Rennan Hoca yerine hapse Yusuf Ziya Hoca girmeliydi!

Rennan Hoca yerine hapse Yusuf Ziya Hoca girmeliydi!
Necati Doğru

Yazarlar, işkencesiz, savaşsız, sömürüsüz, hapissiz ve hapishanesiz dünya isterler.
Bunun için yazarlar.
Ben de kimsenin hapse girmesini istemem. “Yusuf Ziya Hoca hapse girmeliydi” diye yazarken ben kendi görüşümü dile getirmiyorum.
Hukukun emri böyle.
Adalet varsa!
Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan hapse girmeliydi. Oysa Prof. Dr. Esad Rennan Pekünlü, bavulunu hazırladı. 8 gün sonra 20 Kasım’da hapse giriyor. Bu infaz durdurulup, yeniden yargılama olmazsa Rennan Hoca 2 yıl 1 ay hapis yatacak.
* * * *
Bu köşede; 6 Kasım günü “Profesör Rennan etiket köpeği olmadı, hapse giriyor” başlığıyla yazdığım yazıda anlatmıştım. Astronomi, matematik, uzay bilimi öğretim üyesi, plazma fiziği ve manyetohidrodinamik alanlarında çok sayıda çalışması olan Prof. Dr. Rennan Pekünlü, bir türbanlı öğrenciye Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını hatırlattı. Türbanlı öğrenciyi derse almadı. Bunun üzerine öğrenci “öğretim hakkımı engelledi” diye dava açtı. Mahkeme ve üst mahkeme hakimleri, Prof. Rennan Pekünlü’nün “tutanak düzenlemek ve tutanağa kanıt olsun diye fotoğraf çekmesini öğretim hakkını engellemek” saydılar. 2 yıl 1 ay hapse mahkum ettiler. Türbanlı öğrenci “eğitim hakkım engellendi” diyordu fakat girmediği tek bir ders, sınav olmamıştı.
* * * *
Bu yazı ses verdi.
Ses hukuktan geldi.
53 yıldır Anayasa ve İdare Hukuku üzerine çalışan, çok sayıda yayını ve makalesi olan Prof. Dr. Sait Güran bana “Pekünlü olayı aslında bir ‘kanunsuz emir’ örneğidir ve Pekünlü’nün değil başı örtülü girişi serbest bırakan dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın hapse girmesi gerekir” diye özetleyeceğim hukukun üstünlüğü filitresinden geçirilmiş bir değerlendirme gönderdi.
Prof. Sait Güran şöyle diyor:
“Pekünlü olayı, aslında Anayasa madde 137’de düzenlenen “kanunsuz emir” konusudur; suçlamanın ve yargılamanın bu zeminde yapılması gerekirdi; yapılmamasının nedeni, “kanunsuz emir ihlalinde”, söz konusu eylemi ile Pekünlü’nün değil, başı örtülü girişi serbest bırakan YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan ve onun kararını uygulayan rektörler, dekanlar ve öğretim elemanlarının bulunduğudur. Çünkü Pekünlü’nün eylem tarihindeki hukuksal duruma, yani Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve özellikle AİHM kararlarına göre, öğrencilerin üniversitelere başı örtülü girilmesine müsaade edilmemesi; ne o kişilerin din hürriyetinin ihlalidir, ne öğretim hakkının ve ne de kişisel haklarının. Önemli olan nokta, bu hukuksal durumun Pekünlü hakkındaki ceza suçlamasının ve mahkumiyetini dayanaksız kılmış olmasıdır. Tersine ifadeyle, gerçekten emri veren YÖK Başkanı Prof. Dr.Yusuf Ziya Özcan ile uygulayanlar, Anayasa madde 138-4 ile 153’ün emredici hükümlerini ihlal etmiş, Anayasa madde 137 hükümlerini çiğnemişlerdir… Prof. Dr. Sait Güran.”
* * * *
Özetle anlayacağımız:
Anayasayı çiğneyen.
Kanunları çiğneyen.
Maddeleri çiğneyen.
Hukuku çiğneyen.
Adaleti çiğneyen.
Profesör Esad Rennan Pekünlü değil, Profesör Yusuf Ziya Özcan. Hapse girmesi gerekirken Yusuf Ziya Özcan, YÖK Başkanlığı bitince Varşova Büyükelçisi yapıldı. Dişişleri personeli değildi ama dönemin Dişişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun Malezya’dan arkadaşı, iktidarın tuttuğu biriydi. İktidarın ağzına baktı, Anayasa’yı çiğnedi, büyükelçi oldu. Profesör Rennan, etiket köpeği olmadı, Anayasa’ya, kanunlara uydu, hapse giriyor.
Bu infaz durmalı.
Yargılama yenilenmeli.

Kutuplaşma ve Çözülmeler…

Kutuplaşma ve Çözülmeler…
Erol Manisalı

- Türkiye son 10 yılda yoğun bir kutuplaşma içine girdi. Yaşam tarzından mezheplere ve ırklara kadar “yapay bir biçimde yaygınlaştırılıyor.”

- Kutuplaşmalar doğası gereği “ayrışmayı” da beraberinde getirir. Benim mezhebim, benim teröristim, benim hırsızım, benim medyam “ayrıştırmanın araçları” haline gelir. Olay, “ya taraf ya da bertaraf olursun” noktasına ulaşır.

- Bu durum, kendi iç dinamikleri ile dışsallıklarını yaratmaya başlar. Sorunlar yumağının katlanarak büyümesi ülkeyi, “ayrışmaya programlanmış bir bilgisayar” durumuna sokar.

- Akıl, bilim, sağduyu kaybolur; “ahlak dışı, hukuk dışı, insanlık dışı gelişmeler olağan gibi karşılanır”.

- Ve bunun uzun dönemde kazananı yoktur, herkes kaybeder; işi körükleyenler, bu yolla iktidarda kalmayı planlayanlar da batan Titanik’in içinde yer alacaklardır.

Sorunun arkası
Sorunun gerisinde iki temel neden bulunmaktadır:
1- Toplumsal yapı ve iç dinamiklerde demokrasiden uzaklaştıran faktörlerin egemen olmaları; dinci ve “ağacı” yapılanmadan ahlak çöküntüsüne kadar güdüler söz konusudur.

2- Türkiye’nin Doğu ve Batı arasında sıkışıklığı son iki yüzyıldır su yüzüne çıkarken buna, “bölgede hesapları olan küresel güçlerin negatif etkileri eklendi”.

Sonuçlar mı?
- Demokrasiden ve çağdaş dünyadan uzaklaşan bir Türkiye.

- Kutuplaşan ve ayrışan bir ülke.

İnsanlarla tek tek konuştuğumuz zaman yukarıda özetlenen durumdan büyük çoğunluk şikâyet etmektedir. Ancak ne var ki, “makro olarak, ulusal olarak, bu bireysel güdüler birleşememektedir.”

