Endişe…

Endişe…
Elif Yılmaz

Bu topraklarda dün ‘onaylayın-onaylamayın’ tarihi bir gün yaşandı: Silahların susmasına hiç bu kadar yakın olmamıştı Türkiye. Başbakanlık Ofisi’nde açıklama yapılırken, benim aklımda bi kış akşamı elinde portakallarla kapımı çalan arkadaşım Kezban vardı. Boğazıma sızı düğümlendi. Gençliğimin ilk can arkadaşı.
***
Fakülte koridorunda, koltuk altlarımızda kimlik kartı niyetine sıkıştırdığımız Cumhuriyet gazetesini görüp arkadaşlık için birbirimize onay vermiştik. Kısa ama ömürlük arkadaşlığımız oldu. O akşam, içeri girmeden kapı ağzında, çok sevdiği portakalları verdi sarıldı ve gitti. Hiç konuşmadık. Zaten konuşamazdık. Aradan yıllar geçti, ben 42 yaşına geldim, ama Kezban 19’unda kaldı.
***
Yoksulluk içinde okumuş İstanbul’u kazanmıştı. Ne hain, ne kandırılmış ne canavardı. Tanıdığım en iyi, en zeki insanlardan biriydi. Ben Türk’tüm, Kezban da Kürt! Kendi dünyamızdaki eşitliği ülkesinde de istiyordu o kadar. Hain aranıyorsa şayet, ana sütü gibi helal hakları almak için hayatının baharında Kezban’ın ve nicesinin ölümüne neden olanlara bakmak gerek. Keşke Kezban bugünü görebilseydi. Keşke 30 yılda çatışmalarda kaybettiğimiz 50 bin insanımız hayata geri dönebilseydi. Ah Keşke…

Dilerim, insan yerine artık bu topraklara öfke ve nefret gömülür. Ancak kalbim keyifle gülemiyor, çünkü ‘Ancak’larım var benim. Evladı öldürülen anayı meydanlarda yuhalatan bi kindarlık, 13 yaşındaki çocuğu bile ‘hakaretten’ sınıfından polislerle gözaltına aldıran bir kibir, gösteri ve protesto hakkını kimi zaman kanla bastırabilecek kadar gözü dönmüş bir sistem var karşımda. Ve bu sistem, sıkıyönetim yasalarını aratmayan bir paketi sandık gücüne dayanıp, hayatıma dayatarak bir gelecek planlıyor benim için. Ve ben biliyorum ki, nasıl iki kere iki dört ediyorsa; demokrasiye sadakat olmadan da barış gelmez.
***
Diktatörlük sinyalleri, uzaydan bile gözlenebilecek kadar arşa çıkarken, iktidarın kendi yönetim şekline demokrasi güzellemesi yapması beni ürkütüyor. Bir masa var ortada. Müzakare mücadele demek biliyorum. Barış benim de rüyam. Ama masadakiler gözümü korkutuyor. Çünkü kim ne derse desin iktidarın tek gündeminin o masada baş köşede olduğunu biliyorum. Evet, ben tıpkı referandum sürecinde ‘endişeli modern’ diye ötelenmeye razı oluyorum ve diyorum ki yine: Endişeliyim.

Neden Şiddet Toplumu Olduk?..

Neden Şiddet Toplumu Olduk?..
Erdal Atabek

Danışmanlığını yaptığım Çocuk Yuvası’na yeni bir erkek çocuk gelmişti. Beş yaş grubuna alınan çocuk kısa sürede yuvaya alıştı. Sağına soluna bakınıp durumu gözden geçirdi, sonra da egemenliği eline geçirmeye başladı. Yöntemi kendi yaşına uygun bir zorbalıktı.

Kızların saçını çekiyor, erkek çocuklara oyuncakla vuruyor, çevresini korkutuyordu. Uyardık, anlattık, hakkı olmadığını söyledik, olmadı. Ailesiyle görüştük, onlar da bir şey yapamadılar. Gruptaki çocukların aileleri şikâyete başladılar. Tam o günlerde gruba yeni bir erkek çocuk geldi. Ertesi gün bizim eski zorba ağlayarak geldi. Yeni gelen çocuk elindeki oyuncağı kafasına vurmuştu. Bizim astığı astık, kestiği kestik küçük zorbamız uysallaşıverdi. Yeni gelen de gruba uyum sağladı. Sorun çözülmüştü.

Bu olay beni çok düşündürdü. Sonra, yapılan araştırmaların ortaya koyduğu gerçeği de öğrendik. Zorbalık, sahibine zarar vermeye başladığı zaman biter. Ya da zorbanın kendisine zarar geleceğini anladığı zaman zorbalıktan vazgeçtiği bilinir. Korkmak, kaçmak, boyun eğmek, kabul etmek zorbalığın artarak sürmesine yol açar.
Zorbalığı önlemenin yolu, zorbayı önce pişman etmek, sonra da cezalandırmaktır. Cezalandırılmayan zorbalık sinsi sinsi etkisini sürdürür.

***

Öfke, beyindeki limbik sistemin parçası olan amigdaların uyarısı ile ortaya çıkar. Limbik sistem, beynin en eski bölümüdür ve yaşam becerilerinin programını yürütür. Ancak, öfke uyarıları beynin ön lobunda prefrontal bölge tarafından kontrol edilir. Bu bölge de gelen uyarıları seçme, değerlendirme ve doğru kararlar verme merkezidir.

Uygar insan, içgüdülerini ve dürtülerini aklıyla kontrol edebilen insandır. Öfkenin göz karartan şiddeti ancak akıl yoluyla kontrol edilirse doğru bir davranışın enerjisi olabilir.
Uygar ve bilinçli insan, bu nedenledir ki doğru kararlar verebilir, içgüdülerinin ve dürtülerinin esiri olmaz.

