İşte sonuç bu: 1219 can…

İşte sonuç bu: 1219 can…
Saygı Öztürk

Geçen perşembe günü gündem CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik suikast girişimiydi. Cuma günü gündem saat 06.30 itibariyle yine Cizre oldu. Emniyet binasına yapılan saldırı sonucu 11 polisimiz hayatını kaybetmişti. Unuttunuz değil mi Gaziantep’te, Elazığ’da, Mardin’de, Diyarbakır’da olanları… Hatta 15 Temmuz gecesinde yaşanan darbe girişimi bile gündemden çıktı.

Türkiye’nin bir ilinde 14 Mart’tan bu yana “sokağa çıkma yasağı” uygulandığından haberiniz var mı? Çoğunuzun yoktur. Hem de “14 Mart’tan bu yana sokağa çıkma yasağı uygulanır mı?” dersiniz. Merak edip dün Şırnak’ı telefonla aradım. “Sokağa çıkma yasağı devam ediyor, ne zaman kaldırılacağı da belli değil” dediler. Konuştuğum kişi, “FETÖ’cülerin üzerine gidildiği kadar PKK ve KCK’lıların üzerine gidilmedikçe terör bu yörede asla bitmez” diye ekliyordu. Terörle mücadele edenler, onlara her türlü desteği veren aileler de umutsuzluğa sürükleniyor.

BUNLARIN HEPSİ CAN…
Ne kolay, “Cizre’de 11 polis şehit edildi” demek… Onların hepsi birer can. Hemen her gün 3-5 şehit haberi geliyor. Bunların bir de toplamına bakalım ve olayın büyüklüğünü anlayalım:
7 Haziran 2015 yani seçimlerden günümüze kadar meydana gelen terör olaylarında 407 asker, 244 polis, 25 korucu olmak üzere 679 şehit verdik. Aynı dönemde hayatını kaybeden sivillerin sayısı da 543’e ulaştı. Onlarla birlikte tam bin 219 kişi hayatını kaybetmiş oluyor. Türkiye terörle iç içe… Her an bir yerde bomba patlayacakmış gibi… İnsanlar tedirgin, toplum gergin. İşte böyle dönemi değerlendirmek isteyen terör örgütleri var.

Daha geriye bakmıyoruz. Çünkü, hep şehit, hep hayatını kaybeden insanlar, hep gaziler, hep yaratılan korku ortamı… Açıkçası fırsatını bulan, olanağı olan artık Türkiye’de yaşamak istemiyor. Hele Güneydoğu’nun il ve ilçelerinde Kürt kökenli vatandaşlarımızın dışında neredeyse kimse kalmadı. Malını-mülkünü yok pahasına satıp ayrılanların bu kadar fazla olması dikkat çekmiyor mu?

Silahlı terör örgütü denilince akla sadece PKK gelirdi. Sol örgütlerin zaman zaman etkili eylemleri olsa da, büyük ölçüde örgüt kontrol altında tutuluyor. Suriye olayından sonra ülkemizin başına bir de IŞİD belasını sardılar. Bu da yetmedi, Fethullahçı Terör Örgütü’nün darbe girişimine tanık olduk. Böylece, FETÖ de silahlı örgüt oldu. Örgütler artıyor, zaman zaman bunlar arasında işbirliği yaşanıyor, eylem alanları genişletiliyor.

PKK’NIN EMRİNDEKİ SOL ÖRGÜTLER
Bölücü örgütün Kandil’de bulunan sözde liderlerinden Duran Kalkan’a, HDP’li milletvekilleri aracılığıyla ulaşan mesajlardan biri de, sol örgütlerle işbirliğine girilmesi, Karadeniz bölgesine ağırlık verilmesiydi. Duran Kalkan, PKK içinde sol grubu temsil eden teröristtir. Adana Düziçi Öğretmen Okulu mezunuydu. Ankara Yükseköğretmen Okulu’nun Fen-H sınıfında öğrenim görürken PKK’ya katılmıştı. Silahlı sol örgütlerle ilişkileri yine o yürütüyor.
Kandil’de, silahlı sol örgütlerin önde gelenleriyle yapılan görüşmeler sonucu 12 Mart 2016 tarihinde protokol imzalandı. Protokolde kendilerine “Birleşik Devrim Hareketi” diyen MLKP, PKK, TKP/ML, DKP, MKP, TKEP/L, TİKB, THKP-C/MLSPB ve Devrimci Karargah gibi silahlı sol örgütler yer alıyor.

Etkili bir gücü olmayan sol örgütler PKK’nın vereceği silah-mühimmat ve diğer desteklerle, bir yerde PKK’ya hizmet etmeye başladı. Sadece Giresun’da 6 eylem gerçekleştirildi. Artvin’in Şavşat İlçesi’nde PKK’nın bir varlığı yok. Yöre halkı PKK’nın orada üslenmesine fırsat da vermez. Ancak sol örgütlerin öteden beri tabanı olan bir yöre… İşte, Kılıçdaroğlu eylemini, PKK’nın işbirliği yaptığı ve desteklediği sol örgütlerden birinin yapma olasılığı da çok yüksek… Ne yazık ki bu örgütler de ülkede bir iç çatışma yaşanması için bölücü örgüte hizmet ediyor.

ASKERİ ÇEKMEK İÇİN…
Ülkemizin izlediği Suriye politikasının faturası çok ama çok ağır oldu. Sonunda askerimiz tankıyla, topuyla Suriye topraklarına girdi. Bu durum bazı ülkeleri olduğu kadar bölücü örgüt PKK’yı, dinci örgüt IŞİD’i de rahatsız etti.
Örgütler ülkemiz topraklarında eylemler yapıp, askerin yeniden dönmesini, şimdiye kadar huzurlu olan il ve ilçelerde eylemler yapıp bu yörelere de askerin kaydırılmasını, böylece güç bölünmesini sağlamaya çalışıyor.
Güneydoğu’da uzun süredir operasyonlar yapılmıyor. Asker kışlasının, üs bölgesinin dışına çıkmıyor. 15 Temmuz darbe girişimi askerler arasında da bir güvensizlik yarattı. “Bugün kim gözaltına alınacak” beklentisi var. İhbar furyası alabildiğine yaygın… Emir verme konumunda olanlar emir veremiyor, alt kademe ise her emir için “yazı” istiyor. Peki bu işin sonu ne olacak?
İktidarıyla, muhalefetiyle, kurum ve kuruluşların işbirliğiyle bu dar günler, zor günler, güvensiz günler aşılmak zorunda…

Onlar beyinlere çip yerleştirmek için uğraşırken biz…

Onlar beyinlere çip yerleştirmek için uğraşırken biz…
İsmet Berkan

CİZRE’deki bombalı saldırının haberini aldığımda, daha önce ‘Sonra okurum’ diyerek kenara ayırdığım bir The Washington Post haberini okuyordum.

Haber, Amerikalı bir girişimcinin beyne bilgisayar çipleri yerleştirerek ilk başta epilepsi, alzheimer ve parkinson gibi hastalıklardan mustarip insanlara yardım edecek bir şirket kurması hakkındaydı.

Aslında çocukluğumdan beri ama özellikle de son birkaç yıldır Türkiye’nin başka bir gezegen, dünyanın bazı ülkelerinin ise tamamen ayrı bir yıldız sistemindeki başka bir gezegen olduğu hissiyle yaşıyorum.

Türkiye’nin bir yerinde birileri beyin enerjilerini, nasıl daha fazla insanı en şaşırtıcı yöntemle öldürecekleri sorusunu cevaplamak için kullanıyor.
Yine ülkemizde bazıları, rüyasında peygamberle konuştuğunu iddia eden bir adamın verdiği emirlerle hepimize hayatı zehretmenin en yaratıcı yollarını bulmaya çalışıyor.

‘YARINA ALLAH KERİM’ ÜLKESİ
Biz biraz daha iyi kalpli olanlarımız, “Nasıl yaparız da bu kötü kalpli insanları durdururuz”dan başka bir şeye kafa yoramaz haldeyiz.
Bugüne ve düne saplanıp kalmış durumdayız; yarınımız bugünden nasıl daha güzel olur, çocuklarımıza nasıl yapalım da daha iyi bir ülke ve dünya bırakalım sorusunu aklımızdan çıkaralı çok oldu.

Aramızdan bazı tuzu kuruların zaman zaman “Acaba dünyanın neresine göç etsem” geyiği yapmaları dışında bu konuyu artık aklımıza bile getirmiyoruz. “Bugünü atlatalım, yarına Allah kerim” hepimizin ortak cümlesi neredeyse.

Bizim büyük bir hızla dün ve bugünün hesaplarını yapmayı makul bir seviyeye indirip yarına odaklanmamız lazım ama hayır, diyorum ya birileri buna izin vermiyor, biz de o birilerinin esiri kalmaya devam ediyoruz.

Oysa bakın dünyamızda ve evrenimizde çok önemli şeyler oluyor.

KOMŞU YILDIZDA YENİ DÜNYA
Daha geçen hafta bilimciler yeni bir ‘Dünya benzeri’ gezegen buldular.

Evet, epeydir amatör astronomların da katılması sayesinde bilim dünyası sık sık ‘Dünya benzeri’ gezegen buluyor ama bu sefer durum farklı. Bu sefer bulunan gezegen bizim ‘yıldız komşumuz’ olan Alfa Centarui ve Proxima Centauri sisteminde. Daha doğrusu Proxima Centauri sisteminde ama Alfa ve Proxima aslında iki güneşli bir sistem; yani hem güneşlerin kendi gezegenleri var hem de bu iki güneş birbirinin etrafında dolaşıyor.

Alfa ve Proxima bizim Güneşimize en yakın güneş sistemi. Bize 4.25 ışık yılı uzakta. Bugün sahip olduğumuz teknolojiyle hayal bile edemeyiz ama mesela bir gün ışık hızının yüzde 10’u gibi hızlarda seyahat edebilsek bile oraya varmamız 400 yılı aşacaktır. Evren söz konusu olduğunda ‘kapı komşunuz’ o kadar da yakın olmuyor anlayacağınız.

Bunlara kafa yormak varken ‘En etkili FETÖ’cü avlama yolları’na kafa yoruyoruz; yormak da zorundayız.

‘MANÇURYALI ADAY’ FİLMLERİ YERİNE
Ama gelin yazının en başında sözünü ettiğim beyinlere bilgisayar mikroişlemcisi takma projesine bir bakalım.

Bazıları, “Ohoo o işi Fetullah Gülen başardı bile, bak minicik beyinlere işlemciyi takıyor, zamanı gelince de onları robot gibi kullanıyor” diyebilir.
‘Mançuryalı Aday’ filmlerini andıran FETÖ’cüler bir yana, Amerika’da genç girişimci Bryan Johnson’un şirketi çok ciddi. Şirket, beyindeki nöronların çalışma biçimini taklit edecek bir yöntem üzerinde çalışıyor. Şimdilik epilepsi hastalarıyla deneyler yapıyorlar ve klinik deney aşamasına geçmek için de sabırsızlanıyorlar.

Onları klinik deney aşamasından alıkoyan yegâne şey, geliştirdikleri yazılımı hastayla birlikte dolaşabilir, yani mobil hale getirmek. Çünkü şu anda hastalar koca koca bilgisayarlara bağlılar. Ama şirket eğer bu bilgisayarları bir bilgisayar mikroişlemcisi büyüklüğüne indirebilir ve bunu da hastaların beynine takabilirse, o zaman çok büyük bir aşama kaydedilmiş olacak.

BEYNİMİZLE OKUMAK, GÖRMEK, KONUŞMAK
Kitaplarıyla Türkiye’de de çok popüler bir nörobilimci olan David Eagleman, bir gün beynimize bir portal açacağımızı ve internete de bağlanabilen cihazları beynimize bağlayacağımızı söylüyor, buna da ‘Beyin 2.0’ adını veriyor.

İşte bu anlattığım şirket de sonuçta aslında ‘Beyin 2.0’ için uğraşıyor.

Bir an için hayal edin, internete girmek, telefonla konuşmak veya televizyon seyretmek için beyninizden başka hiçbir alete ihtiyacımızın olmayacağı günler uzak olmayabilir.

Beynimiz internete bağlanır, istersek istediğimiz kişiyle konuşuruz, istersek bilgi tararız, istersek bir şeyler ‘okuruz’, istersek de seyrederiz.

Bu teknoloji günün birinde insanların hizmetine girecek; biz yarınımızı kaybedenler bu teknolojinin mucitleri arasında değil müşterileri arasında yer alacağız.

Umalım ki o teknolojiyi satın aldığımızda beynimiz aracılığıyla öğreneceğimiz ilk haber dünkü gibi Cizre’deki bombalı saldırı haberi olmasın.

Suriye’de ‘üst akıl’ operasyonu…

Suriye’de ‘üst akıl’ operasyonu…
Kadri Gürsel

Manzaraya bakar mısınız:
24 Ağustos sabahı Karkamış’ta ÖSO rumuzu altında bir araya getirilmiş 1500 kadar cihatçı, Türk tanklarının eşliğinde alayıvala ile Cerablus’a giriyor. IŞİD’ci arıyorlar, bir bulsalar hepsini öldürüp Cerablus’u kurtaracaklar ama yok. IŞİD’ciler kendilerini daha önce Cerablus’tan kurtarmışlar.
Bizim cihatçı sergerdeleri YouTube’a yükledikleri videolarda da görüyoruz; savaş değil de piknik yapıyor gibi bir halleri var. Laubali tipler, ellerini kollarını sallayarak Cerablus’u kurtarırken, havalarını bulmak için tekbir de getirip sağa sola ateş ediyorlar.

Havada Amerikan uçakları, “Fırat Kalkanı” adıyla ortak harekât yapan TSK ve cihatçılara destek oluyor. Çünkü Amerikalılar “Fırat Kalkanı”nın müttefiki…
Ama bir dakika, bu Amerikalılar aynı zamanda “PYD eşittir PKK”nin de müttefiki değil mi?
Havadaki Amerikan uçakları ve yerdeki Amerikan özel birlikleri olmasaydı, PYD’nin silahlısı YPG, “Suriye Demokratik Güçleri” rumuzuyla Fırat’ın batısına geçip Ankara’nın keyfini kaçırabilir miydi?
YPG’ye Amerikan desteği, ela gözü kara kaşı için değildi tabii, IŞİD’e karşı iyi savaştığı içindi. Ve hatta, IŞİD’le savaşacak başka müttefik bulunamadığı içindi.
Şimdi o müttefik bulundu galiba.

Ayrıca şunu herkes biliyor: Bu “Fırat Kalkanı” belki birazcık IŞİD’e ama en çok da PYD’ye karşı. Kürtler Afrin’e koridor açıp topraklarını birleştirmesinler diye.
Bakınız, durum gerçekten de enteresan:
ABD’nin Kürt müttefiki, Mınbiç fatihi YPG, yerel Arap unsurları da yanına alarak, Türkiye’nin askeri reaksiyonuna neden olacağını bildiği halde IŞİD’in Cerablus’unu tehdit ediyor…
Gel gel yapıyor adeta.

ABD’nin öteki müttefiki Türkiye, Cerablus’u IŞİD’den kurtaran YPG olmasın diye, cihatçılarını da yanına alıp Suriye’ye nihayet tanklarıyla girmek zorunda bırakılıyor.
Parantez: Evet, mecbur bırakılıyor. 15 Temmuz’da büyük prestij ve moral kaybeden orduya coşku versin, Suriye’nin geleceğinde Ankara’nın da bir söz hakkı bulunsun diye değil. Bunlar atfedilen yakıştırmalardır.

Devam edelim.
Tam bu sırada ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden Ankara’da… 15 Temmuz yüzünden ABD’ye fena halde içerleyip Rus ve İran kartlarıyla oynamaya başlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yatıştırmak için tatlı diller döküyor. “Sizin en iyi dostunuz biziz” diyor.
Biden, PYD’ye yolladıkları mesajı aynı gün Ankara’da kamuoyuyla paylaşıyor: “PYD Fırat’ın batısına geçmemeli. Buna uymadıkları takdirde ABD tarafından asla desteklenmeyecekler.”
YPG bu açıklamadan bir gün sonra, yani dün, “Mınbiç’teki mevzilerini Mınbiç Askeri Konseyi’ne devreden birliklerinin doğuya çekildiğini” bildiriyor.

Bu, bir kelime oyunu mudur yoksa olması gerektiği gibi, Suriye Demokratik Güçleri içindeki yerel Arap unsurlar Mınbiç’te kalmış ve YPG gerçekten de çekilmiş midir, nasılsa kısa sürede anlaşılır.
Tam bir “Tavşana kaç, tazıya tut” oyunudur bu.
Erdoğan’ın meşhur ettiği “üst akıl”, kendisine “Madem Kürtlerin yayılmasından bu kadar rahatsız oluyorsun o halde gir ve IŞİD’le kendin savaş” demiştir.

Türkiye Suriye’ye girmeye mahkûm edilmiştir.
Tabii ki Şam rejimini yıkmak için değil. Bitti o işler.
Türkiye şimdi istese de istemese de IŞİD’le savaşacak. Hem de Suriye’de. Bu Türkiye, istese de istemese de kendi ülkesindeki IŞİD şebekelerini yok edecek. Artık mecbur.
Bizi artık çok zor günler bekliyor. Çünkü TSK’nin Suriye’ye girmek için “IŞİD’le savaşmak” gibi bir politik nedeni olabilir ama onu tek başına yok etmek gibi bağımsız ve gerçekçi bir politik hedefi olamaz. Dolayısıyla makul bir çıkış stratejisi de yoktur.