Titanik batarken herkes keman çalmaya veya sağa sola koşuşturup birbirlerine çullanmaya devam etmektedir. Meclis’te salı günleri partilerin gruplarında yaptıkları konuşmalara baktığımız zaman ben şahsen, Titanik içindeki kemancıları anımsıyorum. Birbirleri ile konuşup çözüm arama yerine kavga ediyorlar.

Türkiye’de de herkes, kendi filikasını ayarlama peşinde. Oysa çok büyük bir çoğunluk sonuçta zarar görecek. Tarih boyunca kendi ulusal çıkarlarını uygar ve demokratik bir biçimde ayakta tutan toplumlar varlıklarını sürdürebilmişlerdir.

Bu gerçek bugün Türkiye’de her zamankinden daha fazla geçerlidir. Gerçeklere bu kadar gözü kapalı kalamayız. Aptalı oynama oyununu daha ne kadar sürdüreceğiz?

Sisteme muhalefeti de iktidar üstlenmişse…

Sisteme muhalefeti de iktidar üstlenmişse…
Ahmet Mümtaz İdil

Dünya tarihi, “tehlikeli” görünen insanların itibarsızlaştırılması, yok edilmesi konusunda dedikodu kumkumalarının devreye girdiği hikayelerle doludur. Galileo’nun Kopernik’ten etkilenip de Engizisyon mahkemesinin önüne çıkarılması, onun Kopernik ile buluştuğu tezi üzerine kurulmuştur. Oysa Galileo, Kopernik ile buluşmamıştı.

Giordano Bruno, artık İtalya sınırları içinde yaşayamayacağını bildiğinden ülkesi dışına kaçmış, ama en yakın dostlarından biri tarafından “güvencede” olduğu garantisi verilmiş, aynı arkadaşı tarafından Engizisyon’a teslim edilmişti. Engizisyon ise zaten itibarsızlaştırdığı Bruno’yu dedikodulara dayanarak yakmıştı.

ABD karı-koca Rosenbergleri, Güney Afrika Cumhuriyeti Steve Biko’yu, Roma Çiçero’yu, Kanuni oğlu Mustafa’yı hep asılsız dedikodular üzerine kaybetti. Sezar bile ilk bıçağı yediğinde Brutüs’ün ağzının gevşekliğinden öldüğünü anlayamamıştı.

Dedikodu ve ona bağlı olarak itibarsızlaştırma, tüm dünya siyasetinde sıkça başvurulan bir yöntem, ama geri kalmış ülkelerde bunun sınırlarını saptayabilmek mümkün değil. Zira, geri kalmış ülkelerde “düşman” olarak karşı safta yer alan kitleler, masumiyetini ne kadar korumaya çalışsa da, bir siyasetçiyi yok edecek kurnazlığa sahipler. Bunu temelinde de geri kalmışlık yatıyor zaten. Halkın okuma yazma oranı dünya standartlarının çok altında olan ülkelerde eğilim, kulaktan duyduklarıyla yetinme eşiğindedir. Bu eşiği aşmak neredeyse mümkün değildir. Biraz okuma yazma öğrenen, bilen kişiler ise, çoğunlukla özgün fikirler üretmek yerine, üretilmiş fikirler üzerinden ahkam kesmeye bayılırlar. Akıl veya mantık yürütmek yoktur. En ileri düzeyde ve uçtaki söylentiler, en çabuk taraftar toplayan söylentilerdir. İnandırıcı olmasa bile, inanmış olmayı çok isteyen kitleler, sansasyon taşımayan söylentilere gülüp geçerler.

Ama bu, AKP gibi “demokrasi” sözcüğünü dilinden düşürmeyen, fırsat buldukça da totaliter rejimin tüm gereklerini yerine getiren iktidarlar için başka bir tehlikeyi içinde barındırır: Muhalefet noksanlığı.

Demokrasi denilen ve tanımı binlerce yıldır bir türlü gereği gibi yapılamayan soyut kavramın arkasına sığınan baskıcı rejimler, demokrasini olmazsa olmaz koşulu olan muhalefeti de kendi yaratmak zorunda kalır. Mevcut siyasi iktidarların muhalefet denilen mekanizmayı layıkıyla çalıştıramaması sonucu, baskıcı sistem kendi muhalefetini kendi içinden çıkartmak zorunda kalır.

Bülent Arınç’ın sık sık sistemin içinde bulunduğu sıkıntıları, üstelik de hükümet sözcüsü olarak gündeme getirip eleştirmesi de bu yüzden. Artık muhalefet öylesine cılız kalmıştır ki, Herakleitos’tan beri geçerli olan “karşıtların birliği” diyalektiğine iktidar müdahale etmek zorunda kalmıştır. Aşağı olmadan yukarının tanımlanamayacağı ilkesinden yola çıkarak, yaptığı veya yaptığını zannettiği “iyi” şeylerin kalın çizgilerle hatlarını belirlemenin en etkin yolu, dikkatleri o noktaya çekmektir. İktidarında yanlışları üst üste ve hiç umursamadan bir bir uygulamaya koyan AKP iktidarı, örneğin Atatürk Orman Çiftliği’ne kondurduğu sarayını anlatmak için önce saraya itiraz edilmesi gerektiğinin de farkındadır. Saray konusunda “eleştiri” olmalı ki, savunmasını yapabilsin.

Bunun da binlerce yolundan biri “dedikodu” üretmektir. Basit anlamda savunmalar yaparak, hiç ilgisi olmayan konuları yan yana getirip hayali yel değirmenlerine Don Kişot muamelesi çekmek, iktidarın zeytin ormanlarını yok edip de, ileriki devrelere “kupon arazi” hazırlıklarına girişmesi, ama bu arada da artık elden çıktığına kesin gözüyle bakılan Atatürk Orman Çiftliği arazisini mahkeme kararına rağmen imara açması Diyarbakır karpuzuyla basketbol oynamak demektir. Zeytin ormanlarına karşı yürütülen acımasız yıkım, gündemi değiştirmeye yönelik olduğu kadar, iktidara “faydalı yaklaşım” olarak hizmet verirken, sistem bir sonraki hamlesinde kullanacağı dedikodu zincirini de oluşturmaktadır. Gözler, AOÇ arazisinde yükselen zevksizlik abidesinden, “ucube”den uzaklaştırılıp, daha da önemli bir noktaya çevrilmiştir. Artık AOÇ kaybedilmiş, faşist bir anlayışa yenilmiş bir arazi olarak yeni imarları beklerken, sistem daha büyük ve acımasız darbeler vurarak yaptığı işi meşruiyete taşımaya çalışmakta, bunu yaparken de kendi muhalefetini de yaratmak zorunda kalmaktadır.

