CHP yaşama, AKP ölüme odaklı…

CHP yaşama, AKP ölüme odaklı…
Osman Ulagay

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP), seçim kampanyasını “Yaşanacak bir Türkiye” sloganıyla başlattı. Birincisi, Türkiye’nin birçok kimse için yaşanabilir bir ülke olmaktan çıktığını hatırlattığı için iyi düşünülmüş bir slogandı bu. İkincisi, Türkiye’nin yaşanacak bir ülke haline gelebileceği umudunu verdiği için olumlu bir slogandı bu.

CHP’nin bu seçim kampanyasında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve onun ‘tarafsız’ kanatları altındaki iktidar partisinin, geçmişle övünmeye ve duygu sömürüsüne dayalı söylemine odaklanmaktan vazgeçip kendi gündemini, kendi söylemini öne çıkartması da çok yerinde bir tercihti. Bu sayede düzeysiz bir tartışmadan kurtulmuş olduk.

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun dün açıkladığı “mega proje” ise CHP’nin artık geçmişe değil geleceğe odaklı bir parti haline gelmekte olduğunu düşündürdü. Türkiye’nin, önünde bulunan 20 yıllık fırsat penceresinden, ancak küresel boyutta ilgi görecek, gerçekçi bir proje ortaya koyarak yararlanabileceğinin vurgulanması da önemliydi bence. Dün açıklanan proje, dünyayı gülümseten ve kaygılandıran “Kanal İstanbul” gibi ucube projelere hiç benzemiyordu.

Erdoğan ve AKP ölüme odaklandı

Türkiye’nin ana muhalefet partisinin yaşama ve geleceğe odaklanmış olması umut verici bir gelişme. İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) seçim kampanyasında ve ona paralel olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sürdürdüğü kampanyada ise ölüm temasının giderek ön plana çıkartıldığı görülüyor. Hayali idam sehpaları kuruluyor, kefenler giyiliyor, şehadet özlemi dile getiriliyor, Hazreti Azrail’e selamlar çakılıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mısır’da eski cumhurbaşkanı Mursi’nin idama mahkûm edilmesi üzerine şöyle konuşmuş: “Biz bu yola çıkarken kefenimizi giyerek çıktık… Mursi şayet idam edilirse, ki edileceğine inanmıyorum, şehitlik rütbesine erişmiş olacaktır. Ben de eğer böyle bir akıbete uğrarsam Rabbim inşallah bizlere de makamı lütfedecektir.” (Milliyet gazetesi, 18. 5. 2015)

Koltuğunu doldurmak için beyhude bir gayret içindeki Başbakan Davutoğlu ise en korkutucu haliyle şunları söylemiş: “Behey gafiller, eğer bize şahadet nasip olacaksa Allah şahit ki, millet için, vatan için, Allah için şehit olacaksak bir an tereddüt etmez, Hazreti Azrail’e ‘ve aleykümselam’ deriz.” (Milliyet gazetesi, 18. 5. 2015)

Bu tür açıklamaları okuyunca gerçekten dehşete kapılıyor insan. Acaba geç saatlerde yayınlanan bazı televizyon programlarımdan etkilenip uzaydan dünyaya inecek bir Haçlı ordusunun tehdidi altında mıyız? Yoksa paralel gücün sinsi askerleri, faiz lobisinin de desteğiyle, yeni bir hayali darbe mi planlıyor? Ülkemizde her şeye hâkim konumda bulunan, devletin bütün olanaklarına hükmeden kişilerin böyle bir söyleme kilitlenmesi acaba neyi gösteriyor?

Ölüm tehdidi üzerinden geliştirilen bu söylemin, en güçlü ve en buyurgan konumda olanları, mağdur ve mazlum gibi gösterme çabası dışında bir açıklaması olabilir mi? Seçmen, gizli güçlere karşı bu mağdur ve mazlum buyurganları savunmaya çağrılıyor.

AKP geçmişiyle övünüyor

AKP ayrıca ilk iktidar dönemindeki başarılarını vurgulayarak bugünkü başarısızlığını perdeleme çabası içinde. AKP, gazetelere verdiği ilanlarda, kişi başına milli geliri dolar bazında üçe katlamış olmakla övünüyor ama bu olay 2003-2008 arasında gerçekleşmiş. Altı yıl sonra 2014 sonunda gelinen noktada kişi başına gelir 2008’deki düzeyinin bile altında, hala 10.400 dolar düzeyinde. 2023 yılı için belirlenen 25.000 dolar hedefine erişmenin hayal olduğunu ise herkes görüyor.

AKP, seçim ilanlarında hukukun üstünlüğünü sağlamakla övünüyor ama ilanın yayınlandığı gün, halen Başbakan Yardımcısı olan Ali Babacan şunları söylüyor: “Biz ekonomide ne yaparsak yapalım, Türkiye için güzel şeyler yaptığımızı iddia edersek edelim, eğer Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olmasıyla ilgili ciddi soru işaretleri oluştuysa, bu başlı başına bir problem… Eğer bu zayıf tablo devam ederse, hem ekonomi hem de demokraside görmüş olduğumuz bu tabloyu bile mumla ararız.” (Hürriyet gazetesi, 15. 5. 2015)

Barış sürecini desteklemeyenleri “demokrasi düşmanı” ilan eden AKP’nin şimdi Halkın Demokrasi Partisi’nin (HDP) barajı geçmesini tehdit olarak görmesi de demokrasiye olan derin(!) inancını gösteriyor herhalde.

Bu ortamda yapılacak olan seçimlerle ilgili en anlamlı değerlendirmeyi dün T24’de yayınlanan görüntülü bir haberde izlediğim bir vatandaş yaptı, “Bu seçimler Müslümanlarla kâfirlerin mücadelesi olacak; Müslümanlar kazanacak, diğerleri kaybedecek” dedi. AKP’nin ülkeyi getirdiği noktada olay bu kadar basit.

Gençler iş yerlerinde eğlenerek çalışmak istiyor…

Gençler iş yerlerinde eğlenerek çalışmak istiyor…
Ertan Acar

Yapılan araştırmalar Y kuşağı diye tabir edilen 16-35 yaş genç nesil çalışanların, kendilerin bir üst çalışan grubunu temsil eden ve X kuşağı kabul edilen 35-50 yaş çalışan grubuna göre daha eğlenceli ve konforlu iş ortamlarını tercih ettiklerini gösteriyor.

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı olması hasebiyle ben de iş yaşamındaki gençlere ilişkin bir yazı kaleme aldım. Bu nedenle de Barem Araştırma şirketinin geçtiğimiz günlerde yayınladığı X ve Y jenerasyonunun iş hayatındaki tutum ve yaklaşımlarını ortaya koyan araştırmasının sonuçlarını sizinle paylaşmak istedim.

