Cumhuriyetin 91. Yılı…

Cumhuriyetin 91. Yılı…
Şahin Mengü

Ulu önder Atatürk’ün “Benim iki büyük eserimden biri” dediği Cumhuriyetimizin 91. yıldönümünü dün kutladık.
Son iki üç gündür, onun ikinci büyük eserim dediği “Cumhuriyet Halk Partisi” milletvekillerinin yayınladıkları çok güzel bayram mesajları okudum.

Bu güzel mesajları yayınlayan saygı değer milletvekilleri onun iki büyük eseri tehdit ve tehlike altındayken nasıl oluyor da sessiz kalarak olanları seyredebiliyorlar diye hayretler içinde kaldım.
Bugün iktidarı elinde bulunduran AKP yönetiminin Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetle sorunları olduğu, ondan rövanş almak için yanıp tutuştuğu gün gibi ortada.

Onun ikinci büyük eserim dediği, devletten evvel var olan, devleti kuran Cumhuriyet Halk Partisi’nin şimdiki yöneticilerinin AKP yönetiminin işini kolaylaştırır şekildeki tutum ve davranışlarına, CHP’lilerin nasıl sessiz kaldıklarını anlayabilmiş değilim.

SEVR İLE PARALELLER
Bugün CHP’yi yönetenler, Avrupa Konseyi üyelerinden sadece dördünün çekincesiz imzaladığı Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na Türkiye’nin koyduğu çekincelerin tümünü kaldıracağını söyleyebilmektedirler.

Aynı CHP yöneticileri, ana dilde eğitimi bu ülkede sorun olmaktan çıkaracaklarını açıklamaktadırlar.
Bu Cumhuriyet Bayramında kutlama mesajları yayınlayan Cumhuriyet Halk Partili saygıdeğer Milletvekillerinin, geçmiş dönemler parti yöneticilerinin, bu devleti harp meydanlarında, kan ve göz yaşıyla kuranların yırtıp attıkları Sevr antlaşmasını okumalarını kendilerine öneririm.

Onu okurlarsa, bugünkü parti yönetiminin Yerel Yönetimler Özerklik Şartına Türkiye’nin koyduğu çekinceleri kaldırarak ve ana dilde eğitimin önünü açarak Sevr’i hayata geçirmek isteyenlerle aynı paralelde olduklarını görürler.

Yerel Yönetimler Şartı’na Türkiye’nin koyduğu çekinceleri kaldırmak demek, idari ve mali özerklik tanımak demektir.
Bunu kim istemektedir, etnisiteyi Anayasa’ya sokmaya çalışan, etnik bölücülük yapan Kürtler ve yarı aydınlar ile onların sırtını sıvazlayan ABD ve AB ülkeleri.

Sevr antlaşmasının 62. Maddesi Kürtlere yerel özerkliğin tanınacağını “Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğini, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde “ diyerek belirtmiştir.

Aynı Andlaşmanın 64. maddesinde ise bu özerkliğin tanınmasından bir yıl sonra plebist yapılarak Türkiye’den bağımsızlıklarını isteyebileceklerine yer verilmiştir.

Ana dilde eğitim de yine Sevr’in 147. Maddesinde düzenlenmiştir.
Sevr’de bile “giderlerini kendileri ödemek üzere” denmesine rağmen, şimdi bölücüler, bu hizmeti devletin yapmasını istemektedirler.

CHP yöneticileri de buna destek olmaktadırlar.
Ayrıca Andlaşma aynen bugün de istedikleri şekilde ilk, orta, lise ve yüksek okulda ana dilde eğitim hakkı vermektedir.
İçerdeki tetikçileri ve destekçileri de Kürtçenin şimdilik (!) yardımcı ders olarak okutulabileceğini söylemektedirler.

‘KUZULARIN SESSİZLİĞİ’
Kimsenin ve hele CHP Milletvekillerinin biz SEVR’İ bilmiyorduk deme hakları yoktur.
Bütün bu olup bitenlere sessiz kalarak fakat kapalı kapılar arkasında parti yöneticileri hakkında ileri geri konuşanları veya iyice çürüsünler diye olan biteni “kuzuların sessizliğine” bürünerek seyredenleri tarih affetmeyecektir.

Bu yapılanlar tamamıyla Sevr’i uygulamaya koyarak, Lozan’ı fiilen yürürlükten kaldırma çabasıdır. Sevr’i yırtıp atıp Lozan’ı yapanlardan öç almaktır.

Kimler sayesinde?
Maalesef basit milletvekilliği hesabı yapan, geçmişte ve şimdi milletvekilliği ve parti yöneticiliği yapmış ve yapan CHP’liler sayesinde.
“Size baktıkça Sevr’i yırtıp atıp, Lozan’ı yapanları hatırlıyorum” demek yetmemektedir.

Artık ayağa kalkıp Cumhuriyet Halk Partisi’ni kurtarma zamanıdır. Zira Cumhuriyet Halk Partisi kurtulmadan Türkiye kurtulmayacaktır.
Yaşananları basit bir milletvekilliği uğruna sessizce seyreden şimdiki ve geçmiş dönem milletvekillerinin sessizliğine, o büyük önderi unutturma çabalarına rağmen, onu unutmayan, Atatürkçülüğün geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğü olduğuna inanmış milyonların Cumhuriyeti bayramı kutlu ve mutlu olsun.

Cumhuriyet’ten nefret etmek…

Cumhuriyet’ten nefret etmek…
Mehveş Evin

Keşke Cumhuriyet’in kuruluş yıl dönümünü gurur, sevinç, umutla kutlayabilsek…

Ancak “demokratik, laik, üniter ve anayasal Cumhuriyet” tanımından giderek uzaklaşan Türkiye’de, cumhuriyetle yönetildiğimizi söylemek, hissetmek, giderek zorlaşıyor. Cumhuriyet; bir kesim için sevilen ve gurur duyulan bir yönetim olamadı.

Bunun sorumlusu Cumhuriyet’in kendisi değil, tarih boyunca iktidara gelenler.