Bir de tabii Türkiye’nin bölgeselleşmiş Kürt sorunu kaynaklı savaşı da sürdükçe Suriye’den çıkmak iyice güçleşebilir.
Hem ne dedi dün Biden: “Türkler, IŞİD’i temizlemek için Suriye’de ne kadar kalınması gerekiyorsa, hazırlıklı.”
İşte şimdi yandık. Çünkü bu bir “üst akıl” operasyonuydu.
O kadar “üst akıl da üst akıl” dediniz, alın size “üst akıl”.

Gereğini Yapacaksınız…

Gereğini Yapacaksınız…
Rifat Serdaroğlu

Yıllarca sizin Fethullah Gülen Terör Örgütüne yardım ettiğinizi ve yaklaşık 12 yıl boyunca ne istedilerse verdiğinizi, devletin en hassas kadrolarını FETÖ emrine sunduğunuzu ısrarla yazdım. Hem FETÖ Savcıları, hem de AKP Hükümeti yöneticileri bana onlarca dava açtınız. Kaça-kaça, inkâr ede-ede duvara dayandınız ve tüm dünyanın gözü önünde itiraf ettiniz.

Siz ve 14 senedir Türkiye’yi beraberce yönettiğiniz siyasi ekibiniz, güvenlik bürokratlarınız, Fethullah Terör Örgütüne yardım ve yataklık suçunu işlediğinizi itiraf ettiniz…

İster Demokrasi, ister dikta ile yönetilsin, dünyanın hiçbir ülkesinde “Ben bu suçları işledim ama aldanmışım, kandırılmışım, çok safmışım” deyip kurtulan yoktur. Hukukun evrensel kurallarından biri de “Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz” kuralıdır.

Mademki doğru adamsınız, mademki reissiniz, mademki delikanlı adamsınız, mademki Cumhur’un Başısınız gereğini yapacaksınız ve Cumhur’a örnek olacaksınız!

Gereği nedir bilmiyorsanız, söyleyeyim;
Görevinizden ayrılıp, kendinizi Türk Yargısının şefkatli ellerine bırakacaksınız. Efendi-efendi yargılanacaksınız…

Fethullah Terör Örgütüne yardım ettiğinizi ikrar edip tüm dünyaya açıkladıktan sonra, bir suçlu olarak o koltukta oturamazsınız.
Bu dakikadan sonra “suçunu kabul etmiş” bir şüpheli olarak yapacağınız her eylem, atacağınız her imza “Yok Hükmündedir” ve suçunuzu arttırır…

Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyetin Savcıları;
Tatilden döndünüz mü, yoksa ömür boyu “Adli Tatil” mi yapacaksınız?
Sizler de öncelikle ve ivedilikle gereğini yapacaksınız!
Alın Cumhurbaşkanının itiraf konuşmasını önünüze, bir tarafına TC Anayasasını, diğer tarafa Türk Ceza Yasasını koyun ve bir karar verin.
Ne karar verirseniz verin, Türk Milleti kabul edecektir. Fakat Cumhurbaşkanının bu itirafını görmezden gelir ve araziye uyarsanız, iki cihanda da yanarsınız…

FETÖ’ne yardım etti diye insanların fabrikalarına-mallarına el koyacaksınız,
hiç suçu olmadığı halde Askeri Lise son sınıfındaki çocuğun tüm geleceğini karartacaksınız, insanları sorgusuz-sualsiz hapislere atacaksınız, hayatlarını söndüreceksiniz, sonra da Cumhurbaşkanının itirafını ve suç ikrarını görmezden geleceksiniz!
Bunu hiçbir vicdan kabul etmez, sizinkiler bile…

FETÖ, hedefi-menzili için ne diyor; İçinde İsrail ve Amerika’nın istediği “Büyük Kürdistan Devleti de” olan, Federe İslam Devletini kurmak. Bu ifadeler mahkeme zabıtlarına geçti mi? Geçti.
FETÖ’nün hedefinin-menzilinin Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkmak olduğu, bizzat Başbakan Binali tarafından defalarca söylendi mi? Söylendi.
Bakın Cumhur’un Başı bu konuşmasında ne diyor;
“Aynı menzile giden farklı yollardan biri olarak gördüğümüz bu örgüte, şahsen ben de yardımcı oldum!”

Menzili bir, hedefi bir bu iki yol arkadaşını beraberce yargılamazsanız, bu ülkede Adalet çöker, bir daha kimseyi yargılayamazsınız. Çıkacak kargaşa ve iç savaşın sebebi de sizler olursunuz ve en büyük zararı sizler görürsünüz.

Sağlık ve başarı dileklerimle

“Helalleşmek değil, hesaplaşmak gerek…”

Ahmet Şık: Helalleşmek değil, hesaplaşmak gerek…
Altan Sancar

Ahmet Şık, emniyet ve devlet bürokrasisi içinde yapılanan Cemaat hakkında yaptığı çalışmalar nedeni ile geçtiğimiz yıllarda hedef gösterildi, tutuklandı, 13 ay cezaevinde kaldı. Ergenekon davalarında yaşanan tüm hukuksuzluklara, suçlu ile suçsuzun birbirine karıştırılmasına en yüksek perdeden itiraz etti. Cemaat eli ile muhalifleri sindirmek için düzenlenen tüm kumpaslara karşı, taraf olmak yerine adil olmayı seçti. Bugün de, tıpkı “Dokunan Yanar” ismini verdiği kitabını kaleme aldığı dönemde olduğu gibi, birkaç muhalif basın organı dışında, fikirlerinden ve gerçekleri dile getirmesinden korkulduğu için medyada ambargoya uğrayan Ahmet Şık ile 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimini ve sonrasını, Cemaat’in devlet yapılanmasını, AKP-Cemaat ilişkilerini ve yaşanan sürece bakış açısını ayrıntıları ile konuştuk.

Darbe girişimini ilk duyduğunuz anda ne düşündünüz, haberi nerede aldınız?

Hapisten yeni çıkan Erol Önderoğlu ve ailesinin evinde misafirlikteydik. Bu nedenle TV ve sosyal medyadan kopuktuk. Hareketlenme olunca aradılar. Sosyal medyadan baktık filan. Birilerini aradım, ne olduğunu anlayabilmek için. Bana, “Ya darbe oluyor, ya kimyasal saldırı riski var. Anlamaya çalışıyoruz.” dediler, ama kısa süre sonra zaten işin bir darbe kalkışması olduğu anlaşıldı. Doğal olarak çok endişelendim. Ardında kim ya da hangi siyasal odak olursa olsun çok endişe verici bir durumdu. Cuntanın ne olduğunu ve yapabilecekleri kötülüğün sınırı olmadığını bu ülkenin darbeler tarihi zaten anlatıyor. Sonuçta en kötü sivil iktidar, ki kanımca AKP cumhuriyet tarihinin en kötü sivil iktidarıdır, cuntadan iyidir. Bu yüzden çok kaygılandım. Ama bir yandan da sürpriz olmadı. Türkiye gibi az gelişmiş bir demokrasiye sahip, temel hak ve özgürlüklerin baskılandığı otoriter rejimlerde her zaman silahlı bürokrasinin, darbe mekaniğinin beslendiği bir damar vardır. Ancak geçmiş darbelerden ve darbecilerin siyasal anlayışlarından farklılaşma olduğunu söyleyebilirim. Son birkaç yıldır bu konu açıldığında, eğer bir darbe olursa bunun muhafazakar tabanlı, dindar tandanslı bir darbe olacağını iddia ediyordum.

Bu darbe planlarında daha üst rütbeli kişilerin de olduğunu, ancak henüz ortaya çıkmadığını ya da çıkarıl(a)madığını düşünüyorum.

Bir darbe mekaniğinden bahsettiniz. Evet, Türkiye’nin bir darbeler geçmişi var, ancak bu darbe girişimi öncekilerden biraz farklı gibi.

Evet birkaç temel fark var tabii. Bir kere çok üst rütbeli bir darbe. Yani komuta konseyi manasında söylemiyorum. Katılımcıların rütbelerine baktığında, ordudaki generallerin üçte biri cezaevinde. Albay, yüzbaşı, binbaşı düzeyinde çok fazla katılım var. Bu kişiler, iddia edilen doğruysa, darbe planlarının organizasyonunda ya da sonradan yapılacak görevlendirmelerde bulunacak kişiler. Biz de, ortaya atılan ve henüz doğruluğu yargılama sırasındaki savunmalarda ortaya çıkacak olan, medyaya sızdırılan ifadelere bakarak bir yorum yapıp kuşkularımızı dile getiriyoruz. Ancak anlatılanların ya da kamuoyunun bilmesi istenenlerin bu olduğu ve hakikate ilişkin bulgularınsa, en azından bazılarının, gizlendiği kanısındayım. Çünkü bu darbe planlarında daha üst rütbeli kişilerin de olduğunu, ancak henüz ortaya çıkmadığını ya da çıkarıl(a)madığını düşünüyorum. Bilerek, ya da isteyerek.

Adım adım gidecek olursak, size göre darbe girişimi neden başarısız oldu?

Birkaç tane temel argüman var. Bunu daha önce de ifade ettim. Bir kere her şeyden önce, en önemli neden, var olduğunu düşündüğüm bir darbeciler ittifakının darbe kalkışması öncesinde ve sürecinde kopuşlar yaşaması. Ortaya çıkan bilgilere bakarak darbeciler ittifakının üç temel bileşeni olduğunu düşünüyorum:

Gülen Cemaati yanlısı olanlar, ki neden böyle bir işe kalkıştıklarını son 3-4 yıldaki gelişmelerden ve hareketin 40 yıllık geçmişine bakarak ortaya koydukları nihai hedefinden anlayabiliyoruz
Siyasal aidiyetlerini bilmediğimiz, ama AKP’li olmayan, Erdoğan düşmanlığı ve AKP nefreti üzerinden beslenen, ve Cemaatçi olmayan grup. Ve ilkiyle birlikte en büyük grubu oluşturuyorlar.
Sonuncusu da, menfaatlerinin peşindeki ikbalciler.
Yeri gelmişken söyleyelim, eğer bu darbe başarılı olsaydı birbirinden nefret eden darbecilerin ilk iki bileşininin, gücün kimde olacağına yönelik bir taht savaşı nedeniyle birbirine karşı hamlelere giriştiği seri darbeler dönemi yaşanması da büyük olasılıktı. Anlatılanlar doğruysa, bir binbaşının ihbarıyla MİT’in olaydan haberdar olduğu söyleniyor. Ve sonrasında olanları zaten ilgileri anlattı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve diğer komutanlarla karargahta toplantı yaptığı ve bir takım tedbirler alındığı söylendi. İlginç olan, bu tedbirlerin yeterli olduğunun düşünülmesi ve daha da ilginci kimi kuvvet komutanlarının ya da üst rütbelilerin bunlardan haberinin olması. Mesela darbe girişiminde F16’lar ve helikopterler kullanılıyor, ki MİT’e ihbarda bulunan kişi de bir helikopter pilotu, ancak HKK Abidin Ünal saat 21.30 sıralarında, davetlisi olduğu bir düğünde eşinin telefon etmesi üzerine olayı öğreniyor. O zaman “darbe kalkışmasını önleyecek tedbirler kimlere iletildi ya da kimlere neden iletilmedi?” diye bir soru çıkıyor karşımıza.

Karanlıkta kalan en önemli nokta, kalkışmadan haberdar olunan saat 16.00 ile hükümetin de Türkiye kamuoyuyla birlikte, tankların sokağa çıkmasıyla darbe girişimini öğrendiği 22.00’a kadar geçen süre.

Yine karanlıkta kalan en önemli nokta, kalkışmadan haberdar olunan saat 16.00 ile hükümetin de Türkiye kamuoyuyla birlikte, tankların sokağa çıkmasıyla darbe girişimini öğrendiği 22.00’a kadar geçen süre. Bu arada kimlerle ne konuşuldu? Kim kimler adına aracılık yaptı? Darbeciler arasındaki ittifak nasıl çatladı? Bunlar gibi bir dizi soru beliriyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, darbe kalkışmasından haberi olduğu saatle ilgili birbiriyle çelişen beş farklı açıklamayla, en son 21.30’da “enişte kaynaklı” olarak bilgi sahibi olduğunu açıkladı. Ancak kendisinin CNN Türk yayınında göründüğü saat 00.20. Aradan geçen bu üç saat içinde kimlerle ne tür önlemler alındı, darbeci gruplar ya da kişililerle bir pazarlık söz konusu oldu mu, merak ediyorum. Aslında olduğunu düşünüyorum ama kiminle nasıl bir pazarlık yapıldı, bunu bilmiyoruz. Genelkurmay Eski Başkanı Necdet Özel’in, durumdan haberdar edilmesi üzerine yoğun bir telefon diplomasisi yürüttüğü açıklandı. Özel, kimlerle ne konuştu? Bunların bilinmesi, olayın aydınlanması yönünde ve kimlere kadar uzandığı konusunda bize fikir verecektir.

Bu kadar laf kalabalığından sonra esas soruya dönersek, darbe girişiminin başarısız olmasının en önemli nedenlerinden birisi, kalkışmadan haberdar olunması üzerine darbeciler ittifakında çatlak yaratmış olmak. Bir diğer neden ise girişimin deşifre olması nedeniyle 03.00’da yapılmak istenenlerin daha erken bir saate alınması. Bu değişiklik olmasa, tedbir denilenlerin yetersiz kaldığını da hepimiz gördükten sonra, sonuç farklı olabilirdi.

Başarılı olur muydu?

Ben olabileceğini düşünüyorum. Planlanan ve kimseciklerin sokakta olmadığı 03.00’da başlatılmış olsaydı bile başarı ihtimali yüksekti. MİT’e haber verilmemiş olsaydı plan da deşifre olmayacaktı. Zaten o zaman şu an isimlerini bilmediğimiz daha üst rütbelilerin de işe dahil olduğunu herkesle birlikte, eğer sağ kalır isek, biz de öğrenmiş olacaktık. İlk andan itibaren bize söylenen “Emir-komuta zinciri içinde bir kalkışma değildir” söylemininin de aksi bir durumun ortaya çıkması çok muhtemel olabilirdi. Ve ikircikli bir durum yaşayan askerlerin birçoğu da buna katılırdı. Yani darbe harekatının palanlanan saatten öne çekilmesinin, başarısızlığın bir diğer nedeni olduğunu düşünüyorum.

Başka?

Bir diğer neden de, kalkışmanın başında AKP yanlısı troll hesaplar tarafından “cuntanın komutanı” diyerek sosyal medyada ismi paylaşılan Birinci Ordu Komutanı Ümit Dündar’ın kısa süre içinde, söylenenin aksine TV ekranlarından darbenin karşısında olduğu açıklamasını yapmasıdır. Birinci Ordu’nun 100 binin üzerinde askere hükmettiğini hesaba katarsak en önemli kırılma anlarından biri olduğunu söyleyebiliriz.

Peki ya sivillerin sokağa çıkması?

Yapılanların değerini hafifletmek, canlarını yitirmiş olan insanların anısına ve çabasına saygısızlık etmek istemediğimi vurgulayarak söylüyorum; sivillerin sokağa çıkması darbenin engellenmesinin tali nedenlerinden biridir. “Sivil bir direnişle karşılaşıldı, o yüzden darbe olmadı” söylemi siyasi bir ajitasyondur. AKP’nin kendi kitlesini aradan geçen bunca süreye rağmen, sıklıkla dini motiflere de başvurarak mobilize etmesinin bir aracıdır. Şunun da altını çizmem gerekirse, liderlerinin çağrısına uyanlar, evrensel normlar üzerinden demokratik değerlere sahip çıkmak üzere değil, din soslu muhafazakar bir iktidarın tepeden tabana kadar uzanan menfaat birlikteliğinin devamlılığını sağlamak, yıllar sonra elde ettikleri kazanımları kaybetmemek kaygısıyla sokaktaydılar.

Süreci takip ederek gidersek, Türkiye saat 22:00 sıralarında darbe girişiminin olduğunu öğrendi. Yaşadığım kent olan İstanbul’u baz olarak konuşursak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kitlesini hedef alarak herkese sokağa çıkması çağrısı yaptığı 00.20 sıralarına kadar sokaklarda bir doluluk olduğunu söyleyemeyiz. Elbette kolay bir karar değil. Her türlü barbarlığı yapabilecek denli gözü dönmüş olduklarını kanıtlayan bir silahlı güç sokakta. Ve siyasi iktidar kadar siviller de kimin kazanacağını tartmaya çalıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, eniştesinin haber vermesiyle haberdar olduğu darbe kalkışmasından TV ekranlarında çağrı yaptığı ana kadar geçen yaklaşık 2,5 saatlik zaman dilimi var. Bu süre zarfında kimlerle beraber telefon trafiği üzerinden nasıl bir hamle yapıldıysa, darbe ittifakını bölmeyi başardıklarını düşünüyorum. Sivilleri sokağa dökecek olan çağrı da bunun güveniyle yapılmış olabilir. Zaten alt birimlerdeki, özellikle zorunlu askerlerin bilgisi olmadan ve istemeden katılmış olabileceği bu darbe kalkışmasında saflarının değişebileceğini ya da sivillere karşı bir saldırı yapmayacak olmalarını düşünmüş olabilirler. Ne zaman ki Erdoğan çağrıyı yaptı, ondan sonra sokaklar dolmaya başladı. Kalabalık giderek arttı, ki zaten kimin kazanacağına yönelik bir emare de belirmişti. Zaten 02.30’a kadar sesi çıkmayan, daha doğrusu öncesinde “gelişmeleri endişeyle takip ettiklerine” yönelik açıklamalar yapan ABD’den de sivil iradenin yanında olduklarına dair açıklama gelince darbe kalkışmasının başarısız olacağından emin oldum.

