Mayınlı ülke…

Mayınlı ülke…
Aydemir Güler

İkinci Cumhuriyetin 10 Ağustos’ta bir adım daha attığı doğru. Ancak uzun geçmişi olan mekanizma değişmedi: AKP diktatörlüğünün her ileri adımı bataklıkta ilerlemek anlamına geliyor.

Tayyip Erdoğan’ın herhangi bir kazanımı bu kişinin en az üç suçtan yargılanmaya mahkum olduğu gerçeğini değiştirmeyecek: Katliam, yolsuzluk ve savaş suçları.

Son günlerde, AKP’nin “en suçlu” ikinci ismi Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığa tırmanma olasılığı güçlendi. Ancak olası başbakanın rejimin yumuşak karnı olacağı da kesin. Davutoğlu savaş suçlusu olarak, sözünü ettiğim mekanizmanın canlı örneğidir. En fazla riske giren, en fazla kıdem almakta ve kıdemi arttıkça riskler de içinden çıkılmaz hale gelmektedir.

Sadece kişiler değil. Kentsel dönüşüm denen ve inşaat sektörünü şişiren ekonomik mekanizma kârlılık vaadiyle paralel biçimde krize doğru hızlanan bir koşu adeta.

Dış politika da öyle. AKP’nin IŞİD macerası, emperyalizmin Arap Baharı çıkmazının rövanşı. Operasyon, Şam’da direniş duvarına çarpınca önce Ukrayna’da faşizm, hemen ardından Suriye ve Irak’ta islamcı katliam kartları oynandı. AKP bu ikincisinde riski en fazla üstlenen özne olarak hamlesini yaptı. İlk bakışta çok tutarlı. Ortadoğu’da zora giren bir işbirlikçinin yapması gereken, ABD’ye hizmet yarışında kendini feda etmeye hazır olduğunu göstermektir! IŞİD’in beslenmesi ABD’ye yeni bir askeri müdahalenin vesilesini sundu. Kürt sorununun beklenen çözümü için yeni bir moment, yine IŞİD saldırganlığı sayesinde yakalanıyor…

Ama, olay burada bitmiyor. AKP, Öcalan’ın zamanında başkaları için kullanıp siyaset dilinde güncellediği kavramla “mayın eşeği”dir.

Erdoğan, Davutoğlu, Hakan Fidan, Yalçın Akdoğan… Bu ekibin stratejisinin mantığı böyle. Maceracıdırlar. Maceracı oldukları kadar, bu yolun mahkumudurlar. Kafaları, şekillenmesinde doğrudan katkı sahibi oldukları kaosu avantaja dönüştürmeye çalışır. Kurdukları modeller mükemmel olduğu ölçüde, gerçeklikten uzaklaşır.

IŞİD etrafı yakacak. Irak’ın bölünmesi tek çıkış yolu olarak kabul görecek. Kürtlerin ileri adımları Türkiye içi çözüm süreciyle yan yana gelirken, PKK’de yoğunlaşan Kürt siyasal temsiliyeti, Irak Kürtleri, İslamcı Kürtler ve AKP’ye yatan Kürt burjuvazisi tarafından parçalanmış olacak. ABD sürecin iktisadi, diplomatik ve askeri unsuru olarak sahaya yerleşecek…

Erdoğan ve arkadaşları bu çok faktörlü denklemi, bir orkestra gibi yönetebileceklerini tasarlıyor olmalılar. Peki kakafoniden orkestra çıkacağını kim söylemiş?
Müzikte olmasa da, uluslararası siyasette kakafonik bir orkestra var oldu, diyelim. Bunun yönetiminin bizimkilere bırakılması mümkün mü? ABD bunların “biz yönetiyoruz” demesine ara sıra izin verirse, oluşan yeni ve ağır riskleri üstlenmeyi tercih etmeyeceğindendir. Mayın eşeğine daha fazla yük bindirecekler.

Yüklerden biri İslamcı terörün ta kendisi. Türkiye bu örgütlerin faaliyet alanı haline dönmüş durumda. Bu tür akımları bir yandan besleyip, diğer yandan düşman ilan etmek, hem kullanıp hem vurmak her babayiğidin harcı değil. Bu iş AKP’nin boyunu aşar.

Kaos yönetimi yalnızca emperyalistlerin başedebileceği bir oyundur. Omuzlarında suç listelerinin ağırlığını, ekonominin kırılganlığını taşıyan bir bağımlı ülkenin yöneticileri, bu tür süreçlerde ister istemez bataklıkta ilerlemiş olurlar. Şişen faturanın vadesinin ertelenmesi için hep daha fazla borçlanacak, daha kırılganlaşacak, daha bağımlı hale geleceksiniz… Çare yok!

Üstelik olay iç, bölgesel ve küresel egemen güçler arasında başlayıp bitmiyor. Türkiye’nin şeriatçı orduların av sahasına dönüşmesi toplumsal dinamiklerin yerinden oynamasını getirir. Dtolayısıyla AKP ilerici, aydınlanmacı birikimi dağıtmaya mahkumdur… Ama o kadar kolay değil.

Balkon konuşmalarından artık liberal uzlaşma çağrıları değil savaş naraları yükselmek durumundadır. Denge politikası işlemez. Yeni güçlü ittifaklar kurulamaz. Sadece biat! Ama bu, tanım gereği, yetmez.

En fazla yatırım yapılan başlık olarak Kürt çözümünün de yapısal kısıtları var ve bunlar gözle görünür hale gelecek. Kürt toplumunun kentli, emekçi, aydın damarlarının bu kısıtlara yerleşmesi güçlü olasılık.

Özetle AKP’nin bataklık yürüyüşünde toplumsal dinamiklerin sıkışmasını zaman zaman rahatlatacak, biriken gazı tahliye edecek çok fonksiyonlu bir siyasete yer kalmamıştır. AKP hep daha totaliter, daha tekçi, daha diktatoryel olmak zorundadır.

Bu bir mayın tarlasıdır. Erdoğan’dan sonra AKP ne olacak sorusundan daha önemlisi, tüm bu açmazları gözeten devrimci bir stratejinin nasıl örüleceğidir.

Kutuplaşma değil ama saflaşma iyidir…

Kutuplaşma değil ama saflaşma iyidir…
Cafer Solgun

Darbeci Kenan Evren’in darbe anayasasıyla birlikte kendisini halkın “onayı” ile cumhurbaşkanı seçtirmesini saymazsak cumhurbaşkanını ilk defa halkın oylarıyla belirlemek için sandık başına gittiğimiz bir seçim yaptık. Bu seçimin siyasi tarihimiz açısından önemi sadece ilk defa cumhurbaşkanını halkın seçmesi değil kuşkusuz. Seçim sonuçları henüz netleşmemişken yazıyorum bu yazıyı. İster ilk turda adaylardan biri kazanmış olsun (muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan), ister 24 Ağustos’ta tekrar sandık başına gidecek olalım, bu seçimlerin Türkiye gündeminden kolay kolay düşmeyecek sonuçları var.

Seçim sonuçları ne olursa olsun ve iktidar partisi elinde tuttuğu iktidar imkânlarını hukuku kuşatmak için kullanmaya devam edecek olmasına rağmen, Recep Tayyip Erdoğan’ın merkezinde durduğu rüşvet ve yolsuzluk iddiaları Türkiye’nin “normalleşmesinin” asli konusu olmayı sürdürecektir.

Şaibeli, rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla lekelenmiş ve hukuk önünde aklanmaktan “paralel devlet” söylemlerinin arkasına gizlenerek kaçınmayı birinci vazifesi hâline getirmiş bu iktidar anlayışı ile Türkiye’nin geldiği, gelebileceği yer bulunduğu noktadır.

Bu anlayışın dilinde demokratikleşme sorunlarımız lekelenmiş olma gerçeğini gözlerden kaçırmanın birer argümanı hâline gelmiştir. Örneğin en çok sözü edilen Çözüm Süreci ile ilgili “kalıcı bir barış” mı 2015 seçimlerine kadar meseleyi “idare etme” niyeti mi vardır, bunu daha fazla muğlâklaştırmanın mümkün olamayacağı kanısındayım.

Seçimin hemen öncesindeki günlerde Erdoğan’ın “affedersiniz Ermeni” şeklindeki düpedüz nefret söylemi, militan yandaş erbabının “öyle demek istemedi aslında” savunmalarına rağmen, halkın en geri duygularına hitap eden ayrımcılık dilinden medet ummanın en “çirkin” örneklerinden biri oldu. Halkın bilinçaltının derinliklerindeki yüzleşmek ve aşmak gereken önyargıları siyaseten kullanmak, tesadüfî değil son derece bilinçli bir tercih idi ve “bu kafa ile mi toplumsal barış inşa edeceğiz?” diye düşündüren bir anlam ifade ettiği açıktır.

Üzerine basa basa “ben Türk’üm, Sünni’yim” dedikten sonra diğer cumhurbaşkanı adayları ile muhalefet partisi liderlerinin etnik ve dinî kimliklerini hatırlatmak da, Erdoğan’ın oy devşirmek uğruna başvurduğu bir başka düşündürücü “taktik” oldu. Kapsayıcı, kucaklayıcı, bütünleştirici olması en temel özelliği olması gereken bir makama talip olurken bu tür ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı söylemlere başvurmak, seçim sonuçları ne olursa olsun, Türkiye’nin yaşadığı “kutuplaşma” durumunun gündemimiz olmaya devam edeceğini ortaya koymaktadır.