242 kişiyle online anket yöntemiyle gerçekleştirilen ve görüşülen kişilerin 122’sinin X kuşağı, 120’sinin de Y Kuşağı’nın temsilcilerinin oluşturduğu Barem’in araştırmasının sonuçlarına göre; 1980-1999 arası doğan Y kuşağının yüzde 40’ı daha rahat ve konforlu iş ortamları sunan bir iş yerinde çalışmak isterken, bu oran 1965-1979 arası doğan X kuşağında yüzde 24’e düşüyor.

Araştırma, kariyerinin başında olan Y kuşağı ile iş tecrübesi daha fazla olan X jenerasyonunun, işyerinde eğlenerek çalışma, çalışma ortamının rahat olması, hızlı kariyer fırsatı elde edebilme ve sosyal hayatlarının işyerlerine olan etkisi gibi unsurlarla birbirlerinden farklılaştığını gösteriyor.

İş ortamında kendine fırsatlar sunulmasını ve inisiyatif alabileceği ortamlar yaratılmasını bekleyen Y kuşağının yüzde 43’ü yaratıcılığını sürekli direktif alarak değil, kendi kendine tecrübe edinerek öğrenmekten yana olduğunu söylüyor.

Y kuşağının yüzde 69’u yöneticisinden düzenli olarak performansıyla ilgili geri bildirim almanın motivasyonunu artırdığını söylerken, X kuşağında bu oran yüzde 53.
Yöneticiden düzenli olarak performansı ile ilgili geri bildirim almak isteyen Y’lerin; hırslı ve kariyer basamaklarını hızla çıkmak isteyen bir yapısı var.

İşyerinde eğlenerek çalışmak, bu jenerasyon için diğer önemli bir motivasyon kaynağı. Y kuşağının yüzde 73’ü iş ortamında eğlenerek çalışmak isterken, X kuşağının yüzde 54’ü eğlenceli bir çalışma ortamını önemsiyor.

Özel ve iş hayatında anlaşabileceği insanlarla beraber olmak, Y jenerasyonu için önemli bir unsur olarak öne çıkıyor.
Araştırmada, “Sosyal yaşantımı ve özel hayat saatlerimi etkileyecek hiçbir iş yerinde çalışmam” diyenlerin oranı Y kuşağında yüzde 48, X kuşağında ise yüzde 39.

Yine araştırmaya göre, sosyalleşmeyi seven Y kuşağının yüzde 63’ü işyerinin esnek bir çalışma ortamı sunmasını isterken, X kuşağının yüzde 49’u esnek bir çalışma ortamının önemli olduğunu düşünüyor.
Görünen o ki, beyaz yakalılar içinde artık “Ne iş olsa yaparım” diyen nesiller geride kalmış. Daha çok “Kim daha sosyal, konforlu ve kariyerim açısından daha çok inisiyatif sunarsa onunla çalışırım” diyen bir Y kuşağı var artık işlerin başında…

Darbe idam, sivil asker derken kefen edebiyatı…

Darbe idam, sivil asker derken kefen edebiyatı…
Hasan Cemal

Mısır’da eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi idama mahkûm edildi.
Mursi, seçim sandığından yüzde 52 oyla çıkarak cumhurbaşkanı seçilmişti.
Mısır’da şimdi cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan General Sisi tarafından bir askeri darbeyle devrildi.
Sözü uzatmak yersiz.
Mısır’da Müslüman Kardeşler’in lideri Mursi’nin bir darbeyle devrilmesi de, idama mahkûm edilmesi de, kararın yarın öbür gün infaz edilmesi de kabul edilemez.
Çözüm değildir.
Siyaset meydanında yeni kan davalarının tohumlarını ekmektir.
Mısır’ı barış ve istikrardan daha beter uzaklaştırmak, ülkede demokrasi yolunu kapatmaktır.
Kısacası:
Çare ne darbe, ne de idamdır; sağlıklı çözüm, seçim sandığında demokrasi yolunu açmaktır.
2013′te darbeyle devrilen Mısır’ın demokratik seçimlerde seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, ‘casusluk’ ve ‘hapishaneler baskını’ davasında idama mahkûm edildi

Her idam Türkiye’yi geri götürdü

Mısır’da Mursi’nin darbeyle devrilmesi de, idama mahkûm edilmesi de, kararın infaz edilmesi de kabul edilemez
Bütün meslek hayatını darbeler ve idamlarla geçiren bir gazeteci olarak bu noktayı vurguluyorum
1960’da 27 Mayıs’la başladım.
Sonra 1971’de 12 Mart geldi.
1980’de 12 Eylül.
Bu askeri darbelerle birlikte idam sehpaları kuruldu.
Menderes’ler asıldı.
Deniz Gezmiş’ler asıldı.
Erdal Eren’ler asıldı.
Asker, mıntıka temizliği yaptı.
Peki, sonra ne oldu?
İstikrar ve barış geldi mi?
Hukuk devleti kapıyı çaldı mı?
Demokrasi olduk mu?
Ne gezer?..
Her darbe, her idam Türkiye’yi biraz daha geriye götürdü, karıştırdı.
Siyasete kan davası bulaştırdı.
Bu da Türkiye’yi kutuplaştırdı, cepheleştirdi.
İdamlar, siyaset yasakları Türkiye’ye öylesine kötülük yaptı ki, bu nedenle ‘oyunu kuralına göre oynama’yı bir türlü öğrenemedik.
Deniz Gezmiş 12 Mart 1971, Adnan Menderes 27 Mayıs 1960, Erdal Eren de 12 Eylül 1980 darbesinden sonra idam edildi.

Siviller demokrasi platformunda buluşamadı

Menderes’ler, Deniz Gezmiş’ler, Erdal Eren’ler asıldı. Asker, mıntıka temizliği yaptı. Peki, istikrar ve barış geldi mi?
Evet, demokrasi ve hukuk devletinin bu memlekette buharlaşmasında, siyasette normalleşmenin gecikmesinde bir numaralı sorumlu, darbelerle idamlardır.
Askerin siyasete karışmasıdır.
Ama tek sorumlu da asker değildir.
Geçen hafta 12 Eylül darbesinin lideri Evren’in ölümüyle ilgili yazımda belirttiğim gibi, bu ülkede ‘asker sorunu aynı zamanda sivil sorunudur.’
Çünkü siviller de, demokrasi oyununun temel kurallarında yıllar yılı anlaşamadılar, ortak bir demokrasi platformunda buluşamadılar.
Darbeler, idamlar hep böyle geldi.
Siyaset meydanında asker gölgesi bu yüzden hiç eksik olmadı.
Yıllar geçti, taşlar yerine oturmadı.
Diyalog, uzlaşma, farklılıklara tolerans ve tahammül gibi temel konuların uzağında kaldık.
Çünkü, seçim sandığından çıkan çoğunluğun her şeyi yapabileceğini demokrasi sandık.
Demokrasinin sadece seçim sandığı olmadığını öğrenemedik ya da öğrenmek işimize gelmedi.
Bugün durum farklı mı?
Hayır değil.
Tayyip Erdoğan da, demokrasiyi sadece seçim sandığından çıkan çoğunluk sanıyor.
Sadece kendi sesinin duyulmasını ifade özgürlüğü sanıyor.
Farklı seslere de, eleştirel seslere de tahammül edemiyor.
Onun için de Erdoğan, ne demokrasi tanıyor, ne de hukuk. Demokratik hak ve özgürlüklerin canına okumaya devam ediyor.
7 Haziran seçimleri için düzenlediği mitinglere elinde Kuran’la çıktığı için de tartışmalara neden Cumhurbaşkanı Erdoğan, Eylül 2011′de Mısır’da ziyaret ettiği Mursi’ye ‘laik bir anayasa yapmalarını’ tavsiye etmişti