Bu arada kendilerine Yurtta Sulh Konseyi adını veren darbeci güruhun bildirisi çok hafife alınıp alay konusu ediliyor ama ben aksini düşünüyorum. Çok basit bir dille, ancak hayli özen göstererek hazırlanmış bir bildiriydi. Öz olarak zaten mesajını çok net veriyor. “Erdoğan düşmanı ve AKP karşıtı bir konsey olarak iktidarı alaşağı edeceğiz” iddiasında. Sıklıkla laiklik ve Kemalizm vurgusu yapılarak da verdiği mesajın alıcı kitlesi olan, AKP seçmeni olmayan ve en az darbeciler kadar Erdoğan’dan nefret eden kitleyi, “evde zorla tutulan %50’nin karşısına koyuyor. Yani darbeye karşı sokağa çıkabileceği düşünülenlerin karşısına, darbeyi destekleyenlerin konulması amaçlanan. Daha basit söylersek sivilin siville çatıştığı bir iç savaş provası.

Ama bu plan tutmadı…

İyi ki öyle oldu. Bunda muhalif siyasi partilerin basiretli bir tutumla sivil siyasetin yanında yer alması çok etkili oldu. Tabanlarını oluşturan o %50’nin, mantıklı ve sağduyulu bir kararla sokağa çıkmasını ve iki sivil grubun karşılıklı çatışmaya girmesini engellediler.Tüm bu sayılanların hepsini bir araya getirdiğimizde, bu darbenin başarılı olmaması için birçok neden ortaya çıkmış oldu. Temel nedenleri besleyen başka bazı tali nedenleri de sayabiliriz. Hükümetin başlangıçta ilk bir saatte erişimini yavaşlattığı, daha sonra aslında işine yarayacağını fark etmesiyle açtığı sosyal medya araçlarının kullanıcılarının takındığı eleştirel tutum bunlardan biri. Aynı şekilde darbenin karşısında yer alan televizyonların yayınlarının kesilememesi de bir diğer nedendir. Televizyon yayınlarının neden kesilmediği, bu darbenin bir senaryo olduğu kuşkularına yönelik en önemli argümanladan biri idi. Ancak bu konuda darbecilerin bir başka hesabı olabileceğini düşünüyorum. Meclisteki muhalefet partilerinden CHP’nin ve son bir senedir süren savaşın bir siyasi temsilcisi olarak görülen HDP’nin bu işe en azından sessiz kalabileceğini, dolayısıyla tabanın, televizyon ekranlarından aktarılacak bu sessizliğin bir onay olduğuna ilişkin alacağı mesajla sokağa çıkabileceğini düşünmüş olabilirler.

O binbaşı ihbar etmeseydi kimsenin bu kalkışmadan haberi olmayacak ve 16 Temmuz sabahı hep birlikte bambaşka bir Türkiye’ye uyanmış olacaktık.

Abdülkadir Selvi de yazdı, bir binbaşının ihbarından bahsediliyor.

Evet, onu Başbakan Binali Yıldırım da televizyonda söyledi. Aslında ilk söylediğinde biraz kafa karıştırıcı bir şey vardı. Saat19.00’da MİT’e saldırı harekatının başlayacağına yönelik bir ifade vardı ama ertesi gün başka bir kanaldan düzeltildi. Başbakan Yıldırım’ın anlattığına göre kendisine darbe planlarında görev verilen havacı binbaşı gelip ihbarda bulunmuş. İlk ortaya çıkan bilgilerde, izlenen, takip altında olan bazı Cemaatçi askerlerin yoğun telefon görüşmelerinden kuşkulanıldığı da söylenmişti. Ancak ortaya çıkan tablo MİT’in bu kadar kıvrak bir zekası olmadığını ve ne kadar beceriksiz olduğunu kanıtladı. MİT bu işte çuvallamıştır. O binbaşı ihbar etmeseydi kimsenin bu kalkışmadan haberi olmayacak ve 16 Temmuz sabahı hep birlikte bambaşka bir Türkiye’ye uyanmış olacaktık, ki darbe kalkışmasından saatler önce haberdar olunduğu halde yaşadıklarımız ve kanlı bilanço ortada. Ve bunun en önemli sorumlularından birisi MİT ve müsteşarı Hakan Fidan’dır. Öğrenmiş olduğu bir kalkışmanın önlenmesinde, Genelkurmay’ın tepesinde bulunan kişilerle birlikte yetersiz kalmak ve bağlı bulunduğu Başbakanlık dahil siyasilere gereken uyarıları yapmamak noktasında, en hafifinden “görevi ihmal” suçlamasından yargılanması gerekir, ki zaten bunun bir cezasının olacağını Başbakan Yıldırım ifade etmeye çalıştı. Hakan Fidan yerine kendisi gibi birisi bulunduğu anda gözden çıkarılacak ilk kişi olacaktır. Tek handikap ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Hakan Fidan için yaptığı “sır küpüm” tanımı. İşte bu hal, bir şeylere engel oluyor gibi görünüyor. Ya da tam da bu hal nedeniyle vakıf olunan, özellikle Suriye’deki iç savaşta üstlenilen rollerle ilgili sırların kimlerin başını yakacağının bilinciyle, darbe soruşturması bambaşka sürprizlerle yoluna devam edebilir.

Peki askeri komuta kademesi?

En az MİT kadar askeri komuta kademesinin de sorumluluğu var. “Uçaklar havalanmayacak, en küçük zırhlı araçlardan tanklara kadar kara hareketliliğine izin verilmeyecek” talimatları göndermek darbenin önünü kesebilir mi? Bunun yeterli olduğunu düşündülerse, bu ahmaklık. Düşünebiliyor musunuz? Hava Kuvvetleri Komutanı, saat 21:30’da düğünde, eşinin araması üzerine olayı öğreniyor. Kuvvet komutanının darbe girişimi olduğundan ve bir takım önlemler alındığından haberi bile yok. Bunlar saçma olduğu kadar da olayı karanlıkta bırakan unsurlar. Acaba bu bilerek mi yapıldı, bilmeden mi yapıldı? Bu bir sorudur ve savcılık makamının araştırması gereken en önemli sorulardan biridir. Darbe kalkışmasının, o planların içerisinde kimlerin olduğuna dair bir soruşturma yapmanın önünü açacak bir sorudur. Kuvvet komutanlarının, hele ki olayda sorumluluğu olmasa bile askerinin gözünde rehin alınmış bir komutan durumuna düşen Hulusi Akar’ın, kesinlikle görevde kalmaması gerekirdi. Ama görevlerine devam ediyorlar. Sadece “ilginç” demekle yetiniyorum.

Bir pazarlık söz konusu sanki?

Birçok pazarlık yapılmış olabilir. Umarım bunları bir gün öğreneceğiz ya da yazacak veya okuyacağız. En azından şu anda, bu geçiş dönemi için o komuta kademesiyle devam etme mecburiyetinde hissetmiş de olabilirler, çünkü kolay bir şey değil. Bakın, sadece generaller seviyesinde komuta kademesinin üçte biri tutuklanmış bir ordu var ortada. Zorunlu ve kadrolu olanlarıyla birkaç yüz bin kişilik, ancak komutansız bir ordu var. Ve çok kritik pozisyonlardaki insanların hapiste olduğunu hesaba katarsak haliyle çok sıkıntılı bir durum. Dolayısıyla o boşluğu giderecek bir takım hamleleri yaptıktan sonra, yani “dereyi geçtikten sonra” bu iş bir şekilde halledilecektir. Ya “istifa et” diyecekler, ya da görevden alacaklar. Bilmiyorum. Göreceğiz.

O darbe başarılı olsaydı, karşısındaymış gibi görünen bir takım AKP muhalifleri var ya şu an, onlar Harbiye Marşı söylüyor olacaklardı.

Darbenin siyasi kanadı için ne düşünüyorsunuz? AKP’nin içinde böyle bir grup var mı sizce?

En merak ettiğim şey o. Hani biraz önce dedin ya, “Darbe neden tutmadı?” Bir kere bir toplumsal desteği olup olmadığını da tartışmak lazım. Memleketin kutuplaşmasını ve tarafların birbirini yok edecek denli birbirinden nefret edecek kadar keskinleştiğini düşünürsek, var gibi görünüyordu. Zaten her zaman var Türkiye’de. Çok açık söylüyorum, şu an, şu pozisyonda, bugün anket yapsak memleketin yarısı darbe yanlısı çıkar. O darbe başarılı olsaydı, karşısındaymış gibi görünen bir takım AKP muhalifleri var ya şu an, onlar Harbiye Marşı söylüyor olacaklardı. O, “Nasıl da direndik ama” diye kahramanlık destanıyla anlatılan İslamcı taban da o askerlere biat edecekti. Çünkü bütün siyasi darbe tarihi bize bunu, Türkiye’nin ne olduğunu anlatıyor. Soruna dönersek, memleketin mevcut durumunu göz önünde bulundurduğumuzda, siyasi temsilcisi olmadan darbe yapmanız mümkün değil gibi. Yaparsınız da, bir de siyasi temsilci atanması gerekir, ki bence vardı ya da düşünülmüştü. Şu an kim olduğunu bilmiyoruz. Kimse de söylemedi. “Kim?” sorusuna birileri yanıt vermeli ve bu kişi AKP’nin içinden de olabilir. Benim öyle kuşkularım da var. İsim söylemeyeceğim. Ama mutlaka, en azından darbeciler tarafından düşünülmüştür.

Öte yandan darbenin komuta kademesi ve 1 numarası kimdi? Harekat planı nerede? Bunca çok sızdırma bilgiyle ciddi bir kirlilik yaratılmışken, hala komuta kademesini ve o planları göremedik. Yok muydu? Elbet olması gerekir. Bir görevlendirme listesi var ve o listeye bakarak kimi insanlar tutuklandı. Kimin nerede sıkıyönetim komutanı ya da birlik komutanı olacağına kadar yazılmış. Peki, o zaman mesela Bakanlar Kurulu kimler olacaktı? Başbakan kimdi? Devlet Başkanı statüsü kime bahşedilecekti? Bu soruların yanıtını veren hiçbir bilgi yok. Buna yönelik şaşırtıcı bir isim de gözaltında ya da tutuklu değil. Bu tür bilgiler ortaya çıktığında, bu darbeyi kimlerin nasıl planladığına dair ciddi kuşkularımız da ortaya çıkacaktır. 15 Temmuz gecesi yaşananın bir darbe girişimi olduğuna yönelik zerrece kuşkum yok ve “Bu Erdoğan’ın senaryosu” bakışını ahmakça buluyorum. Benzer bir bakış açısı an azından görebildiğimiz kadarıyla dünya medyasında da var. Bunun demokratik normların eksikliği, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına yönelik baskıcı ve otoriter yönetim anlayışı üzerinden haklı nedenleri olabilir –ki bu haklılığın en önemli nedeni çoğulculuğa değil, çoğunlukçuluğa dayanan bir yönetim anlayışıyla, “Ben yaptım oldu” tutumu ve kutuplaştırıcı kimliğiyle bizatihi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisidir. Ancak buna ragmen Batı’nın takındığı tutumun oryantalist bir bakış açısı olduğunun altını çizmek gerekiyor. Her şeyden önce, Türkiye’nin çok büyük bir tehlikenin eşiğinden döndüğünü görmeleri lazım.

Gülen Cemaati sivil vesayetin büyük parçalarından biriydi ve AKP ile birlikte koalisyonun suç ortağıydı.

Gülen Cemaati’nin darbenin arkasındaki güç olduğu iddialarına da kuşkuyla bakıyorlar…

Evet. Bunda Gülen Cemaati’nin yıllardır sivil bir maskeyle dünyanın her tarafında çizmiş olduğu profilin önemli rolü olduğunu düşünüyorum. Önce lokal, sonra ulusal ve siyasi iktidarlarla kurduğu iyi ilişkilerle küresel bir hareket oldu Cemaat. Geçen 40 yıldan fazla zamanda devasa boyutlara ulaşan finansal büyüklüğü, bürokratik örgütlenmesi ve bu ikisine bağlı olarak genişleyen tabanın sosyolojik etki alanıyla, son 15 yılda iktidar olan AKP’nin, en azından taht savaşına tutuşana kadar “Ne istedilerse verilen” koalisyon ortağı olarak daha da büyüdü. Bir yanda kafa kesen vahşiler sürüsü gibi ortalığa çıkan İslamcı şiddetin temsilcileri olan yapılar, diğer yanda farklılıklara saygılı ve diyalog yanlısı olduğu iddiasıyla bir takım sivil toplum faaliyetleriyle, hayır hasenat işleriyle modere edilmiş İslam’ın ılımlı modeline hem küresel hem yerel ölçekte Batı’yla uyumlu Müslüman insan kaynağı sağlayan bir yapı olarak Gülen Cemaati var. Dolayısıyla, son birkaç yıldır aralarındaki taht savaşında AKP iktidarının hukuku paspas eden uygulamalarına da tanık olunması nedeniyle, hükümetin, “Gülen Cemaati’nin darbenin arkasındaki güç” olduğuna ilişkin tezlerine kuşkuyla bakılıyor. Burada ortaya çıkan Gülen Cemaati gerçeğiyle, Batı’nın karşısına sivil maskeli yüzüyle çıkan Gülen Cemaati ile bir paralellik kuramadıklarından böyle yapıyorlar. Ama işin özü, bu tür yazı ve yorumların Türkiye gerçeğinin ve Gülen Cemaati gerçeğinin ne olduğunu görmeden yapılmış olduğu kanısındayım. Kendilerine sunulan sivil yüz dışında, devletin kalbi ve aklı olan güvenlik bürokrasisinin dörtlü sacayakları ordu, polis, MİT ve yargıda mutlak hakimiyetle devlete sahip olma gayesindeki militarist yüzü görmeden yapılan yorumlar bunlar. Son 10 yıllık tartışmalı siyasal dava/soruşturmalar sırasındaki rolü açığa çıkmış olmasına ragmen hâlâ Cemaat’in militarist kanadının ne olduğunu görmek istemiyorlar. Çünkü hâlâ Ergenekon/Balyoz operasyonlarının Türkiye’yi sivilleştirip demokratikleştireceğini sandıkları bir askeri vesayeti kaldırma süreci olduğunu düşünüyorlar. Evet, sonuç itibariyle böyle bir şeye evrilmiş olabilir, ama şöyle gerçekleşmiştir: Kontrgerillayla, kontrgerilla yöntemleriyle mücadele edilmiştir. Hukukun üstünlüğünü bağlayan evrensel normlar ve demokratik yollar benimsenmeden alt edilen askeri vesayetin yerine de sivil vesayet gelmiştir. Gülen Cemaati bu sivil vesayetin büyük parçalarından biriydi ve AKP ile birlikte koalisyonun suç ortağıydı. Bu vesayetin sağladığı devletin rantiyesinin bölüşümünde de iki suç ortağı olan AKP ve Cemaat savaşa tutuşunca, ikisinin birden yok olması ortaya çıkaçacak en iyi sonuç iken bu olmamış ve güç tek elde toplanarak Erdoğan lideriliğindeki bir parti-devlet modelinin tüm yapı taşları döşenmiştir. Yani elimize geçenin adı sivilleşme ve demokratikleşme olmadı. Zaten Gülen Cemati, eğer polis ve yargıdaki örgütlülükleriyle geçmişte yaptığı birçok usulsüzlük ve kumpas barındıran dava/soruşturmalarla –bu hedefleri olan bir dizi davaydı ve devam edecekti– kafalarındaki sistemi kurabilmiş olsaydı, bu kamikaze darbe girişimine gerek kalmayacaktı. Yani aynı yöntemlerle AKP iktidarını ve Erdoğan kültünü de ortadan kaldırabilecekleri yanılgısına düştüler. Kibirle güç zehirlenmesine uğradılar sanırım ve en büyük hataları, gücü paylaştıkları daha güçlü bileşeni, 7 Şubat 2012’deki MİT soruşturmasıyla ortadan kaldırma hamleleri oldu. O noktada kendilerini açık edince de ardından gelen yolsuzluk soruşturmalarıyla birlikte iş 15 Temmuz gecesine kadar gelindi.

Ne “herkes suçlu ve anlatılan her şey doğruydu”, ne de “herkes masum ve anlatılan her şey yalandı.”

Ergenekon sürecinden bahsetmişken, sizce Ergenekon, ya da adı ne olursa olsun, bir yapılanma var mıydı? Vardıysa, artık üstü kapandı mı?