Köye içme suyu sağlayan derenin kaynağına müshil atıp, köyde ishal ilacı satan doktor politikasıdır bu. Hem rant elde edilecektir böylelikle, hem de muhalefet zemini oluşturulacaktır. Kendi yönetimini en planlı şekilde “itibarsızlaştırma” rayına çeken iktidar, bunu en yetkili makamlarına söyleterek, onlar tarafından dillendirerek, olmayan bir muhalefetin görevini de üstlenmiş olmaktadır. Muhalefeti kendi yarattığı için de, ona karşı verilecek cevapları da hazırdır. Zaten soruyu sistemi açıklamak üzere hazırladıysanız, cevap da mutlaka içindedir.

Hukukun iflas ettiği bir toplumda hamasi nutuklarla “Türkiye laik bir hukuk devletidir” demekle hukuk devleti yaratılmıyor sanmayın, bal gibi yaratılıyor. Bu ülkede işlemeyen şey hukuk değildir. Bu ülkede işlemeyen şey toplumsal ve siyasi muhalefettir.

Uzunca bir süre de utangaç bir halde kendi köşesinde oturacak, namusuna yapılan saldırıları oyuncak tenis raketiyle savuşturmaya çalışacaktır.

Bilgisayarlar görünmez olacak, arabalar kendi kendine gidecek, insanlar bakışarak konuşacak…

Bilgisayarlar görünmez olacak, arabalar kendi kendine gidecek, insanlar bakışarak konuşacak…
Zeynep BİLGEHAN

Bilgisayarlar görünmez olacak, arabalar kendi kendine gidecek, insanlar bakışarak konuşacak… Bu yıl yedincisi düzenlenen Turkcell Teknoloji Zirvesi’nin ikinci günününde ana konuşmacı fizikçi ve fütürist Dr. Michio Kaku’ydu. New York Magazine’in ‘New York’taki En Zeki 100 Kişi’ listesinde yer alan Dr. Kaku’yla gelecek 10 yılda hayatlarımızın nasıl değişeceğini, neden daha az savaş olacağını ve uzmanı olduğu paralel evrenleri konuştuk.

O, dünyanın en zeki 100 adamından biri Dr. Michio Kaku, Harvard Üniversitesi fizik bölümünü 1968’de en yüksek dereceyle bitirdi. Doktorasını University of California, Berkeley’de tamamladı. City College of New York’ta teorik fizik alanında Henry Semat Profesörü olan Kaku, akademik yaşamı içerisinde süper sicim teorisi, süper yerçekimi, süper simetri, hadronik fizik dahil olmak çeşitli konularda 70’in üzerinde makale yayınladı.

Harvard, Princeton ve New York üniversiteleri gibi prestijli eğitim kurumlarında fizik dersleri verdi. Tamamlamaya çalıştığı Einstein’ın birleşik alan kuramı ve bilim alanındaki en son araştırmalara dayanarak iş, ticaret ve finans alanlarını etkileyen trendlerin öngörmesiyle tanınan Dr. Kaku’yla Turkcell Teknoloji Zirvesi esnasında konuştuk.

‘En zeki insanlarından biri olarak kabul edilmek’ nasıl bir duygu?
Ben, dünyanın en zeki insanlarıyla söyleşiler yapabilecek kadar zekiyim. Bugüne kadar dünyanın en iyi bilim insanları olan 300’ün üzerinde kişiyle röportajlar yaptım. 20 yıl önce geleceği tahmin ettiğim ‘Vizyonlar’ kitabını yazdığımda PC daha yeni kabul görmeye başlamıştı. Bugünün dünyasında küçük cep telefonlarıyla ulaşabileceğimiz bilgileri söylediğimde insanlar deli olduğumu düşündü ama geleceği yaratan beyinleri tanımam sayesinde tüm tahminlerim doğru çıktı.

Peki gelecek 20 yıldaki hayatla ilgili tahminleriniz neler?
Gelecek 10 yılda çiplerin bedeli yalnızca bir kuruş kadar olduğunda bilgisayarlar ve internet tıpkı elektrik gibi her yerde ve hiçbir yerde, tümüyle görünmez olacak. Örneğin kontakt lenslerle sana baktığımda görüntünün yanında biyografini de öğrenebileceğim. Başka dilde konuşuyorsan, kendi dilimde çevirisini göreceğim. Çok sayıda endüstri evrilecek. Savaşlar tepetaklak olacak. Askeriye şimdiden bunun çalışan bir versiyonuna sahip. Yarım inçlik bir cihazı kaskına taktığında bütün savaş alanı görülebiliyor. Karı-koca ilişkileri değişecek; kontakt lenslerı birbirine bağlayacak ve diğer insanın ne dediğini görecek.

Ya insan gerektiren hizmetler?
Akıllı duvarlar olacak. Tıp sektöründe IBM şimdiden ‘robo-doc’ları geliştiriyor. Yapay zekaya sahip Robo-doc internete erişim sağlayıp en iyi tıbbi öneriyi bulup sizinle konuşuyor. Doktor, “MR istiyorum” dediğinde cep telefonunuzla bunu yapabileceksiniz. MR’ınızı çektikten sonra duvarınız size neyin yanlış olduğunu söyleyecek. Bu, sağlık hizmetlerinin neredeyse herkes için ücretsiz olmasını sağlayacak. Hukuk alanı da ‘robo-hukukçu’larla değişecek.

Her şeye erişim bu şekilde olduğunda kaybedeceklerimiz neler olacak?
İnternet her yerde ve hiçbir yerde olduğunda sizi nahoş sürprizlerden kurtaracak. Tanımadığınız kişiler sizi kendileriyle ilgili bilgiler konusunda asla yanıltamayacak. Arabalar kendilerini kullanacak. Tabii ne zaman isterseniz sistemi kapatabilirsiniz. Telefon ilk çıktığında buna karşı çıkan çok olmuştu. Şimdiyse buna bayılıyoruz! Orta Çağ’da tüm hayatınız boyunca en fazla 50 kişiyle karşılaşa biliyordunuz. Telefonla bu sayı 500’e çıktı. İnternet sayesindeyse 5 milyar kişiyi tanıyabilirsiniz. Bu da dünya politikalarını daha iyiye doğru değiştirecek.

Dünya politikalarını iyiye doğru nasıl değiştirecek?
Eskiden ‘hayat boyu diktatör’ diye bir terim vardı. Şimdi diktatörler ancak altı ay kalabiliyor çünkü dünyanın çoğu 25 yaşın altında ve yaşıtlarının başka yerlerde nasıl yaşadığını görüp kendine “Ben neden bu şekilde yaşıyorum?” diyor. Demokrasiler, diğer demokrasilerle savaşmaz. Twitter demokrasiyi yaydıkça, daha az savaş olacak. Bunun bir de bedeli olacak. Gizlilik daha az olacak, insanlar özel hayatınızla ilgili daha fazla şey bilecek.