Azınlıklar mutlu olamadı Türkiye Cumhuriyeti’nde… Dersim’in dağı taşı, kadını çocuğu bombalandı. Rumlar ve Yahudiler “Atatürk’ün evi yakıldı” kışkırtmasıyla kendi komşularının hedefi oldu.

Kürtlere 12 Eylül darbesi sonrasında Diyarbakır zindanlarında İstiklal Marşı söyletilerek akla hafsalaya sığmayacak işkenceler edildi. Muhafazakâr İslamcılar ise kıyafet devrimini, laikliği ve halifeliğin terk edilmesini hiçbir zaman benimsemedi.

Tek şans Cumhuriyet
Her ülkenin geçmişinde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin de yanlışı çok.

Oysa 21. yüzyıla bu hatalardan ders çıkararak girebilseydi…
Güçler ayrılığını uygulayabilse, vatandaşlarına eşit davransa, parlamenter rejimi güdük hale getirmese, laiklikten şaşmasa, Cumhuriyet başarılı olacaktı. Hâlâ da tek şans, Cumhuriyet.
Genç Cumhuriyet bugün 91’inci yaşını doldurdu.

Ne var ki “askeri vesayet”ten kurtulduğu söylenen genç Cumhuriyet, şimdi tek adam iktidarında demokrasiden hızlı ve emin adımlarla uzaklaşıyor.

Son derecede kırılgan
Laiklik ilkesi unutulmuş; yeni ve katılımcı bir anayasa hayali ise uzak… Hâlâ darbe Anayasası’yla yönetiliyoruz; torba yasalar da üzerinize afiyet.

Geçmişiyle hesaplaşmamış, vatandaşlarını eşit ve tarafsız bir şekilde kucaklamamış, gelen iktidarın pençesinde bir yerden diğerine savrulmuş, yolsuzluk iddialarıyla sarsılmış, son derecede kırılgan bir Cumhuriyet bu.

Suriye savaşı politikasıyla yurt dışındaki itibarı beş paralık olan ve kendi içinde tehlikeli bir kutuplaşma yaşayan Cumhuriyet, artık ikinci-üçüncü-dördüncü Cumhuriyet tartışmalarından bile uzak.
Uzak, çünkü “Camiler kışlamız, minareler süngümüz” söylemini benimsemiş bir siyasi iktidarca yönetiliyor.

Bir zamanlar kendini “modern muhafazakâr” diye kendini tanıtanlar, şimdi “dindar bir nesil” yetiştirmeye ant içiyor. En büyük “düşman”ları, bazen bir kadının dekoltesi, bazen bir dansın ritmi, bazen bir kadeh şarap…

En büyük dostları, sadece kendisi gibi giyinen, konuşan, farklı bir fikri dile getirme-yenler. Ve para, para, para…

Yönetmek buraya kadar
Türkiye’nin ne Doğu’da,
ne Batı’da dostu kalmış, kimin umurunda? Hiçbir gerçekliği olmayan neo-Osmanlıcılık hayalleriyle yanıp tutuşan yöneticileri, alay konusu olmuş… Ne yazar?

Kadınları sokak ortasında doğranan, gencecik insanların kim vurduya gittiği, ekonomisi betonun ve işçi cesetlerinin üzerinde yükselen… Üretemez hale gelen; ne spor, ne sanat, ne bilimde başarıyı yakalayamayan bir ülke…

Birbirini 40 yıl öldürmüş, öldürmeye devam eden halkını bir an evvel barıştıracağına, her şeye “ben, ben, ben” diyen siyasiler sayesinde iç savaşa ramak kalmış…
Cumhuriyet’ten nefret ederek, Cumhuriyet’i yönetmek buraya kadar.

Ölüm ilanları…

Ölüm ilanları…
Cüneyt Ülsever

Yaşlandıkça garip huylar ediniyorum. Şimdi de bunlara “ölüm ilanlarını okumak” eklendi. Ölüm ilanları en fazla Hürriyet Gazetesi’nde çıkıyor. Ben bu ilanları her gün teker teker okuyorum.

Yıllar önce ölüm ilanlarına göz bile atmazdım. Anam-babam, arkadaşlar, yarenler, akrabalar bu diyardan göç etmeye başlayınca göz atar oldum. Acaba aralarında bir tanıdık, bildik var mı diye rahmete kavuşanların isimlerini okur oldum.

Şimdi ölüm ilanlarındaki her bir satırı okuyorum.

***

Rahmetli kaç yaşında vefat etmiş, anası babası kimmiş, varsa eşi, evlatları, torunları, akrabaları, kimler? Hangi memleketten, hangi dine mensup? Cenaze hangi cami/cem evi/kilise/sinagogdan kalkacak? Nereye defin edilecek? Bu soruların hepsi artık beni ilgilendiriyor.

Bazı ilanlara takılıp kalıyorum. Acaba nasıl bir ömür sürdü, mutlu muydu, diye kendi kendime sorguluyorum. Nedense rahmete kavuşanın geçmişi ile ilgili üstüme vazife olmayan bir sürü ayrıntıya kafa yoruyorum.

Belki size deli saçması gelecek, ölen genç ise hiç tanımadığım, bilmediğim bir kişi için birkaç damla gözyaşı döktüğüm de oluyor.

***

Neden böyle yapıyorum?

En basit cevap belki de en doğru cevap!

Artık iyice farkındayım ki:

“Yetişmek için menzile/Gidiyorum gündüz gece.”

Bana öyle geliyor ki, son yıllarda doludizgin yol almaktayım. Artık “geçen yıllar” bana “dünkü gün” gibi gelmeye başladı.

Ölümün ne olduğunu bilememek de beni çok etkiliyor. Bilimsel yayınlar, felsefe çalışmaları, kutsal kitaplar ölüm hakkında çok değişik şeyler söylüyorlar. Ancak, sanki “ölüm her şeyin sonudur” diyen rasyonalistler de, ölümden sonra “yaşanacakları” bütün detayları ile tarif eden mutlak inanç sahipleri de içlerinin bir köşesinde verdikleri tariften bir nebze de olsa şüphe duyuyorlar.

Ölüm ne?

