Konstantiniyye Oteli…

Konstantiniyye Oteli…
Selahattin Duman

Ol mahiler ki derya
içredir, deryayı bilmezler
İBNİ Haldun bir gün aklına nereden estiyse “Coğrafya kaderdir” demiş. Çağdaşları veya ardından gelenler bu lafı o kadar beğenmiş ki her fırsatta tekrar etmişler.
Sonunda bu güzel lafın beş-altı sahibi birden çıkmış.
TC nüfus kâğıdı taşıyan pek çok okumuş yazmış adam da “Coğrafya kaderdir” tespitini romanlarından birinde kullandığı için sahibi olarak Ahmet Hamdi Tanpınar’ı bilir.
Varsın bilsin. Mahkeme kadıya nasıl mülk değilse “okkalı laflar” da sahibine mülk değil. Hele tweet çağında. Bir lafın altına kimin imzasını atarsan o laf öylece gider.

* * *

“Coğrafya kaderdir” lafıyla en son Zülfü Livaneli’nin “Konstantiniyye Oteli” romanında karşılaştım.
Romanın karakterlerinden biri olan psikiyatr, beş yüz yıl önce bizim coğrafyaya gelen Sefarad Yahudileri ile bizim topraklara hiç uğramayan Aşkenaz Yahudilerini kıyaslıyor.
İkinciler, kuzeyin topraklarında bir Freud, bir Einstein, bir Karl Marks çıkarmışlar. Kırk dokuz Nobel Bilim Ödülü kazanmışlar. Kaderleri bizim topraklardan geçen Sefarad milletinin bir tane Nobel Bilim Ödülü yok.
Gel de bunun mânâsını ver şimdi.

SİZE NOBEL YOK

Bizim Osmanlı’nın tuğrasının hüküm sürdüğü topraklardan elliden fazla devlet çıktı. Ne Rumların, ne Yahudilerin, ne Türkler ile Kürtlerin, ne Sırpların, ne Arapların, ne Ermenilerin, bir tanesinin bile Nobel Bilim Ödülü yok.
Livaneli’nin son romanına serpiştirdiği ve okuru üzerinde düşünmeye zorladığı bu tür kıyaslamalar adamı çarpıyor.
Yazarın, romandaki karakterlerin ağzına verdiği soruyu, sen de kendi kendine soruyorsun.
Zülfü Livaneli’nin romanlarının tamamını, eksiksiz okumuşumdur. Kafamdaki sıralamada “Serenad” birinciydi.
“Konstantiniyye Oteli” geldi, hepsini geçti, birinciliğe oturdu.
Livaneli bu romanında şimdiki İstanbul’un havadan fotoğrafını çekiyor. Ancak yazarın objektifi; tıpkı uzaydan fotoğraf çekip de toprağın altındaki cevherin, fosillerin, fay hatlarının yerini belirleyen kamera gibi bugünkü İstanbul’un ölü toprağı altında yatanları da yakalıyor.
2 bin 672 yıllık şehrin “toprak altı” olmuş hayatı ile bugünkü hayatını kıyaslıyor. Üzerinden bin yıl geçmiş olayların bugünkü tekrarı ile okuru şaşırtıyor.

* * *

Huyumdur, temalı bir kitap açtığım zaman ardından benzer kitaplara saldırırım.
Zülfü Livaneli’nin romanını bitirir bitirmez Radi Dikici’nin “Dört İstanbul” çalışmasına saldırdım. Ardından Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi ile Profesör Dr. Metin Sözen’in “Topkapı” kitaplarına.
Okudukça anlıyorsun ki İstanbul’un dibi bucağı yok.
Bunu bilip de yerin altından bir şey çıkarıldığında heyecanlanan insanların algısı başka oluyor. “Kupon arsa” peşinden koşarken tarihi bahane edip iş makinelerinin önüne çıkanlara “Çanak çömlek meraklısı kaçıklar” diyenlerin algısı başka.

PORNAİ SOKAĞI

Bağımsız mahkemeleri bugün Adalet Bakanı’nın emrine verenler acaba “Roma Hukuku” denen kavramın İstanbul’da doğduğunu bilirler mi?
İmparator Justinyen, kuruluşundan bu yana çıkarılmış üç milyon kanunu tek tek inceletti, ayıklattı, 150 bine indirdi. Yeni yasalar ve düzenlemeler ile “Justinyen Kodeksini” oluşturdu.
Bugün bütün dünyada, hukuk eğitimi veren fakültelerde okutulan “Roma Hukuku”nun tarifi bu çalışmalardan ve İstanbul’dan çıktı.
Yine dünyanın ilk üniversitesi kabul edilen “Konstantinople Üniversitesi” yani “Pandidaktorion” bu coğrafyadan doğdu. Hem de “kupon arsa simsarı” Bilal Oğlan’ın TÜRGEV’ine ihtiyaç duyulmadan.
Haaa! Okuyucu bunu sevecektir.
Gelişmiş veya kendine gelişmiş ülke süsü verenler arasında bilgisayarlı eğitimde sonuncuyuz. Lakin bizi sonuncu yapan bilgisayar yüzdemize rağmen “porno sitelere girişte” Avrupa birincisiyiz.
Porno meraklıların yüzde yüze yakını bu sözcüğün İstanbul’un bir sokağından geldiğini bilmez. Konstantinopolis ismi daha İstanbul olmamışken, kadim şehrin bugün Çemberlitaş diye bilinen meydanından denize doğru inen bir sokağı vardı, Pornei Sokağı.
Ne kadar meyhane, batakhane, eğlence yeri varsa bu sokaktaydı ve “Porno” sözcüğü, cinselliğin eski merkezi sayılan bu sokaktan doğdu. Öğrendiniz işte, haydi kendinizi alkışlayın.

* * *

“Konstantiniyye Oteli” romanına yeniden dönerken bir şeyin altını çizmeden geçemem. O da Zülfü Livaneli’nin dilidir.
Edebiyatımızı didik didik edip, harika sonuçlar çıkaran Selim İleri dostumuz eğer okumuşsa bize hak verecektir. Livaneli bu romanında kendini dil olarak da aşmış. Şiirsel bir tat kazanan yazım diline bu kitapta doyulmuyor.
Bize böyle bir kitap yazdığın için teşekkürler Livaneli.

“Yaşasın cehalet!”

Sayın Padişah sen çok yaşa!
Selahattin Duman

ATALARIYLA bu kadar övünüp, atalarını “iletişim araçları marifetiyle” bu kadar yerin dibine sokan bizimki gibi bir ülke daha yoktur.
TRT, bütün muhafazakârların gözdesi olan Sultan Abdülhamid Han’ı sokağa çıkarıp hane berduşların arasına attı. Hızını alamadı, briketten yapılma bir barakaya soktu, başına çaput sarmış üç adamdan din dersi aldırdı.
Koca İslam âleminin halifesi, peygamberin vekili, kim olduğu belirsiz üç adamın rahle-i tedrisinden geçirildi.
O da yetmedi. Abdülhamid’i silahlı çatışmanın içine soktular.

* * *

İstanbul’un orta yerine, döküntü benzin istasyonlarının helalarına benzeyen briketten bir kulübe kondurmuşlar.
O kulübenin içinde Abdülhamid Han ve üç-dört fedaisi. Dışarıda Apaçi
Kızılderili’si gibi sayısız silahlı adam.
Say ki John Ford’un Posta Arabası filmini seyrediyoruz. Mizansenin içinde bir tek John Wayne eksik. Boynunuz, sanatınızın altınızda kala.

