Çocuk cinsel istismar ve erkek meselesi…

Çocuk cinsel istismar ve erkek meselesi…
Yonca Tokbaş

2008 yılında da, 18 aylık bir bebeğe yapılan cinsel istismar üzerine herkes ayaklanmıştı. Kampanyalar başlatılmış, isyan edilmişti.

O zaman da, erkek meselesine hiç girilmemişti.
Çocukken ayrı, genç kızken ayrı, genç bir kadınken ayrı, evli ve çocuklu bir kadınken ayrı uğradığım muhtelif cinsel tacizleri dile getirdim, yazdım, paylaştım.
En sonuncusunda dava açtım, avukatım Hasan Ayaz sağ olsun, sayesinde davayı kazandım.
Bütün süreç sırasında çok kere davadan vazgeçebilecek noktaya geldim. Oysa benim yaşadığım, hayli “şanslı” ve kısa bir süreçti.

Arkamda bir destek ordusuyla BEN bile vazgeçebilme hissine kapıldıysam, dar gelirli, az eğitimli bir kesimde bunu bir çocuk ve bir kadının yapmasını beklemek, zaten cinsel istismardan perişan bir kadın ve çocuktan beklenecek en üst ek eziyet!
Kadın ve çocuk susmaz, susturulur bakın! O susar sen konuş demek, yetemez.
En acı, karanlık ve çirkin sorun da budur.

Sen ve ben, şehirli eğitimli, paralı pullu bu şahane sırça köşklü yaşamlarımızdayken, tacize uğramamış olanımız var mı?
YOK!
Peki sen ben o biz, kaç kişi açtı ağzını konuştu?
AZ.
Kaç konuşan, o çok nefis modern, medeni, eğitimli anası-babası ailesi arkadaşı tarafından bu konuda destek gördü?
AZ.

Destek verenlerden kaçı “Bana da oldu, dava yıllar sürer, ben senin yanındayım, yalnız değilsin” gibi “moral” verirken seni aslında susmaya, durmaya bir şekilde vardırdı?
ÇOK.
Ha destek gördü, davaya gitti, dava açtı; hakimi-savcısı-polisi-jandarması, hatta bazen avukatı, -dikkat çoğu da illa erkek- bu saydıklarımdan da psikolojik veya hatta cinsel taciz görmeden kaçı davanın sonuna kadar dayanabildi?
AZ.

Kaç kişi davasını kazandı ve rezil hissettirilmedi?
Bu kadar ifşa edildikten sonra, hangisi sokakta HAKLI olmanın hakkıyla yaşamına devam edebildi?
Cevap olarak az mı desem, yok mu desem bilemedim.
Kendimizi kandırmakla oyalanmayalım.

Cinsel taciz konusunda atılacak gerçek adımlar, KÖKTEN DEVRİM niteliğinde uzun soluklu bir süreçtir.
Bu sosyal ve saptanması en güç hastalığın kökünü, nedenlerini sorgulamadan, tartışmadan “susma susturma” deniyor.
İçimdeki öfkede, ortalarda naralar atanlardan bazılarının da bu konuda aile ve arkadaş ortamında, konunun büyütülmemesi konusunda salık vermiş olmalarının payı vardır.

En özünde usandığım, bu ikiyüzlülük ve algı yönetimi ustalığıdır!
Susulmayacak, konuşulacak bir konu varsa o da ERKEK meselesidir!
Bu konuda bütün cinsiyetler acilen hep birlikte eyleme geçerek devrim yapmalıdır!

Bu ülkede bir suç için idam istem ve söylemi, uzun vadede sadece kadınları idama götürebilecek bir başka risktir. Suçsuz anaları da yakarlar, mağdur kadınları da “rızası vardı” söylemi altında sallandırırlar, dikkat edelim derim.
Bu ülkede çoğunlukla suçlunun erkek olduğu durumda, hâlâ daha çözümün de, nedeninin de, nasılının da gidip gelip kadına ve çocuğa, yani mağdurun kendini koruması ve kurtarması esası konusuna bağlanması kronik bir hastalıktır.

Kadını çocuğu korumak, konuşturmak ikinci adım. Birinci adım suçu işleyen ve çoğunlukla erkek olan kişinin nasıl bu hale geldiğini, erkek meselesine nasıl çözüm bulacağımızı, neler yapmamız gerektiğini tartışmaktır.
Erkek TABU olmaktan çıkmalıdır.
İşte o gün, hiçbir kuvvet kadın ve çocuğu susturamayacaktır.
Yonca
“devrim istiyorum”

Savaş taraftarlarına bir çift sorum var…

Savaş taraftarlarına bir çift sorum var…
Levent Gültekin

Öncelikle şunu belirteyim: İslamcısı, ulusalcısı, milliyetçisi, iktidarı ve muhalefetiyle toplumun büyük bir kısmının ‘Yürüyelim arkadaşlar’ marşını söylediği bir ortamda, “Durun, nereye yürüyorsunuz, ne yapıyorsunuz?” demek kolay bir şey değil.