“ÖLMÜŞ AKRABALARIMIZLA AYNI YERDEYİZ”

Sizce dünyadaki tüm bilinmezlerin aslında bir cevabı var mı?
Bence bir çok sorunun kesinlikle cevabı var. Diğer alanlardakinin aksine fizikte bir soruyu her zaman “Evet” ya da “Hayır” diye cevaplayabilirsiniz. Fizik sayesinde bilinmeyenlere de cevap bulunuyor. Örneğin psikolojide Freudyen yaklaşımdaki egonun var olup olmadığı sorusu… Artık bunun cevabını verebiliyoruz! Fiziğin sağladığı beyin tarama sistemleri sayesinde egonun hemen alnın altında, süper egonunsa göz bebeklerini arkasında olduğunu görebiliyoruz.

Peki özellikle varoluşsal sorulara cevap bulma anlamında fiziğin dinle olan ilişkisine nasıl bakıyorsunuz?
İkisi birbirlerini tamamlıyor. Bilim doğanın nasıl çalıştığıyla, dinse etikle ilgili. Sorun ikisi birbirlerinin alanına dite etmeye çalıştığında ortaya çıkıyor.Bilim denenebilir, yeniden üretilebilir ve çürütülebilir. Dindeyse etik, bir elektron gibi ölçülemez.

Fizikteki en güncel tartışmalardan biri de paraleller üzerine. Bize paralelin tarifini yapabilir misiniz?
Bazıları modern elektroniğin inanılmaz olduğunu düşünüyor. Oysa bu, sadece kuantum fiziği! Elektronlar aynı anda iki yerde olabiliyor. Biz de elektronlardan oluşuyoruz ve eğer elektronlar yapabiliyorsa insanlar neden birden fazla yerde var olamasın? Bu sorunun cevabı olabiliyoruz! Ama diğer evrenlerle iletişim kuramıyoruz.

Neden kuramıyoruz?
Bir frekansa ayarlı radyoyu düşünün. Odada binlerce farklı frekans var ama biz yalnızca ayarlı olan frekansı duyuyoruz. Kuantum fiziğine göre de her yer kuantum dalgalarıyla dolu. Bulunduğumuz yerde uzay boşluğundaki başka hayatlardan dinozorlardan kalma ve hatta yıllar önce hayatını kaybetmiş akrabalara ait ‘one way functionlar’ var. Peki onlara neden dokunamıyoruz? Çünkü bunlar paralel evrenler ve başka frekanslara ayarlılar.

Sizce bu, insanlar için bu kabul etmesi zor bir şey mi?
Bu konu üzerine düşünürken pek çok fizikçi aklını yitiriyor! Einstein bu fikirden nefret etmişti. Paralel evren fikrini ortaya çıkaran kuantum mekaniği bilimde ortaya atılan en çılgınca teori ama onunla ilgili gelişmeler de hep doğru olduğu yönünde.

Tarih Kitaplarınızı Çöpe Atın…

Tarih Kitaplarınızı Çöpe Atın…
Aydın Engin

Büyük Türk büyüklerinin en büyüğü olduğu rivayet edilen zat dün Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği “1. Latin Amerika Ülkeleri Müslüman Dini Liderler Zirvesi”nin kapanışında okkalı bir nutuk ş’aptırdı.
Ardından da sosyal medya denen gayya kuyusu, yine o kesimlerin deyimi ile “yıkıldı”. Twitter çocukları dalga geçme yarışına girdiler.
Nasıl girmesinler?
Üstat “Amerika’yı Kolomb değil 1178’de Müslümanlar keşfetti. 1178’te Müslüman denizciler Amerika kıtasına ulaşmıştı” buyurdu. Tarih kitaplarını değiştirmeyi zorunlu kılacak önemde bir bilgi.
Evet bilgi. Öyle bulanık bir iddia değil. Baksanıza adam tarih veriyor: 1178.

Peki, bu bilginin kaynağı ne? Erdoğan’ın nutkundan anladığım kadarıyla kaynak Kristof Kolomb. Hani şu Amerika anakarasına ilk ayak basan Avrupalı olarak kabul edilen; ancak ayak bastığı toprakların yeni bir anakara olduğunu bilmeden ölen Kristof Kolomb.

Müslüman denizciler sadece Amerika’yı keşfetmekle kalmamışlar bir de İslam dinini oralarda yaymışlar. O kadar ki Küba’da bir dağın tepesine cami bile dikmişler. Cemaatsiz cami olmayacağına göre demek Kolomb’dan 300 yıl önce Küba’da ibadetlerini camide eda eden, en azından cuma ve bayram namazlarında o camide bir araya gelen Müslümanlar varmış.
İnanmadınız. (Kötü niyetli ve kötü kalpli ve inançsızsınız da ondan.)

Oysa Cumhurbaşkanı, uçak tasarımcısı, saray sahibi ve tasarımcısı, ahlak zabıtası, büyük iktisatçı, hitabet ustası gibi birçok unvanı şahsında toplayan Recep Tayyip Erdoğan dünden itibaren “Büyük tarih bilgini” unvanını da unvanlarına kattı.
Üstat Kristof Kolomb’un anılarını okumuş bize de aktarıyor: “Kristof Kolomb anılarında Küba kıyılarında dağın tepesinde bir caminin varlığından bahseder.”

Türkçede Kolomb’un anıları olarak kabul edilebilecek iki kitap var. Biri Sait Maden çevirisi ile yayımlanan “Kristof Kolomb – Seyir Defterleri”, öteki Kitap Yayınları arasında çıkan Taviani’nin “Cristoforo Colombo’nun Maceraları”. Her iki kitapta da Küba’daki bir dağın tepesindeki camiden söz edilmiyor. Demek ki büyük tarih bilgini Recep Tayyip Erdoğan bu bilgiyi başka kaynaklardan, mesela “Van Minüt” dilinde yazılmış kitaplardan okuyup, bulup çıkarmış.

***

Sadece yukarıda aktardıklarım bile tarih kitaplarının yeniden yazılmasını gerektirecek önemde.
Ancak “Birinci Geleneksel Latin Amerika Ülkeleri Müslüman Dini Liderler Zirvesi” münasebeti ile mikrofonu kapan büyük Türk büyüğü Tayyip Erdoğan hızını alamadı ve bugüne kadar yazılmış bütün tarih kitaplarının çöp sepetine atılmasını zorunlu kılacak bilgilendirme eylemine devam etti.

Bilgilendik:
“İslam dininde kılıç zoruyla, silah zoruyla Müslümanlaştırmak yoktur” dedi
Yani küffar illerine yalın kılıç dalan Osmanlı leşkerinin, genç Hıristiyan oğlan çocukları ailelerinden zorla koparıp, payitaht İstanbul’a getirip, Yeniçeri obasında sünnet ettirip, namaz aptes adabı öğretip Müslümanlaştırdıktan sonra Osmanlı ordusunun bitip tükenmek bilmeyen asker ihtiyacı için savaşçı olarak eğittiği gibi bilgiler yanlıştır, hatta yalandır. Öyle yazan tarih kitapları çöpe atılmalıdır.

