Terörle dansın sonuçlarını yaşıyoruz…

Terörle dansın sonuçlarını yaşıyoruz…
Orhan Bursalı

Suruç’taki büyük alçakça katliam, şimdiki koalisyon-erken seçim durum analizinin sonuç kısmını öne çekti..
Öncelikle IŞİD’in Suriye’deki kanlı macerasını ülkemize taşıması üzerine birkaç noktaya değinmek zorundayız: Bu bilinemiyor muydu? Mümkün değil. Çünkü iktidarın IŞİD’le dansı başladığı andan itibaren, muhalif medyanın yorum köşeleri ikaz yazılarıyla dolup taşmaya başladı…
Gazeteler IŞİD’in ülkemizdeki faaliyetleriyle dolup taştı, büro açtılar, pankart astılar, para topladılar, hatta ormanda gösteriler bile yaptılar, adam ve insan devşirdiler, yüzlerce genç ve ailesi perişan oldu Suriye’de… Gazeteler oğullarını IŞİD’e kaptıran ailelerin dramlarıyla doldu taştı.
MİT TIR’ları yakalandı, silah yüklü, hepsi Suriye’de Esad’a karşı savaşan IŞİD ve benzeri köktendinci örgütlere gidiyordu.
İktidar hemen her olayda yakalandıkça sustu, inkâr etti.

Kaç canlı bomba dolaşıyor
Ama bu politikalarının dipsiz kuyu olduğunu anladığında çok geç kalmıştı RTE ve Davutoğlu ikilisi.
Atı alan Üsküdar’ı geçmiş, uluslararası kamuoyu IŞİD’e karşı daha etkin önlemlere yönelmiş, kafa koparan örgütün geleceği kararmıştı.
İktidar, oynadığı atın tökezlediğini görünce, sessiz sedasız politikasını değiştirmeye yöneldi. IŞİD’cilerden bir kısmını tutukladı.
Örgütün ülkede yeraltı örgütlenmesini bilen yok.
Kaç canlı bombası var, bilen yok.
Katliamlar yapma potansiyelini bilen yok.
Biliyorsanız açıklayın, öncelikle can güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğunuz bu millete bilgi verin, hesap verin, açıklama yapın, koruma önlemlerini alın, bu belayı uzaklaştırmak için ne yapabiliyorsanız..
Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırın…
***
Terör örgütüyle dans eden sizler, ama sonuçlarına katlanan sizler değil bu millet..
Yazık değil mi bu ülkeye.. O bombalar bu bombalar, o yakar bu yıkar, millet ölür.
Suruç’ta bombaların parçaladığı gencecik insanlar, aileleri.. Yazık değil mi..
Hani bu ülkede cenaze kalkmıyordu artık.
Bu söylemden sonra kaç ailenin ocağına ateş düştü, bunun çetelesini tutan var mı?
***
IŞİD’le dans, Musul Konsolosluğu’nda yaşanan “karanlık olay”la mı başladı? Hani 49 resmi yurttaşımızın esir alndığı..
Hani herkes kaçar ve her yer boşaltılırken, konsolosluğa orada kalın talimatının verildiği.. sonra IŞİD’cilerin gelip herkesi esir aldığı o meşum olay.
Oradan MİT için bir “kahramanlık öyküsü” yaratılmamış mıydı?
Öğrendik ki sonra, hapishanelerimizde bulunan çoğu önemli kişi konumundaki onlarca cihatçının serbest bırakılması anlaşmasıyla, bir takas yapmışız.
Musul Konsolosluğu baskını, IŞİD’cileri geri almak için mi yapılmıştı. Komplo teorisi uyduruyorum!

İktidar, terörle dans etti
Esad’a karşı her türlü şeytanla aynı yatağa girdi.
Onu kendi evinde ağırladı, ülkeyi yataklığa çevirdi.
Reyhanlı katliamını unuttuk mu? Buna göz yumulduğuna ilişkin açıklamalar var. Tabii ki inanmak istemem!
Ama aydınlatılmamış olaylar üzerinde hep şüpheler ve gölgeler vardır.
Bir iktidar ve resmi adamları, olayları aydınlatmak için değil, gizlemek, örtbas etmek için davranıyorlarsa, orada mutlaka yasal olmayan işler yapılıyor demektir.
Mahkemelerin iktidarca olayları örtbas için kullanıldığına ilişkin açık şüphelerin üzerinde dumanlar tütüyorsa hele..
***
Türkiye çok tehlikeli sularda seyrediyor.
IŞİD, savaşı ve hesaplaşmayı içeriye taşıdı.
Ankara, bunun üzerine seçim hesapları kuruyor mu?
Şu terör azarsa, erken seçime gider, çoğunluk iktidarını kuracak milletvekili çıkarırım gibi.
Savaş üzerinden kazanma planları..
Hayır yok, böyle bir şey hiçbir iktidarın ne aklından geçebilir, ne esintisini hisseder..
Ama burası Türkiye abicim.. İktidarın geçmişi insan aklına kötü düşünceler getirmiyor değil.
Biz düşüncemizi yazalım, hayat bizi yanlış çıkarsın…