Çünkü “Bir dakika, ne yapıyorsunuz?” diyenin ‘vatan haini’ denerek linç edildiği bir ortamda, bir insanın ağzını açıp bir şeyler yazması, söylemesi için hakikaten deli olması lazım.
Sorun sadece linç edilmek de değil. İktidarın hamasetle bütün ülkeyi teslim aldığı böyle bir ortamda farklı bir şey söylemenin pek bir yararı da yok. Çünkü kimsenin farklı bir söze kulak verecek hali yok.

Fakat bütün hakaretlere, bütün insaf ve vicdan dışı saldırılara, ‘Yazmanın, konuşmanın hiçbir yararı yok’ duygusunun yarattığı ağır baskıya rağmen yazmaktan, söylemekten de geri duramıyorum.
Çünkü bu ülkenin bir evladı olarak sorumluluk duygusu taşıyorum. “Ne haliniz varsa görün!” deyip arkamı dönüp gidemiyorum.

İktidarların, yanlış politikalarının faturasını, yoksul insanların çocuklarına ödetmesini kabullenemiyorum.
Gidemediğim, ruhumu koparamadığım bu ülkenin daha iyi ve yaşanabilir olması için çabalamaktan başka bir seçeneğimin olmadığını düşünüyorum.

Bu nedenle iktidarın yarattığı korkuya teslim olup savaşla barış getireceğini, huzurlu bir yaşam kuracağını sananlara yöneltmek istediğim, benim de zihnimi kemiren sorular var.
Türkiye Afrin’e adına ‘Zeytin Dalı’ dediği bir savaş ya da operasyon başlattı.

“Ortadoğu’nun cehenneme döndüğü bu dönemde ülkeyi savaşa sokmak o cehenneme girmektir” diye itiraz ettiğimizde “Ne yani sınırımızdaki terör devletine göz mü yumalım?”, “ABD’nin kurduğu tuzakları görmezden mi gelelim?” türü itirazlar geliyor.

ABD’nin sınırımıza kamyonlarca silah sevkiyatı, Türkiye’nin gözünün içine bakarak Türkiye’nin düşman gördüğü PKK’nın yan kuruluşu YPG’yi güçlendirme çabaları, farklı ülkelerin Türkiye aleyhine hesapları ve adımları bu ülkenin her bir evladı gibi elbette beni de endişelendiriyor.

Fakat “Savaş tek yol, başka seçeneğimiz yok” diyen iktidarın kayığına binmeyi de ne aklım kabul ediyor ne de gönlüm.
Neden mi?
Anlatayım.

Bugün yapılanların ne kadar doğru, ne kadar ülke yararına olduğunu anlamak için biraz geriden başlayalım.
Bugünkü duruma nasıl geldik?
Irak işgalinden sonra ABD gözünü Suriye’ye dikmişti.
Fakat Türkiye’yi ve dünyayı ikna edemiyordu.

2005 yılında Bush’la yaptığı görüşmede Erdoğan, “Yapmayın, Suriye’de Esad’dan daha iyi bir lider bulamayız” diye ABD’ye direnmişti.
Çünkü bundan en büyük zararı Türkiye görecekti.
2011’de Suriye karıştı veya karıştırıldı.

Bir de baktık ki Suriye’nin parçalanmasının felaket getireceğini söyleyen Türkiye, Suriye’deki savaşı kışkırtan, göstericilere destek veren, hatta ABD’yle birlikte muhaliflere silah, cephane gönderen ülkelerin en ön safında.
Ülkedeki aklıselim sahibi herkes “Suriye parçalanırsa bundan en büyük zararı Türkiye görür” diyerek yazdı, uyardı.

Fakat iktidar hiçbir uyarıyı dinlemedi.
Dinlemekle kalmadı aynen bugün yaptığı gibi bu tür uyarıları yapanlara “Vatan haini” dedi.
Ülkesini zerre kadar seven herkes Suriye politikasının Türkiye’nin başına iş açacağını görüyordu.

Bu kadar basit bir gerçeği görememiş veyahut iktidarda kalmayı öncelik edindiği için görmek istememiş ABD ve İsrail’in kayığına atlamış insanların bugün “Tek seçeneğimiz savaş” demelerine inanmak, tek dertlerinin, tek önceliklerinin Türkiye olduğunu düşünmek… Bana çok tuhaf geliyor. Size gelmiyor mu? Gelmiyorsa niçin gelmiyor?