Toplumumuzun bu denli şiddete sürüklenmesinin önemli nedeni, toplumu etkileyen liderlerin şiddete yönelik davranışlarıdır.
Öfke ve şiddet davranışını bütün siyasetinin temeli yapan Recep Tayyip Erdoğan, kendi yandaşları için etkili bir liderdir.
“Öfke de bir siyasettir” diyen R.T. Erdoğan şimdi Cumhurbaşkanıdır.

Kişiliğinin de payı olan siyasetinin temelini oluşturan “öfke-şiddet-saldırı-suçlama siyaseti” başında olduğu partinin siyasal yöntemi olmuştur. Öfke davranışı yapısal olarak şiddettir.
Öfke, saldırının duygusal temelidir. Öfke ve saldırıyı sürekli rakiplerini aşağılamak, küçümsemek için kullanan siyaset, kaçınılmaz olarak suçlama ve cezalandırma hedefine yürüyecektir.
Bu politikanın iki önemli sonucu olmuştur: Birincisi, toplumun her kesimine şiddetin egemen olması ve şiddetin bir sorun çözme yolu olarak benimsenmesi.

Yaygınlaşan kadına şiddet, günlük hayatta yaşanan şiddet (kartopu cinayeti, trafik kavgaları, yanbaktın cinayetleri gibi) bu etkinin örnekleridir. Liderin örnek olması dalga dalga topluma yayılmıştır, daha da yayılacaktır. Kadın konusundaki siyasal iktidar söylemleri bu şiddeti bir anlamda kabul edilir kılmaktadır.

Bu öfke ve şiddet politikasının ikinci önemli sonucu toplumun karşıt kamplara ayrılmasıdır. Dindar olan-olmayan, Müslüman-kâfir, Sünni-Alevi, bizden olan-olmayan gibi ayrımcılık topluma verilen kalıcı zararlardır.

Bu öfke-şiddet-suçlama sarmalında bilinçli insan üzülüp kızmakla yetinecek ama bilinçsiz bir minibüs sürücüsü kendisini istediğini yapmakta haklı görecektir. Camı kırılan esnaf kartopunu atan yetişkin bir insanı bıçaklamakta yanlış bir şey görmeyecektir.
Bülent Arınç’ın “bize oy vermeyenler bizden nefret ediyorlar” sözü kaygılı bir saptamadır. Ama bu nefrete kendi tarafının nasıl yol açtığını söylemeye cesaret edememektedir. Daha önceki bir iki cılız çıkışının nasıl azarlanıp sindirildiğini unutamaz.

Kitlelerin böyle ayrıştırılıp kamplaştırılması dünya tarihinde ülkelerin iç savaşlarının nasıl çıktığını anlatmaktadır. Sorunun çözümü zorbalığın önce durdurulması, sonra da cezalandırılmasıdır.
Bu da öncelikli görevin AKP’nin iktidardan uzaklaştırılması olduğunu açıkça gösterir.

Bunun yapılamamasının Cumhuriyet tarihinin en büyük yanlışı olacağını hiç kimse unutmamalıdır.

Nükleer santralin zemini çürük mü?

Nükleer santralin zemini çürük mü?
Melis Alphan

Başımızda iki tane nükleer santral belası var. Mersin ve Sinop’ta kurulmak istenen santraller.
Oldu bittiye getirilmeye çalışılan “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci”nden burnumuza tuhaf kokular geliyor.
Birgün gazetesinden Doğu Eroğlu’nun haberine göre TMMOB, Mersin’e kurulmak istenen Akkuyu Nükleer Santrali’ne ait ÇED raporundaki mühendislerin imzalarının sahte olduğunu kriminal incelemeyle ortaya koydu.

Bakanlık topu şirkete attı. Şirket, mühendislerin açıklamalarını öne sürdü. Her iki mühendis de şirketten erken ayrılmış, “Gerekirse dışarıdan destek veririz” demiş, sonra gidip rapora imza atmışlar. Tuhaf haller.

****

Gelin geriye, Akkuyu’nun ÇED sürecinin başlangıcına gidelim.
Filiz Yavuz’un Can Yayınları’ndan çıkan “Beni ‘Akkuyu’larda Merdivensiz Bıraktın” kitabında süreç anlatılıyor. Yavuz’un konuştuğu Prof. Dr. Tolga Yarman’a göre; 1970′lerde ne çevresel etki değerlendirmesi vardı, ne turizm etki değerlendirmesi ne de sebze meyve etki değerlendirmesi.

Yer lisansı bu ölçütleri kapsamıyordu. Üstelik o yıllarda nükleer güvenliği sorgulatan Three Mile Island, Çernobil ve Fukuşima kazaları henüz yaşanmamıştı. Bunlar önemsenmedi; 1970′lerden kalma verilere yenileri eklenerek 2013 sonunda Akkuyu’nun yer lisansı yenilendi. Deprem konusundaki etütlerin içeriğine dair bir açıklama da yapılmadı.

****

Kitapta 1977′de Akkuyu’da zemin etüdünde işçi olarak çalışan Hüseyin Sarı anlatıyor: “Yeraltından çıkardığımız toprak kaya değil, kırık kum şeklinde gelirdi. Zeminin sağlam olmadığı o zamandan belliydi. Bir uzman ekibin çıkan taşları inceleyeceğini duyduk. Hemen Sinop’tan bir TIR dolusu taş getirttiler.

Akkuyu’dan çıkan toprağı TIR’a, Sinop’tan gelen taşı da incelenmesi için sandığa boşalttık. Yani Akkuyu yerine Sinop’un taşına sağlam raporu verildi. Yeraltındaki boşlukları doldurmak için her gün 25-30 ton çimento basıyorduk; çimento 300 metre öteden denizden çıkıyordu. Burada zeminin sağlam olduğunu kim
söyleyebilir?”

****

8 yıl burada bekçilik yapan Mehmet Sarı ise santralde çalışan bir mühendisin zeminin çürük olduğunu söylediğinden söz ediyor. Altyapı inşaatında çalışmış Süleyman Aytekin’in anlattıkları da tedirgin edici: “Sahildeki engebeyi düzeltmek için vurduğumuz matkaplar bazı yerlerde 10 metre indiğinde deniz seviyesine denk geliyor, su çıkıyordu. Biz ne olacağını sorduğumuzda susturmak için tehdit ediyorlardı.”