ÇOK SABIRLI BİR ABDÜLHAMİD

Sinema eğer sanatsa, ki sanattır, biz orada yokuz. Ancak muhafazakâr kanadın yaratıcı beyinleri “sanat yapıp” cukka götürmekte ısrarlı.
Hele tarihi filmler yapmaya geldi mi kendilerinden başka ehil adam olmadığı kanısındalar. Geçenlerde Abdülhamid Han’ı başka bir dizide seyrettim.
Seyrettim dedimse sinirlerim ancak birkaç dakikasına, birkaç sahnesine dayandı.
Bu kez orta boylu, ince yapılı padişahı temsilen “pehlivan kesimli” bir aktörde karar kılmışlar.
Adamcağızın suratı fazladan “ablak” görünüyor.
O ablak suratın üzerine bir de takma sakal oturtmuşlar. Ramazan pidesini tepeden şöyle bük, üstüne fesi oturt. Pidenin altına da takma sakalı bağla. Olsun sana muhafazakâr televizyoncu işi tarihi canlandırma.
Önce ya sabır, çekiyorum ama içimden de “Olabilir, sanatçının yaratma şekline saygılıyız” gibisinden kendimi dahi tatmin etmeyen zırvaları geçiriyorum. O sırada huzura kabul edilenlerden biri Abdülhamid Han’a “Sayın Padişahım” diye hitap etmesin mi?
“Sayın Padişahım”
Cumhuriyetin gönülsüz kulları ile temsili saltanat ilişkilerinde yeni bir boyuttur bu “Sayın Padişahım” hitabı.

* * *

Atatürk filmi yaptırıp, huzuruna gelenlerin ona “Sultanım” diye hitap ettirmek gibi bir şey bu. Bekliyorum ki temsili Abdülhamid yüzüne karşı bu “Sayın Padişahım” münasebetsizliğini yapanlara tekme tokat girişsin.
Sille-i Hümayunu ile huzurdakileri ihya etsin.
Yooo! “Sayın Padişahım” hitabı ona da normal gelmiş olmalı ki tiradını söylemeye devam ediyor.

OSMANLI’DA OLMAYAN SARIK

Abdülhamid’in başına gelenler yakın zamanda Kanuni’nin de başına geldi. Sarayına baktık. Beyaz kavuklu bir Allah kulu yok. Kiminin yeşil, kiminin kırmızı, kiminin bordo, çoğunun da siyah kavuğu var.
Ben kavuk diyorum ama siz “kafaya dolanan çul” diye anlayın.
Ataları ile sabah akşam, yatıp kalkıp övünen 80 milyonluk memlekette, Osmanlı tarzı kavuklardan birkaçını sarabilen kimse yok.
O yüzdendir ki dizidekiler, başlarına kavuk takmak yerine “hamamda peştamal dolamış gibi” gezindiler. Ne kendisini Abdülmecid’in torunu ilan eden Ak Saraylı Büyük Usta’dan bir tepki geldi ne de başkasından.
Şahsen Devlet Bahçeli’den bu tarih kirletmesine bir tepki beklerdim. O da sessiz kalınca kavuksuz şehzadelerin boynu büküldü.

* * *

Erken Cumhuriyet’in, Latin alfabesiyle yeni tanışan gazete okuru Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun Kara Davud adlı tefrika romanını çok tutmuştu.
Kara Davut kim miydi? Fatih’in ilk fedaisiydi ve Osmanlı’nın derin devletiydi.
En çözülmez işleri o çözüyordu.
Romanın bir yerinde Padişah ile fikir ayrılığına düşen Kara Davut sinirlenip Fatih’e tokadı çaktı. Çakmasıyla da bütün İstanbul ayağa kalktı, Babıâli’ye üşüştü. Gazete tefrikayı bitirmek zorunda kaldı.
Şimdi sinema ve televizyon marifeti ile sayın padişahları tokatlıyoruz. Lafla, replikle, saçma sapan sahnelerle yerin dibine sokuyoruz; memleketten çıt yok.
Ne diyeyim? Yaşasın cehalet!

Yolsuzluk sistem olunca…

Yolsuzluk sistem olunca…
Nilgün Cerrahoğlu

Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” eserini bilirsiniz…
Ünlü düşünür; “istisnai” olduğu varsayılan “kötülüğün”, sanıldığından çok daha sıradan ve yaygın olduğunu söyler.
En feci Nazi cürümlerini dahi kötülüğün toplumda sandığımızdan çok daha derin kökler salmış olmasına bağlar.
Sorunun temelinde gerçekte kötülüğün “rutinleşmesi” yatmaktadır. İnsanlar bu yüzden en beter suçları işlerken dahi “hata yaptıklarının” ayırdında olmazlar.
Bu çarpıcı tespit, “kötülüğün sıradanlığının dinamiğine” ’60’lı yıllarda ışık tutan Arendt’ten bu yana sosyolojik pek çok olguyu çözümlemeye yaramıştır.

Otoriteyi yitirmek
Gazeteci Jose Antonio Zarzalejos İspanya’daki yolsuzluğu ele alırken işte Arendt’in bu ufuk açan tespitine gönderme yapıyor ve ünlü siyaset kuramcısının analizindeki gibi “yolsuzluğun” da toplumda esas itibarıyla “sıradanlaştığını” söylüyor.
“Zimmet”, “sahtecilik, “nüfuz ticareti”, “kara para aklama”, “vergi kaçakçılığı”, “dolandırıcılık”, “hortum skandallarıyla” gündeme gelen kralın eniştesine kadar uzanan yolsuzluk olgusunun tabanda da alabildiğine yaygın olduğunu belirten Zarzalejos, “yaygın olan üç yolsuzluk türü var!” diyor:
“Paralel ekonomi, vergi kaçakçılığı ve mafyozi suçlar. Taban da, tepe gibi bu suçların türlü unsurlarıyla iç içe olduğundan tepeyi denetleyecek otoriteye sahip değil. Tıpkı Hannah Arendt’teki ‘kötülüğün sıradanlığı’ gibi ben buna ‘yolsuzluğun sıradanlığı’ diyorum. İspanya’da yolsuzluk sıradanlaştı. Bu nedenle denetlenmesi çok güç!”

Terörün güç olan hazmı
Sedat Peker’in düğünündeki ünlüleri şöyle bir göz önüne getirdiğinizde, “yolsuzluğun sıradanlaşmasının” ve “içselleştirilmesinin” ne anlama geldiğini bizim buradaki yerel panoramayla da kavrayabilirsiniz…
İspanya’da kraliyet konuları ve Bask sorunu üzerinde mutlak hakimiyeti ile bilinen
J. A. Zarzalejos ile görüşmemizin ilk bölümünü “Bir devlet nasıl çürür?” başlığı ile hafta başında yayımlamıştım (16 Haziran). Araya Demirel’in ölümü girdi. İkinci bölüm bugüne sarktı…
Zarzalejos’la İspanya’da son seyahatimde gerçekleştirdiğim bu görüşme aslında sadece “yolsuzluk” ve Kral Juan Carlos’un tacı devretmesiyle sonuçlanan “kraliyet depremini” değil, değişik boyutlar içeren “çok geniş çaplı devlet krizini” kapsamaktaydı.
Zarzalejos, “5 arazı var” dediği geniş kapsamlı krize; kraliyetin (yani devlet başkanlığının) krizini, toprak bütünlüğü meselesini, terör, yolsuzluk ve bağımsızlığını yitiren medya krizini de dahil ediyor…
Bask terörünün fiilen sona ermesine karşın “terör” başlığında hâlâ ısrarlı olmasının nedenini, “henüz yaraların sarılmamasına” bağlıyor. Zarzalejos’a göre tarihle yüzleşme henüz zira yapılmamış; gelecek kuşaklara olayların nasıl aktarılacağı (“history telling”) kesinleşmemiş…