Cemaat yayınlarının susturulması talebi

Cemaat’e ait bütün radyo ve televizyon kanallarının, internet siteleriyle gazetelerin susturulması istendi. Allah akıl versin!
Bu bakımdan son işaret, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan geldi.
Demokrasi ve hukuk adına ne varsa ayaklar altına alan bu talep, Paralel Yapı iddialarıyla ilgili soruşturmayı yürüten Ankara Cumhuriyet Savcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçları Soruşturma Bürosu’ndan geldi.
Engelleme için Ulaştırma Bakanlığı’na yapılan başvuruda şu satırlar ilginç:
“Silahlı terör örgütü kuran, yöneten, anayasal düzeni zorla ihlal etmeye teşebbüste bulunan, hükümeti yıkmaya teşebbüs eden örgütün kurucusu ve yöneticisi Fethullah Gülen’in örgüte yönelik genel çağrı ve talimatlarının örgütün elindeki basın yayın organları üzerinden verildiği…”
Allah akıl versin!
Genelkurmay Başkanı Başbuğ’u terörist diye yargılayan kafa ne kadar hukuktan uzak idiyse, şimdi Fethullah Gülen’i ‘silahlı terör örgütü kurmak’tan yargılamaya hazırlanan kafa da hukuktan o kadar uzaktır.
İnandırıcı değildir.
Her iki kafa da, demokrasi ve hukuk devletine tamamen aykırı bir zihniyetin ürünüdür.

Kefen edebiyatı…

Tayyip Erdoğan yüzde 52 oyla sandıktan çıktığı için her şeyi yapabileceğini sanıyor.
Evet, seçim sandığı olmadan demokrasi olmaz.
Ama seçim sandığı her şey değildir.
Hukuka saygılı olmadan da, özgürlük ve farklılıklara saygılı olmadan da demokrasi olmaz.
Mısır’daki Sisi darbesi ve Mursi hakkındaki idam kararı, evet, Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi ‘seçim sandığına bir darbe’dir.
Çare ve çözüm, hiç kuşkusuz darbe de değildir, idam da.
Düğüm, bir yandan özgür seçimlerle, diğer yandan demokratik hak ve özgürlüklere saygıyla çözülür.
Darbe ve idamlara demokrasi ve hukuk adına haklı olarak karşı çıkarken, en başta sivilleri ilgilendiren bu noktaları da hiç unutmayalım.
Ya da kefen edebiyatı ile gözardı etmeye kalkışmayalım.

Deizm, maskeli şirkten kaçışın yoludur…

Deizm, maskeli şirkten kaçışın yoludur…
Yaşar Nuri Öztürk

Göker Önen yazıyor:
“Etrafımda pek çok deist insan var. Bir yaratıcının olması gerektiğini, evrenin durduk yere oluşamayacağını onlar da kabul ediyorlar. Fakat aradıklari cevabı ortalarda dolaştırılan dinde bulamadıkları için dinlerden uzaklaşıyorlar. Ama bu insanlar bildiğim çoğu dindardan daha dürüst, fedakâr, çalışkan. Bu insanları görünce ‘Bunları yakmak isteyecek bir yaratıcı kudret nasıl olabilir!’ diyorum.”
Cevap vereyim:
Yaratıcı Kudret derken Kur’an’ın tanıttığı Allah’ı kast ediyorsanız, emin olun ki, o Allah, kendisine inanan ahlaklı hiçbir insanı yakmayacaktır. Böylesi insanlar, dincilerin dayattıkları ahlaksızlık ve talan dinini yaşamasalar bile kurtulacaklardır. Hatta belki de öncelikle o yüzden kurtulacaklardır. Dincilerin anlattığı dini yaşamaz iseniz en kötü ihtimalle günahkâr olursu-nuz; eğer o dini yaşarsanız müşrik yani Allah düşmanı olursunuz. Tercih sizin.
Çetinkaya rumuzlu okuyucum Almanya’dan yazıyor
“Yurtdışında büyümüş biri olarak sizi 10 yıl önce keşfettim. Türkçe ve Almanca tüm kitap-larınızı aldım ve okudum. Eğer sizi tanımamış ve sayenizde Kur’an’ı okumamış olsaydım, İslam dinini hayatımdan çoktan silip atmış olurdum. Size yapılan haksızlıkları burada dehşetle izliyorum ve şunu söylemek istiyorum: Çok sevdiğim yurdum Türkiye’den, içindeki riyakâr, müşrik, hak ve adalet bilmez, çıkarlarından başka bir şey düşünmez sözde Müslümanlar yüzünden soğudum.”
“Hakkın ve adaletin sahibi Yüce Allah yardımcınız olsun! Bu dünyada, özellikle Türkiye’de sizin mesainiz gereken değeri asla bulmayacak. Umudum yok. Rabbimin sizi bu dünyadan daha üstün âlemlerde ödüllendireceğine olan inancımı Kur’an’dan alıyorum.”
Deniz Dilege yazıyor:
“Programlarınızı ilgi ile takip ediyorum. 19 yaşındayım. İki dile de gerçekten çok iyi hâkim olmanızdan dolayı mealiniz çok anlaşılır ve akıcı. Kur’an’ı sizin mealinizden düşüne düşüne, anlaya anlaya okumaya başladım ve son üç yıldır okuyorum. Allah sizden razı olsun.”
Nevzat Sarıaslan yazıyor:
“Kur’an mealinizi altını çizerek okuyorum. Okudukça, bugünkü dinin Kur’an’la alakasının olmadığını gördüm. Bunlar imam-hatip mezunu olduklarına göre, Kur’an’ı okumuş olmalılar. Kamu mallarına nasıl musallat olurlar! Ahirete ve hesaba çekileceğine inanmayana Müslüman denemez. Bunlar halkı, sizin dediğiniz gibi, Allah ile aldatıyorlar. İyi ki varsınız. Kur’an’ı raflardan indirmemize sebep oldunuz. Allah razı olsun!

O öldü. Peki zihniyeti?