Oradan bir Kürt devleti çıkacağını bile bile Suriye’yi parçala, ortaya Kürt devleti çıkınca da “Bizim için çok tehlikeli!” diye feveran et.
Bir tuhaflık yok mu sizce de?
Diyelim ki yanıldılar. Diyelim ki bu kadar açık bir gerçeği öngöremediler.

Peki şu anda Türkiye Suriye’de tam olarak ne istiyor?
Suriye’nin bütünlüğünü mü yoksa bölünmesini mi istiyor? Hangisi Türkiye’nin menfaatine?
Lafta “Suriye’nin bütünlüğünden yanayız” diyorlar, değil mi?

Peki öyleyse “Rejim İdlib’e yürüyor orayı ele geçirecek” diye feveran etmelerini neyle açıklayacağız? Suriye’nin bütünlük kurma çabalarından niye endişe duyuyorlar?
Ya da Suriye’yi bölmeye çalışan ÖSO denen yağmacıları desteklemeyi neyle izah edeceğiz?

Hem “Suriye bölünmesin, Kürt devleti kurulmasın” deyip hem de Esad’ın ülkede kontrolü sağlamasından rahatsız olmak… Hangi ruh halinin, hangi amacın ürünüdür sizce?
Bunun üzerine düşünmemiz gerekmiyor mu?

Bunca çelişki, bunca tuhaflık, bunca ‘yanılma’ ortada dururken “Savaş bizim tek seçeneğimiz” diyen iktidarın arkasına dizilmek, ona inanıp savaşın barış, huzur getireceğine sanmak vatanseverlik oluyor öyle mi?
İçeride toplumu korkuyla yönetmek, istediği her şeyi yapabilmek için OHAL’i fırsat gören bir iktidarın savaş kararını ülke lehine bir adım olarak görmek, iktidarın yanlışlarına ortak olmaktan başka bir şey değil.

Vatanseverlik aklını, sağduyusunu kaybetmiş, iktidarda kalmayı öncelik haline getirmiş bir iktidarın peşine takılmayı değil, daha önceki yaptıklarına bakarak şimdiki yaptıklarından endişe duymayı gerektirir.
Vatanseverlik sonuca bakarak tutum belirlemeyi değil, o sonucu neyin ortaya çıkardığı üzerinde düşünmeyi gerektirir.

Çünkü yangını çıkaranın o yangını söndüreceğini düşünmek pek akıllıca bir iş değil.
Lafı dolandırmadan söyleyeyim: İktidarın önceliği ne yazık ki Türkiye değil.

Korkuya teslim olmuş, bu korkuyla ne yaptığını bilmez haldeki, birinci önceliği iktidarda kalmak olan insanların Türkiye lehine bir iş yapmaları neredeyse imkansız.
Peki ne yapalım?
ABD’nin, PKK’nın kolu YPG’ye kamyonlarca silah sevkiyatından endişe duymayalım mı?

Ya da PKK’nın sınırımızda bir devlete kavuşmasını umursamayalım mı?
Türkiye, yaklaşık 40 yıldır ‘bölünme’ korkusuyla yaşıyor.
Çatışmayla, savaşla, bu korkuya sebep olan sorunu çözeceğini sanıyor.

Bunun için on binlerce evladını toprağa verdi. Milyarlarca lirasını bomba olarak dağa taşa attı. Buna rağmen 40 yıldır bir arpa boyu yol almadı. Tam tersine, sorun daha da derinleşti.
Öncelikle bu korkudan kurtulmamız, hiçbir sonuç getirmeyen çatışmacı politikalardan vazgeçmemiz gerekiyor.

Önce içeride huzuru, barışı tesis etmemiz, toplumsal bütünlüğü sağlamamız, sonra da sınırın öte yanında kim olursa olsun onlarla diyaloğa, dostluğa dayalı ilişki geliştirmemiz gerekiyor.
Düşmanlık politikalarıyla ülkemize de bölgemize de huzur getiremeyiz. Bugüne kadar getiremedik de.

Düşmanlık politikaları komşumuz, akrabamız olan insanları ABD, İsrail ve Rusya gibi devletlerin oyuncağı olmaya zorluyor.
Oturup konuşarak anlaşacağımız, uzlaşacağımız insanları kendimize düşman yaparak onları ‘büyük güçler’in kucağına itmek pek akıllıca bir politika değil.

“Filan devletin şöyle hesapları var.” “Falan devlet Türkiye’ye şöyle tuzaklar kuruyor.”
Eğer böyle tuzaklar, aleyhimize hesaplar varsa tüm bunlarla ancak içeride toplumsal bütünlüğünü sağlamış, kurumlarıyla, kanunlarıyla demokrasisiyle güçlü bir devlet olursak baş edebiliriz.