****

Akkuyu çevresinde Ecemiş Fay Hattı’nın yanı sıra Kıbrıs Dalma Batma Kuşağı, Ölü Deniz Kırığı, Güney Ege Dalma Batma Kuşağı ve Doğu Anadolu kırıkları var. 4 bin yıl boyunca burada yıkıcı depremler ve tsunamiler olmuş. Uzmanlara göre bir yerde belirli büyüklükte deprem olduysa gelecekte de aynı yerde en az o büyüklükte deprem olacaktır.

****

Belki de bu yüzden insan, sorumluluk sahibi bir mühendisin kocaman soru işaretleriyle dolu bir yerde nükleer santral kurulması yönünde imza atmasını beklemiyor. Bu nükleer hevesi gelecekte canımızı yaktığında o rapora imza atan mühendisleri ve o imzaları attıranları şükranla olmasa da anacağız elbette.

“Benim kız da kötü yola düştü ama…”

‘‘Benim kız da kötü yola düştü ama…’’
Ergun Babahan

Havuz medyasının Süleyman Şah ricatıyla ilgili manşet ve yorumlarını okuyunca aklıma o meşhur fıkra geldi. Hani uzun yıllar görüşemeyip yolda karşılaşan iki eski arkadaşının fıkrası… Hal hatır sorup özlem giderdikten sonra, çoluk çocuğu sorunca biri anlatmaya başlamış:

“Sorma, üniversiteye girdi, mezun oldu, arkasından işe başladı. Patronu çok seviyor. Sağolsun ev aldı, araba aldı, mücevherler aldı. Gezdiriyor, çok iyi maaş veriyor. Keyfi çok yerinde, çok mutlu. Seninki nasıl?”

Arkadaşının kızının başarı öyküsünü dinleyen diğer babanın cevabı kısa olmuş: ‘‘Valla benimki de kötü yola düştü ama ben senin kadar güzel anlatamıyorum.’’

İTİBAR ÇADIRDAN BETER OLDU

Havuz medyasının manşetleri, yorumları, fıkradaki gibi, kızının kötü yola düşmesini ballandırarak anlatan babaya benziyor. Bir hezimetten zafer çıkarmaya çalışıyorlar. ‘Göbeğini kaşıyan adam’ bile yemez bunu benden söylemesi…

“Bayrak inmez, ezan dinmez” diyen bir siyasi çizginin, daha üç-beş ay öncesine kadar Taraf’ın ‘‘Süleyman Şah boşaltılacak’’ manşetini en kesin dille yalanlayan bir siyasi kadronun, dün ‘terörist’ dediği insanlara bugün el açmak zorunda kalan bir anlayışın somut iflasıdır bu.

Türkiye’nin Suriye politikası, içteki son dönem uygulamaları gibi tüm dünyanın alay konusu haline gelmiş durumda. Ülkenin itibarı, rahmetli Necmettin Erbakan’ın Kaddafi’nin çadırında fırça yediği günden daha aşağı seviyeye çekilmiş durumda.

İslam coğrafyasının lideri iddiasıyla çıkılan yolda, Mısır, Suriye, Suudi Arabistan, İran ile papaz olmuşsun. Yanlış politikalar ekonomini de etkilemiş ve bu pazarlara ihracatın bıçak gibi kesilmiş.

Avrupa ve Amerika kameralar önünde dayılanıp kapalı kapılar ardında her dediklerini yapar haldesin.

Kürt politikan çorbaya dönmüş durumda. İçerdekileri bastırıp teslim almak için bir ‘iç güvenlik yasası’ çıkarmak üzeresin ama dışarıda ‘IŞİD’den beter’ dediğin kolundan izin ve destekle operasyon yapabiliyorsun.

“Kuzey Suriye’ye izin vermeyiz” sözünün üzerinden bir ay geçmeden Kuzey Suriye yönetimini resmi muhatap kabul etmek, onunla ortak operasyona girmek gerçeğiyle yüz yüze kalıyorsun.

ÜLKE SAVAŞA GİRECEK DEĞİL

Elbette kime ait olduğu belli olmayan bir türbe için koca ülke savaşa girmeyecek. Ama her gün bu konuda atıp tutanların, Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir durumla karşı karşıya bırakanların verecekleri bir hesap olmalı. En azından utanıp susmalarını beklersiniz.

Bunlar, Mavi Marmara baskınını da “İsrail’e direndik, ölü sayısını artırmadılar” diye pazarlamaya başlarsa, şaşırmamak lazım. Memleketi ayakkabı kutularına doldurulan dolarlardan ibaret sananların ülkeyi getirdiği nokta budur.

Ulusal bir meselede bile toplumun bıçak gibi ortadan ikiye ayrılmasına neden olmuş bir iktidarın Türkiye’ye huzur, refah ve mutluluk getirmesi mümkün değildir. Bu ülke bu kadar parçalanmayı işgal günlerinde bile yaşamamıştı. AKP’ye nasip oldu.

Hodri meydan!

Hodri meydan!
Attila Aşut

BirGün’deki önceliğim, “dil yazıları” yazmak… Bu konuda hayli de istek var. Ama Türkiye gündemi, beni siyasal yazılar yazmaya zorluyor. Tayyip Erdoğan’ın “Cumhurbaşkanı” olduğu bir ülkede zaten siyasetten başka bir şey konuşmak olanaksız!