O öldü. Peki zihniyeti?
Aydın Engin

Darbe yapmak suçundan ömür boyu hapse mahkûm edilmiş, rütbeleri sökülüp dört yıldızlı generalden rütbesiz er düzeyine indirilmiş (erlere saygısızlık olmuş ama neyse); cezası Yargıtay denen yüksek yargı organında “acelesi olmayan işler” rafına kaldırılmış; böylece cezası kesinleşmeden bu dünyadan çekip gitmiş bir zatın ardından söylenmedik, yazılmadık ne kaldı?

Sadece gazete yazılarından söz etmiyorum. Twitter’de, Facebook’ta klavyeye yumulan böyle bir günde susmadı, içinden geçenleri dillendirdi; Kimi yürek serinletmek için 93 yaşında, “yaşayan bir ölü”ye dönüşmüş darbeci faşist generale diline geleni söyledi; kimi 12 Eylül çetesinin marifetlerini bir kez daha hatırlattı; kimi Erdal Eren’in çocuk yüzünü anımsayıp bir kez daha ağladı…
Hepsinin içinde bir gazetenin başlığı beni irkiltti. Gazete Kenan Evren’in ölümünü “Bir dönemin sonu” başlığı ile vermeyi yeğlemişti.

Bir dönemin sonu öyle mi?
12 Eylül 1980’in bir dönemin başlangıcı olduğuna itirazım yok. O güne kadar üstü örtük yürüyen faşizan yönelimler o günden itibaren açık, pervasız, kendini saklamaya ihtiyaç duymayan bir faşizme dönüşmüştü.

Ama 2015 Mayıs’ında, cunta başının ölümü üstüne “Bir dönemin sonu” diyebilmek için ya fazla iyimser, ya fazla saf olmak ya da bizleri salak sanmak gerek.

Hayır hayır, “Cunta üyeleri öldü ya da yaşayan ölüye dönüştü ama o dönemde daha alt rütbede de olsa işkence eden, askeri yargıç olup idam kararları veren, görevli oldukları kent ve kasabalarda zulüm ve ölüm aygıtı gibi hüküm süren pek çok suçlu hayatta, onlar yargılanmadan bir dönemin sonuna gelinemez” filan diyecek değilim.
Türkiye yargı erki henüz faşizmi bir suç olarak kabul edecek, faşistleri yargılayıp cezalandıracak “ehliyet ve zihniyet”te değil.

***

Bir dönemin sonuna filan gelinmedi, çünkü dönemler onu başlatan, ona damgasını vuranların yaşamları ile başlayıp bitmez.
Sormak gerek: 12 Eylül zihniyeti bugün de yaşıyor mu, yaşamıyor mu?

12 Eylül Anayasası, üstüne vurulan onca yamaya rağmen bugün de özünü koruyarak sürüyor.
12 Eylül’ün YÖK’ü bugün özünden ve kuruluşundaki uğursuz amaçtan hemen hiç sapmadan yürüyor.
12 Eylül’ün demokrasiye vurduğu yüzde 10 barajı prangası bugün de hiç gevşemeden yürürlükte.

Siyasi partileri bir deli gömleği gibi kuşatan Siyasi Partiler Yasası el sürülmeden korunmakta.
Terörle Mücadele Yasası yeni yamalarla daha da pekiştirilip, 12 Eylül generallerinin bile kıskanacağı bir polis devletinin temellerini attı.

Yani 12 Eylül zihniyeti hiç de sona ermiş değil.
Nitekim 12 Eylül’ün tadı damağında kalan, devletin gerçek sahibinin kendileri olduğuna kuşku duymayan, bizler için neyin iyi, neyin doğru olduğunu kendilerinin bildiğinde ısrar eden generaller 28 Şubat sürecinde “adı darbe olmayan darbe” uyguladılar.

O dönemi izleyen 2000-2004 dönemlerinde ise “adı darbe olacak darbe” için kolları sıvadılar; hazırlandılar. 12 Eylül zihniyeti bal gibi canlıydı ve yaşıyordu.

Ancak o zihniyetin elebaşıları da yargılanamadı. Onun yerine hiçbir suç işlememiş olanlar, zihniyetleri darbecilerden yana olsa bile bir suça bulaşmamış olanlar, sadece AKPCemaat ikilisinin iktidarına karşı oldukları için aynı çuvala konarak hapislere atıldılar, hukuksuzluğun kolay gezdiği mahkemelerde yargılandılar ve böylece 12 Eylül zihniyeti ile hesaplaşma ve sahiden darbecilik suçu işleyenleri cezalandırma fırsatı bir kere daha Türkiye’nin elinden alındı.

Dahası AKP – Cemaat itiş kakışının bir sonucu olarak yakın geçmişte yargı girişiminde bulundukları saklanamaz hale gelmişler yeniden itibar kazandılar, kumpasa maruz kalmış, mağdur edilmiş masum rolünde karşımıza dikildiler.

***

12 Eylül zihniyeti hem iktidardaki partinin elinde, hem bugünlerde onunla balayı yaşamakta olan darbeci kafa ve kişilerde yaşıyor…
Evren öldü ve “Bir dönemin sonu”na geldik öyle mi?
Haydi canım sen de!..

İstiyorsunuz da ne yapıyorsunuz?

İstiyorsunuz da ne yapıyorsunuz?
Sanem Altan

Özgürlük ne acayip bir şey…

Hepimiz özgür olmayı çok isteriz ama ‘artık istediğin gibi özgürsün’ deseler ne yapacağımızı bilemeyiz…

Hatta korkarız bile…

Özgürlük büyük sorumluluk getirir çünkü…

Hayatın karşısında tek başına kimseyi suçlamadan, hiçbir şeyden şikayet etmeden sorumluluğu almak, çoğumuzun ne bildiği ne de aslında istediği bir şeydir…

Onun yerine başkalarını suçlayarak, her olmayandan şikayet ederek, hep özgür olmayı istediğimizi söyleyerek bir ömür geçirmeyi tercih ederiz…

Bu kolay olandır çünkü…

***

Baskıcı siyaset de genellikle özgür olmaya cesareti yetmeyenlerin ülkesinde baş rolde olur…

Ne yazık ki biz de tam böyle bir toplumuz işte…

Böyle siyasetçiler var diye tutsak değiliz tam tersine özgür olmaya korktuğumuz için böyle siyasetçiler var

ülkemizde…

***

7 Haziran geliyor… Bildiğimiz her şey değişebilir…

Kaç kişi, kaçımız özgürlükler ya da kendi özgürlüğümüz için oy kullanacağız?

Kaçımız herkesin eşit biçimde özgür olacağı bir sistemi istediğini belirtecek biçimde oy kullanacak?

Kaçımız özgür bir toplumda özgür bireyler olarak yaşamak istediğini açıkça ifade edecek oylarıyla?