Ölüm hakkındaki kuramlarını illa ki deney ile ispatlamak ihtiyacı duyanlar bu sorunun cevabını hiçbir zaman veremeyecekler.

Deneyledikleri an o sırada “yaşananları” kayda geçirecek akıl, ifade edecekleri dil ellerinden alınmış olacak.

Zaten ölümü bu kadar ilginç kılan “bilinmezliği”. (İnançtan bahis etmiyorum.)

***

Dünyada bir gün mutlaka öleceğini bilen tek canlı insanmış!

Hayvanlar öleceklerini bilmezlermiş.

Ölüm kavramı olmadığı için hayvanlar âleminde “ezel” kavramı da “ebed” kavramı da yok. “Son” ne demek bilmiyorlar. “Usta paydos”dan da haberdar değiller.

Hayvanlarda “zaman” kavramı yok.

Onlar zamansızlar. Geceyi gündüzü biliyorlar ama dünü, bugünü, yarını bilmiyorlar.

Aklen ve beceriler itibari ile biz insanlar hayvanlardan üstünüz ama daha mı mutluyuz, bilen beri gelsin.

Hayvanların en akıllısı, en sadığı ölüsünün başında iki saat duruyor. Sonra her şey galiba hafızadan siliniyor. Geriye hatıra falan kalmıyor. Hayvanlar olacakları düşünüp kaygılanmıyorlar. Ancak tehlikeyi gördükleri an tanıyıp, tedbir alıyorlar.

***

Biz ölümü bildiğimiz için korkuyor, endişeleniyor, plan yapıyor, bilimle uğraşıyoruz. Sanki tek derdimiz ölümü geciktirmek.

Albert Camus “tek felsefi sorun intihardır”, demiş.

Ona göre tek gerçek “yaşamak” ve dolayısı ile felsefenin tartışacağı ana mesele “yaşamı sonlandırma kararı” !

Camus, “intihar” ve “saçma” kavramları etrafında yaşamı değerlendiriyor.

“Hayat aslında yaşamaya değmeyecek kadar saçmadır, ancak bununla birlikte yaşamak gerekir”, diye bir sonuca varıyor.

Öte yanda 90’lara merdiven dayamış, bütün gün ağır alzheimer hastalığından muzdarip hanımı ile ilgilenmek zorunda olan bir büyüğüm uzun uzun yaşadıklarından haklı olarak şikâyet ettikten sonra birdenbire bana:

“Hayat yine de yaşamaya değer!” deyivermişti.

Onun görüşü Albert Camus’un görüşü ile ters mi düşüyor, yoksa ikisi de aynı şeyleri mi söylüyorlar bilmiyorum.

Zira büyüğüm de yaşadıklarını “saçma” buluyor ama yine de hayata asılıyor.

***

Her sabah ölüm ilanlarını büyük bir dikkatle okuyorum. Her sabah tanımadığım insanlara kafa yoruyorum. Her sabah kendime “ne zaman öleceğim?”, “ölüm ne?” diyerek cevaplarını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim sorular soruyorum.

Yine her sabah:

“Ne doğan güne hükmüm geçer,/Ne halden anlayan bulunur;/Ah aklımdan ölümüm geçer;/

Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

Ve gönül Tanrısına der ki:/- Pervam yok verdiğin elemden;/Her mihnet kabulüm, yeter ki/

Gün eksilmesin penceremden!” (Cahit Sıtkı Tarancı)

Zorunlu din dersi gençliği kurtarmaz…

Zorunlu din dersi gençliği kurtarmaz…
Mehveş Evin

İkinci yüzyılda yaşayan Claudius Ptolemy’den Isaac Newton’a, büyük bilim insanları evreni anlamlandıra-bilmek amacıyla dini söylem ve felsefelerden yararlanmak için çok çalıştı. Eğer bu çabaları sonuç verseydi, bugün bilim ve din aynı noktada buluşmuş, tek olmuştu. Ancak olmadı…

“Cosmos-Bir Uzay Serüveni” belgeselinden hatırlayacağınız astrofizikçi Neil de Grasse Tyson, “The Sky Is Not The Limit” kitabında din ve bilim konusunun neden bir araya gelemeyeceğini böyle özetliyor.
Kimsenin inanç sistemini sorgulamıyoruz.
Ancak dini inançla bilimi karşılaştırmak, bir araya getirmek ne kadar imkânsızsa; okulda din dersiyle pozitif bilimleri aynı kefeye koymak da bir o kadar anlamsız.

Maneviyat değil dogma
Reisicumhur Erdoğan, “Fizik, kimya zorunluysa neden din dersi tartışılıyor?” sözleriyle, sokaktaki insana “Hakikaten ya, neden?” dedirtebilir. Ancak birazcık insanlık tarihi bilgisine sahipseniz, eğitimde tek bir din ve mezhebin dayatılmasının maneviyat değil bir dogma (*) olduğunu bilirsiniz.

Fizik, kimya, biyoloji dersleri zorunlu; çünkü dünyanın nasıl döndüğünü, neden hastalandığımızı ve nasıl sağlıklı olabileceğimizi, elektrikten manyetik alanın nasıl işlediğine; kısacası hayata dair en temel ve tartışmasız bilgileri bilim sayesinde elde ettik.

Toplumlar pozitif bilimlerdeki ilerlemeler sayesinde gelişiyor, güçleniyor, zenginleşiyor. Elbette her gelişme ve kalkınma ideal yollarla gerçekleşmiyor; her zengin ülke de mükemmel değil.
Ancak geçmişte yapılan hataları tekrarlamamanın yolu, yine bilimden ve akıldan geçiyor.

Zorla güzellik olmaz
Din, maneviyatın tek kaynağı da değil. Her şeyden evvel, kişisel bir tercih. Eğer böyle olmasaydı bugün yerkürede yaşayan 7 milyar insanın aynı din ve mezhebe inanmaları gerekirdi.
Kaldı ki her dindarın maneviyatı illa kuvvetli olmuyor. Keşke öyle olsa! Maalesef kendine dindar diyenler de suç işliyor, din adına nice katliam, hırsızlık ve haksızlık yapılıyor.