Son 10 yılda Türkiye kontrgerillasının ya da yaygın ismiyle derin devletinin adını Ergenekon koyan saçma bir süreç yaşandı. Kardeşim, onun adı kontrgerilladır, derin devlettir. Tarih içerisinde, eğer Seferberlik Tetkik Kurulu’ndan başlatırsak, neredeyse 60 yıllık bir geçmişi olan ve birçok kanlı karanlık olayın arkasında olduğu düşünülen bir yapılanmadan bahsediyoruz. Ama bakıyorsunuz, hiçbiri 2003 tarihinden daha öncesine inmeyen bir dizi olayı ya da iddiayı kapsayan, adı Ergenekon konulan çok sayıda dava ile bu kanlı ve kirli 60 yıllık tarihin ve darbelerin yargılandığı illüzyonu yaratıldı. 2003’ten daha geriye giden herhangi bir karanlık olay soruşturma konusu edilmediği gibi, çok eski tarihli birçok kanlı eylemi de “Ergenekon yaptı” diyen bir aklama hikayesine döndü. Şunu net olarak söyleyebiliriz ki, o davalar yoluyla önümüze konulan fotoğrafta bir takım kontrgerilla artıkları vardı, ama Türkiye derin devleti yoktu. Özünde, o dönemin koalisyon ortakları olan Gülen Cemaati ve AKP aleyhine bir takım faaliyetlerde bulunan “ortak düşmanların” ortadan kaldırılması süreciydi. Aklı ve sahadaki tetikçiliği üstlenen güç Cemaat’in polis ve yargıdaki örgütlü kadroları, siyasi destekçisi ve uygulamaların önünü açıp her türlü hukuksuzluğa göz yumulmasını sağlayan güç ise AKP idi. Şunu da belirtmekte fayda var: O günlerin kamplaşması üzerinden baktığımız gibi söylersek, ne “herkes suçlu ve anlatılan her şey doğruydu”, ne de “herkes masum ve anlatılan her şey yalandı” diyorum. İlk 2 yılında desteklediğim bu soruşturmalar zinciriyle ilgili 2009’dan bu yana durduğum yer budur. Ve o günden bu yana hep aynı talebi dillendirmeye çalıştım: Gerçek suçlular gerçek suçlarından yargılansın. Bunun içinde doğru olduğuna inandığım bir takım darbe planları da, o davaların içine sıkıştırılan kontrgerilla artıklarının geçmişten günümüze devletin yüzeydeki ve derinlerdeki tüm bileşenleriyle işledikleri suçların soruşturulması talebi de var. Ergenekon diye bir örgüt olduğuna inanmıyorum. Ancak ortaya çıkan tablo itibariyla bir Ergenekon zihniyetine işaret etmem mümkün. Benim siyasal olarak yanında duramayacağım, ırkçı faşizan bir zihniyete tekabül ediyor. Ötekileştirici, ayrıştırıcı, farklılığa tahammülü olmayan, sadece lider kültü etrafından belli bir ideolojinin devletin bütün katmanlarını ele geçirip bütün toplumu ona göre şekillendirmek isteyen bir anlayıştır Ergenekon. Bu açıdan baktığınızda hem AKP hem Cemaat için de Ergenekon denilebilir. Zaten soruşturmalarda önümüze Ergekenon’un örgüt şeması diye konulan yapı bizatihi Cemaat’in kendi şemasıdır.

Siz de o sürecin bir mağdurusunuz. Siz de bu süreçte tutuklandınız.

Ben en az mağdurlardan biriyim ya… O kadar değil.

“Bu İslamcıların da sistemle sorunu var. Acaba bu kontrgerilla gerçeğiyle yüzleşebilecek miyiz?” gibi bir iyi niyete kapıldım.

Neden tutuklandığınızı anlayabildiniz mi?

Tabii, çok net. Bakın, benim tutuklanma gerekçem, son birkaç yıldır sıklıkla tartışma konusu edilen, Ergenekon ve ilintili dava süreçlerinde Cemaat’in polisteki ve yargıdaki örgütlülüğünün, pozitif ya da negatif, nasıl bir etkisi olduğu, Cemaat’in polis ve yargıdaki kadrolarının ortaya çıkan hukuksuzluktaki rolü… Tabii özünde mesleğim gereği kuşkuyla baktığım için, negatif yansıması neydi, ona odaklanmaya çalıştım. Çünkü burada bir dizi hak ihlali olduğu ortaya çıkmıştı. Ben buna 2009’da uyanabildim. 2009 sonuna doğru. Çünkü ilk iki sene benim de desteklediğim bir süreçti. Düşünebiliyor musunuz? Toplumun, en azından demokrasi özlemi çeken bir takım insanların nefretini kazanmış, ırkçı bir siyasal iklimi besleyen bir takım isimler gözaltına alınmış, ki geçmişte suçlanmalarına, çok ciddi suçları olmasına rağmen ilk kez cezaevine atılmış. “Acaba?” dedim. “Bu İslamcıların da sistemle sorunu var. Acaba bu kontrgerilla gerçeğiyle yüzleşebilecek miyiz?” gibi bir iyi niyete kapıldım. Hatta o dönem Ertuğrul Mavioğlu ile iki ciltlik bir kitap yazdık. Burada o kitaptan yola çıkarak yöneltilen eleştirilere de yanıt vermis olayım. O kitapta yapmaya çalıştığımız, bir cildinde o zamana kadar ortaya çıkan Ergenekon iddianamelerinin sanıklarının kimler olduğu üzerinden özetini yaparak iddianamelerin ne anlattığını özetlemeye çalıştık. Diğer cildi de, bunca ciddi suçlama olmasına ragmen aslında bu davaların bir derin devlet sorgulaması olmadığını, yani iddianamelerin ne anlatmadığını anlatmak çabasıydı. Bu nedenle kitabın bir cildinin Ergenekon davalarını destekleyenlerin, diğerinin de desteklemeyenlerin işine geldiğini söyleyebiliriz. Üst başlığı “Kırk Katır Kırk Satır” olan kitabımız çıktığında, Ertuğrul Mavioğlu’na “Abi isimleri Kırk Katır ve Kırk Satır olan iki tane gizli tanık bulup ifade verdirtirler ve ikimizi de içeri atarlar” dedim. Bu şaka benim giçin gerçek oldu. Sonraki çalışma, Gülen Cemaati kadrolarının, arkasına siyasal destegi de alıp, bu işi nasıl kotardığına ilişkindi ve baktığımızda da bu, hedef olmak için yeterliydi. Çünkü o dönem Gülen Cemaati’nin gücüne baktığınızda eleştirel her sesi, kendileri için tehlike oluşturacak ya da Ergnekon sürecine eleştirel bir tutum alan herkesi içeriye gönderecek bir güce sahiplerdi. Bir de şimdi ayrıntılarını söylemeyeceğim, ama o dönem için kitapta yer alması önem taşıyan bazı dokümanların yayımlanmasına engel olmak için yaptılar.

Yeri gelmişken, siz cezaevinden çıkarken, kapıda “Bir gün bunu yapan hakim ve savcılar buraya girecekler” demiştiniz.

Evet, o bir temenni değil, bir durum tespitiydi. Çünkü cezaevinden çıkmamızı sağlayan güç savaşı, iki iktidar bileşeninin birbirine düştüğü 7 Şubat 2012 MİT soruşturmasıyla yüzeye çıkmıştı. Bu, gücün tarihsel seyirdeki bilindik hikayesidir. Bütün tarih bununla örülüdür. Gücü ele geçirenler mutlaka birbirleriyle savaşır. Bir kez daha olan buydu. Bunun bir yansıması olarak da 13 ay sonra özgürlüğümüze yeniden sahip olduk. Hapisten çıkarken bir şey söylemek niyetinde değildim aslında. Fikrimi değiştiren, bir gazetecinin, “Herkes canlı yayında. Bir şey diyecek misin?” demesi oldu. Bu sözleri duyunca bende ışık yandı, çünkü bir daha bana mikrofon uzatılmayacağını biliyordum ve fırsatı değerlendirip düşündüklerimi ifade etmeye çalıştım. Dediğim gibi, temenni değil, olacak bir şeye işaret etmekti niyetim. Bunu yaparken de çok öfkeliydim. Çünkü Ulrike Meinhoff’un da dediği gibi, “Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim”. Ve birgün bu komploların siyasi temsilcisi olanlar da aynı akıbeti yaşayacak. Rabbinin kendilerini affedip affetmeyeceği kendi sorunları. Ahiret meseleleri beni ilgilendirmiyor. Hukuk devleti olduğu iddiasındaki bir devlette, bu tür suç itiraflarının soruşturma konusu olması gerektiğini düşünüyorum, ki zaten bir suç ortaklığına da işaret eder. Cemaat tetikçi ise AKP ve bileşenleri azmettiricisidir. En hafifinden göz yumanıdır.

AKP çok güçlü görünmesine rağmen bir yandan da çok zayıf.

Peki böylesi bir yargılama olabilecek mi?

Yakın gelecekte pek görünmüyor, ama hiçbir güç de kalıcı değildir. Türkiye’nin kendi siyasi tarihine baktığımızda, 90 yıllık bir Kemalizm olgusuna nokta koyulacak bir yere gelindi. Yani bu iktidar da kimseye kalmayacak. Başka insanlarla, başka siyasi aktörlerle, bambaşka rol modelleri ve anlayışlarla devam edecek ve mutlaka birilerinin yeri değişecek. Ancak sağcılığın üç temel parametresi olan, milliyetçilik, muhafazakarlık ve dindarlığı kendi bünyesinde barındıran çok güçlü muhafazakar ve din soslu bir parti var karşımızda. Her şerri kendilerine hayra çevirme becerileri ve şansları da var. Dolayısıyla bu iktidarın yakın gelecekte zayıflayacağı gibi bir ihtimal görünmüyor. Ama Türkiye’de her şey anlık değişebiliyor. AKP çok güçlü görünmesine rağmen bir yandan da çok zayıf. Çünkü gücün ve devlet ganimetinin bölüşümünde artık kendi içindeki güç odaklarıyla bir taht savaşına girişmiş durumdalar.

Gülen Cemaati geçmişte AKP’ye neden bu kadar cazip geldi?

Cazip gelmesinden ziyade, iki hareketin tarihsel seyrine ve aradaki kırılma noktalarına bakmamız gerek. 60’ların sonunda Erbakan’ın Milli Görüş hareketi, 70’lerin başında ise Nur Cemaati’nden ayrılan Gülen ortaya çıkıyor. Ve tarihsel seyirleri içinde, bir kez ittifak da yapıyorlar, 1973 seçimlerinde MSP ile oy karşılığı ittifaka giriyorlar. İkisi de İslamcılığın tipik pragmatizminin bir yansıması olarak ittifak kuruyorlar. Muhafazakar İslamcı tabanın partisi olma iddiasındaki Milli Görüş’ün partisinin temsiliyetini yükseltmek için oya ihtiyacı var. İçinden çıktığı Nur Cemaati’nden ayrılarak kendi cemaatini yaratma ve büyütme gayretinde olan, İzmir ve çevresindeki birkaç ilde örgütlü Gülen Cemaati de tüm Türkiye’ye açılmak istiyor. MSP ile dirsek temasını geliştirerek de, partinin yurt çapına yayılmış örgütlülüğü sayesinde tüm Türkiye’ye girmiş oluyor. Hatta o kadar bir içiçelik oluşuyor ki kim MSP’li kim cemaatten ayrılamıyor, birbirlerinin isimleri ile anılır hale geliyorlar. Fakat bir süre sonra MSP’liler ellerindeki kurum ve kuruluşlardan tasfiye edildiklerini anlayınca Cemaat ile husumet başlıyor. Giderek büyüyen düşmanlık birkaç yıl sonra gelen 1980 darbesiyle o dönem noktalanıyor. Ama aralarındaki husumet ve güvensizlik hiç bitmiyor. Batı’yla ilişkilerden Filisitin meselesine, Irak’ın işgaline ve başörtüsü sorununa kadar farklı pozisyonlar takınan iki İslamcı hareket olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Taraflar arasındaki temel çatışma noktalarından biri de, o dönem ordu ve ordunun devlete sirayet ettirdiği siyasi anlayışın Milli Görüş’ü radikal dindar olarak niteleyip mücadele edilmesi gereken bir yapı olarak görmesi ve ılımlı İslam modeli olarak gördükleri Gülen Cemaati’ni de panzehir olarak karşısına sürmesidir. Bu yanıyla Gülen Cemaati askerin kanatları altında büyümüş bir İslamcı hareket, AKP de 1980 darbesi sonrasında sol sosyalist fikriyatla mücadale adına pompalanan memleketin islamcılaştırılması projesinin bir ürünü olarak 12 Eylül’ün çocuğudur. Silahlı bürokrasinin en büyük temsilcisi olarak, kendini memleketin asıl sahibi olarak görüp siyasete sürekli yön verme gayretindeki ordu, laiklik hassasiyetlerinden uzaklaşıldığından hareketle, tüm siyasi tarih boyunca çeşitli zamanlarda darbelerle karşımıza çıkan bir güç. Ve her darbede üzerinden geçilen sol cenah olur ve aslında laikliğe tehlike olan dinciler güçlenir. 28 Şubat 1997 darbesinde, bu kez hedefte iki İslamcı yapı, Doğru Yol Partisi ile koalisyon ortağı olan Milli Görüş çizgisinin Refah Partisi ile Gülen Cemaati vardır ama çok değil 5 yıl sonra bu iki yapı koalisyon ortağı olarak devleti ele geçirecekti. 28 Şubat’la birlikte seçimlerle işbaşına gelen RP, hükümetten düşmekle bırakılmayıp kapatılacaktı. Fethullah Gülen ve cemaatinin siyasi ve toplumsal alandaki en büyük rakibi bir kez daha oyun dışına itilecekti. Hem de Fethullah Gülen’in katkılarıyla. Darbenin Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini hızlandırdığı iddiasındaki Gülen’e göre 28 Şubat’ta muhtıra verildiğini söylemek askerin günahına girmekti. Gülen’e göre hükümeti düşüren MGK kararları tavsiyenameydi. Gülen savunmakla kalmadığı darbeyi meşru kılmak adına, Erbakan’a istifa çağrıları da yapmıştı. MGK kararlarını silah zoruyla dayatanların, Cumhuriyet ve laikliğin en büyük tehdit altında olduğu bir dönem olduğu için sorumluluk bilinciyle hareket ettiklerini ve masum olduklarını ifade eden Gülen, darbecilerin sevap alacaklarını bile söylemişti. Gülen’in bu tutumuyla Milli Görüş’le arasına kalın bir duvar örülmüş oldu. İki güç arasındaki günümüze gelene dek yaşanan en büyük kırılma da bu idi. Necmettin Erbakan ve partisi RP halledildikten sonra, 28 Şubat darbesinin ikincil ya da tali hedefinin de Gülen Cemati olduğu anlaşıldı, Fethullah Gülen ABD’ye kaçtı. O darbeyi yapanlar, “28 Şubat, bin yıl sürecek” tespiti yapmıştı. Ancak tam on yıl sonra bu sözleri söyleyenler da dahil herkes, hedef aldıkları iki gücün paylaştıkları iktidar ile kendilerini cezaevinde buldular. 28 Şubat’ın tek kaybedeni aslında o darbeyi yapanlar, Türkiye demokrasisi ve bizler olduk.

2002-2007 arasında AKP ve cemaat arasındaki ittifak, çok da sıcak temas olmadan, kerhen kurulmuştu

28 Şubat’taki kırılmaya rağmen bu iki güç nasıl ittifak yaptı?

AKP’nin 2002 Kasım seçimlerinde iktidar olacağı ortaya çıkınca, Gülen Cemaati ne açıktan destek verdi ne de reddetti. Gülen cemaati pragmatik bir hareket olduğu için, AKP’nin iktidar olacağını da gördü elbette. 2002-2007 arasında AKP ve cemaat arasındaki ittifak, çok da sıcak temas olmadan, kerhen kurulmuştu, Gülen Cemaati’nin yetişmiş insan kaynağı konusunda bir problemi olmadığı için devlet bürokrasisinde de çok örgütlüydüler. Buradan hareketle de AKP ile dirsek teması kuruldu. Ama bu 2002-2007 aralığında Gülen cemaatinin AKP’ye alternatif arayışlar içerisinde olduğuna da tanık olduk. Mesela bunu Altan Tan Taraf gazetesinde yazmıştı ve ben kitabımın birinde anlattım bu olayı. Ağar’ın başında bulunduğu Doğru Yol ile Erkan Mumcu’nun başında bulunduğu ANAP’ın birleşiminden bir parti çıkarmak, vesaire. Ancak bu girişimler gerçekleşmedi. Yani merkez sağdaymış gibi duran bir partiye de oyların kaymasını sağlayarak AKP’nin çok güçlenmesini engellemeye çalışan bir şey denendi. Ancak bu projelerin hiçbiri tutmadı. AKP mutlak iktidar olduğunda ise Gülen Cemaati AKP ile ve lideri Erdoğan ile arayı iyi tutması gerektiğini, dirsek temasını geliştirmesi gerektiğini anladı. Ve şanslıydılar. Abullah Gül’ün eşinin başörtülü olması nedeniyle cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında 27 Nisan muhtırası ortaya çıkınca, Cemaat’in yıllardır hazırlığını yaptığı -ki 2007’ye gelene kadar son birkaç yılda bu hazırlıkları garip uzantılı internet sitelerinden sızdırmalar yolu ile duyurdu- Ergenekon sürecini başlatmak için hiçbir engel kalmadı. Erdoğan’ın önüne bu hazırlıklar konuldu ve “böyle yaparsak bunları alt ederiz” dendi. Erdoğan da çok doğru bir hamle yaparak erken seçime gitti, gücünü pekiştirdi. Halkın iradesinin yansıması ile birşeyler yapabilmek için önünde engel kalmadı ve kumpaslar ile dolu, gerçek suçlu ile suçsuzun ayırt edilemediği, gerçek suçlunun gerçek suçundan yargılanmadığı o garip davalar ve soruşturmalar süreci başladı. Bu noktada da Gülen cemaati kadrolarına çok ihtiyaçları vardı. Zaten 2002-2007 aralığında Milli Görüş kökenli olup, daha önce devlet bürokrasisinde yer alan kişiler, AKP’nin çevresindeydi ve devlet örgütlenmesinde yer aldılar. Ama o kadrolarının çoğu, bürokraside bilmem ne müsteşarı olarak ayda yüz lira kazanırken, bilmem ne şirketi ile devlet rantiyesinden kazanılacak binbeşyüz lirayı farkedince, bürokrasiden çekilip şirketler ile yollarına devam etmek istediler. Dolayısıyla Milli Görüş çizgisinin bürokratik aklı devlet dışında kalınca, o bürokrasi içinde yer kapmak isteyen ve yetişmiş eleman olarak en örgütlü güç olan Gülen Cemaati’ne de alan açılmış oldu. Erdoğan, önüne konulan “suikast yapılacak” diyen onlarca sahte raporla yaratılan korku ile de teslim alınınca ve hedefleri yolundaki ortak düşmanların da temizlendiği görülünce, her şeyi teslim etti. “Ne istedilerse verdik” diyor ya; doğru söylüyor. Adliyede, emniyette, bürokrasinin çeşitli alanlarında örgütlenmeden tutun da, Bülent Arınç’ın Gökçek’i kastederek söylediği “parsel parsel sattılar Ankara’yı” cümlesine kadar aklınıza gelecek her türlü rantiye olanağının açıldığı bir dönemdi. Birlikte hem gücü paylaştılar, hem de devletin rantiyesinin bölüşümünde ortaktılar. Büyük payı elbette gücün oranına göre birileri kapıyordu, ama her şeyde ortaklardı.