Pek azımız…

***

Hepimiz uğraşıp didinip, kendimize bir hücre yapıyoruz…

Ve, onun içine girip hapsediyoruz kendimizi…

Artık bütün dünya o küçük hücre oluyor insan için…

Hücremizin dışında olup bitenlerle hiç ilgilenmiyoruz…

Kendi kurduğumuz hücrenin duvarlarına alışıyor ve hep o duvarları görmek, hep o duvarları konuşmak istiyoruz…

Üstelik onların duvar olduğunu da bilmiyoruz. Hücrenin duvarlarını ufuk çizgisi sanıyoruz…

Bu kadar sığ ve derinliksiz fikirlerin etrafta uçuşmasının onları bu denli önemsememizin tesadüf olduğunu düşünmüyorsunuz herhalde…öyle değil mi?

***

Başka dünyaların insanları ‘hücrelerinin dışına çıkıp’ kendilerinin dışında neler olup bittiğini,yeryüzünü, bilimsel gelişmeleri, edebiyat maceralarını merak ediyor…

Biz hücrelerimizde donuk, hareketsiz, karanlık ve galiba epeyce anlamsız bir hayat sürdürmek için diretiyoruz…

Bu da bir hayat tarzı elbet…

Ama bu “tarz”dan mutluluk ve yaratıcılık çıkmıyor. Yorucu ve monoton bir didişme çıkıyor.

Baskı çıkıyor, yasak çıkıyor, çatışma ve nefret çıkıyor.

***

Yaşamak için hücrelerin dışına çıkmak gerek.

Bu da ancak “duvarları” fark etmek ve onları yıkmak istemekle mümkün herhalde.

Bir hücreyi koca bir dünya sanarak gerçek bir yaşama kavuşulmuyor çünkü. Dışarıda bir dünya var.

İnsanların özgürce yaşadığı bir dünya…Bilimin, sanatın, eğlencenin, şakanın, kahkahanın olduğu bir dünya.

O dünyaya katılmak istemiyor musunuz?

Katılmak istiyorsanız, bunun için ne yapıyorsunuz?

Fıtratlarında yalan ve zorbalık var; kaybetseler de iktidarda kalacaklar!

Fıtratlarında yalan ve zorbalık var; kaybetseler de iktidarda kalacaklar!
Celal Başlangıç

Adı konmamış bir sıkıyönetim, ilan edilmemiş sokağa çıkma yasağı vardı sanki.

Taksim alanına kilometrelerce uzaktaki semtler bile polis bariyerleriyle ablukaya alınmıştı.

Beyoğlu’na, Şişli’ye, Beşiktaş’a giden bütün yollar kesilmişti.

Kurtuluş’tan, Pangaltı’dan, Osmanbey’den, Nişantaşı’ndan, Mecidiyeköy’den ana caddelere çıkan yollar, İstanbullular için “çıkmaz sokak” olmuştu.

Koskoca bir kentin iki yakası arasında da toplu ulaşım kesilmişti.

Metroyla, otobüsle, metrobüsle, tramvayla, şehir hatları vapurlarıyla İstanbul’un bir yerinden diğer yerine gitmek olanaksızdı.

Hatta İstanbul’un “hava sahası” bile kapatılmıştı.

Herkes; yasaklı sokaklar, geçilmez caddeler, kapalı bulvarlar arasında “yasaklı yaya kalmıştı”.

Sokaklarda, caddelerde dört tip yaya vardı.

Birincisi, 1 Mayıs’ı kutlamak için Taksim’e gitmeye kararlı olanlar…

İkincisi iş yerine giden ya da gitmeye çabalayanlar…

Üçüncüsü, her şeyden habersiz eş, dost, akraba ziyaretine gidenler, gezmeye çıkanlar…

Dördüncüsü de kalacağı otele ya da havaalanına ulaşmak için sokağa çıkmış, ellerindeki valizlerle şaşkın şaşkın bir oraya bir buraya koşuşturan turistler…

Taksim’e çıkan güzergâhlardan birinde beş on pankartlı gösterici bir araya gelince polis kaskını, gaz maskesini takıp müdahaleye hazırlanıyor… İşyerini açabilme başarısı göstermiş az sayıdaki esnaf o anda dışarıdaki tezgâhını, market sahibi gazete standını, manav dükkanının önüne koyduğu domatesleri, biberleri telaşla topluyor, canının yanı sıra malını da korumaya çalışıyordu.

İşte bütün bunların yaşandığı bir anda, Aksaray’dan sesleniyordu Cumhurbaşkanı:

“Taksim’de miting yapmak demek, o gün tüm İstanbul’u adeta felç etmek demek. Bir de güvenlik sorunu var. Artık metrosuyla, her şeyiyle orası halkımızın, turistiyle, vesairesiyle bir hareket merkezi.”

Oysa o anda Taksim’de miting yasaktı ama, metro zaten çalışmıyordu. “Hareket merkezi’ dediği Taksim’e doğru “halkımız da, turistler de, vesaire de” ulaşamıyordu zaten.

Yaşanan gerçekle söylenen arasındaki fark koca bir “yalan”ın ifadesiydi.

Taksim’i 1 Mayıs’a açmakla övünen iktidarın ya miting yapılan 2010, 2011 ve 2012′de söyledikleri yalandı ya da 2015′te söyledikleri…

Sonuçta ortada “mega kent” İstanbul kadar “mega bir yalan” vardı.

Yalana sarılıyorlardı, çünkü iktidarları tehlikedeydi.

Sadece yalana değil, provokasyona da ihtiyaçları vardı.

Ağrı’da PKK’yi silahlı çatışmaya çekme girişiminde gördüler ki, tezgâh kapasiteleri yetersiz ve Kürt Özgürlük Hareketi bu tür oyunları bozmaya kararlı.

Bu yüzden yasaklarla çevrilmiş İstanbul’da oya devşirilecek bir çatışmaya ihtiyaçları vardı.

Onun için Beşiktaş’tan Gazi’ye kadar bütün İstanbul, böylesine bir tahrike zemin olarak kullanıldı.

Ancak birkaç küçük “arıza”nın dışında umduklarını bulamadılar.

İktidarın “Karanfillerini alıp gelsinler” çağrısının da yalan olduğu ortaya çıktı; DİSK’in kırmızı ve beyaz karanfillerle “Yaşasın 1 Mayıs” yazılı çelengi Barbaros Bulvarı’nda polislerin postalları altında ezilirken.

Görüntülerle sabitken, Demirtaş on defa “Taksim bizim Kabe’mizdir, demedim” dediği halde…

Miting meydanlarında Başbakan’ın bir yalan üzerinden dine, imana ve Kabe’ye sarılıp hamaset yapması…

Kılıçdaroğu, “İmam hatipleri kapatacağız” demediği halde, bu yoldaki iddiaları on defa yalanladığı halde Cumhurbaşkanının meydan meydan, salon salon gezip “CHP imam hatipleri kapatacakmış” demesi…

İktidarı kaybedeceklerine dair ciddi sinyaller alan bir iktidarın telaşıdır.