Devlet modeli sorgulanıyor
Katalan bağımsızlık arayışını da içeren “ayrılıkçılık” ve “ulus bütünlüğü” sorunsalı ile ülkenin tüm dikişlerinin atmakta olduğuna dikkat çeken İspanyol gazeteci, üstüne basa basa bir dönemin sonuna gelindiğini belirtiyor.
“Tüm dikişlerin atması” olayını; geçen hafta İspanya’nın en büyük iki kentinin hiç beklenmedik iki belediye başkanına geçmesiyle tekrar hatırladım…
En önemli finans ve sermaye merkezi Barselona’nın belediye başkanlığı, “squatter/yasadışı işgalci” diye tanınan “küreselleşme karşıtı” eylemci Ada Colau’ya geçti…
Çeyrek yüzyıldan bu yana muhafazakârlarda olan Madrid belediyesi ise gene Colau gibi eski komünistsolcu Manuela Carmena adındaki kadın yargıca devroldu.
Her iki başkanı da, düzen karşıtı parti Podemos destekledi. Bizim burada da son seçimlerde görüldüğü üzere hem iktidar ve hem ana muhalefetin sandıkta cezalandırıldığı İspanya’da, tüm “dikişlerin atması hali” gerek sağ, gerek solda tüm kurulu düzen partilerini tehdit ediyor.
Kasımda yapılacak genel seçimler için şimdiden seçim sathına giren İspanya, “yeni bir döngü” olarak tanımlanan süreçte çok ilginç bir laboratuvar olacak ve bize çarpıcı ipuçları sunacak.

Şöhret yarıştırma…

Şöhret yarıştırma…
Melike Karakartal

İnsanın hayatla ilgili deneyimi arttıkça, okudukça, öğrendikçe, insan
ilişkilerini tecrübe ettikçe vardığı nokta şu: Daha az insan, daha az
sosyalleşme, daha çok kendine vakit ayırma, kendi tercihlerine göre yarattığın dünyanda daha fazla vakit geçirme…

Dünya üzerinde yaşayacağımız zaman dilimi belli, hayatın ilk yarısında insan pek anlamıyor ancak sonrasında daha çok zamansızlıktan şikayet eder hale geliyorsun.
Okuyacak o kadar kitap, izleyecek o kadar film, öğrenilecek bir dünya bilgi…
Hangi birini, ne zaman yapacaksın? Kısacık hayatına nasıl sığdıracaksın?

Zaman yönetimini beceremiyorsun, günler, haftalar akıp gidiyor.
“Nasılsa hiçbir şeyi tam yapamayacağım” hissiyle aklına ne gelirse ertelemeye başlıyorsun.
Oysa aklımıza ne geliyorsa ufak ufak gerçekleştirsek, gün olacak hayatımızı değiştirecek…
Tüm bunları düşünürken bir değişmez var: Daha az insanla iletişim.
İnsana en çok “vakit kaybediyorum” duygusu yaşatan anlar, bencil sohbetler esnasında gerçekleşiyor.

En havadan-sudan, en sıradan, en günlük sohbetler, bir noktada illa ayrıcalık yarıştırmaya, tanınmış, önemli kişilerle olan bağlantıya, kişisel deneyimlere, tercih beyanına geliyor. Herkes, bir biçimde toplum, aile, arkadaş çevresi veya iş çevresi içindeki önemini anlatmaya başlıyor, kimi zaman açık açık, kimi zaman “mesaj” olarak: “Ben önemliyim ha, yanlış olmasın…”

Sohbet karşılıklı muhabbetten, zihin açıcı bir eylem olmaktan çıkıyor, karşımızdakinin “Ben çayı şekerli severim”, “Her gün bir Türk kahvesi içmezsem olmaz”, “Ay ben yaz mevsimi severim, soğuk sevmem” gibi kişisel tercih beyanı festivaline veya şöhretli tanıdık anlatma müsabakasına dönüşüyor.

“Falanca benim yakın arkadaşımdır”, “Dayımın oğlu filanca ile ortak iş yapıyor”, “Benim dedem İsmet İnönü’nün en yakın arkadaşıymış” gibi…
“Egolar bir kenara bırakılamıyor” adeta. Önemli insan, ayrıcalıklı şahsiyet olma ve algılanma ihtiyacı, iletişimin önüne geçiyor.
Oysa gerçek sohbet, gerçek iletişim için gerekli olan de en temel ihtiyaç bu.

Söyleyeceği sözün karşısındakine bir faydası yoksa eğer, bazen de susmayı denemeliyiz belki de. Beş kişi bir araya geldiğimizde “kişisel tercih beyanı”na veya şöhret yarıştırmaya “sohbet” dememeliyiz belki de.
Sohbetin illa bir noktasında, hayatta ayrıcalıklı bir noktada olduğunu belirtme ihtiyacı duyanlara gülümseyip geçmeliyiz belki de.

*** *** ***

Çok genç yaşta olmuyor bu ama an geliyor, hiçbir yere götürmeyen sohbetlerin içinde olmaktansa, kendi kendinize bir köşede kitabınızı okumayı tercih etmiyor musunuz?
Bir sahilde, deniz kenarında, bir parkta, koruda, Boğaz kenarında, temiz havayı içinize çekerken, başınızda “Ay ben güneşli hava severim, ay ben çay sevmem kahve severim, ay ben tatlı sevmem, ay ben kırmızı sevmem mavi severim” diye kişisel tercih beyanına “sohbet” diyen birisinin eşliği yerine, yalnızlığı tercih etmiyor musunuz?

Veya yanınızda, birlikte susabildiğiniz, birbirinizi anlayabildiğiniz bir dost, sevgili, eş varsa… O an cenneti yaşıyormuşsunuz gibi gelmiyor mu?
Karşılıklı iletişimde bol fikir alışverişi yapabildiğiniz “egoları bırakmış” dostların arasında, bol kitaplı günler olsun!

“Biz aptal değiliz”

“Biz aptal değiliz”
Sanem Altan

Türkiye’nin insanlarını küçümsemek bence her zaman büyük bir hatadır.

Bu toplum, bütün eksikliklerine rağmen derin bir geçmişe sahip.

Ne badireler atlatmış.

Her seferinde kurtulmasını bilmiş.

“Kurtulma içgüdüsü” sağlam bir toplumuz biz…

***

Sanırım en fazla da aşağılanmaya tepki duyuyoruz.

Öyle isyankar bir toplum değiliz.

Büyük hareketler, büyük devrimler yapmıyoruz belki ama bekliyor, yeri geldiğinde, zamanı geldiğinde, gereğini yapıyoruz.

***

Askeri vesayet çok aşağıladı bu toplumun insanlarını.

Dinini, dilini, inancını, giyimini aşağıladı.

Silahıyla tehdit etti.

Darbelerle hayatını kararttı.

Ama sonunda çok sıkı bir tokat yiyerek alaşağı oldu.

***

Askeri vesayetin yıkılmasında büyük rol oynayan AKP de, iktidara yerleştikten sonra toplumu aşağılamaya kalkıştı.

Sadece rakiplerini, muhaliflerini, karşıtlarını değil kendi taraftarını da aşağıladı.

***

Askeri vesayetin boyunduruğundan yeni kurtulan toplumun, yeniden bir başka boyunduruğa razı olacağını sandı.