İnsana Ait Ne Varsa…

İnsana Ait Ne Varsa…
Güray Öz

Yanıyor dünya. Yok sıcaklardan söz etmiyorum; o da var ama asıl yangın insanların yüreklerindedir. Dünyamızın hemen her köşesinde nüfus artış hızını dengelemek ister gibi kör bir terör can alıyor. Hesabı kitabı yok; nedeni, anlaşılabilir bir gerekçesi yok. “İşte bak dinde yeri var” dediklerinde ortaya çıkan kabul edilebilir bir anlamı yok. Havada hızla yol alan kurşun, tene değen bıçak o büyük sözlerin kitabında olduğu söylenen anlamı vuruyor, kesip geçiyor.
Şaşkınız; şiirin insanı terk etmesinin nedeni belki de budur.
***
Aslında yalnız şiir değil, hikâye de bizi terk etti. Hikâye yoksullaştı. Ölümü anlatan tek bir hikâyemiz var şimdi bizim. Masalımız masala benzemiyor. Devlerle, devlet miydi yoksa, savaşıp onları yenen kahramanların yerini tuhaf, ucubelere benzeyen Amerikalı kahramanlar aldı. İnsan değiller, hikâyelerinde şiddetten başka bir şey olmayan tuhaf makinelerle oynuyor çocuklarımız. “İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” mi demişti ustalardan biri bir zamanlar. İşte insani olan şeylerin sayısı gittikçe azalıyor. Öldüren, kolları bacakları kopartan bombacının, sırıtkan bir yüzle boğaz kesen çocuğun, yaptıklarını gururla anlatan, insanlara ölüm götürerek vadedilmiş cenneti kazandığını hayal eden sakallı tedhişçinin hikâyesi hikâye değil.
***
Aşk öldü. Bunca ölümün içinde en fazla o öldü. Beynimizin kıvrımlarında ona ayırdığımız yer azaldı, giderek dönüştü. Aşkın yerine şehveti, seksi büyük bir ticari başarı olarak yerleştiren, göçmenleri denizde neredeyse gururla boğan zamanın kapitalisti, yüzünü yine o eski kutsal kitaplara döndü. Orada insanın hikâyesinin değil tenlerin, duyguların değil etlerin hikâyesinin yazıldığını büyük bir sevinçle keşfetti. Bulduğu kaba saba hikâyeyi iştahla tercüme etti; şimdi TV kanallarında seksin bin türlü halini din adamına anlattırıyor; edebiyat dünyası ise grinin bilmem kaç tonuyla sarhoş ne zamandır. Şiir kayboldu, hikâye satıldı, aşk öldü.
***
İnsan kazandığını sandığı yerde kaybettiğini gördüğünde umudunu yitirmez mi? Kimi zaman öyle bir duyguyla, ışıkları kapatıyor, mümkünse ölüme yatıyoruz. Yenilmenin öğrenmekle eşdeğer olduğunu, her yenilişin katlanarak umudu büyüttüğünü, çoğalttığını söyleyen Samuel Beckett de teselli etmiyor galiba artık bizi. Yanlış mı anlamıştık onun sözlerini diye kuşkuyla yeniden okuyoruz. Yok hayır işte tam şöyle söylemiş: “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.” Öyle demiş işte; “daha iyi yenil” demiş. İnadı bırakma, devam et, teslim olma, korkma, insan gibi davran, kuyruğu kıstırıp kaçma, yaşayacaksan, kuşku da duysan bir anlamı olsun hayatının demiş.
***
Kimi zaman kitaplardan, âlimlerden edindiğimiz bilgiden, o bilgilerle yapabildiğimiz yorumlarımızdan kuşkuya düşeriz. Düşmeliyiz zaten. Çünkü kuşkunun tıpkı yenilmek, daha iyi yenilmek gibi bir işlevi var. Her kuşkuda bir adım ileri gidiyoruz aslında. Başa dönüyoruz ve bu yazıyı da bir mezar yazısı olarak yazmadım ben. Hepsini geri çağırıyorum; aşkı, şiiri, hikâyeyi, bilgiyi, kuşkuyu, inadı, hayatımızı anlamlandıracak ne varsa…
Ne varsa insana ait, hepsini…

“Yeni Ufuklar” görevini tamamladı…

New Horizons Plüton görevini tamamladı…

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, New Horizons (Yeni Ufuklar) adlı araştırma uydusunun Plüton cüce gezegeninin yakınından geçişini tamamladığını bildirdi. NASA, uzay aracının hala faaliyette olduğuna dair sinyali aracın Plüton’un yakınından geçişinden 13 saat sonra alabildi.

Washington yerel saatiyle 07.49’da (TS 14.49) Plüton’a 12 bin 472 kilometre yaklaşan insansız uzay aracının Dünya ile bağlantısı birkaç saat boyunca kesildi. Araç bu süre içinde büyük bir hızla fotoğraf ve veri toplamaya başladı.

Plüton’un yanından saniyede 14 kilometre (saatte 50 bin kilometre) hızla geçen New Horizons, şu ana kadar insanoğlu tarafından yapılmış en hızlı uzay aracı.

Projenin önde gelen araştırmacılarından Alan Stern, aracın dün alabildiğince fazla veri toplayabilmesi yönünde programlandığını açıkladı.

Piyano büyüklüğündeki araştırma uydusu, Plüton’un yörüngesine girmesini sağlayacak yavaşlatıcı motorlara sahip değil. Bu denli hızla giderken de aracın fren yapabilmesi için de kendi ağırlığının 70 katı konvansiyonel yakıta ihtiyacı var. New Horizons’un önümüzdeki yıllarda gezegen sayılmayan Güneş Sistemi objeleriyle randevusunun devam edeceği tahmin ediliyor.

NASA’nın 1970’li yıllarda geliştirdiği Voyager uyduları gibi New Horizons da, seyahati boyunca bilgi toplamaya programlandı. Araca elektrik sağlayan radyoizotop termoelektrik jeneratöründeki plütonyumun 2026’da tükenmesi bekleniyor. Bununla birlikte New Horizons’un Güneş Sistemi’ndeki yolculuğunu tamamladıktan sonra bir sonraki yıldız sistemine mevcut hızıyla görünebilir bir gelecekte ulaşması, bugünün teknolojisiyle imkansız.

Uzmanlar New Horizons’un Plüton’a yaklaşması sırasında bir uzay enkazına çarpıp tahrip olmasına 10 binde 1 ihtimal veriyordu. Ancak araçtan 13 saat sonra sinyal gelmesi, aracın arızasız yolculuğuna devam ettiğini gösteriyor.