Zorla güzellik olmaz. Madde bağımlılığıyla mücadele etme gerekçesiyle dini zorunlu ders yapmak da sonuç getirmez.
Eğer gençleri gerçekten dine özendirmek istiyorsanız, öyle bir ders içeriği hazırlarsınız ki öğrenci dinler tarihini, kültürünü; Arap Yarımadası’nda çığır açan bilimsel buluşların yerinde bugün neden yeller estiğini aktarırsınız.

İdeal nesil formülü
Ancak Erdoğan’ın ideal nesil formülü, her şeyden önce dini inanca dayanıyor. Eğer bu formül şimdiye kadar herhangi bir ülkede başarılı olsaydı, çok farklı bir dünyada yaşıyor olurduk.
Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Batı veya Doğu, başka ülkelerden her şeyi alıp kopyalamaktan bahsetmiyoruz.
Her şeyden evvel “eğitim verimliliği”nde OECD ülkeleri arasında neden 21. sırada olduğumuzu…

Neden nitelikli-niteliksiz gençlerin işsiz dolaştığını…
Hangi sosyal politikaların madde bağımlılığına yol açtığını ve engelleyebileceğini…
Neden insan haklarında, eşitlikte bu kadar geride olduğumuza kafa yormaya başlarsak, gelecek nesiller kaybetmeye mahkum olmaz.
(*) Belli bir konuda ileri sürülen bir görüşün sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilmesi.

DİNDAR OLMAK BAĞIMLILIĞI ENGELLEMİYOR

Dindar olmamakla madde bağımlılığı arasında ilişki var mı? Utah’ta 1990’da yapılan bir araştırmaya göre yok.

Utah toplumunun üçte ikisi Mormon, yani sadece alkol ve madde değil, çayı bile günah addediyorlar.

Ancak Mormonların arasında da alkol ve madde tüketenler var.

“Esrar deneme yaşı” ve “alkol miktarı”nda Mormon, başka din veya ateist grupların arasında fark bulunmadı.

(Gizlice) içen Mormonların daha fazla alkol tükettiği ortaya çıktı.

Gerçeği yalnızca gerçeği söyleyin…

Gerçeği yalnızca gerçeği söyleyin…
Sanem Altan

Bazen düşünüyorum da, kim daha korkak acaba?

Bu ülkeyi yönetenler mi yoksa onların suladığı çamuru alıp eline yüzüne bulaştıranlar mı?

Kim daha güçsüz aslında?

Manasızlığını bildikleri halde onurlarını hiçe sayarak siyasetin parçası olanlar mı yoksa o siyaseti ülkeye “demokrasi” diye yutturmaya çalışanlar mı?

Bazı insanların yazılarını okuyunca bazı insanları televizyonda seyredince ya da bazen sadece insanlara bakınca bu soruları sormamak imkansız gibi geliyor bana…

Sahte savaşlar, sahte kızgınlıklar, sahte onurlarla gerçeklerden kaçıyorlar.

***

Ve merak ediyorum…

Hangi gerçekten kaçıyorlar acaba?

Neden gerçeklerden kaçıyorlar?

Siz hangi gerceklerden kaçıyorsunuz?

Hangi menfaat sizi gerçeklere karşı kör ediyor?

Neden gerçeklere karşı uyuşmak için damarınıza sahte kızgınlıklar enjekte ediyorsunuz?

Bile isteye bir körlüğün parçası olup zavallılaşıyorsunuz, neden?

***

Belki de zaten biliyorsunuz ne yaptığınızı, çok kızgınsınız kendize…

Kendi yetersizliğinize duyduğunuz öfkeyi saklayabilmek için sağa sola saldırıyorsunuz.

“Asalet zorlayıcıdır” lafını çok seviyorum.

Çünkü gerçekten zordur bir beladan geçerken, çıkarlarımız, duygularımız, geleceğimiz ağır bir şekilde yaralanmışken, ismimizi, onurumuzu korumak için gerçekleri söyleyebilmek…

Yaralanmışken gülümseyerek sanki yaramız yokmuş gibi davranabilmek…

Geleceğimiz için geçmişimizi satmamamız gerektiğini bilmek.

***

Farkında mısınız, utanma duygusu bizde hiç gelişmemiş bir sanat gibi…

O yüzden ne adam gibi ayrılabiliyor aşıklar,ne siyaset kavgaları bayağılıktan kurtuluyor, ne de kavgalar pusu zihniyetinden düelloya geçebiliyor.

Ne de köşe yazarları gerçekleri yazabiliyor bu ülkede.

Bazıları neredeyse onursuzluğunu madalya olarak taşıyor yakasında.

Kendileri dürüst olamadığı için dürüst olanlara akıl vermeye çalışıyorlar.

***

Kimseye gazetecilik öğretecek halim yok, gazeteciliği benden çok daha iyi bilen çok sayıda insan var.

Ama gazeteciliğin onursuzluk olmadığını biliyorum.

Dalkavukluk olmadığını da biliyorum.

Hangi kılığa girerlerse girsinler o iki büklüm yağlı kayganlıklarıyla iç bulandırıcı geliyorlar bana doğrusu…

***

“Dur denecekse” gazeteciliği dalkavukluğa çevirenlere “dur” denmeli.

Bunu da dürüst ve mesleğini seven gazeteciler söylemeli.

Sahi öyle birileri var mı aramızda?

Ama gerçeği yalnızca gerçeği söyleyin bana…

Mak(b)ul şüphe!

Mak(b)ul şüphe!
Cüneyt Ülsever

TCK’da “kuvvetli şüphe” kavramı “makul şüphe” kavramına henüz devşirilmedi (kanunlaşmadı). Devletlûlar şimdilik sadece telaffuz ediyorlar. Böyle bir ara dönemde yürütme-yargı ilişkisini “tak emreder, şak yaparım” kıvamında kavrayan bir savcı “makul şüphe” gerekçesi ile Adana’da gazeteci Aytekin Gezici’yi gözaltına aldırdı!

Van’ın Çaldıran ilçesinde resmi kayıtlarda öldürülmüş hiçbir şahıs yok iken Abdülaziz Adıyaman “kasten adam öldürmek” suçundan tutuklandı!