Peki ya 15 Temmuz’a geldiğimizde?

15 Temmuz darbe girişimi oldu, ertesi gün sayısı şu an 70 binlerde olan kamu personeli açığa alındı. Ben iddia ediyorum ki bunların büyük çoğunluğu AKP döneminde işe yerleştirilmiş insanlar ve kendileri yerleştirdikleri için kimin cemaatçi olduğunu da biliyorlar. İkinci olarak, yüzlerce kuruma el konuldu; nereden türediler, nasıl oldu hepsini biliyorlar. Kendi dönemlerinde nasıl bir rantiye alanı açtıklarını bildikleri için, okullardan fabrikalara ve holdinglere kadar, kime ne verdiklerini bildikleri için, onların hepsini geri istiyorlar şu anda. Ortada çok büyük bir savaş var, bir kaybedeni ve en azından şimdilik bir de kazananı var. Ve kaybedenin mallarının paylaşımı, ganimetin paylaşımı var şu anda. Bu ganimet çok yüksek bir meblağa tekabül ediyor, ki bu ganimetin paylaşımı ile ilgili de sorun çıkacak yakında.

Devlet içinde yoğun bir görevden alınma söz konusu. AKP’nin kendi yetiştirilmiş kadroları olmadığı için de CHP ve MHP’den isimler istediği bile söyleniyor, bu kadroları doldurmak için.

Doğru olabilir, çünkü çok büyük bir boşluk var devlet yönetiminde. Devlet çökmüş durumda Türkiye’de. Geriye dönük kamu personeli sınavları bile iptal ediliyor ve bu birçok kişinin daha işsiz kalabileceği ya da kaotik bir ortam doğacağı manasına geliyor. Bu noktada gerçekten nesnel koşullar gözetilerek bir soruşturma yapılacak mı? Onu bile bilmiyoruz. Sorunun yanıtına gelince, bu durumun örneğini biz 2014’te HSYK seçimleri sırasında gördük. Yargıda Birlik Platformu diye, cemaat dışında her renkten oluşan, siyasi iktidarla arasındaki mesafeye göre sayılarının belirlendiği bir birlik oluşturdular. Ve aynı şeyin şimdi de olması çok muhtemel.

Yeniden kumpas davalarına dönecek olursak, bu davalar konuşulurken KCK davaları pek konuşulmuyor gibi.

Evet, çünkü bu memleketin kahir ekseriyeti Kürt meselesinin savaş yoluyla halline dair yanılgı konusunda aralarında hiçbir çatlak barındırmıyorlar. Siyasi yelpazenin neresinde olursa olsunlar hem de… Tabi ki konuşmazlar.

Yarın Cumhurbaşkanı Erdoğan bir mitingde “bu savaşı da paralel yaptı, Allah kahretsin. Biz Kürt meselesinde silahsız çözüm istiyoruz, yaşasın Kürtlerin hakları” dese, herkes alkışlar

O zaman AKP hala cemaatin ekmeğini yiyor diyebilir miyiz bu konuda?

İddia ediyorum, özellikle son bir yılda yeniden şiddetlenen savaşta uygulanan planlar, programlar, projeler, güvenlik bürokrasisi cemaatin elinde iken AKP’nin önüne konulan, “şunları şunları yapalım” planlarıdır. Erdoğan’ın kişisel siyasi kariyerine göre şekillendirilmeye çalışılan sahte bir barış içeren müzakere masası 7 Haziran seçimleri sonrasında bizzat AKP tarafından devrildi. Çünkü 7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan tablo AKP’nin ve kadrolarının ne kadar büyük bir risk altında olduğunu gösterdi. İktidarı yitirirlerse başlarına gelecekler de belliydi: Tutuklanmak ya da kaçmak zorunda kalmak. Bunun için de en kolay kartı açtılar. Türkiye’de hala 1990’larda cenaze kaldırmış bir kuşak hayatta ve Kürtlere yönelik düşmanlığı canlandırmak çok zor bir iş de değil. AKP’nin de çok ilginç bir tabanı var bu arada, “hadi barışıyoruz” diyorlar herkes barışıyor; “hadi savaşıyoruz” diyorlar herkes savaşıyor. Bir yılda bu kadar kanlı bir süreç yaşandı, yarın Cumhurbaşkanı Erdoğan bir mitingde “bu savaşı da paralel yaptı, Allah kahretsin. Biz Kürt meselesinde silahsız çözüm istiyoruz, yaşasın Kürtlerin hakları” dese, herkes alkışlar. Böylesi girdiği kabın şeklini alan ve tamamen liderin ağzından çıkan tek kelimeye bakan, kolayca dönüştürülebilen bir kitleye sahip AKP. Ve bu aslında Erdoğan’ın başarısının sırrını da açıklıyor. Böylesine bir kitleyi bu kadar kolayca ve en temel meselelerde bile 180 derece zıtlıkla dönüştürebilmek, sadece o kitlenin omurgasızlığı ile açıklanamaz.

Kürt melesi açılmışken, Öcalan’ın da “çözüm çıkmazsa darbe mekaniği devreye girer” uyarısı vardı. Bunu nasıl değerledirmeli?

Öcalan ya da Türkiye’de siyaset ile uğraşan birçok isim bunu söylüyor. “Darbe mekaniğini besleyen en önemli damar ne?” sorusunun yanıtı bence belli. Siz demokratik hamleleri yapmazsanız, birileri siyasette söz sahibi olmayı her zaman isteyecektir, hele ki bu silahlı bürokrasi ise eli her zaman daha güçlüdür. Türkiye’deki demokratikleşmenin önünü kesen en büyük engel, Kürt meselesidir. Savaşın çözüm olmadığı ortaya çıkmış olmasına rağmen, yıllardır savaşla çözülmeye çalışılan Kürt meselesidir. Ben şöyle tanımlıyorum: Kürt meselesi, Türkiye’deki demokratik manadaki tüm temel sorunların üzerini örten simsiyah bir örtüdür. Biz onu çözüp kaldırdığımızda, aslında Kürt meselesinden daha fazla da derinliği olabilecek çok fazla sorun ile yüz yüze kalacağız. Toplumsal cinsiyetten emek sömürüsüne, doğa talanından inanç meselesine, temel hak ve özgürlüklerin kullanımından gıda güvenliğine kadar bir dolu sorun var. Ancak bunların üstü, adı Kürt meselesi olan ve çok can yakıcı olan simsiyah bir örtü ile kapatılmış. Ve bu sorun çözülmeden, o siyah örtü eşitlik temelinde siyasi bir çözümle kaldırılıp atılmadan, diğer meseleler de tartışılamaz ya da görünmez halde kalmaya devam eder. Demokratikleşmemizin önündeki engeller yerinde kaldığı müddetçe, darbelerin ve darbeci zihniyetin besleneceği en önemli damar da kesilememiş olacak. Şimdi KHK’ler ile bir takım hamleler yapılıyor, ordu “sivilleştiriliyor” ya da “sivil iradeye bağlanıyor”, ama bunların hiçbiri çözüm olmayacak. Demokratikleşmeden, darbeci zihniyet ile mücadele etmek mümkün değildir. AKP’deki ortaya çıkan şey -geçmiş iktidarlar da böyleydi- demokratikleşmeyi hedefine koymayan ve gücü kendisine bağlayacak hamle ve yatırımlardan ibaret. Bu da şu anlama geliyor ki böyle devam edilirse bir süre sonra yeni darbe girişimlerine tanık olabiliriz.

Herkesin bir biçimde gündemleştirdiği Doğu Perinçek konusunda ne düşünüyorsunuz?

Doğu Perinçek’in siyasi hayatında çizdiği zikzaklar ve dönüşleri, temsilciliğini yaptığı siyasi hareketin de Türkiye’nin ırkçı partisi olması yolunda katettiği mesafeyi düşünürseniz, üzerinde söz söylemeye bile gerek bile yok. Ne Perinçek ne de partisi referans alınacak kişi ve yapılar değil.

1915 Ermeni katliamlarından başlayarak, bu kanlı tarihin pisliklerine imza atmış tüm siyasal hareketlerin, bütün bileşenlerin hepsiyle hesaplaşılması gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’de uzun zamandır bir helalleşme tartışması var. Tutuklanmanız, baskılar, ambargolar… Bunca yaşanandan sonra, siz Erdoğan’a hakkınızı helal ediyor musunuz? Bu helalleşme konusunda ne düşünüyorsunuz?

Dini tabirler üzerinden söylenmesine bir itirazım var, öncelikle onu belirtmek isterim. Bir takım insanlar bana e-posta gönderiyorlar, Twitter’dan mesaj atıyorlar, “hakkını helal et” diye. Sıradan insanlar nezdinden benim helalleşeceğim kimse yok, ama Erdoğan siyasi uzantı olarak bunlardan biri ise tabi ki etmiyorum. Ben helalleşme de istemiyorum, ben hesap sorulması gerektiğini düşünüyorum. Yakın geçmişin günahlarından ve suçlarından sadece Cemaati sorumlu göstererek sıyrılmaya çalışmak, sığ bir kurnazlıktır. Cemaat’in ne olduğu iyice açığa çıkmışken, o sürecin hesap sorulması gereken bir diğer suç ortağı Erdoğan ve AKP hükümetidir. Bu meselenin güncele dair yanı. Ama bence başlamışken tüm Cumhuriyet tarihinin bugünden geriye ciddi bir yüzleşme ve hesaplaşma içine girmesi gerekir. 1915 Ermeni katliamlarından başlayarak, bu kanlı tarihin pisliklerine imza atmış tüm siyasal hareketlerin, bütün bileşenlerin hepsiyle hesaplaşılması gerektiğini düşünüyorum. Bizlerin ihtiyacı olan helalleşme değil, hesaplaşma. Çünkü tarih sahteliklerle örülürek yazılmış durumda. Hesaplaştıktan sonra helalleşip helalleşmeyeceğimize karar veririz. Yani şeffaf bir yüzleşme talep ediyorum, bu kadar basit.

Bunu mümkün görüyor musunuz yakın zamanda?

Tabi ki mümkün değil. Bunu Ermeni soykırımından yapmamız gerekirse, yüz yıldan fazla bir zamana tekabül ediyor. Biz o yüzleşmeyi layığı ile gerçekten yaparsak, ortada Türkiye kalır mı, emin değilim. Bunu yaparsak insanların gerçekten devletle, milliyetçilikle, otoriteyi yücelten anlayışla kurdukları ilişkide büyük bir zelzele yaşanacağına inanıyorum. Dolayısıyla bunun olmayacağını biliyorum, ama en azından daha kolay bir şey yapabiliriz: 1980 darbesine gelinen süreçle başlatabiliriz. 1970’lerin sonundan günümüze kadar olan süreci bile bir sorgulama konusu yaparsak, 35-40 yıllık bir hesaplaşma bile geçmiş anlayışın ne olduğuna dair bir fikir verebilir. Doğru ve şeffaf bir yüzleşme ile ortaya çıkacak gerçeklerin, hukukun evrensel normları ve demokratik değerler üzerinden bir yargılamaya tabi tutulmasını istiyorum. Ve bu kişisel bir şey de değil, benim kişisel olarak helalleşeceğim kimse de yok. Çünkü bu mesele kişilerden bağımsız olarak sistematik bir sorun. Ve bizim sistemi sorgulayıp yüzleşmemiz gerekiyor.

Erdoğan’ın asıl hatası Cemaat değildi…

Erdoğan’ın asıl hatası Cemaat değildi…
Soner Yalçın

Ali Deniz Kutluk adını duydunuz mu?
Tümamiral idi.
43 yıl sonra NATO’da tüm ülkelerin kuvvet planlamasından sorumlu “Branch Chief” konumuna yükseltilen Türk Komutan’dı.
Bir gün… NATO ana karargahında çalışırken, stratejik birimde çalışan ABD’li subay yanında sivil bir Amerikalı ile ziyaret randevusu alıp makamına geldi. Amerikalı sivil kendini saklamadı; CIA’da çalışıyordu.
İlk sorusu şu oldu: Türkiye kendisine rejim ihraç etmeye çalışan komşusu ile daha etkin mücadele etmeyi neden düşünmemektedir? Bahsettiği ülke, İran idi.
CIA görevlisi yanıtını beklemeden etkin mücadelenin yöntemini anlatmaya başladı.
Tümamiral Kutluk, biz Türklerin 500 yıldır İran’la aynı sınırı paylaştığını ve dost iki ülke olduğumuzu söyledi. Sadece bu değil…

Kutluk Paşa, Amerikalıların benzer “yoklamalarını” Karadeniz kıyıları içinde söylediklerine şahit oldu. Her seferinde Türkiye’nin rotasını Atatürk’ün çizdiği “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesi olduğunu söyledi.
Sonuçta ne oldu?
Tümamiral Ali Deniz Kutluk, Balyoz kumpasıyla 2010’da hapse atıldı. 18 yıla mahkum edildi! (Birlikte tutuklandığı Tuğamiral Cem Aziz Çakmak cezaevinde can verdi!)
Annesinin vasiyetiydi; deniz subayı olması. Ve bu nedenle oğluna “Deniz” adını vermişti.
ABD-CIA’nın isteklerine karşı çıkan Tümamiral Ali Deniz Kutluk hapiste emekli edildi; canından çok sevdiği üniformasını çıkardı.
Yerine getirilenler 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulundu.

Yani…
Emperyalizmin ayak izleri takip edilmeden nitelikli siyasal-ideolojik değerlendirmeler yapılamaz.
Asıl hatası
Erdoğan, “kandırıldım” dedi.
Doğru ama eksik!
Erdoğan ilk hatayı “BOP’un eşbaşkanıyım” diyerek yaptı. Asıl hatası buydu.
Cemaat, BOP’un aracıydı ve Erdoğan bunu bir türlü kavrayamadı.
Yetmezmiş gibi…
Hâlâ yandaşlar diyor ki; “Kemalistler Müslümanlara baskı yaptığı için AKP, Cemaat örgütlenmesine göz yumdu!”
Bu, ciddi tarih okuması olmayan son derece yüzeysel “gazetecilik” değerlendirmesidir.
Bu, CIA’cı G. Fullerlerin tezidir.
Bu, Amerikalı Noeconların tezidir.

Demek…
15 Temmuz kimi yandaşları aydınlatmamış; “kaba geleneksel bakıştan” kurtulamıyorlar.
Laik Kemalist Cumhuriyet -tıpkı Osmanlı gibi- dini yapıyı, -Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurarak- devlet kontrolü altına soktu. AKP ise, dini yapıları devlet kontrolünden çıkarınca ne oldu; Cemaat canavara dönüştü!
Biliniz ki, Sovyetler Birliği hariç dünyada hiçbir toplum gerçekten laik olmamıştır.
Biliniz ki, İslami muhalefet sanıldığı gibi laikliğin aşırılıklarına tepki sonucu doğmamıştır.
Kendinizi kandırmayınız.
Bazen kafayı kaldırıp dünyaya ve tarihe bakmak gerekir. Örneğin…
– Siyasal İslamı İngilizler Hindistan’daki toplumsal muhalefeti bölmek için “icat” etmedi mi?
– Osmanlı’ya “İslamcılık” akımı Hindistan/İngilizler üzerinden gelmedi mi? Cemalettin Afgani, Muhammet Abduh kimdir, daha tanımadınız mı?