Erdoğan’ın gazetemiz yazarlarından Amberin Zaman’ı miting meydanlarında hedef gösteren sözleri de son derece bilinçli bir tercihin sonucuydu. Amberin’in bir TV programındaki iki çift sözüne karşı Müslüman halkımızı savunmak kisvesi altında kışkırtan ve bir gazeteciyi adeta sokağa çıkamaz hâle getirmekten çekinmeyen anlayış, seçim sonuçları ne olursa olsun, gündemimiz olacaktır, olmalıdır.

Seçim sonuçları ne olursa olsun, ülkemizin gündemi demokrasi ve özgürlükleri bu iktidar anlayışının demagojik argümanları olmaktan kurtarmak, temiz, şeffaf, denetlenebilir, hesap verebilir bir devlet ve yönetim anlayışını savunmak, kutuplaştırma, ayrıştırma siyasetine karşı en geniş ve gerçek manada toplumsal barış ve yüzleşme için uğraş vermek olacaktır.

Bu seçimin en önemli sonucu ise, demokrasi, barış ve adalet kavramları etrafında daha sahici bir saflaşmanın şartlarını olgunlaştırması olacaktır kanısındayım. Kutuplaşma değil ama saflaşma iyidir ve daha iyi, özgür ve güvenli bir gelecek inşa etmemizin gereğidir.

Hayırlı olsun.

Erkekleriyle övünebilecek bir toplum değiliz!

Erkekleriyle övünebilecek bir toplum değiliz!
Sanem Altan

“Türkiye’de devletin, kız çocuklarının erken yaşta zorla evlendirilmesine karşı aldığı tedbirlerin ne kadar yetersiz, toplumun ise bu konuda ne kadar az eğitimli olduğu son rakamlarla bir kez daha ortaya çıktı.

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun TBMM’ye gönderdiği rakamlar, 18 yaş altında hamile kalan çocuklara ilişkin acı tabloyu gözler önüne serdi.

Müezzinoğlu, 2007’den itibaren 18 yaş altında hamile kalan çocuk sayısının toplam 91 bin 208 olduğunu açıkladı.

13 ilde kurulan Çocuk İzleme Merkez’lerine 2013’te 2 bin 792 çocuğun cinsel istismara uğradığına dair başvuru yapıldığını kaydeden Müezzinoğlu, bunlardan erken evlilik yaptırılanların sayısının ise 263 olduğunu söyledi.

6 bin 586 çocukla İstanbul ilk sırada yer alırken, İstanbul’u 5 bin 714 çocukla İzmir, 5 bin 181 çocukla da Adana takip etti. Çocuk yaşta çocuk sahibi olanların en az yaşandığı il ise 32 çocukla Tunceli oldu. Tunceli’yi 86 çocukla Artvin izledi.

Müezzinoğlu, bütün mücadele faaliyetlerine rağmen 2014’ün ilk üç ayında 18 yaşın altında 2 bin 72 çocuğun gebe kaldığını açıkladı.”

***

Çok sarsıcı rakamlar değil mi?

Insana başka hiçbir sebebe ihtiyaç duymaksızın “ben nasıl bir ülkede yaşıyorum Tanrım” dedirtiyor.

Kadınları güçsüz bir toplumuz biz…

Daha doğrusu kadınları güçsüz bırakılmış bir toplumuz.

Dolayısıyla onlar kendileriyle övünseler bile, erkekleriyle de övünebilecek bir toplum değiliz.

2007’den beri 91 bin, bu yılın ilk üç ayında ise 18 yaş altı 2072 çocuk gebe kalmış.

Sizce bu yaşadığımız toplumla ilgili neyi gösteriyor?

***

Biz, erkeğinin kadından da, kadın çıplaklığından da korktuğu bir toplumuz…

Hatta kadın kahkahasından da…

Ama küçücük kızlara dokunmaya ya da o küçücük kızların annelerini öldürmeye korkmuyor bizim toplumun erkekleri.

Erkeklerin sığ olması da, sanatın istendiği ölçüde serpilememesi de, medeniyetin tam anlamıyla gelişememesi de hep bu kadından korkmaları ve onu yok saymaları yüzünden bence…

Kadınlı bir toplum yaratamadık. Kadını hep özleyen ama ondan hep korkan, bu korku yüzünden de ondan nefret eden bir “erkekler” toplumu oldu burası.

Peki, küçük kız çocuklarından ne istiyorlar?

Sizce orada saklı olan o hastalık ne?

Bu toplumun erkekleri, kadınları üretime almadı, kadınlarla beraber eğlenmedi, kadınların akıllı olduğuna inanmadı, namus kavramını kadınların çıplaklığı üzerine kurdu, namussuzluğu kadınların özgürce yaşamasının adı olarak gördü…

Sonunda da kadınları öldürdü…

Hala da öldürüyor…

Artan cinayetler, yıllarca erkekle kadını ayrı yaşamaya zorlamış bir toplumun içinde oluşmuş hastalıklı tümörlerin birer birer su yüzüne çıkması yüzünden…

Pekiii, o kaçınılmaz soru geliyor akla hemen tabii “Kadınları bu kadar güçsüz bırakan bir toplumun erkekleri güçlü olabilir mi?”

Anlattıkları kadar cesur olabilirler mi peki?

Söyledikleri kadar akıllı olabilirler mi?

Çok sevebilirler mi?

Kendilerine güvenebilirler mi?

Her şeyden önemlisi kendilerini sevebilirler mi?

Olamazlar…

Sevemezler…

Güvenemezler…

Kadınları güçsüz bırakarak, kendilerini de eksik bırakan erkekler böyle bir toplumda ancak katil olurlar…

Bazen kadını öldürürler, bazen kendilerini, bazense ilişkiyi… Bazense koca bir ülkeyi…

***

Cinayetleri durdurmak mı istiyoruz? Küçük kızları daha büyümeden evlendiren zihniyetten kurtulmak mı istiyoruz, bu ülkenin medeni bir seviyeye gelmesini mi istiyoruz?

Kadınla erkeği “barıştırmamız” gerekiyor o zaman…

Kadınları özgürleştirmemiz…

Erkeklerin kendine güvenini arttırmamız…

Bütün bunlar için de erkeğin “namusunu” kadından bağımsızlaştırmamız gerekiyor, bir erkek namuslu, onurlu, saygıdeğer olmak istiyorsa bunu kendi başına yapsın… İşinde, hayatında yapsın…

Yapabiliyorsa…

Her türlü sahtekarlığa, ahlaksızlığa bulaşıp, kadının bedeni üzerinden kendine “namus ve ahlak” devşirmesin.

Öyle değil mi?

Gururlarını, namuslarını, ahlaklarını, kimliklerini, kişiliklerini kendi varlıkları üzerine bina etsinler, kadının bedeni üzerine değil.

***

Bu toplumun erkekleri sahip olamadıkları her değeri kadın üzerinden kazanmaya kalktıklarında, kadınları kaybettiklerinde de her şeylerini kaybettiklerini sanıyorlar, güçsüz ve zavallı kalıyorlar.

O gücü de cinayetle ya da hamile bırakarak yeniden kazanacaklarını sanıyorlar. Erkeklerin güçlü ve ahlaklı olamadığı toplumlarda kadın katilleri, küçük çocuk avcıları da çok olur.

Kendi ahlaklarını ve onurlarını kendi başlarına kazanacak kadar güçlü olduklarında öldürmekten de vazgeçerler, küçük gelinlerden de, yalan ve sahtekarlıktan da…

Yeter ki o gücü kazanabilsinler…

İslam’ı eleştirmenin zarureti ya da Ortadoğu neden böyle?

İslam’ı eleştirmenin zarureti ya da Ortadoğu neden böyle?
Fırat Bayram

Öğrendiğimize göre IŞİD’li teröristler Irak’ta 13-14 yaşlarında bir Türkmen kızına seri tecavüz etmiş, sonrasında da öldürüp elektrik direğine asmışlar. Birleşmiş Milletler biriminden gelen haberde ise Musul’da 11 ile 46 yaş arası kadınların sünnet edilmesi için fetva çıkarmışlar. Dört milyon kadın korkuyla bekliyor şimdi. Kadın sünneti ne midir? Kadının cinsel organını kesiyorlar; kendine dokunmaktan veya kocasıyla olmaktan bile zevk alamasın diye. Çünkü dincilere göre kadının cinsellikten zevk alması da haram. Zira arzu etmek ve keyif almak özne olmaya işaret eder. Arzu üreten ve zevki kovalayan kadın bir özne haline gelmiş demektir. Kadının özneleşmesi ise siyasal İslamcı çetelerin en tahammül edemedikleri şeydir. Kamyon kasalarına doldurulup topluca öldürülen, gündüz vakti çoluk çocuğun gözü önünde kafaları kesilen insanlar da var. Bunlar ne yazık ki şeriatçı örgütlerin hakim olduğu coğrafyalarda sıradanlaşmış görüntüler haline geldi artık.

İslam’ın doğuşunun üzerinden 1400 yıldan fazla zaman geçti. Dünya çok değişti. İslamcıların savundukları şeylere bir bakın. Günümüz dünyasında neyi eleştiriyor ve kendi farklarını nasıl koyuyorlar? Sadece kadını baskı altına almak üzerinden kendi ideolojik farklarını tanımladıklarını görürsünüz. Kadın düşmanlığını çıkarın, İslamcılıktan geriye bir şey kalmaz.