Gemi azıya almış bir iktidar var karşımızda! Tek başına hükümet olmak, erkler ayrılığını ortadan kaldırmak yetmiyor onlara! Hep daha fazlasını istiyorlar. Artık valiler, kaymakamlar, AKP’nin il ve ilçe başkanları gibi davranıyor. AKP sözcüleri bir yandan 1930’ların, 40’ların “tek parti” yönetimine lanet yağdırırken, öbür yandan “parti devleti” inşa etmenin taşlarını döşüyorlar. Kaçak Saray sakini, Anayasa’yı paspas etmiş, AKP Genel Başkanı gibi konuşuyor. Bütün hukuk kuralları, etik değerler, yerleşik siyasal gelenekler ayaklar altında! Görünüşe bakılırsa, ülkenin iki Başbakanı var! Bir tür “Paralel Devlet” oluşturulmuş! Yani “iki başlı hükümet” gerçeğiyle karşı karşıyayız. RTE ile Davutoğlu, “usta-çırak” ilişkisi içinde yönetmeye çalışıyorlar ülkeyi. Adeta tahterevalli oynanıyor! Televizyon kanallarında biri bitirmeden öteki başlıyor konuşmaya! Hiç soluk aldırmıyorlar insanlara! Evlerimizde, işyerlerimizde, hatta kamu kuruluşlarındaki ekranlarda 24 saat bu adamları dinlemek zorunda kalıyoruz. Batı demokrasilerinden vazgeçtim; bir zamanlar “Demirperde” diyerek yerden yere vurdukları eski sosyalist ülkelerde bile ben böyle rezalet görmedim! Ne Brejnev, ne Jivkov, ne de Honecker, televizyon kanallarını babalarının malı gibi kullanıyorlardı…

Beştepe’deki zat, Cumhurbaşkanı andını hiçe sayarak, AKP için seçim kampanyası yürütüyor. Hiç boş günü yok! Ya “toplu açılış törenleri”nde AKP propagandası yaparken görüyoruz onu ya da figüran olarak kullandığı konuklarına Saray’ında söylev çekerken! Her gün dozunu biraz daha artıran söylemlerle muhalefet partilerini eleştiriyor; bağımsız kurumları fırçalıyor, medyaya ayar veriyor!

Bir de kalkmış, “Paralel Devlet”ten yakınıyor!

“Paralel”i siz Beştepe’yle Çankaya arasında kurmuşsunuz, ne diye demagoji yapıyorsunuz?

• • •

Ülkede “kadın cinayetleri” almış başını gidiyor. Bu tür haberler artık “vakayi adiye”den” sayılıyor. AKP sözcülerinin kadınları sürekli aşağılayan, erkeklerle eşit görmeyen, onlara yalnızca analık işlevi yükleyen söylemleri, bu cinayetlerin düşünsel altyapısını hazırlıyor.

Üniversite öğrencisi Özgecan Aslan’ın Tarsus’ta kaçırılıp vahşice öldürüldükten sonra cansız bedeninin yakılması, Türkiye’yi ayağa kaldırdı. Sokaklara dökülen insanlar, “Artık yeter!” diye isyan ettiler. Ne yazık ki cinayetlerin sonu gelmedi. Hafta içinde İstanbul’da Kübra Kart ve Antalya’da Hüsne Aslan adlı kadınlar da erkek şiddetinin kurbanı oldular…

Gazeteci arkadaşımız Nuh Köklü ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “polislik” görevi verdiği gözü dönmüş bir “esnaf” tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

Meclis’te zorbalık kol geziyor. İktidar milletvekilleri, muhalif üyelere yumruk atıyor, tokmak sallıyor! Başbakan ve Cumhurbaşkanı, tüm kesimlerin eleştirilere karşın, “İç Güvenlik Paketi”ni yasalaştırma inadından vazgeçmiyorlar. Koro halinde, “Bu yasa çıkacak, çıkacak, çıkacak!” diye meydan okuyorlar…

• • •

Son bir haftadır Birleşik Haziran Hareketi’ne yönelik baskılar yoğunlaştı.

13 Şubat’taki “Bilimsel ve Laik Eğitim İçin Okul Boykotu” öncesinde, Yürütme Kurulu’ndan Onur Kılıç tutuklanmıştı. Daha sonra BHH’nin onlarca temsilcisi, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” gerekçesiyle gözaltına alındı.

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’a da aynı gerekçeyle soruşturma açıldı. Söyleşi yaptığı kişinin Erdoğan hakkındaki sözlerini sanki kendisi söylemiş gibi suçlanıyor arkadaşımız…

Böyle giderse, “Cumhurbaşkanı’na hakaret”, ülkemizdeki en yaygın suç türüne dönüşecek!

“İç Güvenlik Paketi” henüz yasalaşmadan yaşanıyor bütün bunlar.

Bir de paket Meclis’ten geçtikten sonra olacakları düşünün:

-Valiler, hükümeti eleştirmeye kalkışanları “terörist” ilan edip polise emir verecek: “Alın bu gavatı!”

-Polis şefleri, eylemcilere gaz sıkmakta duraksama geçiren melektaşlarına bağıracak: “Sık ulan sık, artık öldürme yetkin var!”

Başbakan Davutoğlu, “İnsanları sokağa çağırırsanız millet de sokağını savunur!” diye gözdağı veriyor muhalefete.

“Yüzde elliyi evde zor tutuyorum!” diyen ustasından rol çalmaya çalışıyor.

Ne diyelim? Hodri meydan!

İnsanlar zaten ayakta ve sokakta!

Baskıyı artırın ki çöküşünüz hızlansın!

Kimin vekili bunlar?