Plüton’dan gelecek yüksek çözünürlüklü yeni fotoğraflarınsa birkaç saat içinde Dünya’ya ulaşması bekleniyor. Her ne kadar fotoğraf verilerini taşıyan radyo dalgaları ışık hızında hareket etse de, bu fotoğrafların Plüton’la buluştuğu noktadan ulaşması saatler alabiliyor.

Plüton görevi, aynı zamanda Güneş Sistemi’nin başlangıç anlamında keşif görevinin tamamlanması anlamına geliyor. 9 yıl önce başlayan görevde 5 milyar kilometre yol alındı. Plüton bu görevin başlamasından kısa bir süre sonra 2006 yılında gezegen konumundan cüce gezegen konumuna düşürüldü. Bunda Plüton’un izlediği yörüngenin Güneş Sistemi içindeki diğer gezegenlerin yörüngesinden farklı düzlemde ve eliptik bir rota izlemesinin payı var. Bu da Güneş çevresindeki bir turunu yaklaşık 250 yılda tamamlayan Plüton’un aslında Güneş Sistemi’ne ait bir gezegen olmayabileceği olasılığına işaret ediyor.

Uzmanlar 700 milyon dolara mal olan New Horizons aracından alınan bilgilerin 1930 yılında keşfedilen Plüton’un beklenenden daha büyük bir gezegen olduğunu ortaya koyduğunu söylüyor.

Atomu bir tarafımıza kaçırırsak…

Atomu bir tarafımıza kaçırırsak…
Hakan Gülseven

Keşke her şey bir şaka olsaydı… O zaman hakikaten amma gülerdik!

Zira mevcut iktidarın yarattığı insan malzemesi popülerleştikçe, daha görünür oldukça, şaşkınlık verici bir manzara ortaya çıkıyor. Cehaletin boyutu insanın sinirlerini boşaltıyor, istemsizce güldürüyor.

Size hemen bir tüyo vereyim, televizyonlardaki şu iftar-sahur programlarına mutlaka takılın…

İkiyüzlü medya patronları, iktidar eliyle büyütülen dincileşmeye ayak uydurdu ya, bütün kanallar bir takım acayip adamlarla anlaşmış, her kanalda iftar-sahur programı var.

Böylelikle dilediğiniz kanalı açıp, bu yandan çarklı ‘alim’lerin zırvalarını izleyebiliyorsunuz. Yalanın, dolanın bini bir para…

Misal, Aydın Doğan’ın Kanal D’si ‘Bayraktar Hoca’ diye bir adamla anlaşmış. Geçen gece Einstein’ın atomu parçaladıktan sonra, ‘atomun içindeki küçük şeyler’i gördüğünü ve “Bunların mutlaka bir yaratıcısı olması gerekir” deyip imana geldiğini söyledi!

Bu kadar pişkince yalan atabilmek için gerçekten büyük bir cehalet gerekir…

Yahudi kökenli olan Einstein, hem Museviliği hem de diğer dinlerin kitaplarını kesin bir dille reddetmişti.

Ayrıca, ‘atomun içindeki küçük şeyler’ lafı ne ya?!

Adam bir de nötronu protonu bilse, Einstein’a ‘Maşallah’ yazılı sünnet elbisesi giydirip faytona bindirecek! (Tamam, hemen gelmeyin üstüme, Museviler zaten sünnetlidir ama dünyada çocukların pipisini kestirip düğün yapan tek memleket bizimkidir!)

***

Bu ‘din alimleri’ genel bir karakter özelliği olarak ‘sallamacı’ oluyorlar. İstisnasız hepsi böyle.

Önce hakikaten sağlam bir yalan uyduruyorlar, sonra bu yalana kendileri inanıyorlar, en son olarak da yalanı yaymaya başlıyorlar.

Attıkları palavralar öyle yenilir yutulur cinsten değil.

Bunlar Kaptan Cousteau’yu Müslüman yapmış, Neil Armstrong’a uzayda ezan sesi duyurmuşlardı!

Hatta kafası ‘çip’li İslam bülbülü Salih Mirzabeyoğlu, tamamen bu palavralar üzerine ‘İstikbal İslamındır’ diye kitap bile yazmıştı!

O vakitler kimi girişken arkadaşlarımız Cousteau ve Armstrong’la temasa geçip bunların yalanlarını ortaya çıkardı ama neye yarar!

Yalanda ısrar bunların karakteridir. Nasılsa hedef kitlelerinin bir şey okuduğu yok.

Daya hurafeyi, bas palavrayı, uçur şeyhi, süründür müridi!..

Ali Kalkancı’nın çorabını koklayan, Badeci Şeyh’e annesini, yetmedi kendisini ‘badeleten’ adam ‘ayda ezan sesi’ palavrasına mı inanmayacak?!

Fethullahçılar, bu Kaptan Cousteau ile Neil Armstrong yalanlarını ata ata koca örgüt kurdular; böylece banka, holding ve medya grubu sahibi bile oldular!..

***

Yalan üzerinden ikbal sağlama işi dinciliğin alametifarikasıdır. Siyasette de böyle.

Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden unsurun ‘başörtülü bacısı’ mesela.

Haziran Ayaklanması günlerinde ‘erotik’ bir yalan ortaya atıp tüm toplumu infiale getirmeye çalışmışlardı elbirliğiyle.

100 tane deri elbiseli yarı çıplak adam Kabataş’ın göbeğinde taciz etmişti AKP’nin ‘Yalancı Gelin’ini.

Nasıl da gürlüyordu dönemin başbakanı!

Medyadaki gülleri nasıl da fanteziler ortaya atıyordu… Ve tabii her yalanın orta yerine din ve kutsal da itinayla yerleştiriliyordu.

Adam, olmayan görüntüleri bile ‘mübarek Cuma günü’ açıklayacaktı yahu!