Cinayetlerde illa ki bir taraf firarda olacak ise bu kişi “maktul “değil, “katil” olur. Belki de ilk kez “katil”in ortada olduğu ama “maktul”ün kayıtlarda bile olmadığı bir cinayet ile karşı karşıyayız!

Böyle bir ülkede pekâlâ “makul şüphe”den öteye “makbul şüphe” de olabilir!

***

17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasını yürüten (herhalde ekonomi uzmanı da olduğu için) Savcı Ekrem Aydıner takipsizlik kararında “kendi şirketleri Türkiye’nin ihracat rakamlarını ciddi olarak etkileyecek boyutta ihracat yapan biri” olarak tarif ettiği Rıza Sarraf’tan “para alan” Bakanlar ve mahdumlarının “rüşvet” değil, “haksız hediye” aldığını beyan ediyor.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Canan Coşkun’un ulaştığı takipsizlik kararında Savcı Aydıner diyor ki:

“Rüşvet suçunun oluşabilmesi için, anlaşmanın işin yapılmasından önce veya en geç yapılması anında olması gerekir. İşin yapılmasından önce yapılmadığı halde işten sonra kamu görevlisince talep edilerek elde edilen menfaat rüşvet suçunu değil, koşulları varsa irtikâp veya görevde yetkiyi kötüye kullanma suçunu oluşturabilecektir.”

17 Aralık’ta olsa olsa irtikâp veya görevi kullanma suçu işlenmiş!

Zira ortada “rüşvet anlaşması” yok!

Demek ki Civangate davasında Selim Edes’in “Rüşvet Tarihi”ne geçen “rüşvetin belgesi olur mu pezevenk!” sözleri yanlışmış. Noterden tasdikli rüşvet belgesi olmadan “rüşvet davası” açılamazmış.

Savcı aynen yazmış:

“Rüşvet suçunun oluştuğunun kabulü için ise mutlaka rüşvet anlaşmasının yapıldığının ispatlanması gerekir.”

Demek ki hediyesi karşılığı iş görmek ancak “makbul şüphe” yaratıyor!.

Zaten Savcı da evinde 4.5 milyon dolar parayı ayakkabı kutusu içinde saklarken derdest olan Halk Bankası eski Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın “İmam Hatip için bağış” toplayarak hayır işi yapmasına azıcık gıcık kapmış. “Ha’yır amaçlı” da olsa Süleyman’ın “usulsüz bağış toplamaktan” soruşturulmasını istiyor.

***

17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasını kapatan Savcı Ekrem Aydıner’in haklı imiş gibi gözüktüğü bir önemli nokta da var. Mecelle’de bile “usul esasa mukaddemdir”, der.

“Usul esastan önemlidir.”

Doğrudur ve hukukta bu prensip çok önemlidir.

Savcı dinlemelerin usulsüz yapıldığını, o halde dikkate alınamayacağını söylüyor!

Ancak Aydıner tapelerin sahte falan olduğunu katiyen iddia etmiyor. Konuşmaların gerçek olduğunu kabul ediyor.

Savcı dinlemelerin usulsüz yapıldığını söylüyor.

Ama kastı hâkim kararı alınmadan yapılan “izinsiz dinleme” (illegal dinleme) değil!

Diyor ki:

“…soruşturmaya başlandığı anda gerek MASAK tarafından hazırlanan raporda, gerekse ihbar mail ve faksları öncesinde, Sarraf hakkında somut fiil isnadını gerektirecek bir bilgiye ulaşılmadı.”

Canan Coşkun’un haberine göre… “buna rağmen doğrudan telekomünikasyonun denetlenmesine başlandığını belirten Aydıner, telekomünikasyonun denetlenmesi kararının hukuka uygun olabilmesi için kuvvetli şüphe nedenleri olması gerektiğini belirtti.

Aydıner, ‘Aksi takdirde, verilmiş bir hâkim kararına dayalı olsa dahi, yapılan dinlemelerden elde edilen bilgilerin delil olarak kullanılabilmesi mümkün değildir’ değerlendirmesini yaptı.”

Aydıner’e göre “hâkim kararı” var.

Ancak, ona göre karar “kuvvetli şüphe”ye dayanmıyor!

Kanaati böyle!

***

Ayrıca Savcı teknik araçla takip talimatı verildiğini de kabul ediyor. Ama kararın onaya sunulmak üzere İstanbul 7. Sulh Ceza Mahkemesi’ne gönderildiğini, ne sebeple olduğu anlaşılamaz biçimde takip kararının İstanbul 8. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından onaylandığını söylüyor.

***

2014 Türkiye’sinde isteyen Savcı “makul şüphe” ye dayanarak gözaltı yapıyor (Adana), isteyen Savcı “kuvvetli şüphe”ye dayanarak bütün dünyanın yakinen takip ettiği “Rüşvet Davası”nda takipsizlik kararı verebiliyor (İstanbul).

İsteyen Savcı da maktulü olmayan cinayete katil icat edebiliyor! (Van)

***

Ben yine de size üç ilimizdeki birbirinden bağımsız gibi duran üç hukuki karardaki ortak noktayı göstereyim:

Eğer “kuvvetli şüphe”nin üzerine bir tutam “makul şüphe” ilave ederseniz ortaya “makbul şüphe” çıkar. Buna dayanarak Van’da aranan maktul, pekâlâ İstanbul’da bulunabilir:

“Maktul şüpheli”!

Maktul şüpheli artık var olmadığına göre hali ile artık takip edilemez!

Öpülmüş kıçın davası olmadığı gibi şüphelisi yok olmuş rüşvetin de davası olmaz!

Bilimi Boğmak!

Bilimi Boğmak!
Yakup Kepenek

Ülkenin onca sorunu varken ve bunlar giderek ağırlaşırken sayıları 200’e yaklaşan üniversiteler susuyor. O kadar ki, Yüksek Öğretim Kurulu-YÖK Başkanı Prof. Dr. G. Çetinsaya geçenlerde, kendi sorumluluğunu unutarak ve onca yerli TV varken, El Cezire TV’sine verdiği bir demeçte “Susturulmuş bir akademik topluluk var” diyor!