Hukuku yok eden, toplumsal barışa dinamit koyan, kurumları birer birer işlevsiz hale getiren, ülkeye büyük zarar veren OHAL’i kendi iktidarı için fırsat gören bir yönetimle ne güçlü toplum ne de güçlü devlet olabiliriz.
Uyguladığı yanlış politikalarla içeride devleti zayıflatan, yıkıma sürükleyen iktidar, “Dışarıdan devletimize saldırı var, savaşmalıyız” diye hepimizi onun yanında durmaya zorluyor.

Bütün bunları düşünmeden savaşa taraftar olmak, iktidarın yaydığı korkuya teslim olmak, başta muhalefet partileri olmak üzere hepimiz için büyük bir utançtır.
Ülke sevgisi, elbette duyguyla ama daha ziyade akılla, mantıkla hareket etmeyi gerektirir. Hamasetten, hezeyandan, galeyandan uzak durmayı gerektirir.

Sırf seçim kazanmak, iktidarda kalmak için ülkeyi her geçen gün biraz daha kemiren OHAL’i sürdür. Bir devletin temel direği sayılan hukuku yok et. Özgürlükleri kısıtla. Kurumları birer birer işlevsiz hale getir. Daha fazla oy için toplumsal bütünlüğü boz, kutuplaşmayı kışkırt.

Bütün bunlarla ülke hastalansın, bitap düşsün sonra da kalk, “Benim yanımda durmazsanız vatan hainisiniz” de.
Bunu söyleyenlere söyleyecek tek bir sözüm var: Hadi ordan! Ülkeyi bu hale getirenlere bel bağlayacak kadar aklımı kaybetmedim.

Tarım can çekişiyor…

Tarım can çekişiyor…
Gamze Bal

‘Milli Tarım’ vurgusuna rağmen son yıllarda Türkiye tarımı ithalata boğuldu. 2016’da 15 milyar dolar harcanan tarım ürünleri ithalatı, 2017’de 17 milyar dolara dayandı.

Türkiye tarımı için 2017, ardı ardına gelen ithalat ve sıfır gümrüklü ithalat kararlarıyla geçti. Sektörün kronik sorunları olan girdi maliyetlerinin artması, düşük verim ve kalite konularında herhangi bir iyileşme yaşanmadı. Gübreden mazota, zirai ilaçtan tohuma kadar birçok girdi kaleminde fiyat artışları önlenemedi. Sektör temsilcilerine göre, bir yandan girdi maliyetlerinin artması diğer yandan ithalatta gümrüklerin sıfırlanmasıyla çiftçilerin elde ettiği ürünlerin fiyatı baskılandı.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın tarımda öngördüğü 2018-2022 Stratejik Planı’nda ‘Milli Tarım’ vurgusu yapılmıştı ancak samandan lop ete, canlı hayvandan kuru baklagile kadar tüm tarım ürününde yaşanan ithalat harcaması, 2016’da 15 milyar 637 dolar iken, 2017 Kasım’ında 16 milyar 514 bin dolara yükseldi.

Üretim baltalandı
Tarımda milli kelimesinin havada uçuşturulmasına rağmen uygulamanın gayri milliliğine vurgu yapan Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu ve Çiftçi- Sen Genel Sekreteri Ali Bülent Erdem, bu durumun üretici ve tüketicinin çektiği acıların tuzu biberi olduğunu anlattı.

27 Haziran 2017’de Bakanlar Kurulu kararıyla canlı hayvan ve karkas etin yanı sıra buğday, arpa, mısır gibi hububat ürünlerinin ithalatında da gümrük vergileri düşürülmüş, 22 Kasım 2017 tarihli kararname ile de saman ve kaba yemi kapsayan ürünlerin ithalatında gümrük vergisi oranı sıfırlanmıştı. Hasat döneminde bu kararların alınıyor olmasını ‘üretimin baltalanması’ olarak yorumlayan Aysu ve Erdem, “Çiftçide üretme şevkine darbe indirildi. 2017, çiftçilerin üzerinde ithalat kırbacının şaklatıldığı yıl oldu” dedi.

Yanlış devam etti
19 Temmuz 2017’de Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik’in yerine getirilen Ahmet Eşref Fakıbaba, ilk iş olarak Et ve Süt Kurumu’na (ESK) sıfır gümrükle et ve canlı hayvan ithalat yetkisi vermişti. Fakıbaba’nın döneminde ithalatın hız kazandığını ifade eden Aysu ve Erdem, “29 Temmuz 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlık kararı ile TMO’ya 750 bin ton buğday ve nohut, 700 bin ton arpa, 700 bin ton mısır ve 100 bin ton pirincin yine sıfır gümrükle ithalat yetkisi verildi. Demek ki sorun bakanlarda değilmiş” dedi.

