AKP

Kılıçdaroğlu her gün daha iyi tanıtıyor kendini.

Biz tenkit edince kızan dostlarımız ne diyorlar şimdi?

Fethullahçılıktan sonra PKK bölücülüğünü de aldı AKP’nin elinden.

Bu CHP’ye Y-CHP mi demek doğru, Y-AKP mi?

En çok üzüldüğüm de bu partideki vatansever, Atatürkçü olarak tanıdığım milletvekilleri.

Ne yaparlar? Ne beklerler? Milli Kurtuluş’a neden öncü olmazlar?

TÜRK ORDUSU

Ne istiyor, CHP-PKK-ABD?

Türk ordusu Ayn el Arab’a girsin. PYD(PKK) ile birlikte IŞİD’i temizlesin.

Orayı PYD’ye teslim etsin, dönsün.

Kürdistan’ın batı bölümünü kendi eliyle kursun.

Türk ordusu enayi.

Türk ordusu PKK’yla kanka.

Hadi ordan!

GNKUR. BŞK.’NIN TAVRI

TSK doğru olanı yapıyor.

Terör örgütlerinin çatışmasında ve komşu ülkenin iç işinde TSK taraf olamaz.

Gnkur.Bşk.Org.Özel’in ABD’li karşıtına tavrı da son derece yerindedir.

ABD Gnkur.Bşk. koalisyon genelkurmay başkanlarını Washington’a çağırdı.

Org.Özel’in gitmeyeceği, yerine bir korgenerali göndereceği söylendi.

Bence bunun anlamı şudur;

- ABD Gnkur.Bşk.’nın komutanlığı kabul edilmemiştir,

- TSK’nın ve birliklerinin ABD emrine girmesi kabul edilmeyecektir,

- Ulusal çıkarımız tehdit edilmedikçe TSK Suriye’ye girmeyecektir.

- Türk askeri ABD’ye boyun eğmeyecektir.

Doğrusu da budur.

TSK’nın başına çuval geçirmiş, SİLİVRİ’ye tıkılmasında rol almış bir ülkenin emrine değil bir Türk askeri, bir Türk kedisi bile verilemez.

Suriye’deki ılımlı muhaliflere eğitim verileceği haberi doğru ise, yapılacak iş yanlıştır.

Terör örgütü eğitmek yasal bir kurumun, hele de onurlu Türk ordusunun işi olamaz. Yakışmaz.

Ayrıca, ılımlı denenler silahlanınca azılı oluverir.

PAZARTESİ İĞNELERİ

LİDER

ABD basını,”Erdoğan liderden başka her şey”

Günaydın Amerika…

KAFA

Cumhuriyet Gazetesi’nin PKK vandallığına bakışı Öcalan gibi, “Jitem devrede”

Özgür Gündem’e paralel…

HHY

THY uçakta abdesti serbest bıraktı.