***

YÖK, 12 Eylül 1980 faşizminin üniversitelerdeki baskı aracıdır. Üniversitelerin özellikle ilerici, Cumhuriyetçi ve solcu öğretim üyelerini ezen bu araç AKP iktidarınca da tam kapasite kullanılıyor.

Birkaç noktanın altı çizilmelidir.
Birincisi, AKP iktidarı üniversitelerin suskunluğundan hiç şikâyetçi değil. Bugünlerde öğretim üyelerinin maaşlarında çok geç kalmış bir iyileştirme tasarısı hazırlayan hükümet, üniversite özerkliğini ve bilimsel özgürlüğü gerçekleştirecek adımları atmıyor! Dahası, 12 yıllık başbakanlığından sonra cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan, yeni ders yılı açılışlarında yaptığı konuşmalarda ülkenin bilimsel geri kalmışlığına, bundan kendisinin de sorumlu olduğuna hiç değinmiyor!

İkincisi, üniversitelerde verilen derslerin yalnızca içeriği değil, dili ve kültürü de o yönde değişiyor. Geçenlerde bu gidişin eşsiz bir örneğini TOBB-Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nin iktisatçı öğretim üyesi Prof. Dr. Güven Sak verdi: Gazete yazısının başlığı şöyleydi: Ehem Mühime Müreccahtır! Sak, çok önemli orta önemliye yeğ tutulmalı anlamındaki bu sözle, ekonomi bilimini iktidarın anlayacağı dilden anlatmaya çalışıyor! Susmayıp konuşmanın yolları artık böyle bulunuyor.

Üçüncüsü, bir dediği iki edilmeyen Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. M. Görmez, Wİslam Üniversitesi kurulacağının müjdesini verdi. Başkanın gerekçesi çok derin ve tüm İslam dünyasını kapsayacak kadar geniştir. Üniversitede, 1400 yıldır bir türlü çözüm bulunamayan Müslümanların en büyük sorunu, dinle hayat, akılla vahiy arasında doğru ilişki kuramamak konusu ele alınacakmış.
Aslında ayrı bir İslam üniversitesi açılmasına hiç gerek yok; üniversitelerin çok büyük bölümü İslam üniversitesi olma yolunda hızla ilerliyor.

***

AKP’nin daha iktidara gelir gelmez el koyduğu, Darwin’i yasaklayan ve bilimselliği çok tartışmalı bilirkişi raporlarıyla ünlenmekte olan Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu TÜBİTAK, geçen hafta bir kara sayfa daha yazdı.

TÜBİTAK’ın açtığı yarışmalarda sıralamaya bile giremeyen bir araştırma önerisi, dünya birinciliği aldı. Büyük önemine karşın basında çok az yer bulan bu konudaki haber şöyleydi:
Özel MEF Lisesi 12’nci sınıf öğrencisi İlayda Şamilgil, Polonya’da bu yıl 22’ncisi düzenlenen “First Step To Nobel Prize In Physics” yarışmasına, üzerinde 1 yıldır çalıştığı “Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem” adlı projesi ile katıldı. Şamilgil, fizik alanında dünyanın en prestijli fizik proje yarışması olarak kabul edilen yarışmanın dünyaca ünlü akademisyenlerden oluşan jürisinden tam puan alarak dünya birincisi oldu.

Devamı var:
Şamilgil, Aydınlık gazetesine yaptığı açıklamada çalışmasının TÜBİTAK tarafından neden reddedildiğini bilmediğini söylüyor. TÜBİTAK bu genç araştırmacıya açıklama yapma gereği bile duymayacak kadar sorumsuz davranabiliyor! Şamilgil, doğal olarak yurtdışında okumak istiyorum diyor.

***

Üniversite özerkliğine ve bilimsel araştırma özgürlüğüne sahip olamayan Türkiye, çocuklarının ve gençlerinin yaratıcı yeteneklerinin önünü de açmıyor; böylelikle bilimsel gelişmesini ve geleceğini boğuyor!

Havuz Medyası…

Havuz Medyası…
Emre Kongar

“Havuz Medyası” AKP’nin siyaset ve medya edebiyatımıza armağan ettiği yeni kavramlardan biri…
AKP’nin çeşitli manevralarla el koyduğu ve yandaşlarına devrettiği medya, başarılı olamayınca, kendi kendini finanse edemeyince, durumu kurtarmak için icat edilen bir model:
“Büyük yağmadan” pay alan “Büyük işadamlarının”, duygusal alanda sahip oldukları “Büyük bir millet sevgisiyle”, “Büyük bir havuz” oluşturarak topladığı “Büyük paralarla” sahip olunan “Büyük medyayı” simgeliyor!

***

“Havuz medyasında” patronluk, yöneticilik, yazarlık yapan arkadaşların, çalıştıkları kuruluşların bu biçimde nitelenmesinden rahatsızlık duyduklarına ilişkin bazı belirtiler var.
Ben bunları gerçekten anlamıyorum…
Çünkü “Havuz medyası” sahibi olmanın veya burada çalışmanın büyük güzellikleri kolaylıkları ve yararları var:
Örneğin iyi ile kötü, doğru ile yanlış, ak ile kara, son derece belirgin, keskin çizgilerle ayrılmış…
Hata yapma olasılığı hiç yok:
Liderin ağzına bak; oradan çıkan sözlere göre pozisyonunu al…
Attığın manşetin, yaptığın haberin, yazdığın yorumun tek doğruluk, gerçeklik, başarı ölçüsü ve ölçütü, liderin söyledikleri…
Onun çizgisinde olduğun sürece hiçbir sorun yok.

***

Haber, yorum sıkıntın da yok, hepsi önüne yığılıyor.
Haber peşinde koşmak, kaynak kovalamak yok…
Hangi haberi nasıl yorumlayacağını düşünmek yok…
Her şey hazır; sana bir tek altına imza atmak kalıyor.
Haber ve yorumlarda gerçeklere uygunluk, doğruluk, dürüstlük, meslek ahlakı gibi dertlerin de yok…
Sana gelenleri, verilenleri doğru dürüst kullan yeter!