TMO’nun buğday piyasasını düzenlemek yerine fındık piyasasında görevlendirildiğini ifade eden Aysu, buğday piyasasında etkin olmayan TMO nedeniyle hububatta fiyat belirlemesinin tamamen şirketlere geçtiğini kaydetti. Aysu, “Ayrıca hububat ithalatında gümrük vergilerinin hasat döneminde düşürülmesi buğday fiyatlarının düşük belirlenmesine neden oldu. Çiftçiler buğday üretiminden vazgeçti” dedi.

Öte yandan Aysu, Türkiye tarımının büyüme konusunda 2017’de de olması gereken yerin çok gerisinde kaldığını aktararak, tarımın 2017’nin ilk 9 ayındaki büyüme performansının ülke ekonomisinin ortalama büyümesinin altında kalarak yüzde 3.3 olduğunu dile getirdi.

Araziler yok oldu
Türkiye tarımında uygulanan yanlış tarım politikaları nedeniyle yaklaşık Belçika yüzölçümü kadar alanda artık üretim yapılmıyor. Nadas Alanlarının Daraltılması projesinden vazgeçilmesi sonucunda yaklaşık Hollanda yüzölçümü (4 milyon hektar) kadar bir alanda baklagil ekilmediğini, toprağın işlenmediğini aktaran Aysu, “Bu arazilerde baklagil ekiminin desteklenmesi yerine 2017’de kuru fasulye, barbunya, nohut ve börülce ithalatında da gümrükler sıfırlanıyor” dedi.

Dışarıya döviz saçıldı
2017’de çiftçinin aleyhine olan durumlardan biri de, verilecek tarımsal desteklerin üreticinin borcuna bile yetmemesi oldu. 18 Ağustos’ta 2017 Tarım Desteklemeleri Resmi Gazete’de yayımlandığında çiftçi zaten tohumunu ekmiş, üretiminde hasat aşamasına geçmişti. “2006’da, çıkartılan Tarım Yasası’na göre, çiftçimize her yıl Gayri Safi Milli Hâsıla’nın (GSMH) yüzde 1’i oranında destekleme yapılması gerekirken 2007’den beri sürekli olarak bu desteğin her yıl yaklaşık yarısı ödendi” diyen Abdullah Aysu, “Çiftçilerimizin AKP hükümetlerinden 102 milyar TL’nin üzerinde alacağı bulunuyor. Hükümet bu borcunu ödemek için herhangi bir çaba göstermediği gibi çiftçinin 2017’de de alması gereken destek GSMH’nın yüzde 1’nin yarısında kaldı. Ancak ithalata döviz saçıldı” dedi.

2018’de ekonomiye ne olacak?

2018’de ekonomiye ne olacak?
Uğur Gürses

EKONOMİDE yeni yıl görünümü için birkaç temel kilometre taşı var; bu alanlardaki gelişmeler yol haritamızı belirleyecek.

Ancak önce şu tanıklığımı aktarayım; malum, büyük mağazalarda bu zamanlarda “yılbaşı telaşesi” olur. Geçen hafta epeydir tanıdığım bir satış görevlisiyle konuşurken, bu yıl satışların nasıl olduğunu sordum; “çok iyi; binlerce paket hazırladık” dedi. Konuştukça anladım ki giderek artan bir eğilim de şuymuş: Hediye paketleri artık mağazanın farklı farklı müşterilerinden, çeşitli bankaların yöneticilerine gidiyormuş. Oysa bu trafik bundan 10 yıl önce “bankalardan, kendi müşterilerine” yönüneydi.

Bu tablo aslında 2018’in en kritik ipucunu ele veriyor.

Bankalar kalbur üstü müşterilerini hoş tutmak için yılbaşı, bayram ve yıldönümleri gibi özel günlerde hediye gönderirken, benim tanık olduğum “trafikte” tersine dönmüş görünüyor. Çok olası ki; kredi kullanan müşteriler, bankaların yöneticilerini hoş tutmak için yılbaşı bahanesiyle hediye gönderiyor.

Buradan hareketle; 2018’de ekonomide bakacağımız ana kilometre taşları şöyle:

1. Kredi büyümesine bakacağız

2017, Kredi Garanti Fonu’na (KGF) Hazine kefaletinin 250 milyar TL’ye çıkarılmasıyla mart ayından itibaren belirgin biçimde kredi büyümesi sağlandı.

Bu sayede bankacılık sistemi kabaca 290 milyar TL ilave kredi yarattı. Bunun kabaca 250 milyar TL’lik çok büyük bir bölümü TL kredilerden oluştu. Bu yüzden kredi büyümesinin ana itici gücü KGF oldu.

Bankalar arkalarındaki yüzde 7’lik Hazine kefaleti ile bu kredilere payanda buldular ama bu kredilerin kaynağı o kadar da kolay olmadı. 250 milyar TL’ye yakın kredi verirken, bunun kaynağı olarak TL mevduatı sadece 100 milyar artırabildiler. Ya gerisi? Gerisi de bankacılık sistemindeki 30 milyar dolara yakın artan döviz hesapları ile kapatıldı.