– Müslüman Kardeşler Süveyş Kanalı’ndaki emperyalist çıkarlarını gözetenler tarafından kurdurulmadı mı?
Eğer geleneksel egemen sınıflar ile ABD’nin ittifakı olmasaydı El Kaideler, IŞİD’ler nasıl dünya sahnesine çıkabilirdi?
Uzatmayayım; yandaşların analizlerinde hâlâ ne kapitalizm ne de emperyalizm var. Hâlâ “alnı secdeye değen” duygudaşlık üzerinden meseleleri analiz ediyorlar. Oysa.
Açık yüreklilikle Erdoğan’a, “başımızı BOP yaktı” söyleme cesaretini göstermeliler.
Yoksa meseleyi hiç kavrayamayacaklar.

Mustafa Kemal tavrı
“Görmeyen” sadece kimi yandaşlar değil.
“Bizim Mahalle”den kimileri -Erdoğan düşmanlığı nedeniyle- gelişmeleri hâlâ “okuyamıyor.” Kimileri de beklemede.
Bakın. AKP ülkeyi; emperyalizm safından çıkaracaksa buna tavırsız kalamazsınız.
Elbette 200 yıldır siyasal İslam, anti-emperyalist olmamıştır. Ama, bundan sonra da olmayacağı anlamına gelir mi?
AKP, müttefiki emperyalizmin gerçek yüzünü görmeye başladı ise, “Erdoğan pragmatisttir” deyip buna kayıtsız kalınabilir mi?

Evet, “Bizim Mahalle” de “doğru okuma” için dünyaya bakmalıdır. İşte…
Önce ki gün… Rusya, İran ve Azerbaycan liderleri başkent Bakü’deki zirvede bir araya geldi. Dün… Erdoğan ile Putin yan yana geldi. CIA’nın Cemaat eliyle yarattığı krize noktayı koydu.
Küreselleşme hegemonyasına karşı kurulan yeni dünyada Türkiye’nin de bulunması için katkıda bulunmayalım mı?
Onlar Cemaatin gerçek yüzünü bizden çok önce gördü:

Rusya; Cemaat’i, “bunlar CIA adına faaliyet yürütüyor” diye ülkesinden kovdu.
İran; ısrarla Cemaatin hedefinde oldu; bu ülkeye girmesine izin verilmedi.
E. Elçibey’i darbeyle yıkıp Azerbaycan’ın ABD kontrolüne girmesinde Cemaat’in oynadığı rolü de bir gün yazarım.
TSK’dan sadece “Avrasyacı” komutanlar neden atıldı; mesele açık değil mi?
Tüm bunlar “görülmeden” sağlıklı Cemaat değerlendirilmesi yapılamaz.
Sonuçta… Washington-Brüksel çizgisine karşı AKP bir duruş sergiliyor ise, buna gözümüzü mü kapatalım?
Diyorlar ki: “Liberaller de AKP’yi desteklemişti, gördük sonlarını.” Liberaller ile AKP’nin birleşme ve ayrılık nedeni, emperyalizm’dir!

AKP, emperyalizme ve onun ekonomik sistemi neoliberalizmle uyumlu ilişkisini sürdürürken liberaller tarafından destek gördü. Ne zaman (Çin’den füze alımı gibi) eksen değişikliği oldu; Cemaat ve liberaller AKP karşıtı oldu!
Yarın… AKP; küreselci emperyalizmle yine kolkola girip gerici sosyal hareket hüviyetine bürünürse, mücadeleye kaldığımız yerden devam ederiz. Bakınız…
Mustafa Kemal, Sultanahmet Mitingi’nin kahramanı Halide Edip’i Ankara’da bağrına basmıştır. Fakat. Halide Edip Amerikan mandacılığında ısrar edince yolunu ayırmıştır.
Dediğim tam da budur.
Yolumuz “tam bağımsız Türkiye’yi kuracak” Mustafa Kemal’in yoludur; kafa karışıklığına gerek yoktur.

Devletin yeniden inşası…

Devletin yeniden inşası…
Özgür Mumcu

Türkiye uzunca süredir travma üzerine travma yaşamakta. Doğup büyüdüğüm şehir Ankara’nın payına ise bu travmalardan belki de en fazlası düştü. Tren garı, Merasim Sokak, Kızılay intihar saldırılarıyla şehir ardı ardına kalbinden vurulmuştu. 15 Temmuz’da ise iş, savaş uçaklarıyla bombalanmaya kadar vardı.

Dün, Cumhuriyet gazetesinden bir grupla CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’yla röportaj yapmaya giderken hem Ankara’nın hem de memleketin bu sarsıntıyı nasıl atlatacağını düşündüm. Zannederim bir süredir başka bir şey düşünen de yok. CHP Genel Merkezi’nde fazladan bir güvenlik tedbiri alınmışa benzemiyordu. Şehrin üzerine gündüz vakti çöken sessizlik, parti binası için de geçerliydi.

Kılıçdaroğlu’nun da içinden geçtiğimiz sarsıntının nasıl atlatılacağına kafa yorduğu belliydi. Temkinli ama kararlı bir tavırla karşılaştık. Bu tavır cevaplarına da yansıyor.

Bugün röportajı Cumhuriyet’te ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz. Ancak altı çizilmesi gereken, Kılıçdaroğlu’nun darbe karşıtlığı kadar darbecilerle mücadelenin diktaya dönüşmesine imkân vermeme konusundaki kararlılığı. OHAL uygulamalarında hak ihlaline uğrayanlar için bir komisyon kuracaklarını ve ihlal iddialarını burada değerlendireceklerini söyledi. Bu kritik dönemeçte, en azından hak ihlalleri bakımından, muhalefetin demokratik denetim işlevini görmesi, demokrasi ve hukuk devletinin korunması için çok önemli.

Genelkurmay ve MİT’in Cumhurbaşkanlığı’na bağlanması konusundaysa, bu tarz konuların ayaküstü ve tek kişiye dayanarak çözülemeyeceğine inancını belirtti. CHP’nin, TSK’de reform tekliflerini içeren bir çalışma başlattığını söyledi. CHP, Taksim mitinginde “devletin yeniden inşası” fikrini ortaya atmıştı. Somut öneriler bu fikrin de gereği.

Kılıçdaroğlu, Gülenci oluşumun devlete sızmadığını, yerleştirildiğini söylüyor. Bu konuda iktidarı defalarca uyardıklarını da ısrarla belirtiyor. Devletin yeniden inşası meselesini liyakat üzerine temellendirmesini de buna bağlıyor. Dini ya da etnik sebeplerle kadrolaşmanın kurumları çökerttiğinin, devletin ancak güçlü kurumlarla ayakta durabileceğinin de özellikle üzerinde duruyor.

Başkanlık sistemi konusunda kafası net. Bombardımana uğrayan Meclis’in tekrar ağırlığını koymasından yana. Meclis’te kurulan araştırma komisyonunun, darbe girişimini bütün boyutlarıyla araştırmak ve özeleştiri için bir fırsat olarak değerlendirilebileceği fikrinde.

Yani CHP’ye göre, “yeniden inşa” fikrinin ipuçları, liyakate dayanan bir anlayışla kurumların kuvvetlendirilmesi ve parlamenter rejimin ihyasında. Kılıçdaroğlu bu sebeple, HDP’nin dışlanmamasının parlamenter rejim için önemini de vurguluyor.

Taksim’den sonra 4 Ağustos’ta İzmir’de de büyük bir miting düzenleyeceklermiş. Bütün vatandaşları davet ediyor.
CHP cephesinde vaziyet böyle. Darbecilere karşı sert, insan hakları ihlallerine duyarlı, kurumların güçlendirilmesine dayanan bir reformdan ve ısrarla parlamenter rejimden yana.

Elbette bu söylenenler, zaman kaybetmeden somutlaştırılmalı. Yoksa genel geçer sözler ve salt bir iktidar eleştirisinden ibaret kalır. Bu kargaşa günlerinde ise fazla esamisi okunmaz. Umalım ki Türkiye bir daha asla böyle zamanlardan geçmesin ve CHP “Türkiye’nin Birleştirici Gücü” iddiasını yerine getirecek politikaları üretsin.

Hizmet Harekâtı: Hocam, emrindeyiz!

Hizmet Harekâtı: Hocam, emrindeyiz!
İsmail Saymaz

Orgeneral İlker Başbuğ’un tutuklanmadan önce ifade ettiği üzere TSK, Cemaat’in ‘asimetrik psikolojik savaşı’ karşısında yenik düşmüştü. Ve kaybedilen savaşın sonunda Atatürkçü bilinen teğmeninden orgeneraline yüzlerce subay tutuklandı, sanık haline getirildi ve nihayet TSK’dan atıldı. Davalarla gönderilemeyenler; fişlenerek, notları kırılıp baskı altına alınarak yıldırıldı. Bu, ‘gizlenme’ ve ‘tedbir’ konusunda uzman bir grubun TSK’da nasıl yavaş yavaş yerleştiğinin hikâyesi.

İzmir’de 1133 Sokak’taki evin kapısı, 13 Mart 1999 günü yumruklarla dövülüyordu. Kapıyı, üniversite öğrencisi Alpay Akyol açtı. Eve doluşan polisler, Maltepe Askeri Lisesi’nde okuyan Mustafa Soysal ve Murat Yanık’ı içeride otururken buldu. Evde, askeri liselilerin torbalara konulmuş üniformalarından başka, Fethullah Gülen’in kitap ve teyp kasetleri ile Said-i Nursi’nin risaleleri çıktı. Tahmin edileceği üzere ev, Cemaat’in Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) örgütlendiği adreslerden biriydi.

Soysal ve Yanık’ın tanışıklığı, birlikte büyüdükleri İstanbul Sultanbeyli’ye dayanıyordu. Soysal babasız büyümüştü; annesi file örüp satarak evi geçindirebiliyordu. Yanık ise bir fırıncının oğluydu. İki arkadaş ortaokuldayken, Cemaat’in ‘ışıkevi’ denilen evlerine götürülmüştü. “Ağabey” dedikleri sorumluları, onları askeri liseye yönlendirmişti. Bu amaçla ders çalıştırmış, toprak sahada koşturmuş, sağlık kontrolüne bile götürmüştü. Bir gün Ömer, iki gence “Askeri liseyi kazanırsanız sahabe mertebesine ulaşacaksınız” demişti.

Nihayet askeri liseyi kazandıklarında, ‘Ağabey’ olarak, Akyol ile ilişkilendirildiler. Artık Soysal’ın kod adı, İsmail; Yanık’ınki ise Numan’dı. Onlara, Atatürk’ün tecavüzcü ve vatan haini olduğu, askerlerin ipsiz sapsız ve Allah’a küfreden kişiler olduğu anlatıldı. Soysal ve Yanık ise sahabelik makamına ulaşmışlardı. Yani, Hazreti Muhammet’in yol arkadaşları arasına katılmışlardı.

ALTIN NESİL
Gülen’in ‘Altın Nesil’ine dahil edilen Soysal ve Yanık, iki haftada bir okullarından çıkıyor, Cemaat’e ait yakındaki bir lokantada üzerlerini değiştiriyor, sonra da Cemaat’in tuttuğu eve gidiyorlardı. Polis evi bastığında, Gülen’in deyimiyle, ele geçirdikleri ‘devletin kılcal damarlarından’ yalnızca birine ulaşılmıştı.

İzmir’deki baskın, kayıtlara göre 1971’den beri TSK’da örgütlenen Cemaat’e yönelik devletin son operasyonuydu. Erzurumlu vaiz Fethullah Gülen’in lideri olduğu yapılanma, diğer tarikat ve cemaatlerden farklı olarak, önüne devlette yuvalanma hedefini koymuştu. Bu amaçla okullar ve dershaneler açmış, temas kurduğu gençleri TSK’ya, emniyete ve yargıya yönlendirmişti. ‘Altın Nesil’ denilen gençler, 12 Eylül’ün ve sağ iktidarların yardımıyla adım adım devleti kuşattı. 1994 yılında Harp Okulu’nun sınav sorularının çalınmasıyla Cemaat, TSK’ya kitle halinde girme olanağı buldu. Ne var ki Atatürkçü öğretinin taşıyıcısı olan TSK, İslami hareketlerin sızmasına karşı teyakkuz halindeydi. Bu sayede 1984-2003 yıllarında Cemaat’le ilişkili olan 400 subay ve astsubay ihraç edildi.

Fakat 3 Kasım 2002’de tek başına iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 28 Şubat’tan ağzı yandığı için her yıl bir kez yapılan Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantılarında ihraç kararlarına şerh koydu. Seyreden yıllardaki YAŞ’larda hiçbir Cemaatçi subay ihraç edilmedi.

Bu esnada Cemaat, TSK ve emniyette 2006 yılına kadar ‘tedbir’ dediği ‘gizlenme’ yöntemine başvurdu. Gerekirse ibadeti terk edecek, alkol alacak, Cumhuriyet okuyacak, Zülfü Livaneli dinleyeceklerdi.

ERGENEKON KUŞATMASI
Cumhuriyet gazetesine el bombalarının atıldığı, Danıştay’a suikastın gerçekleştirildiği, Cumhuriyet Mitingleri’nin düzenlendiği, AKP’ye kapatma davasının açıldığı, ‘Kızılelma Koalisyonu’nun sokaklara döktürüldüğü ve nihayet Hrant Dink’in öldürüldüğü 2006 ve 2007 yılları, Cemaat için ‘uyanış’ vakti oldu. AKP, güvenlik aygıtında kadrolaşamadığı için ‘ulusalcı tehdidi’ bertaraf edemeyeceğini düşünüyordu. Öteden beri kamuda var olan Cemaat, iktidarın önüne ‘suikast ve darbe planları’ ile geldi. İlk örneği, 2006 yılında ‘Atabeyler’ adlı bir çete kurarak, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a suikast planladıkları suçlamasıyla iki subay ve iki astsubayın tutuklanması oldu. İkinci adım, 2007 yılında Nokta dergisinde yayımlanan, Orgeneral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlüklerdi. Günlüklerde yazıldığına göre TSK’da 2003-2005 yılları arasında darbeler planlanmıştı. Örnek, günlüklerinin tahrif edildiğini iddia etse de, “Bu günlükler nasıl sızdı” sorusunun yanıtı hiçbir zaman bulunamadı. Kaldı ki soranların, ‘darbeci’ olmakla suçlandığı bir devir açılmıştı. Aynı anda AKP ve liberal çevreler, Cemaat’in bu ‘planlarını’ dolaşıma soktu.

Hrant Dink’in ölümünden sonra emniyetteki istihbarat, Terörle Mücadele, Organize Suçlarla Mücadele şubeleri, yargıda özel yetkili mahkemelerin hâkim ve savcılıklarına ‘Cemaat’çi hâkim ve savcılar oturdu. Artık düzenek kurulmuştu. ‘Polis’ ve ‘Savcı’ üniformasına bürünen Cemaat, TSK bünyesinde var olan ‘Ergenekon’ adlı bir illegal yapılanmanın iktidarı yıkacağını ileri sürmekteydi. AKP, siyasal kökeni itibariyle mesafeli yaklaştığı Cemaat’e ‘beraber yürünen’ bu yol arkadaşlığının karşılığında ‘ne istediyse’ verdi.

KOZMİK ODA’YA GİRDİLER
İstanbul Ümraniye’de Mayıs 2007’de bir gecekondu çatısında bulunan el bombaları ile başlayan Ergenekon Davası, sürecin ‘işaret fişeği’ oldu. Ergenekon, halen görevinin başında olan bir generalin tutuklandığı ilk yargılamaydı. Artık TSK’dan içeriye adım atılmıştı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un tutuklanmasıyla sonuçlanan altı yıllık süreçte; Ergenekon’u ‘Karargâh Evleri’, ‘Amirallere Suikast’, ‘Poyrazköy’, ‘Kafes’, ‘Erzincan’, ‘Balyoz’, ‘İstanbul ve İzmir Askeri Casusluk’ davaları izledi. ‘Balyoz Davası’ ile görüldü ki, TSK’nın mahremi niteliğindeki ‘kozmik odasına’ çok önceden girilebilmiş ve ‘senaryo planları’ dışarıya çıkarılabilmişti. Orgeneral Başbuğ’un tutuklanmadan önce ifade ettiği üzere TSK, Cemaat’in ‘asimetrik psikolojik savaşı’ karşısında yenik düşmüştü. Ve kaybedilen savaşın sonunda Atatürkçü bilinen teğmeninden orgeneraline yüzlerce subay tutuklandı, sanık haline getirildi ve nihayet TSK’dan atıldı. Davalarla gönderilemeyenler; fişlenerek, notları kırılıp baskı altına alınarak yıldırıldı. Örneğin, Hava Kuvvetleri’ndeki deneyimli pilotlar sivil havacılığa geçmek zorunda kaldı.

Bütün bu kıyım yaşanırken, TSK’da, Cemaatçi örgütlenmeye dönük 2006’da başlatılan soruşturma kapsamında tek bir şüpheli bile tespit edilip ifadesi alınmadı. Çünkü bu soruşturma yürürken dahi, askeri mahkemeler ve savcılıklar, çoktan Cemaat’in kontrolüne geçmişti.

YAŞ’TA TERFİ EDENLERİN YARISI DARBEYE KATILDI
Bu esnada ‘Altın Nesil’ askeri liseleri ve harp okullarını doldurup bütün karargâhları tuttu. 2008’de harp okullarına sivil liselerden öğrenci alımına başlaması, Cemaat’in elini kolaylaştırdı. Çoğunlukla Cemaat dershanelerinde yetiştirilmiş liseliler, harp okullarına yönlendirdildi. 2013’te sivil liselerden gelenlerin miktarı, askeri liselerden gelenlerin iki katına çıktı. Cemaat’le bir bağı olmayan öğrenciler, şiddete uğratılarak, askeri liselerden ve harp okullarından atılarak, alan temizlendi.