Beş yıldır olduğu yerde sayan, ekonomisi gelişmeyen, işsizliği artan toplumun, dini motiflerle kandırabileceğini sandı.

Yolsuzluklara ses çıkarmayacağını sandı.

Hukuksuzluklara, gittikçe koyulaşan baskılara aldırmayacağını sandı.

***

Halkı küçümseyen o generallerin nasıl devrildiğini unuttu.

Halkın, korkmaktan hoşlanmadığını anlayamadı.

Gösterişi hoş karşılamadığını fark edemedi.

İktidarda her istediğini yapabileceğine inandı.

***

AKP, çok sert bir uyarı aldı toplumdan.

“Gittiğin yol, yol değil” dedi seçmenler.

Baskıyı, yasağı, tehdidi sevmediğini gösterdi.

Sürdüğü yoksul hayatı önemsemeyen iktidarlara tahammülü olmadığını ortaya koydu.

***

Bundan sonra şu koalisyon olur, bu koalisyon olur…

O parti bununla anlaşır, bu parti şununla anlaşır…

Ama toplumu küçümsemeye kalkarlarsa, insanları kandırabileceklerini sanırlarsa, ilk seçimde o partiler de bunun bedelini öder.

***

“Biz aptal değiliz.”

Bu seçimin en açık mesajı bu bence.

Bizi aptal yerine koyan cezasını çeker.

***

Bundan sonra bu ülkeyi yönetecek olanlar, bu toplumun “çocuk” olmadığını, sembollerle, hamasi nutuklarla kandırılmayacağını bilerek yönetmek zorundalar.

Baskı yapmaya kalktıklarında, şiddete yöneldiklerinde, yolsuzluklara bulaştıklarında devrileceklerini bilecekler.

***

Siyasiler bu mesajı alırlarsa huzurlu, mutlu bir şekilde yolumuza devam ederiz.

Almazlarsa, bu mesajı alan birini bulana kadar halk aramayı sürdürür.

Mesajı almayanı devirir.

***

Budur toplumun “büyüklerine” maruzatı.

Oh olsun…

Oh olsun…
Hayko Bağdat

Yapmayacaktınız…

Milletin gözünden bile sakındığı evlatlarının plastik mermilerle gözlerini çıkarıp üstüne bir de sırıtmayacaktınız.

15 yaşındaki çocuğu katledip anasını meydanda yuhalatmayacaktınız.

Köylüleri bombayla parçalayıp, adalet bekleyen annelerin yüzüne “soruşturmaya gerek yoktur” kararını okutmayacaktınız.

301 madenci verdiğiniz ruhsatlar sayesinde toprağa gömüldüğünde gidip orada sağ kalan işçilere yumruk, tekme atmayacaktınız.

Üç-beş Ermeni gencinin Hrant Dink’i anmak için tuttukları küçücük bir salona güvenlik için gönderdiğiniz sivil polise beyaz bere taktırmayacaktınız.

Çalışma ofisinizden milletin karısına kızına bakıp onların kıyafetlerine “orospu kıyafeti” imasında bulunmayacaktınız.

Soru soran kadın gazeteciye “kızın erkeklerin kucağına otursun ister misin” demeyecektiniz.

“Camilere girdiler, başörtülü kadınların üzerine işediler” yalanlarınızla palayı kapanın gencecik insanların üzerine saldırmasına yol vermeyecektiniz.

O müezzini hakkı savundu diye sürgüne göndermeyecektiniz.

Paraları kutulara doldurup çalmayacaktınız.

Hırsızları yakalayan polisleri, savcıları zindana tıkmayacaktınız.

Cemevinde ibadete gelmiş Alevinin kafasına kurşun sıkmayacaktınız.

Ardından “polis nasıl bu kadar sabredebiliyor şaşırıyorum” demeyecektiniz.

İnsanların dini duygularını sömürüp ardından makara kukara yapmayacaktınız.

Özel mahkemeler kurup cadı avı başlatmayacaktınız.

Suriye’ye benzin dökmeyecektiniz.

“Onu öyle bırakmam” diyerek gazetecileri hedef göstermeyecektiniz.

Ortalığa bu kadar yalaka zavallıları gazeteci diye sürmeyecektiniz.

Devletin bütün ihalelerini üç-beş şakşakçınıza peşkeş çekmeyecektiniz.

Doğaya bu kadar düşman olmayacaktınız.

“Kürt sorunu yoktur” demeyecektiniz.

Adımızı anarken “afedersin” demeyecektiniz.

Sesini çıkaran herkesi “vatan haini” ilan etmeyecektiniz.

Şimdi iktidarınızı kaybediyorsunuz. Adalete, hakka, hukuka muhtaç olacağınız günler yaklaşıyor. Size oy vermeyen kesimlere çektirdiğiniz acıların aynılarını yaşamamanızı dilerim. Yerlerde süründürdüğünüz adaletin yeni mağdurları olmamanızı isterim.

Fakat şunu unutmayınız ki elbet bir gün hesap vereceksiniz.

Adaletin karşısına çıktığınızda göz göze geleceğiz.

Oh olsun be diyeceğiz.

Geç bile kaldı, oh olsun…

Herkesin sınırını bildiği, kimsenin kimseye haddini bil diyemediği bir ülke!

Herkesin sınırını bildiği, kimsenin kimseye haddini bil diyemediği bir ülke!
Umur Talu

Bu seçimin “ibret dolu” tarafı şu:
En tepedekilerden başlayarak hepimize sınırlarımızı hatırlatmak!
Hayatın ve ölümün, inancın veya çeşitli felsefelerin, ideolojilerin; dünyadaki, doğadaki rengârenkliğin, türlü çeşitli insanları kucaklamış tarihin, insanoğlundaki çeşitliliğin kaz kafalarımıza bir türlü tam anlatamadığını bir kez daha izah etmek.

***

Şudur:
Sen varsın ama öteki de var!
Öteki varken senin sınırsız bir güce sahip olman ancak “bir süre için” mümkündür; daha fazla ve daha fazlası değil.
AKP’nin 2002’de iktidara gelişi de tamamen böyleydi.
Başkalarının varlığını önemsemeyen, onları yok sayan iş dünyası, medya, TSK, üniversite, yargı, siyaset ağalarına karşı bir “isyan” ve “ders!”
Şimdi AKP’nin tökezleyişi de aynı sebeple; bu kez iş dünyasında, medyada, TSK ve Emniyet’te, üniversite, yargı ve siyasette kendisi “ağa” olduğu için.
Ölümlü insan olduğunu, belli bir oyla seçilmiş siyasetçi, geçici devlet adamı olduğunu unutup “ebedi efendilik” taslamaya aşırı heves edildiği için.

***

Şimdi anlamışızdır umarım:
AKP’nin, AKP’lilerin, iktidarın sınırı “ötekiler”dir!
“Ötekiler”in sınırı da hem öteki ötekiler, hem bizzat AKP, AKP’liler!

***

Sınırını bilmek yerine durmadan sinirini bilemek demek ki çare değil.
Nasıl ölümün çaresi yoksa, bunu unutmak hataysa…
Başkalarının varlığının, var olacağının, onların da hayalleri, umutları, hayatları, şahsiyetleri, kimlikleri olduğunu unutmak, yok saymak da nafile çaba.
AKP’yi doğuran ve iktidar yapan, “çeşitlilik, umut, ötekileştirilmiş olmak, hor görülmek, demokrasi hayali” gibi ne sebep varsa, hepsi bugün AKP’yi de vuran şeyler.