Borç alan TL alıyor; varlığı olan da dövize dönüyor. Tasarrufçu da yatırımcı da sorunların farkında. Ekonomide herkes giderek, sorunlara bakarak vaziyet alıyor.

Yine ve yeniden KGF tarzı yeni bir pencere açılıp da kredi büyümesi sağlanabilir mi? Ankara niyetlense de İstanbul’da bu kaynak yok. İşte potansiyel kaynağın ucu ise ülkeye gelecek dövizlere bağlı.

2. Ülkeye ne kadar döviz geliyor ona bakacağız

Makro ekonomik istikrarın da ekonomik büyümenin yaygın olmasının da ana “yakıtı” ülkeye gelen döviz; gelen dövizin de kalitesi.

2017’de (Ekim itibariyle son 12 ayda) 2016 kadar sermaye girişi olurken; reel kesim ve bankaların sağladığı krediler toplamında düşüş oldu. 2016’da toplam 15 milyar dolar finansman sağlayan bu iki kesim 2017’de 1.1 milyar dolar sağlayabildi. Hem de darbe travmasını geride bırakmışken.

Böyleyken nasıl oldu da 2017’de de 2016 kadar finansman sağladık? Portföy yatırımlarının 6.9 milyar dolardan 20.6 milyar dolara çıkması sayesinde. Yani ‘sıcak paranın’ yeniden akmaya başlamasıyla, yılbaşında Merkez Bankası’nın faiz artırımı ile.

Peki bu sürecek mi? 2018’in kritik sorusu bu; “sıcak paraya” dayalı finansman varken, bunun en önemli unsuru tahvil yatırımları iken, enflasyonun altında kalan bir para politikası duruşu ile yeterince sermaye çekilebilir mi? Yukarıdaki iki maddede beklenenleri sağlayacak iki nokta da şunlar: Enflasyonu düşürmek, OHAL’i kaldırmak.

3. Fiyatlama davranışındaki bozulma kontrol edilebilecek mi?

2017’de Merkez Bankası yöneticilerinin yine “eski hastalığı” nüksetti; mali piyasa “yanmadan” faize dokunmuyorlar. Bu da fena halde kredibilite kaybı. Hem 2017 başında, hem de sonuna doğru olan kur hareketi “yumurta kapıya gelene kadar” seyredildi. Bu da enflasyonu ve fiyatlama davranışını bozdu. Dövizle işi olmayan kesimler bile fiyat artışı yapar hale geldi. Merkez Bankası piyasanın gerisinde kaldı. Böyle olunca hem kur baskısının önü açık hem de piyasa faizi yüksek seyrediyor. Üretici fiyatları yüzde 20’li artış seviyesinde. Kur seviyesine dair bakış bozuldukça perakende fiyatlara yansıma hızlanabilir. Tehlike; hane halkını etkileyen enflasyonun yüzde 15’li patikaya kaymasıdır.

Kur ve enflasyonun yüksek seyrettiği bir patikada ekonomik büyüme de hasar görür.

4. OHAL kalkacak mı?

Ekonomideki oyuncuların, birimlerin aklındaki bu; telaffuz edemeseler de mülkiyet ve sermaye konusundaki kaygılar devam ediyor. OHAL ilanına dayanak oluşturan nedenlerin dışında yayımlanan ve itiraz kapısı olmayan KHK’lar yayımlanması tedirginlik yaratıyor, sözlü “kulak çekmeler” ülkeye sermaye gelmesinde, ekonomik büyümenin sürdürülebilir olmasının önünde engel teşkil ediyor. OHAL kaldırıldığında göreceğiz ki; normalleşmeyle ülkeye sermaye girişi hızlanacak, kur gerileyecek, faizler düşecek.

2018’in ülkemize adalet ve refah getirmesi dileğiyle.

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!
Selçuk Şirin

ÜLKEDE ne zaman kavga gürültü olsa yüreğim ağzıma geliyor.

Ali Koç’un dediği gibi karpuz gibi ortadan ayrılmış bir ülke beni endişelendiriyor. Ancak endişemin kaynağı sadece toplumsal değil. Biz görmezlikten gelsek de bu meselenin bir de ekonomik faturası var. Bu faturayı çıkarmadan önce gelin Türkiye’deki toplumsal kamplaşmanın boyutlarını tespit edelim.

KİŞİLER ARASI GÜVENİN EN ZAYIF OLDUĞU ÜLKE!

Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Yılmaz Esmer Hoca’nın yürüttüğü Dünya Değerler Araştırması’na göre Türkiye, kişiler arası güvenin en zayıf olduğu ülkelerden biri. Halkın sadece yüzde 12’si başkalarına güveniyor. Bu oran İsveç, Norveç ve Danimarka gibi ülkelerde yüzde 70’in üzerinde.

Çocuklarımızı bile ayırıyoruz!
Toplumsal kamplaşmanın vardığı boyutu anlamak için geçtiğimiz yıl Marshall Fund tarafından yapılan kapsamlı araştırmaya bakalım. Bu araştırma bize, maalesef meselenin politik ayrışmanın çok ötesine geçtiğini gösteriyor.

Yetişkinler arasında,

– Kızının karşı görüşte biriyle evlenmesini istemeyenlerin oranı % 83

– Karşı görüşten biriyle ortak iş yapmak istemeyenlerin oranı % 78

– Karşı görüşten biriyle komşu olmak istemeyenlerin oranı % 76

– Çocuklarının karşı görüşten birinin çocuklarıyla arkadaş olmasını istemeyenlerin oranı % 74

GENÇLERDE DURUM DAHA DA VAHİM!

Nüfusun yarısı genç olan bir ülkede herhangi bir konuda fikir yürütmeden önce gençlerde durum tespiti yapmak gerekiyor. Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci ve Emre Erdoğan liderliğinde TÜBİTAK tarafından desteklenen kapsamlı bir araştırma, gençlerde ayrışmanın boyutlarını ortaya koymuş. Bu hafta açıklanan veriler iç karartıcı.

Gençler arasında,

– Kızlarının ‘öteki’ gruptan birisiyle evlenmesini kabul etmeyen gençlerin oranı % 90

– ‘Ötekilerle’ iş yapmak istemeyen gençlerin oranı % 84

– ‘Ötekilerle’ komşu olmak istemeyen gençlerin oranı % 80

– Çocuklarının ‘ötekilerin’ çocuklarıyla arkadaşlık etmesini istemeyen gençlerin oranı ise % 84.

KAMPLAŞMANIN EKONOMİK MALİYETİ

Toplumsal güven artık ekonomik bir kavram. Öyle olduğu için de başta Dünya Bankası olmak üzere kalkınma iktisatçıları toplumsal güveni detaylıca ölçer oldu. Çünkü ancak farklı fikirden insanlar birbirine güvendiği zaman ekonomik ve toplumsal ilerleme mümkün oluyor. Özellikle toplumların göçler ve politik çatışmalarla bu kadar karmaşıklaştığı bir çağda, insanları farklılıklarıyla huzur içinde bir arada tutabilmenin yolu toplumsal güveni inşa etmekten geçiyor.

FORMÜL BASİT!

Kalkınma ekonomistleri için ortada çok basit bir hesap var. Bir ülkeyi ekonomik olarak şaha kaldırmanın yolu o ülkede toplumsal güveni inşa etmekten geçiyor. Çünkü bu varsayımları test eden epey bir veri var elimizde. Örneğin Horvath (2013), ülkeler arası karşılaştırmalı analizinde toplumsal güvendeki artışın doğrudan ekonomik kalkınmaya etkisinin doğrusal ve pozitif olduğunu ortaya koyuyor (r= 0.43). Aynı şekilde Bjornskov (2012) ve Dearmon & Grier (2009) gibi pek çok ekonomist, bir ülkede toplumsal güvendeki her 1 standart sapma artışın o ülkenin milli gelirini yüzde 1 ila 2.4 oranında arttırdığını gösteriyor. Bu artışı elde etmek için eğitimde ya da sanayide ne denli büyük yatırımlar yapmamız gerektiğini hesaba katınca Türkiye’nin en masrafsız kalkınma formülünün ne olduğu ortaya çıkıyor.

TÜRKİYE’Yİ KALKINDIRMANIN EN MASRAFSIZ YOLU!

Kişi başı milli geliri 10 yıldır yerinde sayan bir ülke olarak ekonomimizi geliştirmek istiyorsak yapmamız gereken en ucuz yatırım toplumsal güveni arttırmak olabilir. Yol, köprü yapmanın, okul, üniversite açmanın maliyeti çok yüksek. Ama toplumsal huzur dediğimiz, insanların birbirine itimadı dediğimiz kavram sonuçta bir eko-sistem meselesi.

KARPUZ GİBİ YARILMIŞ BİR ÜLKEDEN GİRİŞİM ÇIKMAZ!

Türkiye’nin dünya ile rekabet edebilmesi için katma değeri yüksek üretime geçmesi şart. Bu konuda nihayet ülkede bir uzlaşma sağlanmış durumda. Kalkınmak için katma değeri yüksek üretim yapmak, bunun için de her alanda yeni girişimleri hayata geçirmek gerekiyor. Yani Türkiye’nin bu noktadan ileriye gidebilmesi için yol, köprü artık yeterli değil. Bundan öteye gitmenin yolu fındığı, üzümü, elmayı, İstanbul’u, Konya’yı, Kapadokya’yı daha akıllı bir şekilde işleyip piyasaya çıkarmaktan geçiyor. Peki bu nasıl olacak?