Hâlâ görüntü falan yok…

‘Yalancı Gelin’ de, dönemin başbakanı da, medya gülleri de, koskoca bir palavranın sahipleri değillermiş gibi, hiç utanmadan ortalıkta pişkin pişkin dolanıyorlar hâlâ!

Evet, bunun adı tam olarak pişkinliktir! Hatta iddia ediyorum, dünyada ‘pişkin’ lafını bu güruhtan daha fazla hak eden kimse yoktur.

Dediğim gibi, nasılsa hedef kitle kendini rektal bölgede istenmeyen tüy gibi hissediyor, kimisi de ısırıp yalama peşinde…

Bunlara, “Atom dediğin Adana asfaltında yetişen bir gazoz ağacıdır” desen itiraz edecek halde değiller.

Neredeyse tamamı tedaviyi reddeder gibi bilgiyi reddediyor. İradi olarak cahiller. Bunları toplayınca da ‘milli irade’ ortaya çıkıyor.

Böyle iktidara böyle ‘milli irade’ işte!

***

Bu arada, dikkat ettim de, Melih Gökçek’in Beyaz TV’sinde sahur programı yok. Acun bile sahur programı yapıyor, Beyaz TV’de üçüncü sınıf Amerikan filmleri oynatıyorlar sahur vakti.

Halbuki Ertem Şener, Ahmet Çakar, Sinan Engin ve Rasim’den bir sahur programı da çıkardı:

– Ahmet Hocam, taharet esnasında su kaçırırsak oruç bozuluyor mu?

– Yok Rasimcim, hemen arkasından atomu ittirip patlattın mı konu kapanıyor…

Konstantiniyye Oteli…

Konstantiniyye Oteli…
Selahattin Duman

Ol mahiler ki derya
içredir, deryayı bilmezler
İBNİ Haldun bir gün aklına nereden estiyse “Coğrafya kaderdir” demiş. Çağdaşları veya ardından gelenler bu lafı o kadar beğenmiş ki her fırsatta tekrar etmişler.
Sonunda bu güzel lafın beş-altı sahibi birden çıkmış.
TC nüfus kâğıdı taşıyan pek çok okumuş yazmış adam da “Coğrafya kaderdir” tespitini romanlarından birinde kullandığı için sahibi olarak Ahmet Hamdi Tanpınar’ı bilir.
Varsın bilsin. Mahkeme kadıya nasıl mülk değilse “okkalı laflar” da sahibine mülk değil. Hele tweet çağında. Bir lafın altına kimin imzasını atarsan o laf öylece gider.

* * *

“Coğrafya kaderdir” lafıyla en son Zülfü Livaneli’nin “Konstantiniyye Oteli” romanında karşılaştım.
Romanın karakterlerinden biri olan psikiyatr, beş yüz yıl önce bizim coğrafyaya gelen Sefarad Yahudileri ile bizim topraklara hiç uğramayan Aşkenaz Yahudilerini kıyaslıyor.
İkinciler, kuzeyin topraklarında bir Freud, bir Einstein, bir Karl Marks çıkarmışlar. Kırk dokuz Nobel Bilim Ödülü kazanmışlar. Kaderleri bizim topraklardan geçen Sefarad milletinin bir tane Nobel Bilim Ödülü yok.
Gel de bunun mânâsını ver şimdi.

SİZE NOBEL YOK

Bizim Osmanlı’nın tuğrasının hüküm sürdüğü topraklardan elliden fazla devlet çıktı. Ne Rumların, ne Yahudilerin, ne Türkler ile Kürtlerin, ne Sırpların, ne Arapların, ne Ermenilerin, bir tanesinin bile Nobel Bilim Ödülü yok.
Livaneli’nin son romanına serpiştirdiği ve okuru üzerinde düşünmeye zorladığı bu tür kıyaslamalar adamı çarpıyor.
Yazarın, romandaki karakterlerin ağzına verdiği soruyu, sen de kendi kendine soruyorsun.
Zülfü Livaneli’nin romanlarının tamamını, eksiksiz okumuşumdur. Kafamdaki sıralamada “Serenad” birinciydi.
“Konstantiniyye Oteli” geldi, hepsini geçti, birinciliğe oturdu.
Livaneli bu romanında şimdiki İstanbul’un havadan fotoğrafını çekiyor. Ancak yazarın objektifi; tıpkı uzaydan fotoğraf çekip de toprağın altındaki cevherin, fosillerin, fay hatlarının yerini belirleyen kamera gibi bugünkü İstanbul’un ölü toprağı altında yatanları da yakalıyor.
2 bin 672 yıllık şehrin “toprak altı” olmuş hayatı ile bugünkü hayatını kıyaslıyor. Üzerinden bin yıl geçmiş olayların bugünkü tekrarı ile okuru şaşırtıyor.

* * *

Huyumdur, temalı bir kitap açtığım zaman ardından benzer kitaplara saldırırım.
Zülfü Livaneli’nin romanını bitirir bitirmez Radi Dikici’nin “Dört İstanbul” çalışmasına saldırdım. Ardından Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi ile Profesör Dr. Metin Sözen’in “Topkapı” kitaplarına.
Okudukça anlıyorsun ki İstanbul’un dibi bucağı yok.
Bunu bilip de yerin altından bir şey çıkarıldığında heyecanlanan insanların algısı başka oluyor. “Kupon arsa” peşinden koşarken tarihi bahane edip iş makinelerinin önüne çıkanlara “Çanak çömlek meraklısı kaçıklar” diyenlerin algısı başka.