Kimin vekili bunlar?
Hasan Pulur

On gündür elimizden yapacak bir şey gelmeden, duayla uğraşıyoruz.
Fransızca bir şarkının dediği gibi: “Her yerde kar var.”
Ama ne kar!
Genç arkadaş yüksek bir yere çıkmış, bu şarkıyı söylemese bile aynı havada:
“Her yerde kar var.”
Bu kadar mı?
***
Allah uzun ömür versin, bizimkine yetişsin, o zaman her yerde kar var değil, Boğaz’da buz var diyebilir.
Şaka bir yana, Boğaz’da buzu görmüş bir kuşak var.
Ortaköy’den buzlara bakıp karşıya geçenleri de görmüşüzdür.
Bir sabah yatakhanede uyandık:
“Dikkat dikkat! Karadeniz’den gelen buz Boğaz’ı kaplamıştır.”
Aşağıya inip sahile çıktık ki aman Allah Boğaz’da buz şenliği.
Sonra anlaşıldı, Tuna Nehri donmuş, buzlar çözülmüş ve aşağıya Marmara Denizi’ne İstanbul limanına gelmişler.
Allah rahmet eylesin, okul müdürümüz Faik Dranas feryat ediyor:
“Buzun üzerine inmeyin, tehlikelidir.”
Bunu söylemek bile yeter.
Akşama bizden büyüklerden bir ağabeyin maalesef donup boğulduğunu öğrendik.
Ertesi güne buzlar aşağıya doğru akıp gittiler.
***
Genç arkadaş işin fiyakasında, çatıya çıkmış, “Biz kar görmüş bir kuşağız” diye feryat ediyor, aklımıza bu geldi.
Biz de Boğaz’ı buzların kapladığını gören bir kuşaktanız diye bağırası geliyor insanın.
***
“Pisi pisine ölüm” diye bir laf vardır.
Ölümün kirlisi ya da pisi olur mu, ölüm ölümdür.
O mahalleleri biz de tanırız.
Yıllardır kimi orada oturmuş, kimi kiracı olmuş, alt katlarda dükkânlar açılmış.
Hemen herkes birbirini tanır.
Hele yaz akşamları tam keyif.
Topluca da eğlenirler.
Geçen gün kar yağınca konu komşu toplanmışlar, kartopu oynamışlar.
Birbirlerine attıkları kartopu dükkânın vitrinine gitmiş.
Bir rivayete göre, dükkânın camı çatlamış, kimine göre hiçbir şey olmamış, izi kalmış.
Belli ki o mahalleliye uyum sağlamayan dükkân sahibi o hızla dışarı çıkmış, kartopu atanlarla dalaşmış, kapışmış.
Ben deliyim, raporluyum diye üzerlerine yürümüş.
Elindeki sopayı almışlar, bu sefer içeri girmiş, bir bıçak almış gelmiş.
Kartopu atanlara bıçakla saldırmış, birini vurmuş.
Vurulan da bir gazeteciymiş…
Pisi pisine ölüm!
Pisi pisine katil oldu denilemez.
Çünkü bile bile yapıyor.
***
Milletvekilleri tekme, tokat, sille dövüşmüşler.
Dövüşürler!
Kimin vekilleri onlar?
Kartopu yüzünden adam öldüren milletin vekilleri.
***
Geçtiğimiz günlerde iki önemli lafı not almışız.
Birincisi:
Dağa çıkan dağcılar “!” için İzmir Valisi’nin söyledikleri.
“Pikniğe çıkar gibi dağa çıkılmaz.”
Bir de Başbakan Yardımcısı Sayın Bülent Arınç’ın tarihe geçen saptaması:
“Evet, oyların %50’sini alıyoruz ama geride kalan %50 de bize nefretle bakıyor.”

Kar topu…

Kar topu…
Yonca Tokbaş

Çocukken apartmanın altında, apartmanımızın duvarında tenis oynardım. Pat pat pat pat duvarda tenis topunun sesi olurdu.
Yan apartmanda bir amca vardı, nasıl da kızardı. “Gelirsem aşağı döverim seni!” diye bağırırdı. Bazen o kadar korkardım ki, eve kaçardım. Başka bir çocuğa tokat atmıştı, gelirse beni kesin döverdi.

Mahallede yakan top oynamak adetti. Futbol desen, hangi mahallede oynanmadı ki! Bizler sokak çocuklarıydık. O kadar çok camı indirdik ki yanlışlıkla, sayısını hatırlamıyorum.
Annemler gözümden anlardı, “yine kimin camını yaptırıyoruz?” diye sorarlardı.

Kırdığım dakika özür dilerdim, annemler bir daha dilerdi.
Bir komşu ise oynayamayalım diye her yakaladığı topu bıçakla keserdi. Ne şanslıymışız, top yerine bizi kesmemiş! Hayatım boyunca gülen, eğlenen, mutluluk çığlığı atan insan sesine kızmak aklıma gelmedi.

Kavga eden olsa müdahale edeyim hemen. Büyüdüm, anne oldum.
Hangi bebek ağlamaz ki! Hele gece ağlayan bebek mahalleyi inletebilir. Delirirsin evin içinde, dört dönersin elinden gelen her şeyi yaparsın, ama yok, bebeğin ağlar. Sen de onunla bir ağlarsın. Kapı çalar, komşu üzerine yürür “kesin sesini, uyuyamıyoruz!” diye. Uçağa binersin, bebeğin kulağı ağrır iniş ve çıkışlarda.

Meme vermek istersin. Kimi zaman alır rahatlar, kimi zaman ne yapsan almaz. Sen çaresiz bebeğini emzirmeye çalışırken kan ter içinde, hostes gelir yanına: “Hanfendi memesi biberonu yok mu bu çocuğun versenize! Yolcular rahatsız oluyor!” der.

“Al sen emzir!” demiştim bir kere. Sanki ben memnunum durumdan. Etrafındaki genci yaşlısı oflaya poflaya bakar sana. Daha sen çocukla bindin mi o bakışları yersin zaten. Bela geldi diye bakar
insanlar sana. Halden anlamayan anneler, abiler, ablalar, anneanneler bile gördüm. Bebek ağladığı için suçludur, anne susturamadığı için. Öfke doludur sağın solun.

Sevgisizlik kokar her yan. Yazlıktasındır mesela. Çocuk saklambaç oynasa suç, denize mutlu çığlıklar atarak atlasa suç. Nereye tıkacağını, sesini nasıl kısacağını şaşırırsın çocuğunun. Ne mutluluk sesine tahammül vardır, ne can acısına, ne müziğe.

Oysa çocukken olur bunlar. Çocukken atarsın bu neşe saçan çığlıkları, büyüdükçe zaten kısılır sesin ne hikmetse. Kısarlar sesini. Ya da öldürürler mutlu olduğun bir anda baksana! Hangimiz çocuk olmadık? Hangimiz mutluluk çığlığı atmadık? Hangimiz canımız yanınca ağlamadık?