Dünyada iki büyük din var: Hıristiyanlık ve İslam. Kuşkusuz başka dinler de var ama en fazla taraftara sahip olanlar bu iki din. Ortadoğu’ya en yakın olan coğrafyalarda hakim olan din Hıristiyanlık. İslam’ın kapı komşusu. İkisinin de dogmalarını inandırıcı bulmuyorum. Fakat bu iki dinin egemen olduğu coğrafyalardaki toplumsal yaşam farklarını da gözardı edemem. Tüm dinleri aynı kalıba sokup değerlendirmek yönünde bir tavır, sığ ve çiğ bir ateizme işaret eder. Bu duruma düşmek istemem. Ama önümüzde bir gerçeklik var: Hıristiyanlığın yaygın olduğu toplumlar gelişmiş halde ve İslam’ın yaygın olduğu hiçbir toplum gelişememiş halde ise bunun üzerine düşünmek gerekiyor. Gelişmekten kastım zenginlik ve ekonomik güç değil. Zira petrol zengini İslam ülkeleri olduğu gibi Latin Amerika’nın, Afrika’nın, Uzak Asya’nın yoksul Hıristiyan ülkeleri de var. Gelişkinlikten kastım seküler yaşam, farklı olana hoşgörü, şiddetten uzak durmak, merhamet, sevgi, demokrasi ve özgürlüklerin göreli varlığı, kadın özgürlüğündeki göreli ilerlemedir.

Her ülkede dindar muhafazakarlar genel nüfus içerisinde önemli bir oran tutuyor. Her iki dine de eleştirim saklı kalmak kaydıyla şunu belirtmem gerekir ki Hıristiyanlığın muhafazakarı ile İslam’ın muhafazakarı arasında bariz bir nitelik farkı var. Bu durum o ülkenin gelişkinliğini de doğrudan etkiliyor. Burada belirleyici olanın dogma değil ama ahlak olduğu kanaatindeyim. Ahlakın temelini de kardeşlik duygusu oluşturur. Özgürlük ve eşitlik, ancak kardeşlik varsa vardır. Kardeşliğin olmadığı, en ufak serbestlikte farklı kesimlerin birbirine girdiği, herkesin kendi dinsel ahkamını bir diğerine hakim kılmak için ölümcül bir üstünlük mücadelesine zihinlerini tutsak etmeye hazır olduğu toplumlarda özgürlük ve eşitlik gelişemez. Çünkü kardeşlik yoktur. Kardeşlik yoksa otoritenin gerekliliği durumu ortaya çıkar. Özgürlük yalan olur. Birbirini sevmeyen insanlar birlikte mücadele edemeyeceği için eşitlik de hayal olur. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır. Biri olmadan diğer ikisi olmaz. Aydınlanma ve dogmalardan kurtuluş aslında özgürlükten çok kardeşliği sağlamak için gereklidir. Kardeşlik toplumdaki merhamet, barışçıllık ve sevgi duygularının gelişmesinin ürünüdür. O halde egemen dinin bu değerlere yakınlığı, kısacası ahlaksal yapısı hayati önemdedir. Çünkü egemen ahlak ile toplumsal uyum (kardeşlik) arasında kuvvetli bir bağ vardır.

Şimdi iki büyük dinin kutsal kitaplarından birkaç alıntı yapıp içerdikleri ahlaki özelliklere (dogmalara değil, yalnızca ahlaksal öğretilerine) bir bakalım. Bir Hıristiyan kutsal kitabından bir de İslam kutsal kitabından ayetler görelim.

“(İsa dedi:) Atalarımıza, ‘Adam öldürmeyeceksin. Öldüren yargılanacak’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kardeşine öfkelenen herkes yargılanacaktır. Kim kardeşine aşağılayıcı bir söz söylerse Yüksek Kurul’da yargılanacaktır. Kim kardeşine ahmak derse cehennem ateşini hak edecektir. Bu yüzden, sunakta adak sunarken kardeşinin sana karşı bir şikayeti olduğunu anımsarsan, adağını orada, sunağın önüne bırak, git önce kardeşinle barış; sonra gelip adağını sun. Senden davacı olanla daha yoldayken çabucak anlaş.” (Matta 5:21-26)

“Ey inananlar! Babalarınızı, kardeşlerinizi, (eğer) küfrü imana tercih ediyorlarsa dost edinmeyin “ (Tevbe Suresi, ayet 23)

“(İsa dedi:) Başkasını yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız. 2Başkasını nasıl yargılarsanız, siz de aynı yoldan yargılanacaksınız. Hangi ölçekle ölçerseniz, size de aynı ölçek uygulanacak. 3Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği farketmezsin? 4Senin gözünde mertek varken nasıl olur da kardeşine, `İzin ver de gözündeki çöpü çıkarayım’ dersin? 5Seni ikiyüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün.” (Matta 7:1-5)

“Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkarcılarla savaşın! Sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir…” (Tevbe Suresi, ayet 123-125.)

“(İsa dedi:) Göze göz, dişe diş dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin. … Komşunu seveceksin, düşmanından nefret edeceksin dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin. Öyle ki, göklerdeki Babanızın oğulları olasınız. Çünkü O, güneşini hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurur; yağmurunu hem doğruların hem eğrilerin üzerine yağdırır.” (Matta 5:38-39 … 43-45)

“Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın!” (Bakara, 178)

“(İsa dedi:) Ama siz düşmanlarınızı sevin, iyilik yapın, hiçbir karşılık beklemeden ödünç verin. Alacağınız ödül büyük olacak, Yüceler Yücesi’nin oğulları olacaksınız.” (Luka 6:35)

“Müşrikleri (puta tapanları) bulduğunuz yerde öldürün!” (Tevbe Suresi, ayet 5)

“Bunun üzerine Petrus İsa’ya gelip, «Ey Efendi» dedi, «kardeşim bana karşı kaç kez günah işlerse onu bağışlamalıyım? Yedi kez mi?» İsa ona, «Yedi kez değil» dedi. «Yetmiş kere yedi kez derim sana.” (Matta 18:21-22)

“Eğer (bir suçtan dolayı) ceza verecek olursanız size yapılan azab ve cezanın misli ile ceza verin.” (Nahl Suresi, 126)

“‘Tanrı sevgidir. Sevgide yaşayan Tanrı’da yaşar, Tanrı da onda yaşar.” (1.Yuhanna 4:16)

“Allah tuzak kuranların en iyisidir.” (Enfal, 30)

“Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, gerçek olanla sevinir.” (1.Korintliler 14:4-5)

“Onu tutun (yakalayın)! Hemen cehennemin ortasına sürükleyin. Sonra başının üstüne azap olarak kaynar su dökün. (Azabı) tat! (Hani) sen, gerçekten azîzdin ve kerimdin (kendini öyle zannediyordun). Muhakkak ki bu azap, sizin şüphe ettiğiniz şeydir.” (Duhan, 47-50)

“Eğer peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem ve her türlü bilgiye sahip olsam, eğer dağları yerinden oynatacak kadar büyük bir imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim. … Sevgi asla son bulmaz. Ama peygamberlikler ortadan kalkacak, diller sona erecek, bilgi ortadan kalkacaktır. … İşte böylece, kalıcı olan üç şey vardır: iman, ümit ve sevgi. Bunlardan en üstün olanı da sevgidir.” (1.Korintliler 13:2…8…13)

“Erkekler, kadın üzerine idareci ve hakimdirler. Çünkü Allah birini diğerinden üstün yaratmıştır. Bir de erkekler mallarından harcamaktadırlar. İyi kadınlar, itaatkar olanlar ve Allah’ın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır. Fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince: Önce kendilerine öğüt verin, yataklarından ayrılın. Bunlar da fayda vermezse dövün. Eğer size itaat ederlerse kendilerini incitmeye başka bir bahane aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür.” (Nisa, 34)

“(İsa dedi:) Başkasını yargılamayın, siz de yargılanmazsınız. Suçlu çıkarmayın, siz de suçlu çıkarılmazsınız. Başkasını bağışlayın, siz de bağışlanırsınız.” (Luka 6:37)

“Biz, onda onların üzerine şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, dişe diş, yaralamada ödeşme!” (Maide Suresi, 45)

Bu noktada kısa bir açıklama yapmalıyım: “Dinde zorlama yoktur” ayetini içeren Bakara suresi, Kuran’da 2. sıradadır, iniş sırasına göre ise 87. Suredir. Üstte alıntılanan surelerden örneğin Tevbe suresi ise Kuran’da 9. sırada bulunur, iniş sırasına göre ise 113. Suredir. Yani iki açıdan da Bakara’dan sonradır. Sonra gelen ayetin, öncekini nesh ettiği (yani geçersizleştirdiği) kabul edilir. Dolayısıyla “Dinde zorlama yoktur” şeklindeki Bakara suresinin ayeti geçersizdir. Bunu din adamları da pekala bilir. Fakat İslam’ı barışçıl ve hoşgörülü bir din olarak göstermek istediklerinden ses çıkarmazlar. Muhammed, İslam’ı yaymaya başladığında Mekke’de güçsüz durumdaydı. Medine’ye hicretinden sonra güç kazandı. Politik davranarak, başlangıçtaki güçsüz durumunda “sizin dininiz size bizimki bize” türünden ayetlerle barışçıl tutum aldığı fakat sonra güçlendikçe daha ‘atak’ ayetler yazdığı anlaşılıyor. Tutarsızlık buradan, Kuran’ın insan yapımı olması ve dönemsel politikaları yansıtmasından kaynaklanır.
Devam edelim…