Helal Hava Yolları …

Kan Denizinde Boğulan İnsanlık…

Kan Denizinde Boğulan İnsanlık…
Hikmet Çetinkaya

Gerçek mutluluğu, yaşama sarılmayı unuttuk, ölüm ve vahşete tanık oluyoruz…
Anılarımız bizi uzak iklimlere götürmüyor…
Tam karşımızda, 500 metre kadar yakınımızda, Kobani’de sokak savaşları sürerken IŞİD kapıları çalıyor…
Ölüm!
Katliam!
Yaşanan o an, havan topları, şarapnel parçaları…
İnsan duyarlılığı yok olmuş, köktendinci bir terör örgütü yakıp kavuruyor…
Güz yağmuruyla yükselen bir toprak kokusu yok!
Ölüm kol geziyor!
Paylaşım, mutluluk, barış, insanca yaşama duygularımız körelmiş, emperyalizmin kucağına düşmüş uluslar, mezhep çatışmalarıyla, sömürü düzeninin çarklarında yitip gitmiş…
Yedi renge bürünmüş gülümsüyor gökkuşağı… İnsani duygular, yerini kan denizine bırakmış.
Ey insanlık artık ayağa kalk ve gözlerini Ortadoğu’ya çevir, ölümü, katliamı gör…
Dünyanın bir hücre olduğunu unutma yarınlara doğmak için.
Tarih, insanın bilinçlenip başını yükseltmesinin öyküsünü anlatan bir kitaptır…
Kutsal bir kitap.
Okitabı öp, başına koy…
Kıpırda biraz, kıpırda…
Dik dur!
Kobani’deki kıyımı görmek için gözlerini iyice aç…
Zamanı gelip geçti bile…
Kır karanlığın kapısını, ölüm ve vahşet Kobani halkının kapısına dayanmış…
Dikil onun için, dikil ki o cellatları birer birer yok edelim…
Dünya halklarının kardeşliği budur…
Hayata sarılmak, belayı başından kovmak!
Gökkuşağını o kan denizinden kurtarmak…
O zaman ağaracak ufuklar günden güne, o zaman gülümseyecek çocuklar…

***

Bilimsel teknolojik devrimler olurken, sınırsız bilgiye ulaşırken, köktendinci bir terör örgütü kelle avcılığı yapıyor yanı başımızda.
NATO, “ittifakın IŞİD saldırılarına karşı gerekirse Türkiye’nin yanında yer alacağı” açıklamasını yaptı.
NATO güçleri Türkiye’yi hangi tehditlere karşı koruyacaktı bilmiyorduk…
Bizim için IŞİD bir tehdit değildi galiba!
Eh ne de olsa beslemiştik onları, kollamıştık, Esad’a karşı örgütlemiştik belki de, ne bileyim!
Benim korkum IŞİD, PYD-PKK savaşında bir öfke patlamasının olması, Türkiye’nin bu savaşı sadece izlemesi, IŞİD’e karşı bir tavır almayacağı yolundaydı…
O zaman ülkemde her şey olabilir, yer yerinden oynayabilirdi…
Ne yapacaktık, nasıl bir yöntem izleyecektik?
Kobani IŞİD belasından nasıl kurtulacaktı?
Tarihsel değişim, toplumsal dönüşüm, mutluluk, hayata tutunmak!
Büyük göç sürüyordu Türkiye’ye…
Öte yandan hayatın üzerine yağan mermiler, bombardıman, çaresiz Arap toplumunun sevinç çığlıkları…
ABD yine kurtarıcı rolü üstlenmişti bu kirli mezhep savaşında!
Hepsi ama hepsi Ortadoğu dramının içinde yer alıyordu…
Yaşananlar bizim için çok bilindik!
Irak’ın işgalinde tanık olmuştuk…
Sözde demokrasi getireceklerdi Irak’a…
“Arap Baharı”nı birlikte yaşamadık mı?
Bir de baktık, Suriye karıştı…
Sınırlarımız hemen açıldı…
1.5 milyon Suriyeli sığınmacı, neredeyse en az 10 ülkenin istihbarat ajanları, El Nusra kampları, “insani yardım” adıyla silahlar, mermiler, TIR’lar…
Uydurulan hikâyeler, haşhaşi masalları…
Acıya acı kattık, kattırdılar ya da…
Kardeşim Esad, düşmanım Esed… Sen önden git Türkiye, ben arkadan gelirim…
Kobani’ye girerim ama Esad’ı da deviririm…
Yok canım Esad yerinde kalsın!
O zaman Kobanili Kürtler ölsün!
Bu mudur insanlık?

***

Ölüm ve vahşet kapıya dayanmış…
ABD uçakları havadan vuruyor Kobani’de…
Kürt kadınlarının çığlıklarını duyuyor, acılarını, büyük göçü, ölümü, katliamı görüyor musunuz?
Ey insanlık, kan denizinde boğuluyorsun!