Diğer taraftan, ‘Ergenekon’, ‘Balyoz’ ve türevi davalarla kademeleri özenle boşaltılmış TSK’da 2011’den sonraki YAŞ’larda Cemaatçi diye bilinen subaylar terfi etti. İstatistiksel verilere göre 2012’den 2016’ya kadarki YAŞ’larda albaylıktan generalliğe terfi eden 87 kişiden 48’i 15 Temmuz’daki darbe girişiminde tutuklandı.

AĞABEYLER DİNLEMEDE
Bu darbeci subaylardan biri, Yarbay Levent Türkkan’dı. Yarbay Türkkan, Bursalı fakir bir ailenin çocuğuydu. Lisede okurken Cemaat’le tanışmış ve ‘ağabeyinin’ verdiği çalıntı soruları ezberleyerek, 1989’da Işıklar Askeri Lisesi’nin sınavlarını kazanmıştı. Hafta sonları ‘ağabeylerin’ bulunduğu evlere giderek namaz kılıyor ve Gülen’in kitaplarını okuyordu. ‘Tedbir’ için tuvalette aptes alıyor, göz ucuyla veya zihnen namaz kılıyordu. Gülen’in ‘ilahi bir kimliği olduğuna’ inanıyordu. Türkkan ve diğer ‘Altın Nesil’e verilen tek görev, deşifre olmamaktı. Kendisini gizlemeyi öylesine başardı ki eski Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in emir subayı oldu ve orgeneralin odasına defalarca dinleme cihazı koydu. Cihazı götürüp ‘ağabeylere’ teslim etti.

Türkkan, bu ‘sızma’ sırasında yalnız değildi. O tarihte Genelkurmay İkinci Başkanlığı görevini yürüten Hulusi Akar ve Yaşar Güler’in emir subaylığını yapan Binbaşı Mehmet Akkurt da Cemaat’tendi ve dinleme cihazı koyarken, Yarbay Türkkan’la birlikte davrandı. Türkkan’a göre yalnızca Akkurt değil, 1990’dan itibaren TSK’ya alınan subayların yüzde 60-70’i ‘Altın Nesil’dendi.

Darbe girişiminden bir gün önce, 14 Temmuz’da, Yarbay Türkkan’ı sigara içmek için çağıran ve ertesi gün darbeye kalkışacaklarını açıklayan Genelkurmay Başkanı Danışmanı Kurmay Albay Orhan Yıkılkan da, keza… Yarbay Türkkan sorgulamaksızın “Evet” dedi. Aynı gün kendisinden sorumlu olan ‘ağabeylere’ danıştı. ‘Ağabeyleri’ Türkkan’a “Kimseye söyleme” dedi.

15 Temmuz akşamı Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın odası darbeciler tarafından basıldığında, silahı doğrultanlar içinde, Türkkan da vardı.

‘Hizmet Harekatı’ başlamıştı.

Nihai Darbe Yolda mı?

Nihai Darbe Yolda mı?
S. Sinan KOCAOĞLU

Emekli Kıdemli Üsteğmen, Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Hocası Av. Yrd. Doç. Dr. İur. S. Sinan KOCAOĞLU, Kara Harp Okulu Öğrencilik ve Subaylık Yıllarında Gözlemlediği Feto Üyesi Subay ve Harbiyelilere Dair Analizlerini Aktarıyor.

Sene 1991. Yanlış hatırlamıyorsam Ağustos ayı sonu. Orta ve lise eğitimini “TED Ankara Koleji” ve “Ankara Atatürk Anadolu Lisesi”nde tamamlayıp , babasını hayatının “role model”i olarak kabul ettiği için “Kara Harp Okulu”na yani Harbiye’ye girmiş aklı havada bir gençtim. İleride dört senemin geçeceği, I. Tabur Binası’nın “Prusya Tipi Mimari” tarzında yapılmış hapisvari bahçesinde bir akşam üzeri beton banklara oturmuş sigara tüttürüyor ve bahçede volta atan hiç tanımadığım benim gibi yeşil üniformali askeri öğrencileri izleyerek vakit öldürüyordum. Bilmeyenler için söyleyim. Harbiye, üniversite dengi bir askeri yüksek okuldur. Liseden sonra yazılı, sözlü, beden vs. sınavları ile girilir. Netekim ben de o sene alınan 40 sivil lise kaynaklı askeri öğrenciden birisiydim. Kuleli, Maltepe ve Işıklar Askeri Liselerinin her birinden gelen askeri lise kaynaklı öğrenciler ile birlikte 1200 civarında dönem ahbabı idik. Haliyle orantısal olarak da benim gibi sivil kaynaktan gelenler çok azınlıktı.

Bu gariplerim de ilk kez girdikleri bu yabancı ortamda şapşala dönmüş, ne yapmaları gerektiğini bilememenin çaresizliği içerisinde ortama adapte olmaya çalışıyorlardı. Aynı askeri liseden gelenler ise 4 sene yatılı bir okulda birlikte okumanın getirdiği avantaj ile birbirlerini zaten tanıyorlar ve aralarında muhabbet ediyorlardı. Ben ise zaten asker çocuğuydum. Ama öyle böyle değil TSK’nın tıp dışında ilk akademisyeni idi ve yaratışılı itibarı ile de kimseden korkusuz bir adamdı. Haliyle de sistemde kimsenin gücünün yetmediği, en popüler adamlarından birisi idi. Ordunun ordu olduğu dönemde ne Cumhurbaşkanına ve ne de Genelkurmaya Başkanı’na, kimseye eyvallahı vardı. Dava açıp iptal ettirdiği yönetmelikler, mücadele ettiği usulsüzlükler gözümde onu kahraman yapmıştı.

Ama hakikat şu ki benim subay olmamı istemiyordu. Tecrübesizliğimizin neticesinde kendimizi babama ispatlamak adına doğru veya yanlış bir karar alıp TSK’ya girmiştim. Artık harbiyeli de olmuştum. Ama, aslında pişmandım. Özgürlükten uzak ve erkek egemen bir dünyada, şekli bir askeri disiplin anlayışı içerisinde 9-10 kişilik koğuşlarda dört sene geçirecektim. İşte orada, beton bankın üzerinde babamdan aldığım son ültimatomu düşünüyordum. Babam beni yanına çağırmış ve “Yeminden önce Harp Okulu’ndan ayrılacaksan ayrıl, çünkü yemin ettikten sonra seni asla ayırmam. Buradan ayrılam diye bir şey yoktur; sadece atılırsın. Kimseye de Kocaoğlu’nun oğlu Harbiye’den atıldı dedirtmem demişti”. Dediği söz çok doğruydu. O zamanı hukuki ve siyasal konjonktürü Harbiye’den ayrılmaya izin vermiyordu. Bu okuldan bir kez atılınca da bunun bedeli toplumda damgalanmaktı. Bir de üstüne üstlük gidip haybeye disiplin cezaevinde yatacaktım. Babamın uyarısı beynimde dolanıp duruyordu. Ne yapmalıydım acaba?

FETOCULUK LAFI İLE İLK TANIŞMAM
Tam böylesi dünyevi düşüncelere boğulmuş iken, yanıma Kuleli mezunu olduğunu sonradan öğrendiğim, bundan sonra yazıda “Entel” diye adlandıracağım, kısa boylu ama yıllardır yatılı okulda okumaktan anasının gözü olmuş birisi, şark kurnazı tipli birisi oturdu. Oturur oturmaz da benden bir sigara istedi. Paketi uzattım. İçinden bir tane çekti ve fısıldayarak “Kocaoğlu, çok dikkatli ol, buralar Fetocu dolu” dedi. Sigara otlanmak için yapılan lüzumsuz bir geyik muhabbeti olarak algıladığım bu söze, laf olsunvari bir kafa sallama hareketi ile geçiştirici bir cevap verdim. Ben de istediği etkiyi yapamadığını görünce sesini yükselterek “Fetocu diyorum koçum. Fetocu. Sen asker çocuğusun, sivilden geldin bilmezsin. Dikkatli ol onlara karşı” dedi. Hiç samimiyetim olmayan birisinden üst üste aynı anlamsız lafı ve üstüne üstşük bir de tehditvari bir şekilde işitmenin şaşkınlığı ile bu kişinin yüzüne boş boş bakıp “Fetocu ne demek yahu?”dedim. İşte ağlak/sulugözlü bir imamın isminin kısaltılması ile toplum dilinde pelesenk olmuş, bu saçma sapan kelam ile ilk karşılaşmam o gündür. Bir kaç sigara daha otlanma saiki ile Entel bana hayat hikayesini anlattı. Hatırımda kaldığı kadarı ile diğer pek çok askeri öğrenci gibi sosyo-ekonomik düşük bir aile yapısında gelen Entel’i ortaokulda iken Fethullah Gülen Cemaati kafalamış ve 1987 yılında bunu askeri liseye sokmuş.

O zaman dönemde okuyan öğrencilerin yarısından çoğu bu cemaattenmiş. Sonra, idare bunlardan ve aktivitelerinden huylanmış ve cemaat mensubu bu askeri lise öğrencilerinin çoğunluğunu askeri liseden atmışlar. Entel ve onun gibi pek çok kişi, nedamet getirip, cemaat üyesi diğer öğrencileri ihbar ettikleri için affedilmiş. Entel daha sonra sisteme borcunu ödemek için “Fetoist Avcısı” olmuş. Kendisinin bildiği fetoist aktiviteler takip ve idareye ihbar etmiş. Neyse, anlattığım bu siftah ile dört senelik yatılı ortamda Fetoculuktan tövbekar olmuş dönem arkadaşların cemaatte yaşadıkları hikayeleri dinledim. Zaten yapılacabilek hiç bir sosyal aktivite olmayan bir okulda milletin anlattığı hayat hikeyelerini ezberledim. Subaylık hayatım boyunca da görev yaptığım çeşitli yerlerde, şark görevlerimde, orduevlerinde yapacak iş bulamamaktan dolayı kafayı uyuşturmak için her akşam icra ettiğimiz rakı seanslarında; her kuvvetten subay ve astsubay arkadaşlardan Entel’in anlattığına benzer hikayeleri dinleme fırsatı buldum. Bunların fetoist öz yaşam öykülerindeki benzerlikleri ve ayrılıkları çaprazlama yaparak tetkik etme ve bu husustaki gerçeğe ulaşma fırsatı buldum. Böylece, ordudaki Fetoist meselenin özünü kendimce idrak ettim.

Fetoculuk’un Ordu İle İlgili Yaklaşımı Kısaca Şudur:
Fethullahçılar, yaptıkları aktivitelerin “genel” adı “HİZMET”. [2] Bir de örgüt yapısındaki genelin ve hiyerarşi piramidinde alt seviyelerdekilerden saklanan özel aktiviteler var. Bunların adı ise “HUSUSİ HİZMETLER”. Örgütün, bu husustaki sınırlı sayıda ve gizlilik perdesi altındaki faaliyetleri, Fetoculuğun özellikle “TSK” ve daha sonra “Emniyet” içerisindeki aktiviteler için kullanılıyor. Yani, her neviden askeri öğrenciler, cemaatin bu türden eylemlerinin bizatihi esasını ve odak noktasını oluşturuyor. Bu bağlamda, cemaat açısından polis akademisi öğrencileri ile ilgili aktiviteler “hususi hizmetler” çerçevesinde çok önemli değil.[3] Zira, Türk Devlet yapılanmasında polis, yargı ve istihbarat örgütleri birer tali/sekonder güç. “Türk Silahlı Kuvvetleri” (TSK) ise asli/primer güç. Niye? Çünkü, yargının, emniyetin vs. yaptığı aktiviteler rakip ideolojiyi ve üyelerini sadece sersemletir. Ataların dediği gibi “öldürmeyen her darbe, kişiyi güçlendirir”.

Bu yüzden, öldürücü darbeyi vuracak güç çok önemli. Eh, son hamleyi yapacak, “şah” çekecek ve “mat” yapacak güç kimde var? Sadece TSK’da. Ancak böylelikle, Gülen’in “İslam’ın Son Kalesi”[4] olarak adlandırdığı Türkiye “teslim-i silah” eder ve “The Cemaat”e secde eder. Bu yüzden The Cemaat, TSK’da yapılanmaya herşeyden fazla önem veriyor. Ön bilgi olarak belirtmeliyim ki fethullahçı jargonda, cemaat üyesinin adı “ŞAKİRT” deniliyor. [5] Bilmeyenler için söyleyeyim ki, cemaatin yurtlarında ve evlerinde mecburiyetten kalan bir kısım öğrencilerimden duyduğum kadarı ile, Gülen’in geceleri Hz. Muhammet ve sahabeleri ile görüştüği ve “ehl-i küffar” yani kendinden olmayanlara karşı birlikte strateji geliştirdikleri cemaat yaygın bir kanaat. Hz. Muhammed, Hz. Hamza, Hz. Ali, Mevlana gibi İslam büyükleri ile geceleri devamlı topalntı üzerine toplantı yapıyormuş hocaefendileri. Neyse efenim! Yine Hz. Muhammed’in gökten inerek Fethullah Gülen ile yaptığı manevi toplantılardan çıkan bir sonuç “hususi hizmetler” kavramını ortaya çıkarıyor.

Bu vahiyimsi bildirimlere göre TSK’da alnı secdeye değen subaylara ihtiyaç var. Kim sokacak bu subayları orduya? Elbetteki Allah.[6] İyi hoş, Allah sokacak da, subay demek rütbe demek. Rütbe sadece maddi olmaz. Cemaat’in de Allah’tab Hz. Muhammed’e, Hz. Muhammed’den de Fethullah Gülen’e sadece hakedenlere vermesi için bildirdiği bir takım manevi rütbeler var. Cemaat’in rütbe dağıtım esaslarına göre Kara Harp Okulu öğrencileri 1000; Deniz Harp Okulu öğrencileri 2000; Hava Harp okulu öğrencileri ise 3000 şakirt değerinde. Yani işledikleri her dini eylemden çoluk çocuğu playstation oynatarak kafalayan ve cemaate kazandıran “sıradan/amele şakirtlere”[7] göre 1000, 2000, 3000 kat fazla sevap alıyorlar. Haliyle de altlarından şaraplar akan Adn ve Firdevs cennetlerinde Fethullah Gülen’in sarayına yakın konaklarda kendilerine bahşedilecek çıtır huriler günlerini gün etme imkanları amele şakirtlere göre daha fazla.[8] Neyse! Peki bunlar askeri okullarda İslam’ın emirlerini nasıl yerine getiriyorlar? Çok basit.

XIII. Yüzyılda kapanmış ancak, iddiaya göre Mehdi Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri’nin tekrardan açtığı “İÇTİHAT KAPISI”ile. Fethullah Gülen’in içtihatlarına göre askeri okullarda öğrencilik yapmak bir şakirt için gelinebilecek son nokta. Kemalistlere yakalanmaları gerekli. Bu yüzden hususi hizmetlerde istihdam edilmiş şakirtlerin, namaz, abdest gibi bir takım İslami farzları özel bir şekilde yerine getirmesi gerekiyor. Bu hususi şakirtler, açıkça abdest alamayacaklarına göre, abdesti tuvalet kabinlerinde sanki hacet gideriyormuş gibi almaları gerekiyor. İcab-ı halde ise duvardaki tozlara ellerini vurarak “teyemmüm”vari abdest alabilirler. Abdest işi tamamsa sıra namazda. Ama namazı çaktırmadan kılmak lazım. Nasıl mı? Askier okul öğrencisi İslami açıdann adeta felçli bir kişi gibi. Namaz farz. Ama nasıl kılacaklar dar-ül harpte, ehl-i küffarın merkezinde? Çözüm hocaefendiden geliyor. Muhtemelen Hz. Muhammed gece toplantılarında İslamın değişmez kurallarını The Cemaat için değiştirmiş. Dolayısı ile hususi şakirtler, yani askeri okullardaki Fetocu öğrenciler aynen, boyundan aşağısı felçliler gibi, yani sadece kaş ve göz oynatarak namaz kılmalılar. Böylece kimse onların namaz kıldığını anlamaz. İcap ederse kıbleye dönme zorunluluğu da yok.

Zaten, her vakit namaz kılmakta şart değil. Duruma göre, bu hususi şakirtleri kaçan vakit namazlarını, halinde günde içtima ettirilerek bir ya da üç kere toplamda kılabilir. Entel’den dinlediğim manyakça bir hikaye anlatayım şimdi. Yukarıda anlattığım üzere Fetoculuğundan nedamet getirdikten sonra Fetoist Avcısı haline gelen Entel, aynı dönemde okudukları bir askeri öğrencinin malum cemaatten olduğundan şüphelenmiş. Bu şüphelerini gidip öğrenci bölük komutanına arz etmiş. Bölük komutanı da silsile halinde sınıf subayına/tabur komutanına, o da okul komutanına bu durumu bildirmiş. Sonra, üzerinde şüphe yoğunlaşan bu Fetocu askeri öğrenciyi takibe almışlar. Neyse, bu Fetocu çocuk etrafı iyice kontrol edip tuvalet kabinine girmiş. Entel ve bölük komutanının görevlendirdiği bir kaç kişi de, ardından sessizce tuvalete girmişler. Bir kaç dakika sonra, Entel ve yanındaki avaneleri tuvalet kabininin üzerine çıkıp oğlanı suç üstü yapmışlar. Suç ne mi? Oğlan, tuvalet kapısının alt aralığından ne yaptığı anlaşılmasın diye, farkedilmemek için alaturka tuvalette kakasını yapma vaziyetinde oturmuş, taharet musluğundan kollarını yıkayarak abdest almaya çalışıyormuş. Bunun üzerine, bu acar Fetoist Avcıları, “eller yukarı, kalk ayağa, yakaladık seni en sonunda” diye bağırmışlar. Oğlanı, tartaklayarak yaka paça bölük komutanının önüne götürmüşler.