Anamızdan ağlayarak geldik be dünyaya! Sen ağlamadın mı totona bir şaplak atar doktor ki nefes al da hayat belirtisi göster diye.
Hayat belirtisidir ağlamak, sağlıklı büyüme göstergesidir gülümsemek. Oynamak hakkındır. Hak!

Düşünün ki ne çok çocuk oynayamamış bu topraklarda. Ne çok çocuk mutluluk sesinin kesildiği, öfkeyle susturulduğu; gülmenin suç,
ağlamanın zayıflık olduğu bir ortamda büyütülmüş bu topraklarda.
Düşünün ki bir insan kar topu atan insanlara bıçakla saldıracak kadar mutluluğa düşman!

Ne çok insan nefret ve öfke ile besleniyor, büyütülüyor.
Birilerinin ona hak görmediği mutluluğu, başkasının yaşamasını tehdit olarak alıyor ve bıçakla saldırıyor. Dahası saldırma hakkını kendinde görüp, “Seni bıçaklarım sonra da elimi kolumu
sallaya sallaya dolaşırım” diyebiliyor.

Bu cesareti alacak olduğu ortam var, ona bu hak verildi çünkü!
“Keşke bunlar rüya olsa” diyor kar topuyla oynarken bıçaklanan o çocuk. Nuh… Kar topu yüzünden öldürülen çocuk. “Bu bir rüya olsa” diyerek hayata gözünü yuman çocuk. Çocukların gülmesine, ağlamasına, oynamasına, kahkaha çığlıkları atmasına izin verin. Çocukluğunu yaşayabilen, gülebilen insanlar büyütürsek, Kin, nefret, ve öfke dinecek, o yüzden.

İç güvenlik yasası ve kötülüğün sıradanlaşması…

İç güvenlik yasası ve kötülüğün sıradanlaşması…
Fatih Yaşlı

Naziler 1933’te iktidara geldiklerinde, yürürlükte 1919 yılında Alman monarşisinin yerine ilan edilen Cumhuriyet anayasası vardı.
Naziler, Weimar kentinde hazırlandığı için “Weimar Anayasası” olarak da bilinen bu anayasayı, yeni bir rejim kurmalarına rağmen yürürlükten hiç kaldırmadılar; yani kendi rejimlerinin anayasasını ilan etmediler.

Ancak anayasanın öyle bir 48. maddesi bulunuyordu ki, bizzat bu maddeye dayanarak anayasayı askıya almak mümkündü.
Bu maddeye göre devletin bekasının tehlikeye düştüğü ve kamu düzeninin bozulduğu durumlarda anayasa, yani temel hak ve özgürlükler bir süreliğine askıya alınabiliyordu.

Nazi rejimi, sonradan bir Nazi komplosu olduğu anlaşılacak olan Alman Parlamento Binası’nın (Reichstag) yakılmasını gerekçe göstererek tam da bunu yaptı ve sonrasında Hitler’in ağzından çıkan her emir kanun haline dönüştürüldü.

Demek ki faşizmin illa ki yeni bir anayasa yapması gerekmiyordu ama temel hak ve özgürlüklerin yer aldığı ana metni, yani anayasayı askıya alması şarttı.

***

Türkiye’de yeni rejim henüz kendi anayasasını yazabilmiş değil; 1982 Anayasası da zaten anayasanın yine anayasaya dayanarak bütünüyle askıya alınmasına cevaz vermiyor.
Ancak 2015 Türkiye’sinde kim anayasanın fiilen askıda olmadığını iddia edebilir ki?

Laiklikten tarafsız cumhurbaşkanlığına, ifade özgürlüğünden seyahat özgürlüğüne, hangi anayasa?
İşte şimdi fiilen askıda olan anayasaya bir de neredeyse bütün hükümleri anayasaya aykırı olan bir “iç güvenlik yasası” ekleniyor.

Rejim, kurmakta olduğu parti-devletinin güvenliğini anayasayı resmen ortadan kaldırarak değil ama onu hükümsüz kılacak bir kanuni düzenleme yaparak sağlamayı hedefliyor.

***

İşte bu yasa bütün çağrılara kulak tıkanıp Salı gecesi Meclis gündemine getirildiğinde iktidarın yaptığı ilk iş Meclis muhalefetinin direncini kırmak için şiddete başvurmak oldu.

Meclis kürsüsündeki tokmağın da kullanıldığı saldırıda CHP’li ve HDP’li vekiller dövüldü. İktidar partisinin vekilleri ise hem “milli irade” zırvalarıyla yaptıklarının arkasında durdular hem de dayak yiyen vekillerle sosyal medyadaki hesaplarından dalga geçtiler.

Adı zaten tüm toplumla dalga geçmek için “Özgürlükleri Koruma Paketi” olarak değiştirilen bu yasa tasarısının Meclis’e getirilme biçimi dahi, yasalaşması halinde başımıza gelecekleri göstermiş oldu.

***

Meclis’te muhalefet vekillerinin saldırı altında olduğu saatlerde, hepimiz hala Özgecan Aslan’ın katledilmesini konuşuyorken, bir ölüm haberi de İstanbul’dan geldi.

Gazeteci arkadaşımız Nuh Köklü, Kadıköy’de arkadaşlarıyla kartopu oynarken, evet kartopu oynarken, dükkânının camına kartopu geldiği gerekçesiyle bir esnaf tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

En acısı ise Nuh Köklü’nün kendisini öldüren esnaf gibi yüzlerce esnafı işsiz güçsüz bırakacak AVM yapımına karşı direnen Yeldeğirmeni Dayanışması’nın bir parçası olmasıydı.

Meclis’te, “kamu düzeni”nin sağlanması adına İç Güvenlik Yasası görüşülüyor ama ülkede kadınlar kaçırılıp tecavüze uğruyor, erkekler bıçaklanarak öldürülüyordu.