“Din bilginleri ve Ferisiler, zina ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. İsa’ya, ‘Öğretmen, bu kadın zina ederken yakalandı’ dediler. ‘Musa, Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin?’ İsa doğruldu ve ‘İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın!’ dedi. Bunu işittikleri zaman, yaşlılardan başlayarak birer birer dışarı çıkıp İsa’yı yalnız bıraktılar. İsa kadına, ‘Kadın, nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı?’ diye sordu. Kadın, ‘Hiçbiri, Efendim’ dedi. İsa, ‘Ben de seni yargılamıyorum’ dedi. ‘Git, ve artık doğru yoldan ayrılma!” (Yuhanna 8:4-11)

“Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptir.” (Bakara, 228)

“Artık Ne Yahudi ne Grek, ne köle ne özgür, ne kadın ne erkek ayrımı var. Hepiniz Mesih İsa’da birsiniz.” (Galatyalılar 3:28)

“Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köleyle, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden gizlice ve açıkça sarf eden kimseyi örnek gösterir. Hiç bunlar eşit olur mu? Övülmeye layık olan Allah’tır…” (Nahl Suresi, ayet 75)

“(İsa dedi:) Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerinize kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar. Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacaktır.” (Matta 6:19-21)

“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Onların dünya hayatındaki geçimlerini de aralarında biz taksim etmişizdir. Onları derece derece birbirlerine üstün kıldık ki birbirilerine işlerini gördürebilsinler.” (Zuhruf:32)

“…Genç adam, ‘Bunların hepsini yerine getirdim’ dedi, ‘Daha ne eksiğim var?’ İsa ona, ‘Eğer eksiksiz olmak istiyorsan, git, varını yoğunu sat, parasını yoksullara ver; böylece göklerde hazinen olur. Sonra gel, beni izle’ dedi. Genç adam bu sözleri işitince üzüntü içinde oradan uzaklaştı. Çünkü çok malı vardı. İsa öğrencilerine, ‘Size doğrusunu söyleyeyim’ dedi, ‘Zengin kişi Göklerin Egemenliğine zor girecek. Yine şunu söyleyeyim ki, devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı Egemenliğine girmesinden daha kolaydır.” (Matta 19:17-24)

Sanırım bu kadarı yeterli.

Ayetler ortada! Mesele yanlış yorumlamaya indirgenebilir mi? Bazı ifadeleri nasıl yorumlarsan yorumla olumlu bir şey çıkmaz ortaya. Sevgi, bağışlama, hoşgörü içermeyen bir anlayış varsa her türlü farklılık ezilmesi gereken çıbanlar gibi algılanacaktır. Böyle toplumlarda da huzur, barış, güven ve çoğulculuk olmaması son derece normaldir. Bu tip toplumlarda kardeşlik yoktur. Aynı dine inananlar bile mezhebine, cemaatine, tarikatına dek ayrışır ve çatışır. Hatay, kendini cemaatinin başarısına feda ettiğin, kendi kimliğini hakim kılmak için durmaksınız çatıştığın bir savaş alanı olup çıkar. Yani bildiğiniz Ortadoğu olur!

IŞİD, Nusra, El Kaide… Bu gibi örgütlerin yarattığı dehşet ve vahşet karşısında pek çok Müslüman artık klasikleşmiş bir savunma refleksi gösteriyor. Açıklama hiç değişmiyor: “Aslında dinimiz böyle değil, bunlar yobaz, yanlış anlıyorlar, İslam’ın da imajını bozuyorlar, İslam’ı bunlara bakarak değerlendirmeyin, aslında İslam barış dinidir…”

İslam’ın kutsal kitabını açıp okuma şansımız var ve okuyoruz. Yazılanları biliyoruz. Yani bu dinin ‘aslında ne olduğunun’ gayet iyi farkındayız! Üstte özetlediğim klasikleşmiş açıklamalar, bu tür vahşetler karşısında samimi bir üzüntü duyan ama dininin bazı gerçekleriyle yüzleşmekten kaçan, kendi aklında yarattığı “Barışçıl İslam” imajını bırakmak istemeyen ‘modern Müslümanların’ her gün kendilerini avutmak ve Müslüman kalmaya devam etmek için tekrarladıkları sözler. Bu sözler karşısında doğru soruları sormak belki bu kimselerin aydınlanmasına vesile olmakta işe yarayabilir.

Neden diğer dinler değil de sadece İslam’ın içinden bunları yapanlar çıkıyor?

Yobazlık sadece İslam’da mı var?

Neden diğer dinler değil de İslam bu kadar “yanlış anlaşılıyor?”

Sakın İslam’da bu tür “yanlış anlamalara” dönük malzemeler olmasın?

Sakın yanlış anlayan veya anlamak istediği gibi anlamaya çalışan sen olmayasın?

İslam’ı IŞİD, Nusra, El Kaide, Afganistan, Suudi Arabistan, İran vb. üzerinden değerlendirmeyin diyorsun.

Peki, neye bakıp değerlendirelim? İslam’ı değerlendirmek için Mars’a mı bakalım?

Bu dinin gerçekte sebep olduğu şeylere, yaşandığı ülkelerin haline, tarihine bakmayalım da senin kafandaki imaja mı bakalım?

Sence bu mantıklı mı?

Her teori, pratiğin kantarına vurulup değerlendirilir. Gerçek yaşamdaki karşılığına bakılır.

‘Gerçek İslam’, senin kendini inandırdığın imaj değil, gerçekte yaşanan İslam’dır.

Bak üstte bir başka dinin kitabından örnekler de sıraladım. Kuran’dan örnekler de var.

İsa’nın dediklerinin yanlış anlaşılması ne kadar mümkün mesela?

Peki, Kuran’ın doğru anlaşılması, daha doğrusu, anlaşılıp gereği yapıldığı takdirde güzel şeyler ortaya çıkması ne kadar mümkün?

İnandığın kitabı artık birazcık olsun oku sevgili mümin.

Başka kitapları da oku. Tek kitaba zihnini esir etme.

Yobazlığın kaynağı budur: Tek kitap okumak!

Yurt dışına çıkmadan insan kendi memleketinin halini sağlıklı değerlendiremezmiş, bunun gibi, sen de başka inançların kitaplarını biraz oku, ufkunu genişlet, o zaman kendi kitabın hakkında bazı şeyleri daha sağlıklı değerlendireceksin.

Başka dinlerden haberin olmadığı için ailenden görüp doğuştan kabul ettiğin inancı bulunmaz Hint kumaşı sanıyorsun.

Görüyorum ki yobazlara karşı sen de tepki gösteriyorsun.

Peki, yobaz dediklerine karşı ne yapmayı düşünüyorsun?

Sayıp sövüp, “Din böyle değil aslında” deyip bildiğin gibi yaşamaya devam mı edeceksin?

Bu sence bir açıklama veya çözüm mü?

“Aslında dinimiz hiç böyle değil, bunlar yobaz” dediğinde kendini ikna edebiliyor musun hala?

İçin rahatlıyor mu hakikaten?

Örneğin, IŞİD’in öldürdüğü bir çocuğun acılı ailesiyle karşılaşsan ne diyeceksin onlara?

“Kusura bakmayın ya, dini yanlış anlamışlar” mı diyeceksin?

Sence sana ne yanıt verirler?

“Ne, yanlış mı anlaşılmış? Tamam ya, sorun yok o zaman” mı derler sanıyorsun?

Senin hiç evladın öldü mü?

Sen hiç kafası kesilen insan gördün mü?

Sen hiç savaş gördün mü peki?

Evinin önüne çıktığında saçın görünüyor diye can korkusu yaşadın mı?

Sen hiç cinsel organının parçalanacağı korkusu yaşadın mı?

Sen, inandığın dinin ahkamına tam olarak maruz kaldın mı hiç?

Suudi Arabistan’da kadın, İran’da eşcinsel, Afganistan’da genç olmayı denedin mi?

Senin, bir yanlışı fark ettiğinde “Evet, bu yanlıştır ve ben artık buna inanmayacağım” diyecek cesaretin oldu mu hiç?

Bu soruları sordum diye bana kızdın mı mümin kardeşim?

Kızma bana!

Hatta için rahat etsin diye senin ezberini tekrarlayayım istersen?

“Bu tür şeyler yapanlar yobaz, aslında dinimiz hiç böyle değil. Aslında İslam sevgi, barış, kardeşlik dinidir.”

(İçin rahatladı mı?)