***

“Sınırsız” devlet gücü ve imkânı; “sınırsız” yargı, emniyet ve ordu itaati; “sınırsız” üniversite, piyasa biati; “sınırsız” otorite ve kulluk, buyruk ve kuyruk düzeninin bir sınırı var işte.
Ne hayattan ne ölümden ders alarak, güçlerini güçlünün kendini sınırsız sanan kibrinde bulan, ona yamanıp yapışan bürokrasi, iş dünyası, askeriye, emniyet, yargı, üniversite vesaire reisleri de güm diye bu sınırı fark etmiş olmalı şimdi.
Hiç hesap vermeyeceğini sanmak ne inanç sisteminde mümkün; ne de toplumların tarihinde.
Hakikaten öyle; “milletimizin takdiri, her şeyin üzerinde”dir!
“Çoğunluk” nasıl “çoğulluk” değilse, sonsuz da değil.
Bak yasama, yani kanun gücü muhalefete geçiverdi.
RTÜK gibilerinden başlayarak kurumlarda da.
Çoğunluk ilelebet olsaydı, AKP de bir vakitler var olamazdı; sonra faniliği unuttuğu için gerçekle tanıştı!
Cumhurbaşkanı bunu o kadar aklından çıkarmış olmalıydı ki; sadece “ötekiler”le değil, kendine tam tabi olana kadar, Anayasa Mahkemesi’nden Merkez Bankası’na, bir zamanlar kader ortağı olan Gül’den zaten çoğunu kontrol ettiği yargıya, medyaya…
Küçücük çocuklardan annelerine, herkese herkese öfkelendi, kızdı, bağırdı, hor gördü, haddini bil, sen kimsin ya dedi.
Demek ki öyle olmuyor.
Sizi var eden sizi yok edebiliyor ya…
Sizi güçlü kılan sizi güçsüz de kılabiliyor!
Başkalarını “günahkâr” sayma tekelini elinizde tuttuğunu sanıyor, her şeyi “mubah” görebiliyorsunuz belki…
Ama az tamah çok zarar vermekle kalmıyor; bunca tamah bir de aşırı günah yazıyor!

***

“Sınırsız” olmadığımızı, olamayacağımızı, başkalarının da kendi renkleriyle var olduğunu bilme ihtimali zaman zaman doğuyor. O zaman ülkenin önüne hep ciddi şanslar getiriyor. Yine heba edilmezse.
Bu da esasen öyle bir an.
“Kaypak, fırsatçı, korkak, saldırgan, arsız, tamahkâr piyasalar ve para”nın ne yaptığına değil, bir toplumun önündeki imkânlara bakın bir an.
Herkesin sınırını bildiği ama kimsenin kimseye haddini bil diyemediği bir ülke; barışı, demokrasiyi, kardeşliği, haysiyeti, yoksulların da umut duyabileceği bir ufku belki daha mümkün kılabilir.
Nefret-hiddet-şiddet cenderesinden çıkmak belki artık daha fazla mümkün olur.

***

Şunu asla unutmayacağız ama:
Kimse kimsenin efendisi değil!
Olmak istese de, olamaz.
Siz de değilsiniz.

Yeni Bir Gün: Günaydın Türkiye!

Yeni Bir Gün: Günaydın Türkiye!
Orhan Bursalı

Böyle bir seçim yaşamış mıydık? Türkiye’yi adım adım tek adam rejimine dönüştüren RTE ve iktidarına bir “darbe” vurmak amacına kilitlenen bir seçim. CHP’li seçmen, kendi partisinin oy kaybetmesini umursamadı, ve en az yüzde 2 oranında bir oy HDP’ye aktı. Onu 4. parti olarak Meclis’e sokarak, 4 partili Meclis’i oluşturdu.. Öyle ki, AKP’nin tek başına iktidar olma olanağını bile ortadan kaldırdı..
Bu tablo, CHP’li seçmenin eseridir!

Bunu Kılıçdaroğlu’nun başarısızlığı olarak görmek mi gerekir? Sonuçta yüzde 30’lara tırmanma olasılığı gerçekleşmediği, oylarını HDP’ye kaptırdığı için, seçim aritmetiği bakımından, evet bu parti yönetimi için bir başarısızlıktır demek zorundayız. Daha aylar önce CHP’li seçmen tabanında kayma olduğu görülüyordu, parti merkezi tabana tam hakim olamadı, demek zorundayız.

Ama CHP’li seçmenin başarı ölçeği, partisinin yüzde 30’lara tırmanması veya aşması olmadı, RTE’nin hükümet kuramaması oldu.
HDP’yi baraj üzerine sıçratan oyların salt CHP’li seçmenden geldiğini söylemek yanlış olur. HDP’nin önemli ölçüde AKP’deki Kürt oylarını da kendine çekmeyi başardığını görüyoruz.

AKP içinde yeni bir irade çıkar mı?
AKP, birinci parti olma özelliğini korudu ama sonuçta kaybetti.. RTE’nin ne “Yeni Türkiye”si kaldı ne yeni anayasası, belki de artık bundan sonra ne de “parti liderliği..” kalacak…
Kısa süre önceki yazılarımı anımsayın: “AKP’nin tek koalisyon seçeneği var: MHP. Ama böyle bir koalisyon da Cumhurbaşkanı’nı, anayasal yetkileri ile sınırlı tutar..”

MHP ile bir koalisyon durumunda, AKP RTE’den epey bağımsızlaşacak ve parti içinde yeni oluşumlara yol açan süreç içine girecektir.
Bu durumda, seçim meydanlarında mistik, masalsı nutuklar atan Davutoğlu’na bir şans tanımak zordur. Davutoğlu, ilk başlarda “bağımsız davranış” göstermeye çalıştı, ama RTE’nin müdahaleleriyle, bir emanetçi pozisyonunu benimsedi. Sürpriz gelişmeler olabilir.

Abdullah Gül’ün parti içinde sıkı ilişkilerini anımsatırım.
AKP içinde çift başlı yönetimin sonuna gelineceği görülüyor. Cumhurbaşkanı’nın dışında ve ondan bağımsız, AKP içinde yeni bir liderlik iradesinin ortaya çıkma sürecine giriliyor gibi. AKP tek çarenin bu olduğunu görebilir.

AKP-MHP veya HDP koalisyonu?
Yeni hükümeti belirleyecek olan hâlâ Cumhurbaşkanı’dır. MHP ile bir koalisyon ister mi? Koalisyon hükumeti üzerinde egemenliğini, etkisini kaybedeceği böyle bir olasılığa evet der mi?
Eğer RTE tek karar verici iddiasını sürdürmekten vazgeçecekse, evet.
Ama tek adamlığı nda ısrar edecekse, hayır.

Eğer Meclis’i feshedip erken seçimi zorlayacaksa, partisinin azınlık hükumetini zorlayacaktır. Belki “demokratik” görünüp, CHP’ye de “hükumet kurma şansı” verebilir. CHP-MHP-HDP hükumeti, HDP’nin dışarıdan desteği ile bile olsa, çok zor, belki de olanaksız.
Demirtaş, AKP ile koalisyonun kapılarını kapattı sanki.

Peki, soruyu ortaya atalım: HPD, AKP ile yeni anayasa konusunda anlaşırsa, bir koalisyon kurar mı?
Bu konuda karar verici sadece Demirtaş mıdır?
Mesela İmralı’nın düşüncesi nedir? 2013 İmralı Tutanakları’na sadık kalacak, RTE ile bir anlaşma yolunu işaret edecek midir?
Kandil ne diyecektir?