Türkiye için belanın püskülü…

Türkiye için belanın püskülü…
Haluk Şahin

21. Yüzyıl’ın başından beri “Acaba yeni bir Orta Çağ’a mı girdik?” sorusunu soruyoruz. Gerçekten, ulus-devlet sisteminin zayıflaması, mezhep ve inanç savaşlarının kızışması, ulus-üstü şirketlerin küresel derebeylikler gibi davranması ve tüm yerkürede devasa afetlerin yaygınlaşması bu sorunun temelsiz olmadığını gösteriyor.

Şimdi de, IŞİD canavarlarının televizyon kameraları önünde yaptıkları toplu kıyımlardan ve kelle kopartma seanslarından sonra daha bile özgül bir soru çıkıyor karşımıza:
Bu ne şiddet, bu ne vahşet? “Uygarlık” adına onca çaba, onca söylev, makale, konferans ve söylevden sonra Drakula dönemine mi döndük?

Ya da Türkçesiyle: Kazıklı Voyvoda geri mi geldi? Korkarım biraz öyle. En azından şiddet teşhirciliği açısından öyle. Kazıklı Voyvoda olarak bilinen III. Vlad, dehşetengiz şiddet yöntemlerini korku salmak ve moral bozmak amacıyla kullanmıştı. Şimdi de IŞİD toplu ve bireysel infazları ve diğer şiddet türlerini aynı amaçlarla kullanıyor.

Aradaki tek fark, günümüzün medya çağı olmasından geliyor. Eflak kralı III. Vlad mesajını bir poster gibi kazıklara dizdiği insanlarla vermeye çalışıyordu. Fatih’in Sultan Mehmet’in ordusunu etkilemek ve korkutmak için 1492’de tam 20 bin kişiyi kazığa oturtmuştu.

Şimdi çok daha geniş kitlelere ulaşmaya yarayan dijital iletişim teknolojileri var. IŞİD’in şiddet teşhirciliğini bir reklam kampanyasını sunar gibi planladığı söyleniyor. Kazıklı Voyvoda da bir canavarlık planlama üstadıydı. Al birini vur ötekine!

Drakula haline gelen IŞİD canavarını besleyip palazlandıranlar şimdi onu durdurmaya çalışıyorlar. Bunlara Türkiye de dahil. Kürt gönüllülerinin yiğitçe savundukları Kobani’de yaşananlardan anladığımız gibi, bu sanıldığı kadar kolay bir şey değil. Öyle milislerle filan başa çıkılamayacak kadar büyük bir bela oluşturulmuş elbirliğiyle. Temizliğinin 10 yıl alabileceğinden söz edenler bile var.

Ama, öyle anlaşılıyor ki, bu temizlik yapılacaktır. İnsanlık ne kadar Orta Çağ ile flört ediyor olursa olsun, Kazıklı Voyvoda türü şiddet “eksibisyonizm”i 21. Yüzyıl’da kabul edilemeyecek kadar ilkel ve vahşicedir. Bu çağda, insan öldürmelerin daha kibarca ve gözlerden uzak bir şekilde, örneğin insansız hava araçlarıyla yapılması tercih ediliyor.

Bela defedilecektir!
Türkiye açısından belanın bir de püskülü var: Temizlik operasyonuna katılanlar “iş” bittikten sonra çekip gidecekler, evlerine dönecekler. Oysa, Türkiye coğrafi nedenlerle canavarın kalıntılarıyla baş etmek zorunda kalacak.
Bu gibi canavarların en korkunç zamanı yenilmiş halleridir. Kaybetmişliğin umutsuzluğu içinde yapamayacakları şey yoktur.