Bilgilendik:
“İslam, köleleştirmenin aracı olmadı” dedi.
İstanbul’da Perşembepazarı semtinin adının, orada her perşembe köle pazarı kurulduğu için konduğu; pazardan köle alanların akşamleyin kölesini Müslümanlaştırıp, ertesi gün cuma namazına götürdüğü gibi bilgiler yanlıştır. İslamiyette kölelik yoktur ki köle pazarı olsun… Bunu ayrıntısıyla yazan tarih kitapları çöpe atılmalı; Osmanlı’daki kölelik sisteminden Beyaz Kale adlı bir roman çıkaran Orhan Pamuk’un kitabı filan da derhal yakılmalıdır…

Bilgilendik:…
Ay durun!.. Bir pazar günü için bu kadar bilgilenme yeter; fazlası ruh ve akıl sağlığımızı bozabilir…
Bugün bu kadar bilgiyle idare edip pazarın tadını çıkarmaya bakın. Üstat önümüzdeki günlerde nasıl olsa bir konuda (herhangi bir konuda) yeniden konuşacak ve bizleri bilgilendirmeye devam edecektir.

Türkiye’de CIA’nın beslediği örgütler…

Türkiye’de CIA’nın beslediği örgütler…
Mehmet Akkaya

NED National Endowment For Democracy. 1980’li yılların başında kurulmuş. Amerika’nın ulus devletleri tasfiye etmek için atağa geçtiği yıllar. Darbeler ve işgaller kadar, devletleri, toplumları içeriden ele geçirme atağının da hızlandığı yıllar.

NED’in Türkçesi Ulusal Demokrasi Vakfı, ama maşallah, demokrasi ihraç etmediği ülke kalmamış. Dünyayı kendilerinin isimlendirdiği altı bölgece ayırmışlar. Afrika’da 31 ülkede ve ayrıca 2 bölgede, Asya’da 13 ülkede, üç ayrı bölgede ve Çin’de 4 ayrı bölgede, Orta ve Doğu Avrupa’da 8 ülke ve 2 bölgede, Avrasya’da 9 ülke ve 2 bölgede, Latin Amerika’da 15 ülkede, Türkiye’nin de içinde olduğu “Ortadoğu ve Kuzey Afrika” adını verdikleri alanda, 14 ülkede faaliyet sürdürüyorlar. Ülkelerin tümü, Amerika’nın hedefinde olanlar.
***
Nasıl yapıyor demokrasi ihracatını? İstihbarat topluyor, para karşılığında ajan devşiriyorlar. Dağıttıkları para ise Amerikan devletine ait. “Kongreden ve Beyaz Saray’dan sürekli destek alıyoruz” diyorlar. Parayı Amerikan Kongresi’nin verdiğini açıkça yazıyorlar.

Bu örgütün başındaki Carl Gershman için, internet sitelerinde başkanları hakkında yazdıkları şöyle: “Fon görevini üstlenmeden önce, BM’nin Üçüncü Komitesi’ne ABD Temsilcisi ve kıdemli danışmanı olarak görev yaptı. Birleşmiş Milletler Amerika Birleşik Devletleri Misyonu Sosyal Demokratlar İcra Direktörü.”

Amerikan devletinin merkezindeki adamlardan. Gershman, aynı zamanda CIA organizasyonlarında madalyalara boğulan bir şahsiyet; Madalyalara bakar mısınız? “Şövalye Haç, Polonya Hükümeti Nişanı aldı; Başkanlık Madalyası, George Washington Üniversitesi; Çin, Çin Eğitim Demokrasi Vakfı Demokrasi ilerlemek için Değerli Kişi; Diplomatik Servis Merit Sipariş (Heung-In Madalyası) Kore Cumhuriyeti, Litvanya Hükümeti Litvanya Diplomasi Yıldızı, Uluslararası İlişkiler Liderlik Truth Ödülü Tibet’in 2005 Light ve ‘sadık hizmet’ Romanya’nın Ulusal Nişanı Uluslararası Kampanyası Kongre Hispanik Liderlik Enstitüsü Ödülü; Atlantik Konseyi Özgürlüğü Ödülü, Demokrasi için Ulusal Bağış (NED) adına aldı.”
***
Amerika’nın hedefe koyduğu 90 ülkede, ABD devletinin parasını dağıtarak ajan devşiren bu örgütün Türkiye’de 2010 ve 2011 yıllarında para verdiği örgütler şunlardı:
- Bedava Eğitim Öğretmenler Sendikası (Özgür Eğitim-Sen-OE) adlı örgütün, Hatay, Batman ve Ankara’daki 40 üyesine seminer vermişler. “Liberal demokrasinin ilkelerini” aşılayacaklarmış. Bunun için ne kadar para ayırdıkları belli değil.

- Liberal Düşünce Derneği, 2010’da 74 bin 200 Dolar,
- Uluslararası Özel Teşebbüs Merkezi, 2010’da 189 bin 839 Dolar,
- Uçan Süpürge, 2010’da 55 bin 500 Dolar,
- İfade Örgütlenme Özgürlüğü, 2010’da 99 bin, 2011’de 199 bin 900 Dolar,
- İnsan Hakları Gündemi Derneği, 2010’da 54 bin 700 Dolar,
- İnsan Hakları Araştırmaları Derneği, 2010’da 45 bin 300, 2011’de 46 bin 600 Dolar,
- Gazeteciler, Inc İçin Uluslararası Merkez, 2010’da 89 bin 700 Dolar,
- Uluslararası Cumhuriyet Enstitüsü, 2010 ve 2011’de 700 biner Dolar,
- Kadın Dayanışma Derneği Kapadokya, 2010’da 34 bin 900 Dolar,
- Uluslararası İlişkiler için Ulusal Demokratik Enstitüsü, 2010 ve 2011’de 600 biner Dolar,
- Sosyal Kalkınma ve Cinsiyet Eşitliği Politikaları Merkezi, 2010’da 57 bin 900, 2011’de 32 bin Dolar,
- Türkiye’yi Anlamak için Gençlik, 2010’da 47 bin Dolar,
- Eşit Haklar (AMER) İzleme Derneği, 2011’de 55 bin 600 Dolar almış.
***
NED’in 2013 yılında para dağıttığı örgütler ve verilen para miktarları:
- Eşit Haklar (AMER) İzleme Derneği, 48.900 Dolar
- İfade Derneği Özgürlüğü, 68.000 Dolar
- İnsan Hakları Araştırmaları Derneği, 49.000 Dolar
- Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü, 700.000 Dolar
- Uluslararası İlişkiler Ulusal Demokratik Enstitüsü, 700.000 Dolar
- Punto24 Bağımsız Gazetecilik Derneği, 50.000 Dolar

Türkiye, emperyalistlerin ulu orta ajan devşirdiği ve para dağıttığı ülke oldu. Daha da acısı, üç kuruş para için emperyalistlerin oyuncağı olmak, bir insanın ya da örgütün düşebileceği en son nokta.