Kürt siyasi ve silahlı hareketinin kendi içinde halletmesi gereken önemli sorunlar vardır. Bunları izleyeceğiz.
HDP’nin bir Türkiye partisi olarak bundan sonra davranması, sözlerini yerine getirmesi, silahlı dönemin sona erdirilmesi, herkesin kazancı olur. Ve Bu hareketin isteklerine makul yanıtlar aranır ve bulunur.

***

Peki CHP-AKP koalisyonu?
AKP’nin her koalisyonu, söz konusu partilerin önemli koşullarına bağlıdır.
CHP ile? Eğer yolsuzluk konusu yeniden gündeme gelir ve gerekli yeni girişimler olursa, gündeme gelebilir. Ama AKP ucu RTE’ye uzanacak böyle bir girişimde bulunmaz. AKP, 4 milletvekilini Yüce Divan’a göndermeyerek bu şansını kaçırdı. Burada da sorumlu bizzat RTE’dir!
Sanıyorum, AKP’yi aşağı çeken en büyük etkendir RTE..
AKP bu sorunla süreç içinde karşı karşıya gelecektir.

Yıldıramazlar…

YILDIRAMAZLAR…
Nahit Duru

Seçimlere bir hafta kala, seçimleri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “sorumsuzluk zırhı”na bürünerek, AKP dışındaki tüm partileri eleştirmesini, devletin olanakları ile yaptığı hukuksuz mitingleri yazacak ve örnekleyecektim.
Ancak, Cumhuriyet gazetesine yapılan haksızlığa, hukuksuzluğa sessiz kalmak mümkün değil.

Cumhuriyet Gazetesi’ne yaptığı gazetecilikten ötürü “terör soruşturması” açılması düşündürücü, düşündürücü olduğu kadar da sonuçları bakımından vahimdir.

İnanın o çok eleştirdiğimiz, 12 Eylül rejimi bile bu gazetecilik olayını “terör örgütü” suçlaması ile bağdaştırmazdı.
Ne yapmış Cumhuriyet Gazetesi!
İktidarın ilk günden buyana inkar ettiği, TIR’lardaki silahların görüntüsüne ulaşarak bunları gazetecilik sorumluluğu gereği yayımlamış.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da hemen Cumhuriyet Gazetesi için “terör soruşturması” başlatmış.

Burada Cumhuriyet Savcılığı’nın kendi kendine, “TIR’ın içindeki silahların görüntülerini mi yayınlamak suç, yoksa; bu silahları Meclis kararı olmaksızın, ülke dışındaki her hangi bir örgüte göndermek mi” sorusunu sorması
gerekmez miydi?

İktidar ve o gün başbakan olan zat, bu TIR’ların Türkmenlere insani yardım taşıdığını iddia etmemiş miydi?

Yalanlarını ortaya çıkardığı için mi Cumhuriyet Gazetesi suçlanıyor? Yoksa bu kirli oyun dünyaya duyurulduğu ve belgelendiği için mi?

Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Ahmet Abakay ve Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın yaptığı açıklamalar dikkat çekicidir.

ÇGD açıklamasında şöyle deniliyor:
“…Soruşturma açılması gerekenler, haber alma hakkını savunan ve halkın sürüklendiği savaşın haberlerini yapan Cumhuriyet gazetesi ve gazeteciler değil bu kirli savaşı destekleyenlerdir.”

TGS ise, “Gazeteciliğin kutsal dayanağı olan halkın haber alma hakkını savunan Cumhuriyet gazetesinin yanında olduğunu” anımsatarak şöyle diyor:
“Yargılayarak, hapsederek, öldürerek gazetecileri yıldıramayacağınızı bir kez daha kamuoyuna duyuruyoruz.”

Bir hafta önce de; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatı Rahmi Kurt, Hürriyet Gazetesi Sorumlu Müdürü İzzet Doğan ve Yayın Yönetmeni Sedat Ergin’in de aralarında olduğu birçok yöneticinin tutuklanma talebiyle Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk edilmesini istememiş miydi?

İktidar, ileri demokrasiyi getirdiğini iddia ederek, basını baskı altına almak, korkutmak istiyor.

Düşünün iktidar, bir avuç gazeteciden ve yanına çekemediği medyadan korkuyor.
Korku imparatorluğu kurmak isteyenler, kendileri korkmaya başladı ve baskıyı daha da arttırmak istiyor.

Bu da, boyun eğmeyen basına daha büyük bir sorumluluk yüklüyor.

‘Yeni Türkiye diyen tımarhaneliktir.’

‘Yeni Türkiye diyen tımarhaneliktir’
Selin Ongun

Prof. Dr. İlber Ortaylı’yı katıldığı bir toplantının çıkışında yakalıyoruz. Söyleşmek için saatlerimiz yok. Zira Hoca söyleşinin ertesinde hızlıca üniversiteye gitmesi gerektiğini söylüyor. Görüşmemiz esnasında sık sık telefonu çalıyor. Arayanların talebi benzer: “Şu toplantımızda sizi aramızda görmek istiyoruz.” Çantasından ajandasını çıkararak, randevularına bakıyor. Haziran’ın son günleri bile neredeyse dolu!

Prof. Dr. İlber Ortaylı ile yaptığımız söyleşinin dün yayımlanan ilk bölümünde Ortaylı’nın fetih gündemine dair değerlendirmeleri yer alıyordu. Söyleşinin bugünkü kısmında İlber Hoca’nın Türkiye’ye dair yanıtları var.

– Seçim meydanlarından yansıyan bir tartışma da Diyanet…

“Diyanet İşleri Başkanı’nın arabası, Papa’nın uçağı var mıydı, yok muydu?” diye bir tartışma olmaz.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanı’nı son olarak dini bir lider olarak niteledi.

Hayır efendim, Diyanet İşleri Başkanı dini lider değildir. Yüksek rütbeli bir memurdur. Din bilginidir. O da eğer iyi bilgin ise. Bir kere bunu bilin. Diyanet İşleri Başkanı birinci sınıf bir devlet memuru. Maaş göstergesi yüksektir. Hepsi bu kadardır. Fazla da çıkmayın! Lüzumsuzdur bu. İslam cemaatini de temsil etmez. Bir fetva makamıdır. Bir bilginler grubunun başıdır bu makam. Bunu ileriye götürmenin manası yok. Bunların hepsi bilgisizliğe dayanır. Çok açık.

“Sizinle alay ediyor”

– Önce araba polemiği vardı, sonra uçak oldu, şimdi dini lider tartışması… Bu tartışmadan ne anlamalıyız?

Sizinle alay ediyor. Ben ona daha uçak da vereceğim diyor. Onu da tartışsak, demek yat verecek, filan. (Gülüyor)

– Diyanet İşleri’nin Vatikan ile mukayese edilmesi nasıl açıklanır?

Hiçbir şeyle açıklayamazsın. İslam’da ruhban yoktur.

– Din alimlerinden topyekün gür sesle bu yanıtı veren niye çıkmadı?

Bunu tefsir edenler var. Fakat bizdeki din bilginleri biraz meşrebe göre su verirler. En çok güvendiğin adam yolda seni sükut-u hayale uğratır. Olmadık bir şeyi tasdik eder. Bu bir görgü meselesidir. Görgü de sadece çatal bıçak değil. Hayattaki tavrınızdır, yaşam biçiminizdir.

“Her yere üniversite kurulmaz”

– Görgüyü de fetih törenlerindeki estetik eksikliğini de açıklarken hep “kasabalılık” metaforuna atıfta bulunuyorsunuz siz.