***

Üstelik geçim sıkıntısı, para pul kaygın da yok:
Kaynaklar gani, gelirin güvencede…
Yeter ki, büyüklerinin sözünden sapma!

***

Sadece gelir değil, hukuk açısından da rahatsın…
Yargı da her durumda senden yana…
İstediğine saldır, hakaret et, belden aşağı vur…
İstediğin kadar dava açılsın aleyhinde…
Nasıl olsa, ağabeylerin her an arkanda, seni kolluyor!

***

Her mesleğin riski vardır…
Dünyada ve ülkemizde medya mensuplarının riskleri ise çok yüksektir…
“Havuz medyasında” ise risk sıfır!
İnsanlar niye böyle büyük bir güzellikten, konfordan şikâyet eder, “Havuz medyası mensubu” olarak anılmaktan rahatsız olur anlamıyorum vesselam!

Sorun aydın sorunu…

Sorun aydın sorunu…
Şahin Mengu

Bu ülkede güven içinde yaşamak istiyorsak, hukukun üstünlüğüne hep beraber ve her şart altında sahip çıkmalıyız.

Bu nedenle son günlerde bazı mahkemelerce verilen gizlilik kararları toplumun aydın kesiminde haklı olarak tedirginlik yaratmaktadır.

Devlet hangi nedenle olursa olsun suçu ve suçluyu koruyamaz, korumamalıdır.

Yargıda şeffaflık sağlanamaz ise bazı kesimler, bugün olduğu gibi bunu kendi çıkarları uğruna hemen istismar ederler.

Nitekim, Güneydoğu Anadolu da son günlerde işlenen bazı cinayet davalarına getirilen yayın yasağı insanlarda “Ne oluyor gene faili meçhuller mi başlıyor?” kaygısını uyandırdı.

Bu kaygıya çanak tutan İçişleri bakanı olan zatın olaylar karşısında “Misliyle cevap alacaklar”, sözde Başbakan’ın “bir toma yerine on toma” gibi, hukukun üstün olduğu iddia edilen demokratik bir ülkede söylenmemesi gereken sözlerde neden olmaktadır.

Suça ve suçluya devlet misliyle cevap vermez, suç işleyeni kulağından tutar bağımsız yargının önüne çıkartır. Yasalar çerçevesinde cezasını verir.

Devlet olmanın gereği budur.

Elbette bu tür hukuksuzluklara karşı en sert tepkiyi vereceğiz.

Ancak bugün yurt içinde haklı olarak hukukun üstünlüğünü savunan bir kısım “ilim adamı!” aynı hassasiyeti uluslararası ilişkilerde hemen göz ardı edebilmektedirler.

Devlet içeride ne kadar hukuka uygun davranmak zorunda ise, uluslararası ilişkilerinde de o kadar hukuka uygun davranmak zorundadır.

İçeride hukukun üstünlüğünü savunan aydınlar, “bilim adamları!” yazarlar, çizerler uluslar arası ilişkilerde de aynı duyarlılığı göstermek zorundadırlar.

2005 yılında, o tarihteki ABD Dışişleri Bakanı Condollaze Rice bir konuşmasında “Yeni bir Ortadoğu şekillendireceğiz. Fas’tan Pakistan’a yirmi iki devletin sınırlarını değiştireceğiz” dediği zaman, bu ülkenin hukukun üstünlüğünü savunan aydınları, “bilim adamları!” yazarları, çizerleri, “Dur bakalım sen hangi hak ve yetkiyle böyle bir açıklama yapıyorsun” dediler mi?

Demediler. Çünkü kafalarının gerisinde, toprak bütünlüğü ortadan kalkmış, İran, Irak ve Suriye BOP projesinin hedefi olan büyük Kürdistan vardı.

O nedenle buna hiç ses çıkartmadan, ellerini ovuşturarak, keyifle seyir ettiler. Irak bölündü, istedikleri Kürdistan özerk bölgesi kuruldu, şimdi sıra Suriye’de, orası da bölünsün, orada da bir Kürdistan özerk bölgesi kurulsun.

Suriye yönetimine karşı, AKP iktidarı oradaki muhalif gruplara her türlü silah yardımını yaparak, Suriye’deki iç çatışmayı körüklerken, siz bu ülkenin ilim adamı kılıklı şarlatanlarının buna karşı çıktığını hiç duydunuz mu?

Milletler arası hukuk bir egemen devletin iç işlerine müdahaleyi ne zamandan beri, bizim toprak bütünlüğümüze saldırı olmadığı sürece ve Birleşmiş Milletler kararı olmadan, hukuka uygun sayıyordu?

Bu ilim adamı kılıklı şarlatanlar o zaman hiç hukukun üstünlüğünden söz etmediler.

Şimdi Türkiye’den, ilişkilerimiz iyi olur kötü olur, ama bir egemen devlete karşı hasmane tutum içinde bulunmamız, oradaki terör örgütüne insan ve silah göndermemiz, en azından oraya gidecek “savaşçı ve üçüncü ülkeleri gönderdiği silahların geçirilmesine göz yumulması isteniyor.

Anayasaya aykırı bir şekilde, Ceza kanunumuza göre suç sayılan bir fiili işlememizi istiyorlar ve bunu yaparken de hukukun üstünlüğü, hukuka saygı onları hiç ilgilendirmiyor.

Bunlar diledikleri gibi konuşuyorlar, tek taraflı yalanlarla kamuoyunu yanıltlıklarını zannediyorlar.

Bunu görüp, bunu bilip bunları ona göre dinlemek ve okumak gerekiyor.

İçinde yaşadığımız dönemin sorumluları elbette ufkun ötesini görmekten aciz olan siyasilerdir.

Ama bu ülkenin asıl sorunu, aydın namusuna sahip olamamış aydınlardır.

Gerçek aydın aleyhine bile olsa doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen, güçlünün hukukundan değil, hukukun üstünlüğünden yana olan insandır.