Dehşet yaratmak için 20 bin kişiyi kazığa oturtan Kazıklı Voyvoda, Fatih’in ordularına yenildikten sonra geri çekilirken ekinleri yakmış, kuyuları zehirlemiş, evcil hayvanları öldürtmesi yetmiyormuş gibi, cüzzamlıları ve vebalıları tecritte bulundukları yerlerden çıkartıp Osmanlı’nın üzerine sürmüştü. Vebalıların bir savaş silahı olarak kullanılması bir ilkti!
Altı asır sonra onun yerine tarih sahnesine çkan yeni canavarların neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum.

Bir bayram yazısı: Bayram sevinci…

Bir bayram yazısı: Bayram sevinci…
İzzettin Önder

Öyle güzel olaylar üst üste geldi ki, içim kıpır kıpır. Bilemiyorum, bu sevinç bayramdan mı, yoksa bu döneme gelen inanılmaz hoş olaylardan mı!

Ne güzel bir toplum ki, metrolar yaptık, ama halkımız hâlâ kendi bildiği usulde yürüyen merdivenlerin tümünü kapsayarak, ailece konuşarak inip çıkıyor, acelecileri de kendi hızlarına mecbur kılıyor. Bu ne muazzam ve yerleşik bir gelenektir ki, asırlardır hiç değişmeden sürgit devam ediyor. Başka hangi millet de böylesi köklü ve asil gelenek ya da huy bulunur!

Çok şükür, ana muhalefetin tüm itirazlarına rağmen, tezkere geçti de, biraz rahatladık. Aksi halde, dost ve müttefikimiz devletlere ne yanıt verecektik! Bunun da ötesinde, dolar yükseliyor. Bunun arkasından zamlar ve faiz yükselişi gelecek. Oysa biz ekonomimizi dış kaynak gibi çok sağlam kazığa bağlamıştık. Tezkere geçmeseydi bu kazık tehlikeye girmiş olacaktı. Öyle gözüküyor ki, tezkerenin geçmesi birçok konuda hayırlara vesile olacak! Oldu da; Fitch notumuzu değiştirmedi.

Gelelim şu tarifi meçhul iki ayyaş meselesine. Rivayet edilir ki, bu ünlü söz, hatta özdeyiş, Atatürk ve İnönü için kullanılmış. Bugünler bize bu iki kişinin nasıl yanıldıklarını gün gibi gösterdi. Birincisi ulus devleti kurarken, gerçekleştirdiği büyük değişimlerle, ülkemizi ata dede yadigarı dost ve akrabalarımızdan ayırdı ve yüzümüzü Batıya döndürdü. Rahmetli Erbakan Hoca Türkiye’ye gelen Batılı turistlere ahlakımızı bozuyor diye öylesine sinirlenirdi ki, bu vesile ile sağlanan döviz kazancını dahi gözü görmezdi. Adam hiç de haksız değildi, doğrusu.

Hoca bugünü görseydi çok mutlu olurdu! Turistin her türlüsü var, dilencisinden, daire alanlara, ticaret yapanlardan kadın/kız ticaretine yönelenlere kadar her cinsi artık hem büyük kentlerimizi hem de dilimizi süslüyor. Bu durumda onlara uymak da artık nezaket icabıdır. Kız çocuklarımızın başını örtmesi, hiç değilse turiste gösterilen nezaket gereğidir. Kaldı ki, ağzım alıştığı için turist sözcüğünü kullandım, bunlar zaten turist değil, Osmanlı’nın ihraç fazlası ürünleridir. Böylece birinci ayyaşın isabetsiz adımını, şükürler olsun ki, yıllar sonra düzeltme işi bu ulvi iktidara nasip oldu!

Birinci ayyaşın bir “Yurtta sulh, cihanda sulh” lafı var ki, dostlar dünyasında bunun hiç yeri yok. Müttefikimiz Ortadoğu’da aşık atarken, iki ayyaşın kanunu mu, yoksa, dosta vefa anlayışı mı geçerlidir!