PORNAİ SOKAĞI

Bağımsız mahkemeleri bugün Adalet Bakanı’nın emrine verenler acaba “Roma Hukuku” denen kavramın İstanbul’da doğduğunu bilirler mi?
İmparator Justinyen, kuruluşundan bu yana çıkarılmış üç milyon kanunu tek tek inceletti, ayıklattı, 150 bine indirdi. Yeni yasalar ve düzenlemeler ile “Justinyen Kodeksini” oluşturdu.
Bugün bütün dünyada, hukuk eğitimi veren fakültelerde okutulan “Roma Hukuku”nun tarifi bu çalışmalardan ve İstanbul’dan çıktı.
Yine dünyanın ilk üniversitesi kabul edilen “Konstantinople Üniversitesi” yani “Pandidaktorion” bu coğrafyadan doğdu. Hem de “kupon arsa simsarı” Bilal Oğlan’ın TÜRGEV’ine ihtiyaç duyulmadan.
Haaa! Okuyucu bunu sevecektir.
Gelişmiş veya kendine gelişmiş ülke süsü verenler arasında bilgisayarlı eğitimde sonuncuyuz. Lakin bizi sonuncu yapan bilgisayar yüzdemize rağmen “porno sitelere girişte” Avrupa birincisiyiz.
Porno meraklıların yüzde yüze yakını bu sözcüğün İstanbul’un bir sokağından geldiğini bilmez. Konstantinopolis ismi daha İstanbul olmamışken, kadim şehrin bugün Çemberlitaş diye bilinen meydanından denize doğru inen bir sokağı vardı, Pornei Sokağı.
Ne kadar meyhane, batakhane, eğlence yeri varsa bu sokaktaydı ve “Porno” sözcüğü, cinselliğin eski merkezi sayılan bu sokaktan doğdu. Öğrendiniz işte, haydi kendinizi alkışlayın.

* * *

“Konstantiniyye Oteli” romanına yeniden dönerken bir şeyin altını çizmeden geçemem. O da Zülfü Livaneli’nin dilidir.
Edebiyatımızı didik didik edip, harika sonuçlar çıkaran Selim İleri dostumuz eğer okumuşsa bize hak verecektir. Livaneli bu romanında kendini dil olarak da aşmış. Şiirsel bir tat kazanan yazım diline bu kitapta doyulmuyor.
Bize böyle bir kitap yazdığın için teşekkürler Livaneli.

“Yaşasın cehalet!”

Sayın Padişah sen çok yaşa!
Selahattin Duman

ATALARIYLA bu kadar övünüp, atalarını “iletişim araçları marifetiyle” bu kadar yerin dibine sokan bizimki gibi bir ülke daha yoktur.
TRT, bütün muhafazakârların gözdesi olan Sultan Abdülhamid Han’ı sokağa çıkarıp hane berduşların arasına attı. Hızını alamadı, briketten yapılma bir barakaya soktu, başına çaput sarmış üç adamdan din dersi aldırdı.
Koca İslam âleminin halifesi, peygamberin vekili, kim olduğu belirsiz üç adamın rahle-i tedrisinden geçirildi.
O da yetmedi. Abdülhamid’i silahlı çatışmanın içine soktular.

* * *

İstanbul’un orta yerine, döküntü benzin istasyonlarının helalarına benzeyen briketten bir kulübe kondurmuşlar.
O kulübenin içinde Abdülhamid Han ve üç-dört fedaisi. Dışarıda Apaçi
Kızılderili’si gibi sayısız silahlı adam.
Say ki John Ford’un Posta Arabası filmini seyrediyoruz. Mizansenin içinde bir tek John Wayne eksik. Boynunuz, sanatınızın altınızda kala.

ÇOK SABIRLI BİR ABDÜLHAMİD

Sinema eğer sanatsa, ki sanattır, biz orada yokuz. Ancak muhafazakâr kanadın yaratıcı beyinleri “sanat yapıp” cukka götürmekte ısrarlı.
Hele tarihi filmler yapmaya geldi mi kendilerinden başka ehil adam olmadığı kanısındalar. Geçenlerde Abdülhamid Han’ı başka bir dizide seyrettim.
Seyrettim dedimse sinirlerim ancak birkaç dakikasına, birkaç sahnesine dayandı.
Bu kez orta boylu, ince yapılı padişahı temsilen “pehlivan kesimli” bir aktörde karar kılmışlar.
Adamcağızın suratı fazladan “ablak” görünüyor.
O ablak suratın üzerine bir de takma sakal oturtmuşlar. Ramazan pidesini tepeden şöyle bük, üstüne fesi oturt. Pidenin altına da takma sakalı bağla. Olsun sana muhafazakâr televizyoncu işi tarihi canlandırma.
Önce ya sabır, çekiyorum ama içimden de “Olabilir, sanatçının yaratma şekline saygılıyız” gibisinden kendimi dahi tatmin etmeyen zırvaları geçiriyorum. O sırada huzura kabul edilenlerden biri Abdülhamid Han’a “Sayın Padişahım” diye hitap etmesin mi?
“Sayın Padişahım”
Cumhuriyetin gönülsüz kulları ile temsili saltanat ilişkilerinde yeni bir boyuttur bu “Sayın Padişahım” hitabı.

* * *

Atatürk filmi yaptırıp, huzuruna gelenlerin ona “Sultanım” diye hitap ettirmek gibi bir şey bu. Bekliyorum ki temsili Abdülhamid yüzüne karşı bu “Sayın Padişahım” münasebetsizliğini yapanlara tekme tokat girişsin.
Sille-i Hümayunu ile huzurdakileri ihya etsin.
Yooo! “Sayın Padişahım” hitabı ona da normal gelmiş olmalı ki tiradını söylemeye devam ediyor.

OSMANLI’DA OLMAYAN SARIK

Abdülhamid’in başına gelenler yakın zamanda Kanuni’nin de başına geldi. Sarayına baktık. Beyaz kavuklu bir Allah kulu yok. Kiminin yeşil, kiminin kırmızı, kiminin bordo, çoğunun da siyah kavuğu var.
Ben kavuk diyorum ama siz “kafaya dolanan çul” diye anlayın.
Ataları ile sabah akşam, yatıp kalkıp övünen 80 milyonluk memlekette, Osmanlı tarzı kavuklardan birkaçını sarabilen kimse yok.
O yüzdendir ki dizidekiler, başlarına kavuk takmak yerine “hamamda peştamal dolamış gibi” gezindiler. Ne kendisini Abdülmecid’in torunu ilan eden Ak Saraylı Büyük Usta’dan bir tepki geldi ne de başkasından.
Şahsen Devlet Bahçeli’den bu tarih kirletmesine bir tepki beklerdim. O da sessiz kalınca kavuksuz şehzadelerin boynu büküldü.