Beyefendinin canı Esad çekmiş…

Beyefendinin canı Esad çekmiş…
Ahmet Abakay

Öğrencisi olma şansına eriştiğim, Mülkiye’nin emekli Hocası Prof. Taner Timur geçenlerde şöyle yazdı:

“Neredeyse üç yüz yıl oluyor.Montesquieu, ‘her halk layık olduğu hükümete sahip olur’ demişti. Aradan iki yüz yıl kadar geçti, bu kez de Michel Faucault adında bir başka Fransız, ‘her halk layık olduğu delilere sahip olur’ dedi. Derken elli yıl daha geçti; her halde biri söylemiştir. Yoksa ben söyleyeyim. Galiba en hazini de bu iki formulü bir arada yaşayan halkların durumu.”

Taner Hoca’nın işaret ettiği bu son ve hazin duruma sahip olanlar arasındayız galiba.

Yöneticiye bakın. Adı Emrullah İşler’miş. AKP Milletvekili hem de kısa süreli de olsa içişleri bakanı bile yapıldı. Bu zat, bir başka cinayeti eleştirirken, “bunu yapanların eline Işid su dökemez. Işid öldürüyor ama işkence yapmıyor.” diye açıklama yapıyor.

Yalçın Akdoğan adlı Başbakan Yardımcısı, ”Kobane’ye yardım için koridor açmamız HUKUKEN mümkün değil” diyor.

Hukukun en çok ayaklar altına alındığı, yok edildiği bu iktidar döneminde ”hukuk” diyor.

Roboski’nin bombalanması hukuka uygun muydu? Bu köyü Suriye’li Esad’ın savaş uçakları mı vurdu?

Berkin Elvan’ın Ali İsmail’in Gezi eylemlerinde iktidarın kahraman polisleri tarafından öldürülmesi hukuken mümkün müydü? Cinayet işleyen polislerin yargıdan kaçırılması, cesasız bırakılması hukuka uygun mu?

Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın övünerek açıkladıkları, Suriye’deki muhalif unsurların eğitilmesi, silahla donatılması meselesine gelirsek; bunun hukuka uygunluğu bir yana, bir başka ülkede iç savaşın kışkırtılması, sürdürülmesi uluslararası savaş suçunun açık unsuru olduğu bilinmiyor mu?

Şöyle bir haber okuduğunuzu düşünün:
“Suriye’de Esad yönetimi aldığı bir kararla, Türkiye’deki muhalif unsurları eğitip silahlandırıp, Türkiye’deki baskı yönetimini yıkmak için kullanacak. İlk etapta 2 bin kişinin silahlı eğitimden geçirilecek.”

“Olur mu böyle saçma şey?” demeyin.

Oluyor .Bakın Türkiye hükümeti ABD’nin de desteği ile aldığı kararı açıkladı. Suriye’deki muhalif unsurlara “eğit-donat” adı altında silahlı eğitim verilecek. Esad’ın devrilmesi için o ülkenin iç savaşında çarpışacaklar.

Bizim beyefendinin canı Esad çekmiş.

Beslenip, büyütülüp bu hale getirilen Işid’e yapılan yardım ve desteğin benzeri Suriyeli muhaliflere yapılacak.

Zaten ÖSO adı altında Esad’a baş kaldıran silahlı Suriyeli’ler Türkiye topraklarındaki kamplarda eğitildi.Bu şimdi daha legal hale dönüştürülecek.

Ülkemiz her gün yeni bir kabusla uyanıyor.

Cumhurbaşkanı ve Başbakan baskıların, devlet terörünün daha da arttırılacağını adeta müjdelediler.

Yeni güvenlik paketi TBMM ‘ye getirilecekmiş.Polisin yetkileri daha da arttırılacakmış.

Bu ne demek?

Şu demek; 12 Eylül faşist darbesinden sonra çok sık yaşanan “yargısız infaz”ların , polislerin bastığı evlerde cinayetlerin yeniden yaşanması demek.
“Şüphelilerin barındığı eve yapılan baskında polise teslim olmayan kişiler etkisiz hale getirildi.”

Haberler böyle olacak.

“Evde örgütsel döküman ve silahlar bulundu.” diye eklenecek.Polisin bıraktığı silahlar bulunmuş olacak.

Bu film çok görüldü, bu senaryolar çok yazıldı.Bunu yaşatan iktidarlar şimdi lanetle anılıyor.

Türkiye’nin getirildiği noktaya bakın.

Polisin yetkileri, müdahale sınırları artırılacak.

İnsan hakları, düşünce ifade özgürlüğü ve yaşam hakkı daraltılacak.

Demokrasi değil, polis güçlendirilecek.

Bu arada en hüzünlü, aslında en komik açıklama Başbakan Davutoğlu’ndan geldi.

Uluslararası basın örgütlerinin temsilcileri ile görüşmeden sonra hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan Türkiye’de basın, ifade özgürlüğü konusunda sorun olmadığını yineledi.

Ancak Başbakan çok fazla ileri gitti, uçtu adeta.

Tehdit aldığını ifade eten tüm gazetecilerin kendisine başvurmasını istedi.Gazeteci Amberin Zaman örneğini vererek, “Amberin Zaman’a yönelen tehdit aynı zamanda bana yönelen tehdittir.”

Vayy be ne okkalı laf.

Ülke yöneticisinin inandırıcılığının sıfıra indiği an işte burası.

Amberin Zaman’ı tehdit eden kişi Cumhurbaşkanı RTE’nin kendisi.Malatya’da miting meydanında görüşlerini beğenmediği Taraf gazetesi yazarı Amberin Zaman için, “Gazeteci kılıklı militan, edepsiz bir kadın.Haddini bil haddini! Eline vermişler bir kalem, gazete köşesinde yazıyorsun, TV’ye çıkıyorsun, müslümanlara hakaret ediyorsun!”

Başbakan, “O gazeteciye yönelen tehditi bana yönelmiş sayarım “ diyor.

O gazeteciyi tehdit eden Cumhurbaşkanı.

Hadi bakalım. Seni o makama getirenden sor bakalım tehdidin hesabını.

Halkımız layık olduğu yöneticilere mi sahip gerçekten?

Yoksa deliler meselesi mi?

Ben Taner Timur hocamın yalancısıyım.