Evet o çok kötü. Çünkü o insanları yarım yamalak çevreler. 200 yıldır üretimi durmuş, etrafla ilişkisini, ciddiyetini kaybetmiş ve maalesef bir de okullaşma adı altında 1950’lerden bu yana yarım yamalak kurumlarla, biliyorsun kasabalarda fakülte de kuruyorlar!

– Geçenlerde “Öyle her yerde üniversite kurulmaz” demiştiniz. Bu nedenle mi?

Her yere fakülte kuruyorlar, here yere üniversite zaten kurulmaz. Çünkü Türkiye’de merkezin dışındaki kurumların kendi başına ne hükmü ne şahsiyeti ne de bir gelişme trendi vardır. Biz İngiltere’nin ya da Almanya’nın küçük kasabaları gibi değiliz. Bunlar bizde hakikaten merkezin çok dışındadırlar. Böyle yerde üniversite olmaz. Olunca zararlı oluyor, faydalı olmuyor. Çok önemli bir şey. Gençlerinizi iyi yerde yetiştirmiyorsunuz. Bu kasabada yetişen insanın zihniyeti de ona göre oluyor. Bu yırtılmaz mı; yırtılır, bunu değiştiren vardır. Ama kural umumiyetle maalesef böyledir.

– Kasabalılıktan kastınız tam olarak nedir?

Doğru düzgün tarım faaliyetlerinde bulunmayan, üretimi durmuş yer. Mesela Evliya Çelebi’nin tarif ettiği onlarca zanaat, usta, çırak, kalfa bulunmayan, bir üretim merkezi olmayan, çevresiyle bu anlamda üretim ilişkisini düzenleyemeyen yer demek. Boş yerde dedikodu da olur. Buranın insanı hiçbir biçimde üretimin içinde değildir. Mesela köylü yarın havanın nasıl olacağını bilir, iklimi tanır, çünkü öyle çalışır. Bunlar bu işleri bilmezler.

– Siyasetteki kasabalılık nedir?

O çevreden çıkan adamın politikacılığı da o kadar oluyor. Çevre endişesi yok mesela. Bak! (Eliyle sokağı işaret ediyor. Sol tarafı kaldırımda sağ tarafı yolda, trafiği kilitleyen sokaktaki kargo minibüsünü gösteriyor) Ufacık bir malzemeyi taşımak için koca minibüs, efendim trafik tıkanmış, sonra her yerde, kaldırımda minibüs…

“Uykularım kaçıyor çünkü…”

– Bugünlerde nereye baksak parti bayrakları, seçim otobüsleri görüyoruz.

Sanki burada kasabada seçim yapıyor. Ne diye davul çalıyorsun? Kaç kişi davulu duyuyor İstanbul’da? Ne diye bağırıyorsun, şangır şungur şarkıyla geçiyorsun. Kim senin şarkını dinleyerek mitinge gidiyor. Zaten kimse mitinge gitmiyor.

– Gitmiyor ise o kalabalıklar ne?

Onu getiriyor oraya. (Gülüyor) 1950’lerde oraya gidilirdi, getirdiklerinin haricinde. Şimdi sen onu getiriyorsun. Ben seni televizyonda dinliyorum zaten. Yetti, ben beş saat adam dinlemem. Yok öyle bir çılgınlık. Bu toplumda aklı başında adam beş saat oraya dikilip dinler mi? Velev ki çok sevip, bayılsa bile.

– “Biz hayatımızın içinde sandık demokrasisiyle doğan nesiliz” sözünüz eşliğinde soralım; sizin 7 Haziran’dan beklentiniz nedir?

Bizim neslimiz odur. Vallahi benim beklentim, huzur bozulmasın. Memleket karışmasın fazla şey beklemiyorum. Çünkü bu konuda endişelerim var.

– Yeni Türkiye tartışması ateşli biçimde sürerken sanki sizin “uykularım kaçıyor” sözünüz biraz ıskalandı. Uykularınız en çok neden kaçıyor?

Kaçıyor tabii! Asayiş olmayan yeri tahayyül edemem. Sıkıntı gelir gider. Kriz geçer. Kaç krizi atlattık. Fakat asayiş bozuldu, düzen gitti, ne yapacaksın? İnsanların bir hayatı var değil mi? Çocuğuyla, torunuyla bir hayat yaşayacak insanlar, bu kadar basit. Hadi geç başka soruya.

“Yeni Türkiye diyen ya megalomandır ya tamamen cahildir ya da tımarhaneliktir”

– Yeni Türkiye sözünü duyunca çileden mi çıkıyorsunuz siz?

Çileden çıkıyorum. Hiç öyle bir şey olamaz. Bunu söyleyen adam ciddi değildir. Bunu söyleyen ya megalomandır ya tamamen cahildir yahut tımarhaneliktir. Bu lafa gerçekten inanan. Maalesef bunu taahhül etmek çok zararlıdır. Sosyal mühendisliğin, toplum mühendisliği gibi bir sakatlığın, diktatöryal eğilimin tezahürüdür bu. Bunu biz getirmiyoruz, bu var. Ama bunun kabul edilip devam ettirilmesi beni rahatsız ediyor. Ve siyasi sloganın bu olması beni daha da rahatsız ediyor.

– Neden?

Bir insanın, bir mütefekkirin, bir siyasinin hayal kurması, gelecek için çizimler yapması hakkıdır ve hatta görevidir. Ama bunu söyleyen adamların hiçbirinin doğru dürüst planını, kitabını, toplumsal dizaynını görmedim, okumadım ben. Ortada bir Yeni Türkiye’dir gidiyor. Hepsinin kendine göre yeni Türkiyesi var. Bunların kimine göre yeni Türkiye kadınların başını örtüp gezdikleri bir yer. Kimine göre herkesin namaz kıldığı bir yer. Kimine göre gökdelenlerin dikildiği bir yer. Kimine göre yeni Türkiye İslam birliğinin başını çeken bir memlekettir. Hepsi tartışılacak şeylerdir. Yeni Türkiye lafını eskiler de ediyordu. Onlar da hayalperestti. Bu gibi lafları etmeyi yasaklayacaksın bir kere. Yani nasıl yasaklayacaksın; “nedir kardeşim projeniz?” diyeceksin. Bunu polise yasaklatmayacaksın. Savcıya da yasaklatmayacaksın. Bir kere konsensüse gidilmesi lazım. Böyle konuşan bir adama “neyiniz var?” diyeceksin. “Bu palavrayı sıkıyorsun sıkıyorsun, arkasından ne geliyor?” denir. Şimdi bak Londra’da Hyde Park’ta ne var? Hyde Park’ın bir köşesinin adı ne; Speakers’ Corner (konuşmacı köşesi). Herkes çıkıp orada konuşuyor. Biri çıkıp saçmalıyorsa, “ne istiyorsun, ne diyorsun?” diye sorarlar. Hyde Park’ta haftasonu tımarhaneden gelip çıkıp konuşan da var. George Bernard Shaw gibi önemli mizah ustaları da var. Birçok önemli filozofun, yazarın otobiyografisinde Hyde Park konuşmalarını görürsün. Oradaki Speakers’ Corner’da bile insanların söyleyemeyeceği şeyleri bizde insanlar kürsülerden ciddi ciddi konuşuyor. Buna tahammül edilebilir mi?

– Gezi’de Speakers’ Corner olsaydı?

E olamadı, çünkü ertesi gün üzerilerine birileri saldırır. Polis değil, polisten evvel bazı işgüzarlar saldırır.

– Polisten önce toplumun içinden insanlar mı saldırır?