* * *

Erken Cumhuriyet’in, Latin alfabesiyle yeni tanışan gazete okuru Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun Kara Davud adlı tefrika romanını çok tutmuştu.
Kara Davut kim miydi? Fatih’in ilk fedaisiydi ve Osmanlı’nın derin devletiydi.
En çözülmez işleri o çözüyordu.
Romanın bir yerinde Padişah ile fikir ayrılığına düşen Kara Davut sinirlenip Fatih’e tokadı çaktı. Çakmasıyla da bütün İstanbul ayağa kalktı, Babıâli’ye üşüştü. Gazete tefrikayı bitirmek zorunda kaldı.
Şimdi sinema ve televizyon marifeti ile sayın padişahları tokatlıyoruz. Lafla, replikle, saçma sapan sahnelerle yerin dibine sokuyoruz; memleketten çıt yok.
Ne diyeyim? Yaşasın cehalet!

Yolsuzluk sistem olunca…

Yolsuzluk sistem olunca…
Nilgün Cerrahoğlu

Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” eserini bilirsiniz…
Ünlü düşünür; “istisnai” olduğu varsayılan “kötülüğün”, sanıldığından çok daha sıradan ve yaygın olduğunu söyler.
En feci Nazi cürümlerini dahi kötülüğün toplumda sandığımızdan çok daha derin kökler salmış olmasına bağlar.
Sorunun temelinde gerçekte kötülüğün “rutinleşmesi” yatmaktadır. İnsanlar bu yüzden en beter suçları işlerken dahi “hata yaptıklarının” ayırdında olmazlar.
Bu çarpıcı tespit, “kötülüğün sıradanlığının dinamiğine” ’60’lı yıllarda ışık tutan Arendt’ten bu yana sosyolojik pek çok olguyu çözümlemeye yaramıştır.

Otoriteyi yitirmek
Gazeteci Jose Antonio Zarzalejos İspanya’daki yolsuzluğu ele alırken işte Arendt’in bu ufuk açan tespitine gönderme yapıyor ve ünlü siyaset kuramcısının analizindeki gibi “yolsuzluğun” da toplumda esas itibarıyla “sıradanlaştığını” söylüyor.
“Zimmet”, “sahtecilik, “nüfuz ticareti”, “kara para aklama”, “vergi kaçakçılığı”, “dolandırıcılık”, “hortum skandallarıyla” gündeme gelen kralın eniştesine kadar uzanan yolsuzluk olgusunun tabanda da alabildiğine yaygın olduğunu belirten Zarzalejos, “yaygın olan üç yolsuzluk türü var!” diyor:
“Paralel ekonomi, vergi kaçakçılığı ve mafyozi suçlar. Taban da, tepe gibi bu suçların türlü unsurlarıyla iç içe olduğundan tepeyi denetleyecek otoriteye sahip değil. Tıpkı Hannah Arendt’teki ‘kötülüğün sıradanlığı’ gibi ben buna ‘yolsuzluğun sıradanlığı’ diyorum. İspanya’da yolsuzluk sıradanlaştı. Bu nedenle denetlenmesi çok güç!”

Terörün güç olan hazmı
Sedat Peker’in düğünündeki ünlüleri şöyle bir göz önüne getirdiğinizde, “yolsuzluğun sıradanlaşmasının” ve “içselleştirilmesinin” ne anlama geldiğini bizim buradaki yerel panoramayla da kavrayabilirsiniz…
İspanya’da kraliyet konuları ve Bask sorunu üzerinde mutlak hakimiyeti ile bilinen
J. A. Zarzalejos ile görüşmemizin ilk bölümünü “Bir devlet nasıl çürür?” başlığı ile hafta başında yayımlamıştım (16 Haziran). Araya Demirel’in ölümü girdi. İkinci bölüm bugüne sarktı…
Zarzalejos’la İspanya’da son seyahatimde gerçekleştirdiğim bu görüşme aslında sadece “yolsuzluk” ve Kral Juan Carlos’un tacı devretmesiyle sonuçlanan “kraliyet depremini” değil, değişik boyutlar içeren “çok geniş çaplı devlet krizini” kapsamaktaydı.
Zarzalejos, “5 arazı var” dediği geniş kapsamlı krize; kraliyetin (yani devlet başkanlığının) krizini, toprak bütünlüğü meselesini, terör, yolsuzluk ve bağımsızlığını yitiren medya krizini de dahil ediyor…
Bask terörünün fiilen sona ermesine karşın “terör” başlığında hâlâ ısrarlı olmasının nedenini, “henüz yaraların sarılmamasına” bağlıyor. Zarzalejos’a göre tarihle yüzleşme henüz zira yapılmamış; gelecek kuşaklara olayların nasıl aktarılacağı (“history telling”) kesinleşmemiş…

Devlet modeli sorgulanıyor
Katalan bağımsızlık arayışını da içeren “ayrılıkçılık” ve “ulus bütünlüğü” sorunsalı ile ülkenin tüm dikişlerinin atmakta olduğuna dikkat çeken İspanyol gazeteci, üstüne basa basa bir dönemin sonuna gelindiğini belirtiyor.
“Tüm dikişlerin atması” olayını; geçen hafta İspanya’nın en büyük iki kentinin hiç beklenmedik iki belediye başkanına geçmesiyle tekrar hatırladım…
En önemli finans ve sermaye merkezi Barselona’nın belediye başkanlığı, “squatter/yasadışı işgalci” diye tanınan “küreselleşme karşıtı” eylemci Ada Colau’ya geçti…
Çeyrek yüzyıldan bu yana muhafazakârlarda olan Madrid belediyesi ise gene Colau gibi eski komünistsolcu Manuela Carmena adındaki kadın yargıca devroldu.
Her iki başkanı da, düzen karşıtı parti Podemos destekledi. Bizim burada da son seçimlerde görüldüğü üzere hem iktidar ve hem ana muhalefetin sandıkta cezalandırıldığı İspanya’da, tüm “dikişlerin atması hali” gerek sağ, gerek solda tüm kurulu düzen partilerini tehdit ediyor.
Kasımda yapılacak genel seçimler için şimdiden seçim sathına giren İspanya, “yeni bir döngü” olarak tanımlanan süreçte çok ilginç bir laboratuvar olacak ve bize çarpıcı ipuçları sunacak.