Gelelim ikinci ayyaşa. Yine rivayet edilir ki, ikinci ayyaş da “İkinci Adam” İsmet Paşa’dır. Bu paşanın da icraatı yanında söylemleri de çok isabetsiz ve yanlış idi. Paşa bir zamanlar demiş ki, “kaplanla yatmak tehlikelidir”. Ne kadar isabetsiz bir lâf ü güzaf! Kim güçlü ise tabii ki onula beraber olacaksınız; olacaksınız ki, ulusal haysiyetiniz kurtulsun! İkinci ayyaşın döneminde ulusal haysiyet diye bir şey bulunmadığından, Paşa da, durumdan bihaber, bu lafı inci sanıp, etmiş. Şimdi Ortadoğu bataklığında Rusya ile ABD cebelleşirken, Esad Rusya’ya dayanırken, nasıl ABD’yi tutmazsınız ki!

Hele de bu satrancın bir oyuncusu da can düşmanınız İran ve hatta daha da arkada Moskof Rus varsa! Bu durumda ikinci ayyaşın nasıl yanlış içinde olduğunu görmemek için kör olmak gerekmez mi! ABD’nin güçlü olması(!) bir yana, bir de para babası. Böyle bir kaynağa nasıl, hangi sıfatla, ulus devlet sıfatıyla mı(!) yan gözle bakılır! Üstelik yan gözle bakış ülkeye para girişini kısıtlarsa, iktidarımıza ve tabii ki bu iktidara muhtaç ülkenin yüzde ellisine yazık olmaz mı! Tam da Türkiye, zincirlerinden kurtulmuş fezaya doğru var gücü ile diklenirken, böyle bir engeli ülkenin önüne koymak reva mıdır!

Ne var ki, bu arada idari vesayet biraz canımızı sıkıyor. Biraz dişimizi sıksak, gelecek bayrama kadar ondan da kurtulacağız, nitekim, muhterem paralelin bu tarafındaki hoca efendinin de buyurdukları gibi, halk siyasilere onay vermişse, siyasetçi istediği kişi ile çalışamaz mı; siyasi makamı işgal edenler artık ülkeyi “babasının malı” gibi yönetme hakkını da elde etmiş olmaz mı! Askeri vesayetten çok şükür kurtulduk, bir de şu idari vesayetten halas olsak, işte o zaman devlet nasıl yönetilir tüm dünya aleme gösteririz.

Bu adli vesayetin, hem de üst düzeylisi, yani Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay, gerçekten çok büyük bir bela ülkenin başına! Şu Pınar Selek meselesine baksanıza. Mahkeme durmadan ceza veriyor, hem de çoook haklı olarak, Yargıtay, hiç sıkılmadan, bu kararı bozuyor. Hiç değilse, şu Yargıtay vergi yükümlülerinin parasını boşa harcamasa!

Bir ara Japonya’da bulunmuştum, 1975 yılı dolaylarında. Biz orada iken iki uçak havada çarpışmıştı ya da ona benzer bir kaza olmuştu. Bir de baktım ki, ulaştırma bakanı hemen istifa emiş. Japonlar çok garip insanlar; koltuğu hemen boşaltmak ne demek, finans dünyasında portföyü boşaltmaya benzemez ki bu iş! İyi ki Türkiye’de böyle kepazelik falan olmuyor. Yoksa, Allah korusun, yönetici bulamayız. Hatta Milli Takım antrenörüne verdiğimiz kadar para da versek, yine de kimseyi başımıza geçiremeyiz.

Mucizelerimiz saymakla bitmiyor ki, hangisini sevinç alameti olarak sıralayayım! Metroda yolculuk edene dışarıdan demir çubuk girme becerisi gösteren bir mühendislik ve iş disiplini tabii ki nükleer santral işini de hakkıyla kotarır.

Hani derler ya, arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim, ulus ve siyaset ilişkisi de böyle bir şey olsa gerek!

Geleceğe umutla bakarak, güzel günler dileklerimle.