Suriyeliler Emek Kırıcı mı? Akıl Takılması…

Suriyeliler Emek Kırıcı mı? Akıl Takılması…
Orhan Bursalı

Önce Rosetta’nın kuyruklu yıldıza inişini selamlıyorum. İnsanlığın Ay’a inişi kadar, ama onu haydi haydi aşan bir bilimsel-teknolojik mühendislik- fizik ve astronomi bilimi başarı öyküsü. Hayırlı olsun. 1969’da Ay’a inişi, öğrenciliğim sırasında arada sırada gidip harçlık çıkarmak için çalıştığım iş yerinde izlemiştim.
(ABD’de hâlâ Ay’a inildiğine inanmayan bir inanç grubu var, bizde de “Balyoz’dan yargılananların masum olduğuna kimse beni inandıramaz” diyen, herhangi bir okuma öğrenme ihtiyacı da duymayan, sapına kadar kökten inançlı yazar çizerler olduğu gibi!)

***

Bu selamlamadan sonra, konumuza gelelim. Biliyorsunuz iktidar Suriyeli mültecilere kimlik verecek. Oy kullanma hakkı dışında, örneğin çalışma hakları olacak. Bu bir ilk adımdır. Sonraki adım, hepsine seçme hakkı verilmesi gündeme gelecektir. Az buz değil, sanırım oy kullanma yaşında 1 milyona yakın mülteciden bahsediyoruz… Oy ve sandık… Anlıyorsunuz politikayı… Sandık adeta tanrısal bir olay iktidar için! Mültecilerin toplam sayısını hükümet bile bilmiyor. 1.5 milyonu aşan Suriyeliden bahsediliyor. 2 milyon mu?!
Ama sadece mültecilerin sandık yönüne bir gönderme var. Konumuz Suriyeli mültecilere çalışma izni verilmesi… Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Meclis bütçe görüşmelerinde “Çalışma izni verilecek Suriyeliler açık işlerde çalışacak ve sayıları diğer işçilerin yüzde 10’unu geçmeyecek” dedi.

***

Türkiye’de toplam işçi sayısı 25 milyon kadar (TÜİK’e göre). İşsiz sayısı yüzde 10 kadar, yani 2.5 milyon (resmi olmayan sayı çok daha fazla). Gençlerde bu oran yüzde 30’lara doğru yol alıyor! Yani hayata atılan gençler, istedikleri iş konusunda elleri böğürlerinde.
Suriyeli mültecilerin, herhalde yüz binlercesi ülkemizde zaten çalışıyor. Bakan da biliyor bunu… Çeşitli toplantılarda edindiğimiz bilgilere göre özellikle Güneydoğu bölgesinde ve İzmit-İstanbul dahil, çok yaygın bir durum ve emekleri sudan ucuz… Örneğin bizimkiler düşük değerde bir işte 40-50 TL mi alıyor, Suriyeliler 20 ve altında! Üstelik günde 10-15 saat çalıştır. Bir köle bulmuşken…
İşin bir yönü, Suriyeliler üzerindeki korkunç, ilkel sömürü. Adeta 100-150 yıl öncesinin vahşi kapitalizmi… Adamlar muhtaç… Çocukları da var üstelik. Yüz binlercesi dileniyor İstanbul ve benzeri “zengin” kentlerde. Adım başı Suriyeli aile, erkeği yoksa yanında, kadın ve çocukları… Eminim kocalarından daha fazla parayı dilencilikten alıyorlardır! Tabii gazetelere, kadın pazarlama yönü en büyük piyasalardan biri olarak yansıyor…

***

Olayın öteki yönü, Suriyelilerin emek piyasasından “emek ucuzlatıcı, ücret kırıcı” olarak kullanılmaları. Ülkelerin çeşitli bölgelerinde büyük tepkiler var. Kahramanmaraş ve pek çok bölgede “Suriyelilerin kentlerinden uzaklaştırılması için” baskı var. Kahramanmaraş’ta gösteri yapıldı, yaralananlar oldu.
Emek “piyasası” baskı altında. Emek fiyatı düşüyor, 20 liraya hangi yurttaş çalışır ve nasıl yaşar?..
Şüphesiz “mülteci olmak” zor hayat. Ne yapacağız, ekmeğimizi paylaşacağız, dayanışma… Evet de, bu duruma kim yol açtı?

***

Öncelikle RTE ve Davutoğlu’nun Suriye’de iç savaşı körükleyen politikaları tabii ki!
Daha mülteciler gelmeden, on binlerce kişinin kalabileceği mülteci kamplarını hazırladılar. Çünkü politikalarının büyük göçe yol açacağını biliyorlardı. Bir de kırmızı çizgi koymuşlardı: 100 bin mülteciyi aşarsa müdahale ederiz!
İktidar, mülteci göçüyle ilgili 4 milyar dolarlık harcamadan bahsediyor!
Şimdi bu harcamayı tamamen milletin üzerine yıkmak için kolları sıvadılar. Hükümet çalışma izni vererek kampların maliyetini azaltıyor. Savaş politikalarının yükünü, faturasını halkın omuzlarına yıkıyorlar…
İş piyasasına salarak, işsizliği artırarak, emek piyasasını düşürüp patronlara emek peşkeşini artırarak… İktidar bu yolla Suriyeli çalıştıran şirketlerin maliyetlerini de düşürmelerine yardımcı oluyor!

***

İç savaş nerede çıkıyorsa orada bir “halk felaketi” yaşanıyor.
İktidar Suriye’nin ülkeye bırakın ekonomik, sosyal ve dış politik maliyetinin de giderek büyüdüğünü gördüğü halde, hâlâ Esad’ı yıkmaktan bahsediyor. Bir ülkede merkezi otoriteyi parçalarsanız ve iç savaşı körüklerseniz, orada “savaş ekonomisi” hükmünü sürdürür. Ve etnik ve köktendinci akımlar ve ayrılıklar alır başını yürür.
Suriye iç savaşı, iktidarın “eyvah Türkiye’yi de parçalayacak bir üst akıl (ABD) devreye girdi” karabasanına döndü.
O “üst aklın”, “alt aklı” da sizdiniz! O “üst akıl”, Suriye konusunda kendisi için yeni “akıllar” üretir ve ilk “aklını” terk ederken, ve bu yeni aklı, ülkemiz aleyhine hızla hükmünü yürütür, sizleri gece uyutmazken…
…Siz ise hâlâ “ilk aklınızda” takılı kaldınız.
Yapmanız gereken, Suriye’nin ülke, devlet, toprak, ulus bütünlüğünün ve merkezi yönetiminin yeniden kurulmasına yardımcı olmanızdır.
Esad ile işbirliğidir! Hâlâ bunu görmüyor musunuz? Görüyorsanız ve kendinize yediremiyorsanız, bırakınız kendinizi, bu ülkeyi düşünün…

Uğursuz saray ve diğer resimler…

Uğursuz saray ve diğer resimler…
Haluk Şahin

Bu kadar pervasızlık ancak iktidar sarhoşluğuyla açıklanabilir. Hem de zilzurna sarhoşluk.