Şöhret yarıştırma…

Şöhret yarıştırma…
Melike Karakartal

İnsanın hayatla ilgili deneyimi arttıkça, okudukça, öğrendikçe, insan
ilişkilerini tecrübe ettikçe vardığı nokta şu: Daha az insan, daha az
sosyalleşme, daha çok kendine vakit ayırma, kendi tercihlerine göre yarattığın dünyanda daha fazla vakit geçirme…

Dünya üzerinde yaşayacağımız zaman dilimi belli, hayatın ilk yarısında insan pek anlamıyor ancak sonrasında daha çok zamansızlıktan şikayet eder hale geliyorsun.
Okuyacak o kadar kitap, izleyecek o kadar film, öğrenilecek bir dünya bilgi…
Hangi birini, ne zaman yapacaksın? Kısacık hayatına nasıl sığdıracaksın?

Zaman yönetimini beceremiyorsun, günler, haftalar akıp gidiyor.
“Nasılsa hiçbir şeyi tam yapamayacağım” hissiyle aklına ne gelirse ertelemeye başlıyorsun.
Oysa aklımıza ne geliyorsa ufak ufak gerçekleştirsek, gün olacak hayatımızı değiştirecek…
Tüm bunları düşünürken bir değişmez var: Daha az insanla iletişim.
İnsana en çok “vakit kaybediyorum” duygusu yaşatan anlar, bencil sohbetler esnasında gerçekleşiyor.

En havadan-sudan, en sıradan, en günlük sohbetler, bir noktada illa ayrıcalık yarıştırmaya, tanınmış, önemli kişilerle olan bağlantıya, kişisel deneyimlere, tercih beyanına geliyor. Herkes, bir biçimde toplum, aile, arkadaş çevresi veya iş çevresi içindeki önemini anlatmaya başlıyor, kimi zaman açık açık, kimi zaman “mesaj” olarak: “Ben önemliyim ha, yanlış olmasın…”

Sohbet karşılıklı muhabbetten, zihin açıcı bir eylem olmaktan çıkıyor, karşımızdakinin “Ben çayı şekerli severim”, “Her gün bir Türk kahvesi içmezsem olmaz”, “Ay ben yaz mevsimi severim, soğuk sevmem” gibi kişisel tercih beyanı festivaline veya şöhretli tanıdık anlatma müsabakasına dönüşüyor.

“Falanca benim yakın arkadaşımdır”, “Dayımın oğlu filanca ile ortak iş yapıyor”, “Benim dedem İsmet İnönü’nün en yakın arkadaşıymış” gibi…
“Egolar bir kenara bırakılamıyor” adeta. Önemli insan, ayrıcalıklı şahsiyet olma ve algılanma ihtiyacı, iletişimin önüne geçiyor.
Oysa gerçek sohbet, gerçek iletişim için gerekli olan de en temel ihtiyaç bu.

Söyleyeceği sözün karşısındakine bir faydası yoksa eğer, bazen de susmayı denemeliyiz belki de. Beş kişi bir araya geldiğimizde “kişisel tercih beyanı”na veya şöhret yarıştırmaya “sohbet” dememeliyiz belki de.
Sohbetin illa bir noktasında, hayatta ayrıcalıklı bir noktada olduğunu belirtme ihtiyacı duyanlara gülümseyip geçmeliyiz belki de.

*** *** ***

Çok genç yaşta olmuyor bu ama an geliyor, hiçbir yere götürmeyen sohbetlerin içinde olmaktansa, kendi kendinize bir köşede kitabınızı okumayı tercih etmiyor musunuz?
Bir sahilde, deniz kenarında, bir parkta, koruda, Boğaz kenarında, temiz havayı içinize çekerken, başınızda “Ay ben güneşli hava severim, ay ben çay sevmem kahve severim, ay ben tatlı sevmem, ay ben kırmızı sevmem mavi severim” diye kişisel tercih beyanına “sohbet” diyen birisinin eşliği yerine, yalnızlığı tercih etmiyor musunuz?

Veya yanınızda, birlikte susabildiğiniz, birbirinizi anlayabildiğiniz bir dost, sevgili, eş varsa… O an cenneti yaşıyormuşsunuz gibi gelmiyor mu?
Karşılıklı iletişimde bol fikir alışverişi yapabildiğiniz “egoları bırakmış” dostların arasında, bol kitaplı günler olsun!

“Biz aptal değiliz”

“Biz aptal değiliz”
Sanem Altan

Türkiye’nin insanlarını küçümsemek bence her zaman büyük bir hatadır.

Bu toplum, bütün eksikliklerine rağmen derin bir geçmişe sahip.

Ne badireler atlatmış.

Her seferinde kurtulmasını bilmiş.

“Kurtulma içgüdüsü” sağlam bir toplumuz biz…

***

Sanırım en fazla da aşağılanmaya tepki duyuyoruz.

Öyle isyankar bir toplum değiliz.

Büyük hareketler, büyük devrimler yapmıyoruz belki ama bekliyor, yeri geldiğinde, zamanı geldiğinde, gereğini yapıyoruz.