Tutanak falan tutulmuş. Oğlan atılmış mı yoksa nedamet getirip o da Entel gibi Fetoculuktan ayrılıp, Kemalist güçlere mi katılmış hikayenin sonunu hatırlamıyorum. Ama, Entel’in kahkahalar atarak oğlanı yakaladıkları sıçma pozisyonu dramatize ederek anlatmasını hala unutamıyorum. Peki yukarıda anlattığım bu olay hem Kemalizm ve hem de Müslümanlık açısından ele alındığında şizofrenliğin değil mi? Kaka yapıyormuş imajı vererek abdest almaya çalışan beyni yıkanmış gariban bir çocuk ve onu peşine düşmüş avcı statüsündeki başka gariban çocuklar. Bence her ikisi de ayrı bir tür ruh hastalığı. İsteyen istediği gibi ibadet etsin kardeşim devlete ne? Tapma özgürlüğü var. Peki, dinde olmayan usuller uydurarak askeri okuldaki çocukların cemaat ile psikolojik bağının kopmamasını sağlayan Fethullahçılara ne demeli? Hz. Muhammed ve sahabeler putperestlerin şerrinden korunmak için böylesi usuller mi uydurmuşlar? Yoksa delikanlı gibi neye inanıyorlarsa onun gereğini mi yapmışlar?

ÖZETLE
Bu Fetoculuk bahsinden sıkıldım. Hatta bu konuyu yazmak ve düşünmekten nefret ettim. Bilin ki içimi bayan bu konudan sizleri de sıkmak istemiyorum. Ama anlaşılmalıdır ki Fethullahçılık asla masum bir hareket değildir. Zira, cemaatin kafa kola aldığı çoluk ve çocukların arasından seçtiği en zeki gençlerini askeri öğrenciliğe yollaması son derce bilinçli bir harekettir. Bu yüzden, iddia edildiği üzere, kaşla gözle namaz kılmanın Fethullah Gülen tarafından caiz kılınması, tuvaletlerde gizlice alınan abdestler, içki içiyormuş gibi yapıp içmemeler vs. gibi şizofrenik hareketler üzerine bina edilen “kripto kimlik”ler iyi niyetli bir kısım özgürlüçülerin ileri sürdüğü gibi inanç özgürlüğü ile alakalı bir hamle değildir (bkz. cehenneme giden yol, iyiniyet taşları ile döşenmiştir ne demektir?).

Fethullahçıların “hususi hizmetler” olarak adlandırdığı bu faaliyetin altında hain emeller vardır. Eskiden bu cemaate girmiş ve sonra nedamet getirmiş Denizci Binbaşı bir ahbabıma, deniz harp okulundayken cemaatte kendisinde sorumlu abisi şunu demiş: “Düşünsene! Sen Cenab-ı Allah’ın izniyle Amiral olmuşsun. Filona emir verip boğazdan içeri sokuyorsun ve İstanbul’a göz dağı vermek için çeşitli hedefleri topa tutuyorsun. Kim önümüzde durabilir?” Buna benzer başka bir hikayeyi de eski cemaatçi halen muvazzaf havacı bir subaydan dinlemiştim. Askeri okulda iken cemaatte bu binbaşıdan sorumlu kişi,[9] bu gence “jet pilotu olması gerektiğini, ancak böylelikle savaş jetleri meclisin üzerinden ses hızından yüksek uçurarak ve icap eden hedefleri bombalayarak İslam’ın son kalesini kurtarmaktan bahsetmiş”. Sorarım sizlere? Böylesi bir manyaklık var mı? Sabah akşam, Fethullahçıların kendi haber kanallarında ve gazetelerinde darbecilikten kesin hüküm verilmemiş ve sadece yargılamaları süren kişileri adil yargılamayı etkilemek amacıyla ve herkesi bıktırıncaya kadar devam etmelerini nasıl tevil etmeliyiz? Fethullahçılar, önce asıl kendi gizli hedeflerinin hesaplarını versinler. İnşallah ileride bir seçim yapmak zorunda kalmayız. Ancak, en geç bir on-on beş sene sonra geleceğimiz noktada iddia ediyorum ki otoriter Kemalizm’i mumla arayağız! Zira, Kemalizm genetik yapısı gereği asla totaliter Fetoizm kadar ruh hastası olamaz!

SON SÖZ YERİNE
Okudugunuz yazıyı yazdıktan 6 sene sonra Kelimesi Kelimesine Gerceklesen Hayali Senaryomun Gercek Aktörleri. Fetocu Damadının Gazı ile Darbe Planyan Hava Kuvvetleri Komutanı, Genelkurmay İstihbarat Başkanı Fetocu Korgeneral ve Deniz K. İstihbarat Başkanı Tuğamiral hala aklı başına gelmemiş Kemalist komplo teorisyenlerinin gözünü acar insallah. Kemalistlerin bu ruh hastalıkları yüzünden bu ülke Siyasal İslam ve Feto’ya muhtaç oldu. Umamasam da Kemalistlerin Artık Ders Almasını Dilerim!

Doğrudur! Kemalizm için darbe dönemi kapanmıştır. Kemalist generallerin ve subayların kalbine başarısız olma ve yargılanma korkusu çoktan düşmüştür. Uluslararası konjonktürün bir daha bu ülkede Kemalist darbelere izin vermesi ihtimali muhal görülmektedir. Ancak, bu demek değildir ki ülkemizde darbeler dönemi bitmiştir. Hayır, Türkiye son bir darbeye gebedir! “Ultima Coup D’Etat Religio Fethoisma” yani “Fetoism Dininin Nihai Devlet Darbesi” pusuda beklemektedir. Bu darbenin Fetocu piyonları, alttan alta ve sinsi sinsi TSK içindeki uykuya dalmış bir vaziyette, uyandırılmayı beklemektedirler.

Kardeşlerim! Uyanık olunuz!
Çok yakın zamanlarda, Fethullahçılığa iman etmiş general ve amiraller binbir takiyye ile elde ettikleri mevkilere meşru bir şekile oturacaklar. Şimdi dışarıda cemaatin yancıları yani diğer uzantıları, muhalefeti eziyor. Ancak son darbeye az kaldı. Bütün ülkeye ve özgürlüklerimize Cemaat tarafından “Şah” çekilmesine ve oradan da “Mat” edilmemize ramak var. Fakat biliniz ki bu son darbe ne Kemalist ve ne de İslami olacak! Özgürlüklerimize inecek, bu son darbe Fetoist olacak! Ülkeyi bir daha çıkmamak üzere karanlıklara gömecek! Belki de, mazallah, istikbalin genelkurmay başkanlarından birisini masasında çalışırken kendi en güvendiği emir subayı arkadan gelerek ensesinden 16’lık baretta ile infaz edecek. Belki daha sabırlı davranıp Genelkurmay Başkanın’nı çıkartmayı bekleyecekler.

Ama ister inanın veya isterseniz inanmayın İstanbul’u gemiler ile topa tutmak, Ankara’yı jetler ile bombalamak için “Pavlov’un Köpekleri” gibi şartlandırılmıl ve çocukluklarından itibaren The Cemaat tarafından beyinleri yıkanmış bir üst düzey yönetici askeri nesil geliyor. Dilerim iktidar partisi AKP ve onun halihazırda % 50’lik halk desteğini elinde tutan başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bu uyarılarımızı anlar ve en azından kendi iktidarını korumak için de olsa toplumumuzu bu beladan temizler. Dilerim Kemalistler biraz pragmatikleşir; ideoloji değil proje bazlı, dünya ile bütünleşerek çoğulculuk ve çok kültürlülüğü sağlayacak siyasi ve entelletüel oluşumlar ile tehlike ile mücadele ederler. Aksi takdirde, hepimiz bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!

Saygılarımla,

AD LUCEM Nura Doğru! /Towards the Light!
Yrd. Doç. Dr. iur. S. Sinan KOCAOĞLU

[1] ÖNEMLİ NOT: Fethullah GÜLEN ve Devlet ve özellikle TSK’daki örgütlenmesi hakkında 2010 senesinde sinankocaoglu.com sitemde ard arda pek cok yazı yazmıstım. Bu site önce hacklendi. Daha sonra mahkeme kararı ile kapatıldı. Üzerime atılı suçlamalardan beraat etmeme rağmen senelerdir hukuka aykırı bir şekilde hala da kapalı. Bu yazıları sıra ile facebook sayfamda yayınlayacağım. Neden bu adamların yargı aracılığı ile 6 senedir benimle uğrastıklarını, iftira ve komplolar ile yıpratmaya çalıştıklarını bu yazıları okuyunca anlayacaksınız. 15 Temmuz 2016 Fetocu Darbesi aynen benim 6 sene evvel öngördüğüm gibi yapılmış maalesef. Keşke haklı çıkmasaydım. Not2: Bu tekrar yazılarım sistematik bütünlük içerir. Lütfen diğer yazıları da ben yayınladıkça takip ediniz ki bu Fetoculuk belasının özellikle TSK ve MİT yapılanmasını anlayabilesiniz. [2] Bu “hizmet” adlandırması çok enteresan aslında. Zira, “hizmet”in ingilizcesi “service” demek. Tüm dünyada istihbaratçıların başlı oldukları CIA, KGB, MOSSAD, MİT çalışanları kendi örgütlerini isimleri ile değil de servise şu tarihte girdim, bu tarihte emekli oldum vs. şeklinde konuştukları göz önüne alınınca, Fetoculuğun opus dei karakteri ile düşünüldüğünde bu örgütün kendisini hizmet olarak adlandırması gayet normal birşey aslında. [3] Bu konuda geniş bilgi için bkz. KINDIRA Zübeyir, “Fethullah’ın Copları”, http://www.netkitap.com/kitap-fethullahin-coplari-zubeyir-kindira-su-yayinlari.htm . [4] http://www.turkislamdevletleri.com/showthread.php?t=91811 [5] http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=%C5%9Fakirt [6] http://www.youtube.com/watch?v=DQw5YryhCC8 [7] Bu hususta cemaatin içerisindeki tek tip insan yetiştirme projesini, anti sosyalliği, lakırtı ve boş inançları alaya almak için yapılmış iki video çekimini ilgilerinize sunarım: http://www.youtube.com/watch?v=WZ1nbSUzfF4 ; http://www.youtube.com/watch?v=4CODM1NlBjM&feature=related [8] Cemaatle ilgili başka bir sarcastic yaklaşın için bkz. http://www.youtube.com/watch?v=H8YC-PMUn4Q&feature=related ; http://www.youtube.com/watch?v=M7ZDmyU7z8M&feature=related ; [9] Anlatılanlara göre, cemaatçi askeri öğrenciler diğer sıradan cemaat üyeleri ile aynı ortama sokulmuyor, bu hususi şakirtlerde bir gün birbirlerini ispiyonlama ihtialine binaen birbirlieri ile kesinlikel karıştırılmıyor, bu kişiler emir ve talimatları belirli tek kişiden alıyormuş. Ne istihbarat sistemi ama? Tabi, bu hususi hizmetlerdeki şakirtler her ne kadar birbirlerini evvleden tanımasalarda, davranışlarından birbirlerinin kripto kimliklerinin altında yatan asıl kişiliği hissediyorlarmış. O yüzden bir kazağın ucu gibi, birisi açığa çıkınca bütün tedbir ve gizliliklere rağmen diğerlerini de sisteme ispiyonluyorlarmış.!

Uygarlığın üç aşaması…

Uygarlığın üç aşaması…
İsmet Berkan

ASTROFİZİKÇİLER Evrenimizin yaşını 13.7 milyar yıl olarak hesaplıyor. O zaman, evrenin yaşıyla kıyasladığımızda henüz 4.5 milyar yaşında olduğunu düşündüğümüz Dünyamız hayli genç sayılır.
Dünyamızın yaşına ve Dünya’da hayatın başlangıcına baktığımızda da sadece birkaç on bin yıldır var olan insanı aslında bebek kabul etmek gerekir.

Bugün sahip olduğumuz uygarlık seviyesini, bilim ve teknolojinin geldiği düzeyi son 500 yılda yakaladık. 500 yıl, Evren için de, Dünya için de çok kısa bir süre. Biz kendi hayat süremize bakarak bu zamanı uzun bulabiliriz ama tarihin perspektifinden baktığımızda hiç de öyle değil. (Murat Yetkin’in kulakları çınlasın, bir sefer ders kitaplarında geçen şu cümleyi bana göndermişti: ‘Mısır’da orta krallık 2.500 yıl sürmüştür.’ Koca 2.500 yıl ve hepsi tek bir cümle. Tarihin acımasızlığına güzel bir örnek.)

Galaktik veya evrensel zaman standardından bakıldığında insanlığın gideceği daha çok yol var.
60’lı yıllarda bir Rus fizikçi olan Nikolay Kardaşev, uygarlıkları uzaya yaydıkları radyo sinyallerine göre sınıflandırdı. Amacı Dünya dışı bir uygarlığı keşfetmemiz halinde, onun yaydığı toplam radyasyon miktarına bakıp o uygarlığın gelişmişlik seviyesi hakkında bir fikir sahibi olmamızı sağlamaktı.

GALAKSİDE KOLONİLEŞMEK
Kardaşev uygarlıkları üç tip veya seviyeye ayırdı.

Ona göre Tip-1 uygarlık, gezegen çapında enerjiye hükmedecekti. Yani kendi güneşinden aldığı enerjinin tamamına (hesaba göre 10 üzeri 16 vat) hâkim olacak, bu enerjiyle meteorolojik olayları kontrol edebilecek, okyanuslara şehirler yapabilecekti.

Tip-2 uygarlık, kendi gezegenine isabet eden enerjiyle yetinmeyecek, kendi güneşinden sistemdeki bütün gezegenlere isabet eden enerjiyi (hesaba göre 10 üzeri 26 vat) kullanacak, yani kendi güneş sisteminin ve bütün gezegenlerin efendisi olacaktı.

Tip-3 uygarlık ise kendi güneş sistemiyle yetinmeyecek, bulunduğu galaksinin kayda değer bir bölümünde kolonileşip, 10 milyar yıldızın enerjisini kullanabilecekti. (Hesaba göre en az 10 üzeri 36 vat.)

Kardaşev’in sınıflamasında her uygarlık tipi kendisine göre bir aşağı uygarlıktan 10 milyar kat daha ileri veya üstün olacaktı.
Daha sonra Carl Sagan bu sınıflamayı biraz daha detaylandırdı, daha doğrusu sınıflamaya ondalıklı rakamları da ekledi.
Bu hesaba göre fizikçiler Dünyamızın halen Tip-0.7 seviyesinde olduğunu düşünüyor ve tam olarak Tip-1 olabilmemiz için 100-200 yıl daha geçmesi gerektiğini söylüyor.

5 MİLYON YILLIK MACERA
Dedim ya, kozmik zamanda saniye sayılmalı bu süre.
Mesela Londra’daki University College’dan astronom Ian Crawford, Tip-3 uygarlıklar için şöyle söylüyor:
“Varsayalım 10’ar ışık yılı aralıklarla kolonileşeceksiniz. Işığın yüzde 10’u hızla seyahat edebildiğinizi ve bir yerde kolonileştikten sonra bir sonraki koloni için yola çıkmanız için de 400 yıl bekleyeceğinizi düşünelim… Yani yılda ortalama 0.02 ışık yılı hızla kolonileşiyorsunuz. Eğer galaksi 100 bin ışık yılı genişlikteyse, tamamında kolonileşmek 5 milyon yıldan fazla sürmez. İnsan için uzun bir süre belki ama bu süre o galaksinin kendi yaşamının sadece yüzde 0.05’i.”

Kozmik boyutlar ve kozmik zamanla düşündüğünüzde her şey böyle çok büyümeye başlıyor.
Evren’de yalnız mıyız, bizden başka akıllı varlıklar var mı?
Sorunun kendisi anlamlı olmakla birlikte bugün bu soruya tam bir cevap verebilecek bilim ve teknolojiden yoksunuz. Uygarlığımız Tip-1.3-1.4 seviyelerine geldiğinde, yani kendi güneş sistemimizin efendisi olmak için adımlar atmaya başladığımızda belki cevaba da yaklaşacağız.
Ama evrende yalnızız veya değiliz; bu sorunun cevabı bizi önce Tip-1, sonra 2 ve nihayetinde Tip-3 uygarlığa ulaşmaya çalışmaktan alıkoymamalı.

(Not: Bu yazıyı yazmak için Amerikalı teorik fizikçi Michio Kaku’nun okumakta hayli geç kaldığım “Paralel Worlds – A Journey Through Creation, Higher Dimensions, and de Future of the Cosmos” adlı kitabından yararlandım, meraklısına tavsiye ederim.)