Sanki dünyada kendilerinden başka kimse yok. Olsa da olanların hiçbir önemi yok.

AKP iktidarının bir süredir dünyaya vermekte olduğu fotoğraflardan söz ediyorum. Bir iletişimci olarak şaşkınlıktan küçük dilimi yutmaktayım.. Faul üstüne faul, frikik üstüne frikik!

Sanki dışarıdan birileri “Acaba bunları kötü göstermek için ne yapabiliriz?”diye uzun toplantılar yapıp bir liste hazırlamışlar ve şimdi onlar uygulanıyor.

Ardı arkası kesilmiyor uygar ülkelerdeki insanları hayretler içinde bırakan, siyah damga vuran, ikonik fotoğrafların.

Hangi birini sayayım: Soma, Kobane, Ermenek… Albümler dolusu dehşet sahnesi. Ve son olarak kesilen zeytinlere sarılmış köylü kadınları…

Komplo teorilerinden medet umuyor, “algılama operasyonu” filan gibi varsayımlarla açıklıyorlar onların çoğalmasını.

Ki, aynaya bakmak zorunda kalmasınlar.

Ama nafile!

Ayıplı pozların en etkilisinin hangisi olduğunu soracak olursanız, Ankara’daki o çirkin “saray” derim. Aksaray dedikleri ucube…

Bir keyfilik ve israf abidesi. Hukuk mezarlığında dev bir kibir anıtı!

Bunun zamanın ruhuna aykırı düşeceğini göremediniz mi? Bundan dolayı dillere düşeceğinizi ve kendinizi çok fena şekilde ele vereceğinizi?

Dedim ya, iktidar sarhoşluğu ve kibir, dünyada kendilerinden başkalarının da olduğunu kabul etmelerini olanaksız kılıyor. “Biz yaptık oldu”nun sınırları olduğunu göremiyorlar.

Ama, bir nokta geliyor, olmuyor işte. Yakalanıyor ve dünya aleme rezil oluyorsunuz!.

***

Yalnızca, Wall Street Journal, BBC, New York Times, Newsweek gibi olağan şüpheliler değil ha!

Arap basını da bunlara dahil. Hele Mısır basını.

Eğer Kahire’de yayınlanan ünlü El Ahram gazetesinin haftalık İngilizce versiyonunda okuduklarım bir ölçüt ise, oradaki ateşli Erdoğan düşmanlığının karşısında bizim Sözcü’nün pek ılımlı ve uysal kalacağını söyleyebilirim.

Erdoğan’la daha önce mülakatlar yapmış olan El Ahram yazarı Seyid Abdel-Mecid’in 6 Kasım tarihli yazısının başlığı “Uğursuz Saray”. Hangi “saray”ı kastettiğini anlıyorsunuz tabii.

Erdoğan’ın tüm hukuk engellerine rağmen onu nasıl inşa ettiğini anlattıktan ve bu binanın “Erdoğan’ın megalomanisinin, şan ve şatafat merakının, sultanın tahtında kendisi oturmak kaydıyla, eski Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyal zenginliği ve debdebesine duyduğu özlemin” çarpıcı bir kanıtı olduğunu kaydettikten sonra Ermenek’teki maden kazası nedeniyle açılış kokteylinin iptal edidiğini yazıyor ve soruyor:

“Bu işte bir uğursuzluk olmalı. Sakın birisi büyü yapmış olmasın!”
***

El Ahram’daki Türkiye konulu yazıları okuduktan sonra aklıma şu soru geldi:

“Siyasal İslam projesinin çöktüğünü, Yeni Osmanlıcılık safsatasının ise ölü doğduğunu Erdoğan-Davutoğlu çiftine kim söyleyecek?”

Kimse söyleyemeyecekse, daha çok faullü fotoğraf seyredeceğiz demektir!

Gitti Vesayet Geldi Üst Akıl…

GİTTİ VESAYET GELDİ ÜST AKIL…
Mehmet Tezkan

Vesayet gitti, yerine üst akıl geldi.. Yeni düşmanımız üst akıl.. Gerçi üst akılla neyin, kimin kastedildiği muamma ama olsun zaman içinde öğreniriz..
Vesayet yerliydi..
Üst akıl yabancı galiba!..
Galiba diyorum belki hem yerlisi vardır, hem yabancısı.. Bilemiyorum, bildiğim şu; son günlerde birçok mesele bu kavramla açıklanıyor:
Üst aklın işi..
*
Üst akıl kavramı hayatımıza Kobani kriziyle girdi.. Ankara’nın terörist ilan ettiği PYD, ABD ile doğrudan temas kurdu, temas kurmakla kalmadı silah yardımı aldı.. Hal böyle olunca siyasal iktidar istemeye istemeye koridor açtı, peşmerge ağır silahlarıyla yardıma koştu.. Ankara Özgür Suriye Ordusu’nu da işin içine katmak istedi.. PYD ayak sürttü..
Üst akıl tanımı bu sırada çıktı..
Cumhurbaşkanı; ‘Oyun içinde oyun var. PYD’nin mantalitesinin bu kadar güçlü olduğunu düşünmüyorum. Muhtemelen daha üst bir akıl var’ dedi..
*
Daha üst akıl kim diye soruldu; Cumhurbaşkanı onu da siz düşüneceksiniz diye topu gazetecilere attı..
Herkesin aklına ABD geldi..
Mesele Kobani’yle sınırlı kalsaydı, taşlar yerli yerine oturacak, zihnimiz netleşecekti..
Fakat, başka olaylar da üst akılla açıklanmaya çalışıldı..
İddia; Emniyet’te pasif direniş var.. 6-7 Ekim’de olaylara zamanında müdahale edilmedi..
Teşhis; üst aklın talimatıdır..
İddia; bölgede paralel yapı ile PKK dirsek temasında..
Teşhis; üst akıl kararıdır..
O halde üst akıl yerli!..
Ortadoğu’da dengelerin yeniden kurulması, gizli ittifaklar, petrol paylaşımı gündeme gelince yine aynı tanım devreye giriyor..
Üst aklın oyunu..
*
Görünen o ki; yeni düşmanımız üst akıl.. Vesayetin yerini aldı.. Artık birçok alengirli mesele bu formülle açıklanacak:
Üst aklın işi!..