Evet. Çünkü böyle bir eğitimi yok. Bu çok vakit alır. Burada kanun uygulanması lazım. Bir toplumda kanunun uygulanması lazım. Ben sana bir örnek versem şaşar kalırsın şimdi. Suudi Arabistan’da bir eve polisin girmesi hemen hemen imkansızdır. İlgililerden geçmesi için çok uzun bir prosedür ister. Öyle rastgele karakol, savcı vs. yok öyle şey.

– Bunu nereye bağlayacaksınız?

E kanun var! Çünkü “ev mahremiyet, haram” diyor. O toplumun dokusu, adeti neyse onu getiriyor.

– Son 12 yılda Türkiye’nin karakteri nasıl değişiyor?

Şöyle değişiyor. Gittikçe ayaklar baş olur lafı tutuyor. Yani birtakım insanlar birtakım partilere birtakım gruplara dayanarak işler yapmaya başlıyorlar. Bu kabul edilemez. Çünkü kanun ve nizam ihlal edilir. Çok açık. Eğer her elinde iktidar olan adam ortalığı değiştirmeye kalkarsa bunun sonu gelmez. Şimdi kadın minibüste şoförle kavga ediyor. Herif Karadenizli, “Karakola gidelim” diyor. Kadın, “Ben kime gideceğimi bilirim!” diyor. Hahahahaaa! İyi mi? Bu olmaz! (Gülüyor)

“Paran kadar konuş değil, bildiğin kadar konuş!”

– “Ayaklar baş olur lafı tutuyor” deyince siz, “Vay İlber Hoca’ya bak yine seçkin seçkin konuşuyor” denerek kulağınız çınlatılırsa?

Valla seçkini meçkini beni ilgilendirmez. Ben çok seçkin değilim. Yüksek mevkim yok. Param da yok. Ama ben kanun ve nizam isterim. Herkesin karşıma çıkıp car car konuşmasına tahammül etmek zorunda değilim. Paran kadar konuş demişler, öyle değil. Bildiğin kadar, olduğun kadar konuş. O da çok açık.

– 7 Haziran’ın meşhur sorusu: HDP barajı aşacak mı? Ne düşünüyorsunuz?

HDP barajı aşsa da aşmasa da aynı şey olacak.

– Ne açıdan aynı şey?

Ne kadar uzlaşma olur, ne kadar gider? Ben bunu bilemiyorum. Herkesin üslubunu değiştirmesi lazım. Herkesin bazı şeylere itaat etmesi lazım. O da kanun ve nizamdır. Demokraside sandık bir fact’tir. Gördün işte İngiltere’de. İnsanlar yalan söylüyor verdiği reyi gizliyor. Bu demokrasinin ana vatanında olan şey. Daha iyisi de yok, alternatifi yok bu işin.

“Hep tarihi bir olay yaşar bu Türkler, tarih bilmezler!”

– “Bu tarihi bir seçimdir, bu seçim çok önemli” kısmını soralım?

Hııımmm herkes tarihi değiştiriyor! Herkes Kanuni Sultan Süleyman. 1950’den beri hep bunu gördük. Sonunda en sakin konuşan adamları anlıyoruz. Mesela Süleyman Demirel’i filan. Hepsi böyle. Bağırırlar çağırırlar. “Büyüyor, değişiyor. Tarihi bir olay!” derler hep. Hep tarihi bir olay yaşar bu Türkler, tarih bilmezler. Herkesin çocuğu dahidir ya bizde, onun gibi bir şey bu.

– Bugün seçim atmosferinde tüm kürsülerde konuşulanlarla, tüm liderleriyle parti parti ne görüyorsunuz?

Ben liderlerin içinde gerçekten çok sürükleyici bir sima görmüyorum. Millet biraz da Mahmutpaşa pazarında bulduğuyla yetiniyor. Bu çok açık bir şeydir. Mahmutpaşa pazarından saray-ı amiredeki parçalara benzer bir şey çıkmaz. Dior, Coco Chanel de çıkmaz. O havada gidiyoruz. Tabii büyük bir abartma var. Abartmayı da seviyoruz. Seçimde de o olur. Netice itibari ile bu demokrasidir. Birine rey vereceksiniz. Bugün mesela yine gördüm. Metin Bey (Şentürk) didiniyor, engellilerin adayı olarak ikinci bölgede çıktı. Bilmiyorum kaç kişi kendisinin yanında onunla çalışıyor, kaç kişi onu destekleyecek? Bu bile çıkar ortaya. Ve çıkması gerekir. Demokrasi bu.

– Medyadan simalar da oylarını açıklıyor. Belki de oyların renginin ilk kez bu denli açık olduğuna tanığız. Ne diyorsunuz?

Sorunca söyleyen var, ama bir de sormadan söyleyenler var.

– Size sorulduğunda, “Benim oyum mukaddes” diyerek yanıt vermediniz.

Evet öyle dedim sorduklarında. Çıkıp da şuna oy veriyorum mu diyeceğim?

– Kenan Evren’in ölümünün ardından sizce kamuoyundaki en ikiyüzlü tavır neydi?

Adamla bir zamanlar halli hamur olanlar “Bunu mahkeme edelim” diye tutturdu. Sonra arkasından kimisi “iyi ki öldü” diyor, kimi de “efendim aslında iyiydi” diyor. Anlamak mümkün değil. Bir anayasaya yüzde 92 nasıl evet denir; onu da bilmiyorum. Sanki bu anayasayı yapanlar dünyanın en büyük anayasa uzmanları. İnanılmaz, yüzde 92! Sonra da “Biz korktuk morktuk” diyorlar. Yalan da söylemesinler.

“Müzedeyken de tonla eleştirim vardı”

– Topkapı Sarayı Müzesi yönetimindeyken siyaset ve Ankara ile ilgili bilmediğiniz bir şey öğrendiniz mi?

Öğrendim. Katiyen tayin ederken liyakata dikkat edilmiyor. Bu dönem dikkat ettiğim, her yerde gruplaşma var. Her şey için gruplaşıyorlar. Yani hiçbir yolsuzluk ya da yolsuzlluk tek başına yapılmıyor. Ve liyakat sistemi diye bir şey yok.

– Yeni Türkiye tartışmasında sizi çok sevenlerden de gelen şu tenkite ne dersiniz? “Koskoca İlber Hoca neden eleştirisini ‘b.k kurarsınız’ diyerek ifade etti?”

İşim var diyorum, kadın “bu evrak için ne diyorsunuz” diyor. (Yenişafak gazetesinde yer alan “Atatürk zehirlenerek öldü” haberine işaret ediyor) Bir daha arıyor.

– Telefonda mıydı bu diyalog?

Evet, anlamıyor musunuz?

– Yani siz bir kayıtta değil miydiniz?

Hayır efendim. Siz bunun bir röportaj olmadığını anlamıyor musunuz? Onu kaydediyor, en aşağılık şey, dolandırıcılık.

– Ya aklından “İlber Hoca müze müdürüyken böyle eleştirel bir portre sergilemiyordu?” diye geçenler?

Tonla eleştirim vardı. Edep ve erkan dahilinde tabii. Şimdi de ona dikkat ediyorum. Fakat müze müdürlüğü bazıları için mevki olabilir. Görgüsüz adam çok. Müze müdürlüğü mevki değil, hizmet yeri onun için de, mistik bir yaklaşım lazım. Müze müdürlüğü benim için mistik bir meditasyon, çok önemli bir şey. Herhangi bir müdürlük gibi değil. Hadi yeter artık sorduğun. Daha üniversiteye gideceğim!