Bu yüzdendir sadece yalana değil, yasağa ve zorbalığa da sarılmaları.

Halkın gerçekleri öğrenmesinden korktukları içindir yargısız infazlara, tezgâh kokan baskınlara, rehin alma haberlerine yayın yasağı koymaları.

Bu korku yüzündedir attığı tweet nedeniyle gazeteci Sedef Kabaş’ı Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılamaları.

Bir televizyon programında yaptığı konuşma nedeniyle “Halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” suçlamasıyla Prof. Dr. Osman Özsoy’u gözaltına alıp tutuklanmasını istemek de bu korku yüzündendir.

Evet, doğru, bir “korku ve panik” var ama bu “halk arasında” değil, “iktidar arasında” aslında.

Bu korkudan dolayı değil midir, İmralı’da kurulmak üzere olan “müzakere masası”nı devirmelerinin nedeni.

İmralı’da, “Kamu Güvenliği” görevlileri Öcalan’la isim listesi üzerinde görüşürken “İzleme Kurulu gerekli değil” demenin de altında yatan iktidarı kaybetme korkusudur.

Neredeyse “Kürt yoktur” çizgisine gelen üslubun nedeni de “Artık Kürtler bana oy vermeyecek, bari milliyetçileri tavlayayım” telaşıdır.

Beğenmediği yönde karar veren hâkimleri, dünya hukuk tarihine değil, dünya hukuksuzluk tarihine geçecek bir biçimde tutuklamak da aynı korkunun zorbalık olarak dışa vurumudur.

Sadece iktidarın istemediği kararları verenler değil, aslında bütün hakimler gıyabi olarak tutuklanmıştır.

İktidarın istemediği bir karar verdiklerinde, hakimler hakkındaki bu gıyabi tutuklama anında vicahiye çevrilecektir.

İktidarın, tek başına hükümet kuracağı milletvekili sayısına ulaşamama korkusu çok büyük.

Hele HDP’nin barajı aşma ihtimali belli ki uykularını kaçırıyor.

Ama belli ki tek başlarına iktidar olamama durumuna karşı her şeye rağmen iktidarda kalmanın yollarını arıyorlar.

Hatta bulmuşlar bile.

Ne diyor Cumhurbaşkanının danışmanı, eski bakanı, AKP İzmir Milletvekili Binali Yıldırım:

“Koalisyon ihtimali görmüyorum. Teorik olarak böyle bir sonuç doğarsa da koalisyon olmaz, AK Parti azınlık hükümeti kurar ve bir yıl içinde tekrar seçim olur ama buna ihtimal vermiyorum. Vatandaş belki bizim notumuzu biraz kırar. İnşallah istikrar ve güvenin devamı yolunda oy kullanır, aklıselim karar verir.”

Korku da var, tehdit de var, iktidarı kaybetmemek için başka bir yöntem bulma çırpınışları da var.

“Vatandaş belki bizim notumuzu kırar”da tek başına iktidar olamama korkusu…

“İnşallah istikrar ve güvenin devamı yolunda oy kullanır” sözü aslında dolaylı bir tehdit; “AKP’yi seçmezsen istikrar bozulur ha!”

Ama en önemlisi iktidarda kalma çırpınışlarının getirdiği yöntemin de itirafı var:

“AK Parti azınlık hükümeti kurar ve bir yıl içinde tekrar seçim olur…”

Öyle ya seçim sonucu “Başbakanlık görevi”ni kime, kaç kere vereceğini cumhurbaşkanı belirlemeyecek mi?

İşte seçim kaybedilse bile iktidarı bırakmamanın yöntemi bu sözde gizli.

“Aman efendim, anayasa, baba yasa” falan demeyin.

En tepesindekinin “Parlamenter sistemi bekleme odasına aldık” dediği, en önemli kadrolarından bir eski bakanın mevcut anayasayı tanımadığını göğsünü gere gere söylediği bir iktidar anlayışı var ülkenin yönetiminde.

Neredeyse açık açık söyleyecekler tek başlarına hükümet kurmaya yetecek bir çoğunluğa ulaşamasalar bile başka hiçbir partiyi iktidara ortak etmeden “Azınlık hükümeti” yöntemiyle bir yıl daha iktidarda kalıp erken genel seçime gideceklerini…

Yaparlar mı? Neden olmasın.

Muhtaç oldukları kudret, fıtratlarındaki yalancılıkta, yasakçılıkta ve zorbalıkta mevcuttur!

Hukuk Çiğnenirken Susulmaz…

Hukuk Çiğnenirken Susulmaz…
Hikmet Çetinkaya

12 yıllık AKP iktidarının açtığı derin yaraları, hukuku, yargıyı çiğnemesi, bir bakıma “hukukun üstünlüğünü, adalette eşitlik ve dürüstlük” ilkesini yok saymasını toplumun büyük bir bölümü hâlâ görmezden geliyor…
Cumhurbaşkanı Erdoğan, sanki AKP’nin lideri havasında ne zaman televizyonu açsam karşıma çıkıyor; bir toplantıda, açılışta konuşuyor…
Yoksulluğun ve yolsuzluğun içinde yaşıyoruz…
Halkımız geçim derdinde!
Evrensel hukukun tüm değerleri unutulmuş, yargı siyasallaşmış bugün Türkiye’de.
Gerçekten Türkiye böyle bir dönemi tüm Cumhuriyet sürecinde, çoğulcu demokrasiye geçtiğimiz 1950’den beri yaşamadı.
Devleti devlet olmaktan çıkaran bir iktidar gücü, Cüneyt Arcayürek’in deyişiyle “Yargısız demokrasi icat ederek” ülkeyi yaşanmaz hale getirdi.
Son gelişmelere dün değindim, bugün de sürdüreyim:
Türkiye’yi yöneten AKP iktidarının iki sözcüsü Erdoğan ve Davutoğlu, kafalarına göre bir yargı sistemi kurup hukukun üstünlüğü ilkesini çiğnemekten çekinmiyorlar.
Her konuda bilgi sahibi olan ikili, gazeteci Hidayet Karaca ve 17/25 Aralık 2013’te patlayan rüşvet olaylarının açığa çıkarılmasında görev alan polislerin tutuksuz yargılanmalarına karar veren yargıçların Pensilvanya’da bulunan Fethullah Gülen’den buyruk aldıklarını söylüyor.