İslam’ın sadece dinsel baskı ve şiddet üreten kötülük dolu bir din olduğunu iddia ediyor değilim elbette. Fakat bu tür uygulamaların İslam’la hiç ilgisi yokmuş gibi davranmanın da hiçbir şeyi açıklamadığını, sorunla yüzleşilmesi gerektiğini, yobaz denen insanların uzaydan gelmeyip sizlerle aynı kitabı okuduklarını göz önünde bulundurmak gerektiğine inanıyorum. Olumlu ve olumsuz, yaşanan pratiklerin tümü İslam’a dahildir. Bayram günü sevdiklerini ziyaret eden, yoksul olmasına karşın haram lokma yemeden yaşamaya kalkan insanlar da İslam’dan ilham almaktadır, kafa kesip top oynayanlar da. Mesele, terazinin hangi kefesinin ağır bastığını görebilmektedir. Dinin yararı mı daha çoktur zararı mı? Bence yanıt çok açıktır. Son dönemde tüm bölgede ve ülkemizde yaşananlar, dindarlık ile ahlaklı olmak arasında sanıldığı gibi bir bağ olmadığını göstermektedir. Ortadoğu ile dünyanın geri kalanı arasındaki nitelik farkı da tüm dinlerin aynı kefeye konamayacağını göstermekte olsa gerek.

Ülkemiz ve genel olarak bölgemizde din siyasallaşmanın ötesine geçmiş, siyaseti tasallutuna almıştır. Hal böyleyken dini ve din hükümlerini görmezden gelerek siyaset yapma olanağı kısıtlıdır. Din, yokmuş gibi davranılıp görmezden gelinince ortadan kalkan bir şey değil. Dinin siyasallaştığı yerde, dinin eleştirisi siyasetin eleştirisine dönüşür. O halde devrimci bir siyaset için dinin de eleştirisi gereklidir. Din siyaseti öyle tahakküm altına almıştır ki din eleştirisinin üzerinden atlayarak siyaset eleştirisi yapma olanağı kalmamıştır. Dinciler dinlerinin eleştiri konusu olmasını istemiyorlarsa onu siyasallaştırmamayı öğrenmek zorundadır. Bazen din öyle radikalleşir ve dinciler öyle fanatikleşir ki dinin eleştirisi sadece rasyonal değil daha öncelikli olarak vicdani ve insani bir gereklilik olur. Bugün o noktadayız ne yazık ki. İslamcı radikalizmin uygulamaları hazır tüm dünyanın tepkisini çekerken, sosyalistler bu durumu kitleler arasında yeni bir aydınlanma dalgasının ortaya çıkışı için etkili ve sistematik bir propagandayla değerlendirmelidir. Bence dinin bu denli hayatı tasallut ettiği bir coğrafyada din eleştirisi yapmak, fabrika kapısında muhayyel bir gelecek için bildiri dağıtmaktan çok daha devrimci bir faaliyet olacaktır.

İpin Ucu Kaçtı…

İpin Ucu Kaçtı…
Şükran Soner

Laik Cumhuriyetin cumhurbaşkanının seçilme kampanyasında bayrağı, ezanı, seccade, namazı kullanmak… Türkçesi inanç ve değerleri sömürmek, açık hüküm olarak seçim yasakları kapsamında. Yapılan başvuru üzerine aslında pek çok konuda seçim yasaklarına duyarsız kalan, Cumhurbaşkanı adayı Başbakan Erdoğan lehine haksız rekabet, ayrımcılıklara göz yuman YSK, söz konusu reklam afişindeki açık hüküm aykırılıklarının kaldırılmasına karar veriyor. Reklam şirketi söz konusu görüntüleri metinden çıkarmak zorunda kalıyor…

Cumhurbaşkanı adayı Erdoğan, dünkü son kampanya seslenişlerinde Cumhurbaşkanı forsundaki 16 devlet yıldızında, halkla milleti birleştiren lider, Cumhurbaşkanı olarak ismini sloganla okutturarak ilan ettirirken, seçim yasaklarına karşı karar aldıran MHP’den başlayarak CHP, bütün diğer partiler ve adaylar aleyhine her tür alaycı, hakaret sözcüklerini üst üste eklemlediği söylemlerle nefret suçlarına yenilerini katmakta hiçbir sakınca görmüyor… Aday Erdoğan’ın giderek dozunu tırmandırdığı nefret suçları içerikli son söylemleri üzerinden açılacak davalardan çıkacak kararların da bir işlevi kalmıyor…

Seçim yasakları suçunu işleyen Cumhurbaşkanı adayının işlediği söz konusu suçlara karşı yargı yoluyla hak arayan, itiraz eden partiler, liderler ve diğer adayları o ünlü sınır-izan tamımayan üslubu ile tüm çiğnediği değerlerin karşısında şer ittifakı olarak düşmanı ilan etmekle kalmıyor, sloganlarla kendisine destek vermeye gelmiş topluluğa yuhalatıp, hakaret ettiriyor… Bahçeli kendisi kadar cesur olmadığı için, Cumhurbaşkanı forsu, bayrak, ezan, secade, namazı savunamaz, Kılıçdaroğlu kendi iktidarlarının iktidar icraatlarının 10 yılın üstündeki sürecinde, şimdi ağır suç fetvasını verdiği tüm eylemlerinde suçortağı Cemaatin işbirlikçisi oluveriyor…

***

İktidarlarının sorumluluğunda dün yaşanan piyasalar depreminden tek sözcük yok… Pardon ilgili bakanları ekonominin gidişatına ilişkin değerlendirme kurumlarından geleceğini tahmin ettikleri olumsuz raporlar için hemen gardın alındığı açıklamalarını yaptılar bile… Neymiş, seçimlere gün kala, Erdoğan’ı zora sokmak üzere uluslararası kurumların oyunlarıyla Türkiye’nin kredi notunun düşebileceği söylentileri çıkarılmış, dünkü piyasalar depremi yaşanmış. Doların rekor yükselişi, istikrarlı kan kayıplarını yaşayan piyasalarımızı şok depremle sallamış…

Cari açığı çok yüksek olan ülkemiz için doların ateşinin yükselmesinin sonuçları bir yana, Ortadoğu yangını ile gelen darbeler öte yana. Bu arada yere göğe konulamayan Erdoğan iktidarları ekonomik zaferleri yıllarına ait gerçek verilere ilişkin sonuçlar da gelmesin mi? 2000’li yıllarda sanayi üretiminin milli gelir içindeki payı yüzde 28’lerde iken, 2014’te yüzde 21.5’e düşmüş. İktidarlarının piyasalar verileri üzerinden yaldızlı parlatılan büyümesi, çok yüksek maliyetli, üretimle doğrudan ilişkisiz, ranttan beslenen tüketim eksenli piyasalar düzeninde, lüks inşaatlar, pahalı, yaldızlı uçan projeler, AVM’ler.. eksenli olmuş… Doğal olarak gelecek kuşaklara dönük, faizlerin, yabancı para değerlerinin yükselmesi ile katlanan borçlanmalarla yüz yüze kalmışız…

Yine aday Erdoğan’ın ağzına alamadığı IŞİD belki kötü bir şan, zamanlama, dünün çok boyutlu çatışmaları nedeniyle, yandaş kanallarda bile zorunlu ana haberlerin gündem başlığıydı… 500 Ezidinin katledilmesinden sonra yolları ayrılmış Irak Kürdistanı yönetimi ile Irak merkez yönetimi silahlı dayanışma içinde IŞİD’in katliamlı yürüyüşünü durdurmada işbirliği yapmak zorunda kalmışlardı. PKK ve Rojava yönetimi, Suriye Kürtleri, silahlı güçlerini birleştirerek, aynı fiili ittifaka karadan çatışmaların içinde destek veriyorlardı. Türkmenler yüz binlerce susuz, aç, açıkta kamplarda, gün gün, saat saat artan ölümleri, ağır kayıpları ile SOS veriyor, en çok Türkiye’den destek, sığınma istiyorlarken, ölümden kaçan Ezidiler sınırlarımızın içine girmişlerdi bile.

Dünya çapında, ateşkes nedeniyle Gazze göreceli insan hakları katliamlarında gündemde ikinci plana düşüp, İŞID katliamları protestoların odağına otumuşken, Erdoğan hâlâ bu konuda söz söyleyemiyor. Pardon dün bir iki cümle kullandı… İktidarlarının sorumluluğunda IŞİD’in elinde rehin elçilik üyelerimizin rehin durumlarını anımsatarak, bu konuyu gönüdeme getiren diğer adaylar ve partilerin, onların başlarına gelebilecek kötülüklerden sorumlu olacakları tehdidini savurdu ve sustu.

Elçilik görevlilerimizin rehin alındıkları günün akşamüstü bir seçmen, yandaşının, özgüvenli “Şimdi Erdoğan’ın yapacaklarını, operasyonla kıllarına zarar vermeden nasıl kurtarılacaklarını göreceksiniz…” deyişini anımsıyorum. Siyaseten desteklemesem de canlarımız uğruna başarmasını elbet dilerim… Ancak gelinen nokta, aradan geçen süreç bu arada en kanlı terör eylemlerini reklam aracı olarak videolarla gösteren terör örgütü karşısındaki ülkemizin düşürüldüğü zorlu konumu gördükçe herkes gibi benim de içim acıyor. Çok haklı, Gazze’deki İsrail’in işlediği insan hakları suçlarına karşı gür sesle çıkış yapan, seçim kampanyasının odağına oturmuş aday Erdoğan’ın Irak ve Suriye’de insanlık dışı kataliamlarını sürdüren bu insanlık dışı terör örgütü karşısındaki suskunluğu ülkem adına hepimizi bağlıyor…

Sıra Cemaat medyasında mı?

Sıra Cemaat medyasında mı?
Ayşenur Arslan

Bir zamanlar bu soru muhalif gazeteciler, bizler için sorulurdu. Hatta sorulmakla kalmaz, isimler verilirdi. Filanın eli kulağında, tutuklanacak.. Falanın işi bitti, haftaya kovulacak.. Feşmekan da zaten kendisine iş bakmaya başladı..