***

Faşizmin ne olduğuyla ilgili sayısız şey söylenebilir elbette ama en etkileyici olanlardan biri Alman Filozof Hannah Arendt’in kullandığı “kötülüğün sıradanlaşması” tabiridir.

Faşizmde kötülük hem radikalleşir hem sıradanlaşır. Ali İsmail’in, Berkin’in, Özgecan’ın, Nuh’un öldürülmesi radikal kötülüğün sıradanlaşmasıdır.

Artık mücadele ettiğimiz şey, radikal ve saf kötülüktür, radikal ve saf kötülüğü sıradanlaşmasıdır. Türkiye bugün düne göre çok daha fazla 1933 Almanya’sıdır.

Hava döndü, gidişiniz yakın!

Hava döndü, gidişiniz yakın!
Attila Aşut

Eğitimin her gün artan bir hızla dinselleştirilmesine karşı toplumun sürgit sessiz kalacağını düşünüyorlardı! Yanıldılar!
11 Ocak’ta alanlardaydık. “Laik ve Bilimsel Eğitim İçin Ayaktayız!” diye bağırdık, sesimizi duymak istemediler…

Üstüne üstlük, “İç Güvenlik Paketi” adını verdikleri faşist düzenlemelerle ağzımıza kilit vurmayı denediler. “Biz iktidarız, arkamızda yüzde 50 oy desteği var, her şeyi yaparız!” dediler.

“Yapamazsınız! Evrensel hukuk var, direnme hakkı var, sivil itaatsizlik var!” diye yanıt verdik. Blöf sandılar, kulak asmadılar! Halkın isyanını hafife aldılar. Sonunda gördüler Hanya’yı Konya’yı!

• • •

Birleşik Haziran Hareketi’nin çağrısıyla, 13 Şubat’ta tüm Türkiye’de “Eğitim Boykotu” yapıldı. Öğretmenler ve öğrenciler sınıflara girmediler, sıralar boş kaldı…

Bir günlük uyarı boykotu hükümeti fena korkuttu. “Parti Başkanı” gibi davranan İzmir Valisi, “Cumhurbaşkanı’na ve AKP’ye saldırı var!” diyerek eylemi yasaklamaya kalktı. Yurdun kimi yerlerinde polis müdahalesi ve gözaltılar oldu. BHH İzmir Yürütmesi’nden Onur Kılıç, eylem öncesinde uyduruk bir gerekçeyle gözaltına alındı; ardından hukuk çiğnenerek tutuklandı. Böylece, Davutoğlu’nun “Yeni Türkiye”sinde Cumhurbaşkanı’nı eleştirmenin karşılığının hapis cezası olduğu anlaşıldı!

Ne var ki, İzmir’deki yargıcın tutuklama nedeni saydığı sloganı şimdi yüz binler sokaklarda, alanlarda haykırıyor! Ne yapacaksınız? Herkesi içeri mi tıkacaksınız?

BHH Yürütme Kurulu, siyasal iktidarın bu saldırısına anında yanıt verdi: “Halkın eğitimde dinselleşmeye pabuç bırakmayacağı anlaşıldıkça paniğe kapılan iktidar ve onun memurları boşa çırpınmaktadır. Yola çıkarken söylemiştik, kavgaya davetiniz kabulümüzdür diye. Sözümüzden dönmeyiz. Kavgadayız. Ayaktayız…”

• • •

Siyasal iktidarın uzun erimli amaçları bakımından “eğitim” konusu en uygun alan olarak görülüyor. Okulları “mahalle mektebi”ne dönüştürmek için her gün pervasızca adımlar atılıyor. Üstelik bu kurumun tepesinde, sözümona “mürekkep yalamış” biri oturuyor! Nabi Avcı için, “Hükümetin en entel ve çelebi Bakanı!” diyenler var. Ama yaptığı işlere bakılırsa, gelmiş geçmiş en başarısız Milli Eğitim Bakanı olarak anılacak…

Karşıdevrim süreci adım adım ilerlerken, biz bütünü göz ardı edip parçalarla uğraşamayız. Topyekûn bir püskürtme ve süpürme hareketine girmek zorundayız.

Karşıdevrim ancak devrimci direnişle alt edilir. Yalnızca parlamentoya hapsedilen bir mücadeleden sonuç alınamayacağı görülüyor. Ülkenin yazgısını, çapsız siyasetçilerin kelle sayısı ve parmak hesabı belirleyemez. “Milli irade” yalanını boşa çıkarmalıyız.

Onlar nasıl akıllarına gelen her şeyi bir torbaya doldurup “yasa” diye önümüze koyuyorlarsa, biz de bu dayatmaların tümüne toplu direnişle karşılık vermeliyiz…

Yakınlarda yaşamını yitiren Fransız düşünür Stephane Hessel, milyonlarca satan “Öfkelenin!” adlı kitabında, insanları haksızlık karşısında sessiz kalmamaya, neoliberal masallara kanmamaya, çevreye duyarlı olmaya, toplumsal adaletsizliğe karşı barışçıl yollarla öfkelerini dile getirmeye çağırıyordu.

Oysa Başbakan Davutoğlu, CHP Genel Başkanı’nın, “Böyle giderseniz halkın direnme hakkı doğar” sözüne tehditle karşılık veriyor. Kemal Kılıçdaroğlu’na, “Bu ülkenin sokaklarını vandallara, teröristlere terk etmeyeceğiz!” diye sesleniyor. Belli ki korku bacayı sarmış! “Kendine güveniyorsan, insanları sokağa değil sandığa çağır!” diyor.

Tabii, alıştılar yüzde 10’luk seçim barajının gölgesinde demokrasicilik oynamaya!

Yağma yok! Bu oyunu bozacağız! Sandık, demokrasilerde tek seçenek değildir. Haksızlığa, hukuksuzluğa karşı her türlü barışçıl gösteri ve direniş de demokratik / evrensel bir haktır!

Bu gerçeği Bülent Arınç da anlamış olmalı ki, “Kediyi çok sıkıştırırsanız, sonunda yüzünüzü cırmalar!” diyor.