***

Pensilvanya’dan buyruk gelmiş…
Gerçekten böyle bir şey olduğuna inanıyor musunuz?
Şu paralel yapıyı dün biraz anlatmıştım, demek ki yetmemiş, aslında sık sık yazmakta yarar var.
Yargının nasıl ele geçirildiğini yıllar önce çok yazmıştım…
Temeli sağlam atılmış bir yapıdan söz ediyorum. Savcıların ve yargıçların yasal kalkanları var. Onlar polisler gibi değil.
Şimdi önümüzde duran fotoğrafa baktığımızda hukuku anlamayan bir siyasal düşünce yapısını görüyoruz.
Buyruk Pensilvanya’dan gelmiş!
Nasıl gelmiş?
Mektupla mı, elektronik postayla mı, yoksa telefon mesajıyla mı, neyle?
Kimse bunun nasıl geldiğini, içeriğini falan açıklamıyor; yargıçlar arasındaki hukuk savaşı izleniyor.
Yargı tarihimizde ilk kez böyle Aziz Nesin’lik olaya tanıklık ediyoruz…
Bu hukuk savaşının gerçek suçlusu Pensilvanya’da oturan Fethullah Gülen…
Yahu Pensilvanya’ya, cemaat okullarına kaç AKP’li bakan, milletvekili, holding patronu, gazeteci gitti bugüne dek?
Cicim yıllarıydı üç dört yıl öncesi!
Şu dershaneler yok mu; işler ondan sonra bozulup hasret şarkıları söyleyenler, rüşvet belgeleriyle birbirlerine girdi…

***

Yok hükmünde karar, var hükmünde karar…
Hukuk yerlerde sürünmeye başladı, yargının bağımsızlığı ağır darbe aldı…
Şu yaşananlara baktıkça, gelişmeleri izledikçe aklıma neler geliyor biliyor musunuz?
Fethullah Gülen’in bir telefonla iş bulduğu gazeteciler…
Pek çoğu Pensilvanya’dan medya patronlarına açılan bir telefonla dolgun ücretle iş bulmuşlardı.
Şimdi onların büyük bölümü havuz medyasının vurucu kalem timleri, AKP iktidarının savunucuları…
Şöyle geçmişe dönüyorum… O operasyonlara… Sabaha karşı gözaltına alınan askerlere, sivillere… Gazeteci arkadaşlara…

***

Zaten şu “paralel yapı” dedikleri yapı, iktidarla birlikte Ergenekon, Balyoz, KCK, Poyrazköy, Fuhuş ve Askeri Casusluk operasyonlarını yapmamış mıydı?
Yapmıştı!
Cemaatçilerin yatacak yeri yoktur aslında… Çok insanın canını yaktılar, ölümüne neden oldular, sahte delillerle, uydurma gerekçelerle ülkeyi kandırdılar, karşı çıkanları “darbeci” diye yaftaladılar…
Benim derdim hukukun, yargının, adaletin bir gün herkese gerekeceği…
Siyasiler, yargıçlar, savcılar, polisler dahil herkese!

Dört işlem bilmeyen bir başbakan!

Dört işlem bilmeyen bir başbakan!
Hasan DEMİR

Muhalefet etmek elbette hakaret etmek değil. 13 yıldır ülkeyi yöneten bir partinin başı ve ülkenin başbakanı çıkıp, “Şunu şunu yapacağız” diyor, biz de örnekler vererek “bunlar palavra” diyorsak, bunun adına hakaret değil, “eleştiri” denir. “Palavra”ya hakaret diyenler aynı ağızların ve o ağzın ağabeyinin önüne gelene “hain, şerefsiz, vatan haini” demesi “iltifat” mı oluyor?..

Size bir şey söyleyelim mi? O yazı aslında turpun küçüğü idi.

Bu tür eleştiriler alabileceğimizi düşünerek turpun orta boyunu bugüne saklamıştık… Büyüğünü internetten siz bulun. Nasıl bulacağız diyorsanız, Arslan Bulut’un yazılarında bir hayli ipucu var, o izleri takip edin deriz…

Gelelim “palavra” bahsinden turpun “orta boy” olanına…

“Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten Başbakan Davutoğlu daha dört işlem bilmiyor” desek “Hadi be, o kadar da değil!” dersiniz.

Ama maalesef bu doğru.

Üstelik dört işlem bilmeyen Davutoğlu, bir seçim daha kazanacak, ülkeyi bir dönem daha yönetecek, iddiası bu…

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının daha ilkokulda öğretilen dört işlemi bilmediğini elbette yazmazdık amma, bunu dünyanın gözünün içine baka baka kendileri söylemiş, biz de yandaş gazetelerden Akşam’da okuduk…

Buyurun birlikte okuyalım:

“Davutoğlu, Uluslararası Finans Enstitüsü’nce The Four Seasons Bosphorus Hotel’de gerçekleştirilen ’Türkiye’nin Dönem Başkanlığında G-20 Gündemi’konferansı kapsamındaki akşam yemeğinde konuklara hitap etti.

Davutoğlu, Türkiye’nin ekonomik performansı ile 2001 yılındaki ekonomisi kıyaslandığında müthiş bir değişim görüleceğini dile getirerek, ’Ama bütün perspektiflerden, tüm bakış açılarından bütçe açığımız sadece yüzde 1,4, borcumuzun gayrisafi yurt içi hâsılaya oranı yüzde 13’lerde. Daha önceleri yüzde 25-30’lardaydı. Bütün istatistikler gösteriyor ki Türkiye bir başarı öyküsü yaratmıştır’diye konuştu.”

Ve daha pek çok şey söyledikten sonra Prof. Dr. unvanlı Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Sayın Davutoğlu dört işlem bilmediğini bakınız nasıl itiraf etti.

Yine Akşam’dan:

“(…) küresel krizden bu yana 6 milyona yakın yeni istihdam oluşturduklarını vurgulayarak, ’Gayrisafi yurt içi hâsılamız neredeyse 800 milyar doları geçti. Kişi başına düşen milli gelirimize baktığınız zaman bu da 19 bin doları geçti. Türkiye şimdi üst orta gelir grubu ülkelerden birisi haline geldi…”

“Gayrisafi yurtiçi hâsılamız 800 milyarı ’neredeyse’şartıyla geçti” ise nüfusu 78 milyon olan Türkiye’de nasıl oluyor da Başbakan Davutoğlu, “Kişi başına düşen milli gelirimize baktığımızda bu da 19 bin doları geçti” diyebiliyor.

Kişi başına düşen millî gelir, gayrisafi milli hâsılanın ülke nüfusuna bölünmesiyle ortaya çıkmıyor mu?

Paylaştır 800 milyar doları 78 milyonluk Türkiye’ye, kişi başına düşen millî gelirin 10 bin küsur dolar olduğunu gör…

Yani yapılması gereken sadece ilkokulda öğretilen dört işlemden biri olan “bölme” den ibaret…

Zaten IMF, Türkiye 10 bin dolar milli gelir bandında diyor.