Bir zamanlar, bu “duyumların” sahipleri dosttu, müttefikti. Bizleri birlikte hedef gösterirlerdi. Halimize birlikte gülerlerdi. Erdoğan’a / patronlara / yöneticilere birlikte şikâyet ederlerdi.

Başlıktaki soruya bakıp “sorma, hedef gösterme sırası sana mı geldi” demeyin. Hayır, asla!

Ama olup biteni de görmezden gelemiyor insan. Cemaat medyasının etrafındaki çemberin her geçen gün nasıl biraz daha sıkıldığını.. Kimi isimlerin birer birer “nakillerini” yurtdışına aldığını.. Kulislerde neler konuşulduğunu sizler de bilin istedim.

Evet, sıra cemaat medyasında. Öyle görünüyor.

İlk ve en önemli işaret, Taraf Gazetesi’nin yazarlarından ve Cemaat’in önemli kalemlerinden (eski polis) Emre Uslu oldu. Operasyon işareti alınınca ortalardan kayboldu. Daha sonra, havuz medyasında “Amerika’da bir markette alışveriş yaparken” haberi eşliğinde izi bulundu.

Aynı sıralarda, bir başka isim daha Okyanus ötesine nakledildi! İpek Grubu’na ait.. Ama asıl olarak Cemaat’in Zaman dışındaki en önemli gazetesi diye bilinen Bugün’ün Ankara Temsilcisi, bir anda Washington yolcusu oluverdi.

Açıklamaya bakarsanız, Adem Yavuz Arslan, İpek Grubu’nun büyüme stratejisi çerçevesinde bir görev yüzünden bırakmış Ankara’yı.

Ama bilen biliyor.

Adem Yavuz Arslan, yıllarca ekranlarda Cemaat’in medya sözcüsü gibi ağırlandı, konuştu.

En kritik haberler ya da kulis notları onun imzasıyla yayınlandı.

Ergenekon, Balyoz gibi hassas davalarda polis fezlekelerini ilk kez onun köşesinde okuduk.

İşte böyle bir isim, böyle bir dönemde “biraz da yurt dışında faaliyet göstereyim” diyecek.. Ankara temsilciliğini bırakıp Washington’a yerleşecek.. Öyle mi!

“KÖKÜNÜ KURUTACAĞIZ”
Emre Uslu da, Adem Yavuz Arslan da Ergenekon / Balyoz sürecinde çok kritik görevler üstlendi. Bugün “kumpas” olduğu açık biçimde anlaşılan dosyalar onlar tarafından ya servis edildi ya da kampanyaya dönüştürüldü.

Her iki ismin de bugün ABD’de olması rastlantı değil.

Belli ki, Cemaat operasyonunda sıranın er ya da geç medya ayağına da geleceğini öğrendiler..

Ya da zaten öğrenmeye bile gerek yok, görünen köyü gördüler.

Nitekim, o köyün kılavuzlarından Sabah yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, daha dün yazdı. Hem Cemaat medyasını hem de genel olarak Erdoğan muhaliflerini neler bekliyor, açıkça kaleme aldı. EĞER Erdoğan Köşk’e çıkarsa başımıza gelecekleri “müjdeledi”:

“11 Ağustos’la beraber bu eski medya düzeni son kalıntılarına kadar tasfiye edilecektir. Kamuflaj medyası dönemi bitecek, herkesin pozisyonunu açık ve net ortaya koymak zorunda olduğu şeffaf bir düzen gelecektir.”

Net değil mi! Kütahyalı, Erdoğan’ın “bitaraf olan bertaraf olur” sözünü hatırlatıyor. “Tarafınızı açıkça belli edin kardeşim” diyor. Uymayanları da şimdiden uyarıyor:

PERSONA NON GRATA
“Paralel örgüt (NTV’nin patronu) Ferit Şahenk’i uydurma kanıtlarla Yazıcıoğlu suikastı davasına bile dahil etmeye kalktı ama, Şahenk bu şekilde kafeslenen arkadaşı (HaberTürk’ün patronu) Turgay Ciner gibi korkup teslim olmadı ve demokrasinin yanında yer aldı. Ciner ise bu süreçte öyle tuhaf öyle alengirli işler yaptı ki şu an Devlet nezdinde persona non grata (istenmeyen şahıs) haline geldi. Ciner adeta intihar etti. Böyle müntehir kişiler arkadaşlarına da fayda değil sadece zarar getirirler. Bu da Ferit Şahenk tarafından iyi bilinmeli..”

Gördünüz, değil mi! Tarafsız olmak yetmiyor. Hatta Erdoğan’ın yanında olmak bile yetmiyor. kayıtsız koşulsuz destekleyeceksiniz. Dahası, sevmedikleriyle arkadaşlık dahi yapmayacaksınız..

Bilmeyenler için not düşmekte fayda var: Ciner, AKP-Cemaat geriliminde önce iki tarafı birden idare etmeye çalıştı. Hatta, dinleme kayıtlarından öğrendik ki, yayın politikasını Erdoğan’ın “köstebeği” Fatih Saraç’ın emir ve talimatlarına bıraktı.

Ancak, gerilimin savaşa dönüşmesinin ardından Ciner, muhalifler safına geçti. Yazarları da, Köşk seçiminde Erdoğan’a oy vermeyeceklerini açıktan yazıyor. İktidara çeşitli vesilelerle yükleniyor.

Ciner Gülenci midir, bilmiyorum. Erdoğan’ın “madem ki yanımda değil..” diye öyle gördüğünden eminim.

Rasim Ozan Kütahyalı’nın da tasfiyeden dem vurup sözü Ciner’e getirmesine bakınca da, 11 Ağustos sonrası yaşanacakları kestirebilirim.

Evet, yıllardır gerilimle yaşıyoruz. Ama zaman zaman söylediğim yazdığım gibi EĞER Erdoğan Köşk’e çıkarsa, bugünleri “iyi günlermiş” diye arayacağız.

Hele biz gazeteciler!

YİNE DE ENSEYİ KARARTMAYALIM!
Yazımı okuyunca içiniz yine kararmıştır, eminim. Siz yine de moralinizi bozmayın. Evet, belki gerçekten de çok zor günler gelecek. Ama hep birlikte mücadele edeceğiz. Türkiye Cumhuriyeti’ni, Atatürk’ün mirasını yok etmelerine izin vermeyeceğiz. Onun için, siz siz olun.. Gerçekleri fark edin.. Ancak moralinizi bozup enseyi karartmayın!

GÜNÜN TWEETİ!
Kuzey Irak yangın yeri. IŞİD’in saldırılarında ölen sivillerin artık sayısı bile belli değil. Türkmenler, Ezidiler, Hıristiyanlar dağlara kaçıyor. Bölgede en hazırlıklı grup Kürtler. IŞİD’le çatışıyor. Bu arada Barzani’nin IŞİD’le savaşma hazırlığı içinde olduğu haberleri geliyor. Ve derken… Bölgenin bu hale gelmesinin birinci derecede sorumlularından Dışişleri Bakanı Davutoğlu tweet atıyor:

“Irak’ın istikrara kavuşması için tüm taraflarla istişarelerimizi sürdürüyoruz.”

Şaka gibi. Ne yazık ki değil!

Bir Cenaze, Bir Maç…

Bir Cenaze, Bir Maç…
Nilgün Cerrahoğlu

Çolpan İlhan’ı uğurlarken Kemal Kılıçdaroğlu, “Biz onun filmleriyle büyüdük” dedi ya, içim cız etti…
Çolpan Hanım’ın ölüm haberini aldığımda benim de ilk aklıma gelen bu oldu…
Gözümün önüne Çolpan İlhan, Sadri Alışık, Vahi Öz, Mualla Sürer ve Feridun Çölgeçen’li kadrosuyla yazlık açık hava sinemalarında çekirdek çıtlatarak izlediğimiz Turist Ömer filmleri geldi.
“Gazoz” türlerinin yeni çeşitlendiği yıllardı…
Film arasında, büfe kuyruğunda kızlı-erkekli, gülüşerek Coca Cola, Pepsi, Fruko almak bile başlı başına keyifti.
Öylesine fakir ve içe kapalı bir ülkeydi burası.
Perdeden yansıyan siyah beyaz filmde de zaten sadece toplu taşıma araçlarının seyrettiği boş caddelerde, “özel araba lüksüne” ancak ayrıcalıklı “zenginlerin” sahip olduğu anlatılmaktaydı….
Ama bu hiç kimseyi ırgalamaz, rahatsız etmezdi…
Para ve zenginlik henüz baştacı edilen değerler değildi.
Kusursuz bir yaz gecesinde, çoluk çocuk, yıldızlar altında içilen “Fruko” ile de pekâlâ mutlu olunabilirdi.
Türkiye hâlâ daha siyah beyaz televizyonun “necefli maşrapa” aşamasındaydı…
Ajda Pekkan dahi henüz “süper star” olmamıştı.
Şöhret basamaklarını yeni tırmanmaktaydı ve benim Yeşilyurt’ta yaşadığım o yıllarda, Vespa motosikletli genç yan komşumuzla flört ediyordu.
Dar bir sokak arasındaki Kulüp Mini isimli bahçeye her yaz Pepino di Capri’nin geldiği yıllardı onlar. Dönemin en heyecan verici uluslararası sanat etkinliği buydu….
Bizler, küçük olduğumuz için içeri alınmazdık.
Bu yüzden biz de gözümüz gibi sakındığımız bisikletlerle gittiğimiz Kulüp Mini’nin ağaçlıklı duvarlarına tüner, geç saatlere dek Pepino di Capri’nin buğulu sesi ve büyülü şarkılarını dinlerdik.