Ha şunu bileydiniz!

Ama yargıyı ele geçirirken öyle demiyordunuz! “Kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor!” diye sevinç çığlıkları atıyordunuz.
Demek ki geç de olsa gördünüz gerçeği. Türkiye’nin artık baskıyla, şiddetle, gazla, TOMA’yla yönetilemeyeceğini anladınız! Gezi’de “destan yazan” polisleriniz bile şaşkın şimdi!

Gestapo şeflerinizin “Sık ulan sık!” buyrukları işe yaramıyor.
Korkunun ecele faydası yok! Hava döndü… Gidişiniz yakın…

Memleketi meczuplara teslim ettik!

Memleketi meczuplara teslim ettik!
Enver Aysever

Hepiniz gibi öfkem büyük benim! Özgecan’ın başına gelenlerden kendimi sorumlu tutuyorum, daha bir kederleniyorum. Bir genç kadın, gün ortasında, sadece evine gitmek için yola koyuluyor ve tarihin en vahşi cinayetlerinden biriyle sonlanacak saldırıya uğruyor. Sorumluluktan sıyıramam kendimi; memleketimi, aklımı, duygularımı meczuplara teslim ettiğim için ben de suçluyum!

‘Özgürlük’ diye her türlü sapkınlık meşru sayıldı ülkemde, anaokulu çocuğunun başı kapatılmak istendi, dedesi yaşında adamların koynuna sokuldu körpecik bedenler, sustuk! “İsteyen ana baba, çocuğunu dilediği biçimde yetiştirir” diye bir yalan uydurdu liberal işbirlikçiler… ‘Dünyada böyle’ dendi. ‘Aman özgürlüklere karşı olmayalım’ diye, sustuk.

Anasının dizinden tahrik olan sapıklarla televizyon programları yapıldı, ifade özgürlüğü diye katlandık. Sormadık kendimize; ‘çocuk ne zaman cinsel ayrımda olur, soyutlama duygusu ne zaman gelişir, dileyen dilediği gibi tasarrufta bulunabilir mi çocuğu üstünde, çocuk hakları nelerdir?’ diye…

Kadın bedeni üzerine düzenli saldırılar sürdürüldü, kafa çevirdik. ‘Kaç çocuk doğurması gerekir bir kadının? Kürtaj suç mu değil mi? Sezaryen doğuma kim karar verir?’… hepsini karanlık adamlar tartıştı, tüm bunlar gözümüzün önünde oldu, doğal gibi davrandık bu olanlara… Şaşırmadık, isyan etmedik, alıştık…

Tecavüze uğrayan suçlu sayıldı, tecavüzcü alkışlandı, yetmedi adı bakan olan aklını askıya almış kimileri: “Kadın doğursun devlet bakar” dedi de çıldırmadık… İşimize gittik, yemeğimizi yedik, gece uyuduk… Öte dünya tacirleri, uyduruk din simsarları, fetva verdi, durdu. Sanki bir fikir söylüyorlar gibi bunlara ‘manyak’ diyemedik.

Köle pazarları kuruldu. Memleketimizde kadınlar alındı, satıldı. ‘Töre, aşk cinayeti’ diye kavramlar uyduruldu. Katillerin suçları örtbas edildi, bahaneler üretildi, yanı başımızda diri diri gömüldü kadınlar, recm edildi ve hepsini gördük de, ses veremedik! Gazeteler boy boy ölmüş kadının, kanlı, saldırıya uğramış fotoğraflarını koydu, almaya devam ettik, dirisini yaşatamadık, ölüsüne saygı göstermedik. ‘Feministim’ diyenle alay ettik.

Mini etek giyene, başı açık olana, içki içene, sevgilisiyle yaşayana ‘orospu’ dediler, sanki doğruymuş gibi sözleri, sanki haklılarmış gibi, ses etmedik. ‘Orospu’ dedikleri ‘seks işçileri’ kime işkence etmiş, kime tecavüz etmiş, kimi öldürmüş ki aşağılanıyorlar? En güç işi yapan, bedenini satarak ayakta kalan bu kadınların/orospuların onurundan kuşkum yok benim! Bu adamların ne onuru var, ne haysiyeti! Asıl ‘namussuz, alçak sizsiniz’ diyemedik! O orospuları, bu canilere bin kez tercih ederim.

En kötüsü; görünümü kadını andıran, iktidarın borazanı/yalakası mahlûkların utanmadan, tüm bu olan biteni meşrulaştırması! Bakıyorsun; bir eli yağda, diğeri balda mahlûklar, ekranlardan böğürüyor her gün! İki laflarından biri ‘örtünmek’, ‘28 Şubat’! Bir türlü dilleri varmıyor yaratılan bu siyasal iklimin sapıklıklara yol açtığına, erkekleri yüreklendirdiğine, kadınları eve tıkıp, kimliksiz, silik hale getirdiğine!

Gerici, yobaz, çağdışı ve karanlık adamların egemen olduğu, düşünür diye piyasaya sürüldüğü bu ortam, döner bir gün hepimizi vurur. Gazete, televizyon patronları aklını başına almalı, üç kuruş için el pençe duran sanatçı bozuntuları kendine gelmeli, artık bu liberal ahmaklığa, çıkarcı, bencil ikiyüzlülüğe sert ve net bir tepki göstermeli…

Unutmayın; o minibüste sizin kızınız olabilirdi, hatta siz olabilirdiniz… Karşınızda çığırından çıkmış adamlar, baba oğul birlikte vahşeti hazırlayan korkutucu yaratıklar var. Sanmayın ki salt kadınlar tehdit altında; bu mahlûklar için ‘erkek’, ‘kadın’ fark eder mi zannediyorsunuz? Susmak, suça ortak olmak, tecavüzü meşru kılmak, cinayeti işlemektir…

Öyle bir an gelir ki, o pislik içinde hep birlikte boğuluruz, demek isterdim ama o an geldi de geçiyor bile! Öfkem büyük benim, memleketi meczuplara teslim ettiğim için!