Ekonomi ile ilgilenen sivil toplum kuruluşları, “Ülkemiz 10 bin dolarlık ekonomi bandında patinaj yapıyor, Türkiye orta gelir tuzağında” diye ciddi uyarılarda bulunuyor, Başbakan Davutoğlu da tutuyor, uluslararası bir camiaya seslenirken “Milli gelirimiz 800 milyar dolar, kişi başına 19 milyar düşüyor, yüksek gelir sınıfına geçtik” diyor.

Biz bölme işleminde bile hata yapan bir Başbakanın açıkladığı bir hükümet programının pek çok bölümüne “Palavra” dediğimizde, zatı şahanelerine niye “hakaret etmiş” olalım!

Böyle bir hatayı muhalefet liderlerinden biri yapsaydı hem Erdoğan, hem Davutoğlu, hem havuz medyası, “Bunlara dört koyun bile teslim edilmez” diye meydan meydan dolaşmaz, manşet manşet bulaşmazlar mıydı?

Erdoğan prangasını kırabilecek mi?

Erdoğan prangasını kırabilecek mi?
Tarhan Erdem

Erdoğan, bu günden tezi yok, “seçimle geldim” demeden, Anayasa içinde bir Cumhurbaşkanı olmalıdır.
Bana göre, ülkenin önde gelen sorunu, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın son yıllardaki anayasa anlayışı ve o anlayışla davranmasıdır.

MÜSİAD Genel Kurulunda Cumartesi günü yaptığı konuşma da, sorunun ne kadar derin olduğunu gösterdi.
Sayın Erdoğan, Cumhurbaşkanı seçilmesini, görevini, yetkilerini ve sorumluluklarını, Anayasa’da yazıldığının dışında anlamaktadır; maalesef Anayasa’da yazılanların anlayışı içinde yorumlamasına izin verdiğini, verebileceğini sanmaktadır!

Davranış ve konuşmaları da, anlayışına uygun olarak gelişmekte; konuşmaları kişisel düşüncelerine, amacına ve siyasal hedefine uygun hazırlanmaktadır!
Sayın Erdoğan, “onlar ve ben kalıbı” içinde düşünüp konuşmakta, korkarım karar vermektedir!

MÜSİAD konuşmasından “onlar” kalıbında bir iki cümle vereyim: “Milli iradeye aykırı olarak bu ülkeyi yönetmek istiyorlar”, “Paralel devlet yapılanmasıyla müşterek çalışıyorlar”, “Bizi engelleme gayreti içindeler”, “Bu tür kurumların başlarında kimler var? Biliyoruz!”, “Amaçları imam hatiplerin kapısını kilitlemek”.
Anayasa’nın, bir cumhurbaşkanının halkın büyük kesimini, bu cümlelerle tanımlamasına izin verebilmesi olası mıdır? Ama bizim Cumhurbaşkanımız karşı olduklarını, seçim sonucunu etkilemek amacıyla bu cümlelerle nitelendirmekte, hatta tehdit etmekte sakınca görmemektedir! Niçin?

Çünkü o kendisiyle meşguldür, “Ben” demektedir; MÜSİAD‘da, “Gördüğüm yanlışlar varsa, bunları uyarma gibi de bir görevim var”, “Tarafsızlığım zaten bunu gerektirir.”,”Her saldırı aynı zamanda mücadele ettiğim kazanımlara yöneliktir, dolayısıyla bir yerde de şahsıma yöneliktir”.

“Uyarma görevi” var ama, kimi ve ne zaman, niçin uyarmaktadır?
Devlet hayatında “onlar” ve “ben” ne demektir, bir düşünsenize; bu anlayışı herhangi bir anayasa kabul edebilir mi? Bırakın anayasaları, devlet içinde bir sorumlunun çıkıp “onlar” ve “ben” demesini sade bir kişinin bile tuhaf karşılamaması görülmüş bir şey midir?

Yazımın başında tanımladığım ülke sorununun başlıca görüntüsünü anlatmaya çalıştım: Seçimini ve yetkilerini Anayasa dışında anlamak ve “onlar ve ben” söylemini sürdürmek!
Sadece siyaset adamlarımızın değil, bütün yurttaşlarımızın düşünmesi, çözüm önerileri geliştirmesi gereken bir sorun olarak görüyorum bu sorunu!

Okuyucularıma önerdiğim gibi, ben de düşündüğüm çözüm yolunu okuyucularıma özetlemek istiyorum:
Bir sorunu çözmeye başlamadan mevcut verileri masaya koymak gerekir; hatırlayalım:
1/Seçilmiş bir Cumhurbaşkanımız var, yeni seçim dört yıl sonra; 2/Yeni anayasanın seçimden bir – iki yıl geçmeden hazırlanması söz konusu değildir; 3/AK Parti’nin Anayasa yapacak bir çoğunluk kazanması mümkün görülmüyor; 4/Sayın Erdoğan’ın aklından geçen sistemin, önümüzdeki seçim sonrasında Meclisten geçmesi beklenemez.

Bu koşullar karşısında, milletin birliğini ve Anayasa’nın uygulanmasını -devletin devlet olmasını- sağlama görevinde asıl iş Sayın Erdoğan’a düşmektedir:
Sayın Erdoğan, mevcut Anayasa içinde cumhurbaşkanı seçilmiştir ve gelecek dört yıl, yeni veya mevcut anayasayla, parlamenter sistem içinde cumhurbaşkanlığı yapacaktır.

Seçimden sonra içinde bulunduğumuz, “Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın anayasa anlayışı ve siyasal davranışı” sorunuyla iktidarın ve muhalefetin boğuşmaması Sayın Erdoğan’ın tutumuna bağlıdır. Bugüne kadarki davranış ve anlayışı sürdürmesinin, gelişmeleri zorlamasının ve gidişatı değiştirmesinin ihtimali yoktur.

Sayın Erdoğan, bu günden tezi yok, “Ben seçimle geldim” gibi bir anlayışa saplanmadan, herkesin saydığı yüce bir yerdeki mütevazı bir Cumhurbaşkanı olarak Anayasa içine girmelidir.

Böyle bir tutum ve anlayış önce Sayın Erdoğan’ı tartışma dışına çıkaracak; tarafsız bir Cumhurbaşkanlığı yolunu da açacaktır.
Sayın Erdoğan hiç değilse bugünden sonra kendine düşman yaratmak için konuşmamalı; eski partisinin çok oy alması için ilçe başkanı üslubuyla konuşmak yerine, ülkede birlik kurmak için konuşmalıdır.
Cumhurbaşkanının muhalefete söyleyeceği varsa, halkın karşısına çıkıp söylemek yerine, liderini davet edip, ne söyleyecekse söylemelidir.

Demokrasi ve anayasaya dönmesinin nedenini soranları Sayın Erdoğan’ın; “istediğim anayasayı tanıtmak yerine, mevcut Anayasa içinde kalmamın doğruluğunu anladım” biçiminde açıkça cevaplaması halkın her şeyi anlamasına yetecektir.