Pandora’nın kutusu açılmamıştı
Çocukluk yıllarımız olduğundan… Demirel’in yükselişiyle filan uzun boylu ilgili değildik.
Küçük ve kapalı dünyamızın kavanozunda yaşıyorduk.
Okul kitaplarından bellediğimiz kadarıyla Türkiye, genç cumhuriyeti nicedir kurmuştu. Laik yasaları/seküler hukuku ve günlük yaşamda birebir karşılık bulan kadın-erkek eşitliği ile Batı’nın parçası olmuştu.
1974 Kıbrıs çıkarması dahi daha yaşanmamıştı…
Kâbus gibi sonra birden diplomatların vurulmasıyla önümüze çıkan “Ermeni soykırımı iddiaları” ile karşı karşıya gelmemiştik.
Pandora’nın kutusu daha açılmamıştı. Tarihin sonuna geldiğimizi düşünmekteydik…
“Turist Ömer” filmleri denli naif dünya içindeydik.
Yepyeni bir dünya kurulduğunu, bizim de geri dönüşü olmayan biçimde, o yeni dünyada yer aldığımızı farz ediyorduk.
Bu coğrafyadaki dünyaların aslında öteden beri hayatları savurmak pahasına tekrar tekrar yıkılageldiğini, yerlerine kolaylıkla başka dünyaların kurulabildiğini henüz fark etmemiştik.
Geçende posterlerine iliştirilen “Edep ya hu” çıkartmalarıyla taciz gören Beren Saat’in “Çocukluğumun ülkesini özledim” mesajlarını okuduğumda da bunları düşündüm….
Onun çocukluğu benimkinden gerçi çok sonra, 90’larda…
Faili meçhuller, Kürt sorunu, 28 Şubat gibi sert altüst oluşlara rağmen, ’90’lı yıllarda da temel parametreler ülkede henüz değişmemişti.
Türkiye’nin o dönemde hâlâ kör topal Batı’da bulunan siyasi değer ve referansları, Ortadoğu ile takas edilmemişti.
Bugün Ortadoğululaşmanın tam ortasındayız.

Siyasi coğrafya değişti
Şakayla karışık… Sadri Alışık ve de Cumhuriyet Türkiyesi’nin en sevilen şairlerinden Attilâ İlhan’la anılagelen Çolpan İlhan’ın cenazesinde nasıl “bir dönemin sonu” duygusunu iliklerimize dek yaşadıysak; Başbakan’ın Başakşehir Fatih Terim Stadyumu açılışındaki “9” gollü grotesk iktidar maçını izlerken.. o denli bir “yeni dönem başlangıcı” duygusunu yaşadık.
Vıcık vıcık… Bu artık tam bir Ortadoğu.
Sadece Saddam Irak’ında böylesine ölçüsüz bir güç gösterisi düşünülebilir.
Halk böyle bir gösteriye gık çıkarmadan ancak Ortadoğu ülkelerinde razı gelebilir.
İngiltere’de Cameron’ı, İtalya’da RTE’nin oğlu yaşında Renzi’yi böyle bir “şov”un ortasında düşünebiliyor musunuz?
Bu kertede aşikâr bir “güç parodisine” girişen lider, sandığı bir daha hayal edemez.
Evet biz artık dolu dolu bir Ortadoğu ülkesiyiz.
Liderin bir Ortadoğu ülkesinde gol atması için önünün açılması/temizlenmesi çok doğal.
Attığı her golde stadyumun ayakta alkışlaması da öyle doğal.
Ünlülerin liderle aynı takımda yer almak için birbirlerini tepelemeleri keza gene doğal.
Maçı, devlet kanalından nakleden spikerin; tarihi bir karşılaşma anlatmanın edasıyla “Turuncular bastırıyor. Golün adı Recep Tayyip Erdoğaaan!” diye bağırması sonuna dek doğal.
İktidara biat eden gazetelerin bunları arkadan.. “Usta işi goller”, “O golü futbolcular atamıyor!”, “Aşırtma gol muhteşemdi!” diye manşetlere taşıması alabildiğine doğal.
Ortadoğu’nun göbeğinde yer alan Erdoğan’ın bu “Cesur Yeni Dünya”sının baştacı edilen şartları ve değerleri bunlar.
Şaşılacak hiçbir şey yok.
Doğal karşılanmayan artık sadece bizleriz.
Başka bir coğrafyanın Türkiyesi’ne takılıp kaldığımız ve o Türkiye’yi hâlâ şiddetle arayıp özlemeye devam ettiğimiz için.

Paralelin Siyasi Ayağı Olmalı…

PARALELİN SİYASİ AYAĞI OLMALI…
Mehmet Tezkan

İktidarın iddia ettiği, medyası, kanalıyla yaymaya çalıştığı bilgiler doğruysa acayip işler olmuş..
Gerçekte olmuş mu olmamış mı, gizli kapaklı işler çevirip derebeylik düzeni kurmuşlar mı kurmamışlar mı; bilemiyoruz..
Savcı delilleri ortaya koyacak, hâkimler karar verecek..
Mahkemenin sonucunu beklemek lazım diyeceğim ama yargı da sıfırlandı.. Güven falan kalmadı..
Balyoz’un, KCK’nın, Ergenekon’un sonucunu gördük.. En iyisi vicdan muhasebesi..
Başka çare yok.. Memlekette hukuk, adalet falan kalmadı..
Dönelim konumuza..
*
115 polis gözaltına alınmıştı, 31’i tutuklandı..
Diyelim ki; hepsi suçlu.. Casusluktan, sahte delil oluşturmaya kadar, korku düzeni kurmaktan şantaja kadar bir sürü suç işlediler..
Diyelim ki; iktidar kanadı yüzde yüz haklı..
O zaman bu yapının siyasi ayağı da olmalı.. O insanlar o görevlere kendi başlarına gelmedi.. Havadan paraşütle inmediler..
O insanları o görevlere birileri getirdi; birileri korudu, birileri kolladı..
O kişi emniyet müdürü müdür, vali midir, müsteşar mıdır, bakan mıdır?
Bilemem ama mutlaka arkalarında birileri olmalı..
*
Şimdi diyecekler ki, paralel yapının siyasi ayağı Çağlayan Adliyesi’ne gidenlerdir..
Yok canım!.
Terör müdürlerini, istihbarat müdürlerinin hamisi Hakan Şükür olamaz..
O yapı Hakan Şükür’ün siyasi gücüyle açıklanamaz.. Komik olur..
*
İdris Naim Şahin’e ne demeli? İçişleri Bakanlığı yaptı.. 10 yıl AKP Genel Sekreterliği yaptı..
O polisleri korumuş, kollamış olamaz mı? Belki de; siyasi gücünü kullanıp kilit mevkilere gelmelerini sağlamıştır..
Bilemem ama şu soruyu sorarım..
Şahin’i o görevlere kim getirdi? 1994 yılından beri Tayyip Erdoğan’la birlikte çalışıyor.. Yeni mi tu kaka oldu!.. Yeni mi deşifre oldu!..
Şu da var.. Bu işler bir kişinin boyunu aşar.. Hem iktidarın dediğine göre paralel yapı sadece polisin içinde örgütlenmemiş ki..
Yargıda da varmış.. Paralelci olan savcılar, hâkimler varmış.. Sadece yargıda değil, sağlıkta da varlarmış, eğitimde de, bürokrasinin her yerinde varlarmış..
Demek ki, üzerlerinde büyük bir siyasi şemsiye var!.. Bu şemsiyeyi sapından tutanlar da AKP’nin içinden birileri olmalı..
Acaba kimler..
Hangi bakanlar, hangi milletvekilleri..

17 Aralık savcısı zor durumda!..

Meselenin yolsuzluk ve rüşvet ayağı da var.. Meclis soruşturma komisyonu kurdu ama o komisyon siyasilere bakacak..
Bakarsa tabii!..
İşin bir de sivil kısmı var.. Rüşvet verdiği iddia edilen kişiyle paraları aldığı söylenen bakan çocukları var..
Rüşvet verdiği iddia edilen kişi Akdeniz’in tadını çıkartıyor.. O koy senin, bu liman benim, dolaşıyor..
Tabii mallarına tedbir de kaldırıldı, yurtdışı yasağı da..
Her şey halledildi ama iş geldi iddianame kısmında takıldı.. Soruşturma şubat ayında tamamlandı.. (şüphelilerin tahliye edilme gerekçesi buydu)
Ağustos ayına geldik, hâlâ iddianame yazılmadı..
Yazılamadı..
*
Eninde sonunda yazılacak da acaba nasıl yazılacak? Hele polislere yönelik operasyondan sonra!..
Savcı, rüşvet dese bi türlü, rüşvet yok dese başka türlü..
Rüşvet ve yolsuzluk olduğunu iddia etse, iktidarın darbe girişimi tezini çürütecek.. Rüşvet yok dese elindeki belgeleri ne yapacak?
Bu sebeple 17 Aralık savcısı zor durumda dedim..