***

Askeri vesayet çok aşağıladı bu toplumun insanlarını.

Dinini, dilini, inancını, giyimini aşağıladı.

Silahıyla tehdit etti.

Darbelerle hayatını kararttı.

Ama sonunda çok sıkı bir tokat yiyerek alaşağı oldu.

***

Askeri vesayetin yıkılmasında büyük rol oynayan AKP de, iktidara yerleştikten sonra toplumu aşağılamaya kalkıştı.

Sadece rakiplerini, muhaliflerini, karşıtlarını değil kendi taraftarını da aşağıladı.

***

Askeri vesayetin boyunduruğundan yeni kurtulan toplumun, yeniden bir başka boyunduruğa razı olacağını sandı.

Beş yıldır olduğu yerde sayan, ekonomisi gelişmeyen, işsizliği artan toplumun, dini motiflerle kandırabileceğini sandı.

Yolsuzluklara ses çıkarmayacağını sandı.

Hukuksuzluklara, gittikçe koyulaşan baskılara aldırmayacağını sandı.

***

Halkı küçümseyen o generallerin nasıl devrildiğini unuttu.

Halkın, korkmaktan hoşlanmadığını anlayamadı.

Gösterişi hoş karşılamadığını fark edemedi.

İktidarda her istediğini yapabileceğine inandı.

***

AKP, çok sert bir uyarı aldı toplumdan.

“Gittiğin yol, yol değil” dedi seçmenler.

Baskıyı, yasağı, tehdidi sevmediğini gösterdi.

Sürdüğü yoksul hayatı önemsemeyen iktidarlara tahammülü olmadığını ortaya koydu.

***

Bundan sonra şu koalisyon olur, bu koalisyon olur…

O parti bununla anlaşır, bu parti şununla anlaşır…

Ama toplumu küçümsemeye kalkarlarsa, insanları kandırabileceklerini sanırlarsa, ilk seçimde o partiler de bunun bedelini öder.

***

“Biz aptal değiliz.”

Bu seçimin en açık mesajı bu bence.

Bizi aptal yerine koyan cezasını çeker.

***

Bundan sonra bu ülkeyi yönetecek olanlar, bu toplumun “çocuk” olmadığını, sembollerle, hamasi nutuklarla kandırılmayacağını bilerek yönetmek zorundalar.

Baskı yapmaya kalktıklarında, şiddete yöneldiklerinde, yolsuzluklara bulaştıklarında devrileceklerini bilecekler.

***

Siyasiler bu mesajı alırlarsa huzurlu, mutlu bir şekilde yolumuza devam ederiz.

Almazlarsa, bu mesajı alan birini bulana kadar halk aramayı sürdürür.

Mesajı almayanı devirir.

***

Budur toplumun “büyüklerine” maruzatı.

Oh olsun…

Oh olsun…
Hayko Bağdat

Yapmayacaktınız…

Milletin gözünden bile sakındığı evlatlarının plastik mermilerle gözlerini çıkarıp üstüne bir de sırıtmayacaktınız.

15 yaşındaki çocuğu katledip anasını meydanda yuhalatmayacaktınız.

Köylüleri bombayla parçalayıp, adalet bekleyen annelerin yüzüne “soruşturmaya gerek yoktur” kararını okutmayacaktınız.

301 madenci verdiğiniz ruhsatlar sayesinde toprağa gömüldüğünde gidip orada sağ kalan işçilere yumruk, tekme atmayacaktınız.

Üç-beş Ermeni gencinin Hrant Dink’i anmak için tuttukları küçücük bir salona güvenlik için gönderdiğiniz sivil polise beyaz bere taktırmayacaktınız.

Çalışma ofisinizden milletin karısına kızına bakıp onların kıyafetlerine “orospu kıyafeti” imasında bulunmayacaktınız.

Soru soran kadın gazeteciye “kızın erkeklerin kucağına otursun ister misin” demeyecektiniz.

“Camilere girdiler, başörtülü kadınların üzerine işediler” yalanlarınızla palayı kapanın gencecik insanların üzerine saldırmasına yol vermeyecektiniz.

O müezzini hakkı savundu diye sürgüne göndermeyecektiniz.

Paraları kutulara doldurup çalmayacaktınız.

Hırsızları yakalayan polisleri, savcıları zindana tıkmayacaktınız.

Cemevinde ibadete gelmiş Alevinin kafasına kurşun sıkmayacaktınız.

Ardından “polis nasıl bu kadar sabredebiliyor şaşırıyorum” demeyecektiniz.

İnsanların dini duygularını sömürüp ardından makara kukara yapmayacaktınız.

Özel mahkemeler kurup cadı avı başlatmayacaktınız.

Suriye’ye benzin dökmeyecektiniz.

“Onu öyle bırakmam” diyerek gazetecileri hedef göstermeyecektiniz.

Ortalığa bu kadar yalaka zavallıları gazeteci diye sürmeyecektiniz.

Devletin bütün ihalelerini üç-beş şakşakçınıza peşkeş çekmeyecektiniz.

Doğaya bu kadar düşman olmayacaktınız.

“Kürt sorunu yoktur” demeyecektiniz.

Adımızı anarken “afedersin” demeyecektiniz.

Sesini çıkaran herkesi “vatan haini” ilan etmeyecektiniz.

Şimdi iktidarınızı kaybediyorsunuz. Adalete, hakka, hukuka muhtaç olacağınız günler yaklaşıyor. Size oy vermeyen kesimlere çektirdiğiniz acıların aynılarını yaşamamanızı dilerim. Yerlerde süründürdüğünüz adaletin yeni mağdurları olmamanızı isterim.

Fakat şunu unutmayınız ki elbet bir gün hesap vereceksiniz.

Adaletin karşısına çıktığınızda göz göze geleceğiz.

Oh olsun be diyeceğiz.

Geç bile kaldı, oh olsun…