Ayşe Kulin’den çarpıcı yorumlar

Ayşe Kulin’in yeni kitabı Handan..
Bu vesileyle bizim kitap ekinde geniş röportajı yayımlandı.. Altını çizdiğim satırlara dikkatinizi çekmek istedim..
- Ben doğru zamanda doğmuşum. Her şeyin benim açımdan çok güzel olduğu ülkede yaşadım. Dans da ettim, kahkaha da attım. Başka kadınların da dans ettiğini, kahkaha attığını gördüm. Halbuki şimdi eğlenmek bile ayıp kabul ediliyor.(..) Cumhuriyet’in ilk dönem kadınları, kendilerini içten tesettürlemiş kadınlardı.(..)
- Her kadının bir öyküsü vardı, vatan için bir şeyler yapma gayreti içindeydiler. Çoğu ya öğretmen ya da hemşiredir zaten. Onlar sayesinde Cumhuriyet bir dönem çok güzel yerlere geldi. Onlar çok güzel yıllardı, ben o güzel yıllara şahit olduğum için kendimi şanslı addediyorum. Bugün doğmuş olmak istemezdim çünkü yarının neler getireceğini bilmiyorum..
*
Türkiye’nin en önemli yazarlarından biri bugün doğmuş olmak istemezdim diyorsa; kırk kere düşünmemiz lazım.. Kırk..

‘Siyasi ahlak’a mükemmel örnek

Siyasi ahlak çok tartışılan konulardandır.. Siyasetçiler, yakın çevreleriyle ilgili iddialar ortaya atıldığında ne yapmalı?
Tek bir cevabı yok.. Ülkeden ülkeye, meşrepten meşrebe değişiyor.. Kimi ülke rüşveti, yolsuzluğu çok önemsiyor, kimi ülke aldırmıyor..
Kimi ülkede vergi kaçırmak büyük ayıp, kimi ülkede vergi kaçırmamak enayilik.. Kimi ülkede devlet kasasını tırtıklamak suç, kimi ülkede bal tutup parmak yalamak..
*
Gelelim mükemmel dediğim örneğe..
İspanya’da Prenses Cristina hakkında kara para akladığı, vergi kaçırdığı suçlamasıyla dava açıldı..
Davayla birlikte İspanya Kraliyet Ailesi’nden açıklama geldi..
Yargının verdiği karar saygı duyuyoruz.. Sanık Prenses artık aile mensubu değildir.. Hiçbir resmi törene katılmayacak, ayrıcalıktan yararlanmayacak, maddi yardım almayacaktır..
Dikkatinizi çekerim, Prenses mahkum değil, daha sanık.. Kraliyet Ailesi, yalandır, iftiradır, davanın sonucunu bekleyelim dememiş..

Kasabanın Sırrı…

Kasabanın Sırrı…
Sanem Altan

Bugünlerde kime rastlasam ya mutsuz, ya bezgin, ya sıkkın, ya umutsuz, ya şikayetçi ya da kendini köşeye sıkışmış hissediyor.

Gazetelere bakıyorum.

Sayfalardan mutsuzluk fışkırıyor.

Neredeyse mutlu tek bir resim yok.

Toplumumuz inanılmaz bir uyum içinde.

Tarihimizde az görülmüş bir şekilde birlik ve beraberlik içinde, sınıfsız-imtiyazsız kaynaşmış birlikteyiz şu anda.

Herkes birbirine karşı ama herkes

birlikte mutsuz…

***

Mutlu olan var mı?

Hiç kimse yok sanırım…

Mutlu bir azınlık bile yok.

Peki bu büyük mutsuzluk uyumu nasıl sağlandı?

Bu muhteşem toplumsal uyum nasıl gerçekleşti sizce?

***

Hiçbir kesim, hiçbir zümre, hiçbir sınıf mutlu değil… Herkes bir şeyleri kaybettiği için üzgün ama kimsenin kaybı öbürüne yaramıyor.

Öyleyse ortak kaybettiğimiz bir şey

olmalı… Hepimizi tedirgin eden ortak bir şikayet noktası olmalı, öyle değil mi?

O nedir?

Ortaklaşa kaybettiğimiz şey nedir?

***

Geçen gün bunları düşünürken aklıma birdenbire o film geldi, hiç vakit kaybetmeden oturup tekrar setrettim…

Kasabanın Sırrı.

Aslında Robert Crichton’ın kaleme aldığı bir roman bu… 1969 yılında da filmi çekilmiş, Anthony Quinn ve Anna Magnani oynuyor baş rollerinde…

Film şunu anlatıyor, 2. Dünya Savaşı yıllarında Mussolini iktidarını kaybeder ve bunun kasabada duyulması üzerine de ayaklanma sayılmayacak bir isyan sonucunda kasaba yönetimi düşüp kasabanın ayyaş şarap yapımcısı Italo Bombolini(Anthony Quinn) kasabanın lideri olur…

***

Ama ciddi bir sıkıntı beklemektedir kasabayı; o da Almanlar’ın çok kısa bir süre içinde kasabaya gelip kasabanın tüm şarap stokuna el koyacak olmasıdır.

Kasabada 1.317.000 şişe şarap vardır ve bunun birkaç gün içinde gizlenmesi gerekir… İşte film tam bu öyküyü anlatıyor.

***

Seyrederken, Santa Vittoria Kasabası’nın masum olduğu kadar güçlü, daima işbirliği içindeki sade yaşantısına; hayatı üzüm bağlarında geçen ve bundan başka türlü bir hayatı düşünmeyen, köylü halkına dahil oluyorsunuz…

Onların hasat zamanı, yüce bir görev duygusuyla gerçekleştirdiği gelenekleri- dansları, türlü oyunları,müzikleri- ile masumiyeti görüyorsunuz…

Ve bu masumiyetin, Nazi Almanyası’nın askerleri ile gölgelenişini izliyorsunuz… Ve kasabanın o ortaklaşa kararlılığını…

***

Kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere tüm halk, Almanlar kasabayı işgal etmeden evvel, gizli bir duvar örerek şarapların çok büyük bir kısmını gizlemek için ellerinden geleni yapıyorlar…

Ve her ne olursa olsun, bu sırrı açık etmeyeceklerine de yemin ediyorlar…

Şaraplarını da sonuna kadar koruyorlar… Üstelik bir de Almanlarla harika dalga geçerek yapıyorlar bunu…

***

Nefis cümleler var filmde ;

“İnsanlar büyük şeylerde kendilerini kandırmaya hazırdırlar ama ayrıntılarda ender olarak böyle davranırlar.”

“Aptalları alkışlamak topluluğun huyudur.”

“İyilik yapıldıktan sonra, kötülük yapılmadan önce anlaşılır..”

“Bir gün aslan olarak yaşamak, yüz

yıl kuzu olarak yaşamaktan iyidir.”

“Her insanı yağlamayla elde etmek mümkündür,hatta Tanrı’yı bile. (Zaten dua nedir ki?)”

***

O filmi seyredince şunu düşündüm…

Biz, kasabalarını ve şaraplarını ortaklaşa koruyan o kasabalıların sahip olduğu şeyi kaybettik işte.

“Burası bizim ve biz burayı koruyacak zekaya ve güce sahibiz” duygusunu, bu duygunun yarattığı ortak sevinci.

Bilmem siz ne dersiniz….