Balyoz’a sığındılar

Yıllardır, deliller üretilmiş denilince; gülüp geçtiler..
Yıllardır, 2007’de açılan hastanenin adı 2003 tarihli rapora nasıl girer diye sorulunca; girer girer dediler, kırk bahane uydurdular..
Yıllardır, 2003’te o görevde olmayan kişi nasıl darbe planına dahil edildi itirazına; darbe planı yenilenmiş, adapte edilmiştir yalanını uydurdular..
Kimin yenilediğini söylemediler..
*
Yıllar sonra, benzer bir çorabın başlarına örülmeye başladığını hissedince dijital verilerle oynanabileceği akıllarına geldi..
Delil üretilebileceği..
Balyoz davasına sarıldılar. Uydurma dijital delil o davada da olmuştu diye çıktılar manşeti..

Ve kahkaha…

Ve kahkaha…
Şule Süzük Toker

Sıcaklardan diyesim geliyor ama dedikleri gibi yobazlığın fıtratında var. Yaz, kış dinlemez ki. Ama sanki yazları bilakis daha konuşkanlar, bilakis kadınlara kafayı takıyorlar. Geçen yıl değil miydi o, gebe kadınlara yönelik bir olağan meymenetsizin zikrettikleri.

“Ay, ay, ay, ay ıkınıyorum, hakikaten sıkılıyorum”

Bu neyin kafası, bu neyin fantaaazisi anlayan beri gelsin. Ama muayyen aylarda kadınlara kafayı takıyorlar. İzlenimlerim, gözlemlerim o yönde. Bir şehevi konuşma arzusu içinde durmuyorlar. Belki laf lafı açıyor, laf fantaaaazileri zıplatıyor, kimbilir.

Mümkün. Bastırılmış altlar, süperler, idler, içler-dışlar çarpımı gibi paralellerle, dikey ve yatay algı operasyonlarıyla buluşuyor. Durduk yerde Lacan geliyor, Freud ciddi ciddi bakıyor. Üzerlerine salmak istiyorum, tüm zamanların tüm idlerini, egolarını, anal ve fallik evrelerine döndürsünler, eğer montaj en mükemmel haliyle paralelse ve paraleller birleşmezse, libidinal ekonomi bakımından hiçliği doldurmak için, sahip olamadığımız şeyi telafi etmek için bir dışkı veririz…

Dedikleri gibi yani.

Lacan diyor.

Haya, edep, iffet lafları gırla gidiyor. İffetli adam denir mi mesela? Pek duymadım. Kadınlara gönderme yapar bu sözcük. Ama zat-ı muhteremlere göre iffetli kadın sokakta kahkaha atmayacak.

Peki, “İffetli erkek de sokakta kahkaha atmayacak.” cümlesine bakalım; tuhaf durmakta. Söylenmez. Hemen “erkek” yerine “bayan”ı koyuverirler. Zaten sokak erkeklerin alanı, kadınlar mümkünse evden burunlarını çıkarmasınlar. Dışarıda değil evde çalışsınlar. Ev işleri yapsınlar, çocuk doğurup baksınlar, yaşlı ve hasta bakımını üstlensinler ama ille de yüzlerine bakıldığında hafifçe kızarsınlar, boyunlarını eğsinler, gözlerini kaçırsınlar, kaderlerine razı olsunlar. Haya nişanını ancak o zaman hak ederler.

Cazibedâr olmasınlar. Zinhar.

Flört etmesinler, flört ettiklerinde ısırılmış bir elma olduklarının farkına varsınlar. Artık elmayı kim yemek isteyebilir yani… Ziynetlerini kocalarına saklasınlar, IŞİD’cilere mesela.

Değil midir? Bir gömlek fazlası IŞİD fetvaları değil midir? Nihayetinde kadın sünnetini zorunlu kılan ve 9 yaşındaki kız çocuklarıyla nikah kıyan sapkın zihniyet değil midir? Değil midir?

Kadının kahkahasından kork,
Kadının cinselliğinden kork,
Kadının bedeninden kork,
Kadının gebeliğinden kork.
Kadının çalışmasından, gözlerini kaldırıp dimdik bakmasından kork…

Sizin de işiniz zor hakikaten.

Ama korkunun ecele faydası yok bilesiniz.

Bilesiniz:

Vardık, varız, var olacağız.

Yeminlen.

Bu gelişmelerden ne anladık?

Bu gelişmelerden ne anladık?
Ahmet GÜRSOY

Tam olarak uluslaşmasına müsaade edilmeyen ve bununla paralel sürekli anayasa ve rejim üzerinden siyasal olarak farklılaşan/farklılaştırılan bir ülkenin eninde sonunda geleceği nokta buydu. Çünkü milli bütünlük her seferinde birileri tarafından sabote edilmekteydi. Tarihi süreç içinde tüm siyasal farklılaşmaların arka planında yerli kaynaklardan çok Batılılar olmuştur.

Tanzimat, bu hayranlığın çılgınlık derecesine vardırılarak, devlet eliyle toplumsal bölünmenin, siyasal farklılaşmaların, devlet krizlerinin derin yarıklarının oluşturulmasıydı. Evet, değişim gerekliydi. Kimse inkâr edemez. Ancak, yerliliği korumadan, emperyalist hayalleri doğru sanarak gerçekleştirilen değişim, toplumsal fay hatlarını tetikleyecektir.

Öyle olmadı mı?
Milliyetçi aydınlar, Türkleşmeyi, İslamlaşmayı ve en nihayetinde bütün bunlar için en temel zorunluluk olan bilimin verilerine dayalı “muasırlaşmayı” önerirken, Batı’ya hayran aydınlar ve onların izinden yürüyenler, temelden mandacılığa razıydılar.
II. Abdülhamit ülkeyi otoriter yönetiyordu. Doğru. Sertti. O da doğru. Lakin milliydi ve devletin, ülkenin ve dahası kurulu yapının özgün varlığını kurtarmak istiyordu. Bizdendi. Tarihsel kökleri temsil ediyordu ve bunun bilincindeydi. Çünkü devleti ataları kurmuştu.

Tıpkı bugünkü liberaller, bir kısım solcular ve İslamcılar gibi demokrasi, değişim, AB diye diye Erdoğan iktidarını kutsarcasına kurulu düzene saldıranlar gibi o günküler de, II. Abdülhamit’e saldırmaktaydılar. O günkü liberaller, İslamcılar, bir kısım milliyetçiler ve az buçuk solcular hayal kırıklığını öz kardeşimiz saydığımız Arnavut isyanlarından, Balkan yenilgilerinden açık ve net olarak gördüler. Bugünküler de Tayyip Erdoğan’ın en sonunda rejim bunalımı yarattığını, ’tek adam’yönetimi özlediğini ve bunu pratikte uyguladığını, asıl amacının onların sandığı gibi demokrasiyi ülkede egemen kılmak olmadığını, ‘Yeni Türkiye’ denilen yapının özünün otoriterleşme olduğunu gördüler ve yön değiştirmeye başladılar.

Hâlbuki bu ülkenin sağlam damarlarını temsil eden milliyetçiler, ulusalcılar ve Atatürkçüler, aralarında kısmî düşünce farkları olsa da gerçeği önceden tespit ederek erken uyarı sistemlerini devreye soktular. Ancak ne liberaller, ne bir kısım solcular ve ne de İslamcı bir kısım mağdurlar durumu anlamak istediler.

Şimdi, başta adalet kurumları olmak üzere, siyasal, sosyal, askeri ve emniyet ve ekonomik kurumları temelden sarsılmış bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Zihinlerinin derinliklerinde daima bir rejim hayal edenler, Osmanlı’nın son döneminde II. Abdülhamit’i düşman ilan etmişlerdi. Sonrakiler Abdülhamit olmayınca yerine Mustafa Kemal’i koydular.

Dikkatinizi çekerim, II. Abdülhamit, Osmanoğulları’nın yani devlet kurucu ailenin son imparator evladıydı; Atatürk ise, III. Selim’den itibaren Osmanoğulları’nın değiştirip, çağdaşlaştırıp ebediyen var etmek istedikleri devleti, gerçek anlamda, bilimin ışığında, tarihi süzgeçlerden geçirerek dönüştüren ve bunu başaran çok daha önemlisi, yeniden yaşama şansı kazandıran hem kurtarıcı ve hem de kurucu liderdir. Şimdi, Atatürk düşmanları, yıktıkları kurumların, devlet düzeninin ve cumhuriyet değerlerinin hem gerisine düştüler ve hem de altında kaldılar.

Yıllardır “İskilipli de İskilipli” diyenler, Minyeli Abdullah romanlarıyla kendi rejimini arayanlar, “İstiklal Mahkemelerini” dillerine dolayanlar, tıpkı “II. Abdülhamit’i yıkarsak özgürlük gelir ve her şey bizim hayal ettiğimiz gibi olur” sananların yanılgısına düştüler. Demek ki neymiş; devlet içinde devlet olmazmış. Demek ki neymiş; “dindarım, Müslüman’ım” demek yetmezmiş.

Demek ki neymiş; iktidar, karşısında ikinci ve üstün güç istemezmiş. Ve demek ki neymiş; Hukuk, adalet her şeyden üstün tutulmalıymış ve herkese günü geldiğinde lazımmış. Ve demek ki neymiş; Atatürk, ölçüleri doğru koymuş.. Geldiniz mi hizaya?