GİRİŞİMCİLİK GÖKTEN ZEMBİLLE İNMİYOR!

Bizde inovasyona büyük bir hayranlık var. Girişimcilik, startup kavramları herkesin dilinde. Sosyal medyada görüyorum, en son teknolojik oyuncaklara acayip düşkünüz. İyi de bu ürünleri ortaya çıkaran bir eko-sistem var. Toplumsal güven o eko-sistemin olmazsa olmazı. Eğer ülkedeki ekonomiyi harekete geçirmek istiyorsak yol, köprü inşasına ayırdığımız kaynağın onda birini toplumsal güven tesis etmek için ayırmalıyız.

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyorOKULÖNCESİNDE ISRAR EDİYORUM!
İKİ haftadır bu köşede okulöncesi eğitimin önemini anlatıyorum. Yıllardır hep aynı şeyi söylüyorum: Her ile üniversite açmaktansa her mahalleye iyi bir okulöncesi kurumu açalım! Bunun niçin böyle olması gerektiğini, bir de Nobel Ekonomi Ödülü almış Jim Heckman’in aşağıdaki grafiği ile anlatmak istiyorum: Eğitimde geri dönüşü en verimli yatırım okulöncesine yapılan yatırımdır.

MİLLİ EĞİTİM’İN ÖNCELİĞİ

Eğitimde sınırlı kaynağı yatıracak yer belli. Peki biz eğitimde yatırımı hangi seviyeye yapıyoruz hiç merak ettiniz mi? Malum bu hafta Meclis’te 2018 bütçesi görüşülüyor. Acaba sınırlı bütçemizi eğitimde doğru yere mi harcıyoruz? Eğitim Reform Girişimi tam da bu soruya yanıt veren bir analiz paylaştı bu hafta. Okul türlerine göre, öğrenci başına düşen 2018 bütçe ödeneği yandaki tabloda mevcut. Gördüğünüz gibi öncelik olması gereken okul öncesine en az kaynağı harcıyoruz. Eğitimde yapmamız gereken tek bir reform var ise o da bu tabloyu tersine çevirmektir. Daha ne diyeyim…

Vicdan bizim altıncı duyumuz…

AÇ KALAN KENDİ VİCDANINDAN YEMEYE BAŞLADI
İpek Özbey

Yavru kediye işkence yapan er, hayat arkadaşının canına kıyan koca, ortağını öldürüp selfie çeken adam, pompalıyla müdür katleden öğrenciler; intiharlar, cinayetler, tecavüzler, linçler, tacizler, saldırılar… Hayat hep vahşet, hep kötülük mü? Peki o naif dünyamıza ne oldu? Ya vicdanımıza? Sanatçı Ahmet Mümtaz Taylan’a göre, ‘aç kalanlar vicdandan yemeye başladı’ ve olan oldu.

– Ne dersiniz; bizi biz yapan erdemleri yitiriyor muyuz? Siz de hayatınızda bunu hissediyor musunuz?

Uzun zamandır hem de.. Giderek artan bir ayrışma var. Bizi biz yapan şey neydi tam hatırlamıyorum, fakat hatırladığım şu: Biz birlikte yaşayabiliyorduk. Böyle bir kültürümüz vardı. Bu, süratle erozyona uğruyor. Bundan ben de mustaribim.

– Neyi özlüyorsunuz?

52 yaşındayım, hatırladığım kadarıyla Türkiye’de hiçbir zaman tam bir ifade özgürlüğü olmadı. Fikir çeşitliliğini ve bunların nispeten özgürce ifade edildiği zamanları özlüyorum.

– Hayatımız adeta gerilim filmine dönüştü. Vurmalar, kırmalar, kavga-dövüşler, saldırılar… Ne oluyor, nereye gidiyoruz?

Belki eskiden de şiddet vardı ama bizim haberimiz olmuyordu. Teknoloji iletişimi hızlandırdı ve bir anlamda bilgiler daha ulaşılabilir hale geldi. Ayrışma, tribünleşme, tribün dışı kalanların bertaraf olmasıyla yapay bir saflaşma da oldu. Herkes bir anda inandığı, inanmadığı yerde kümeleşmeye başladı. Bu tribünleşme şiddeti biraz daha meşru kılan bir iklim yaratıyor. Şiddet, tepeden tırnağa herkesin itiştiği yerde bir tür görünmez kural gibi oldu. Unutmamak lazım; ayıplanmadığı yerde şiddet azgınlaşır. Bir hayvanın ölümüyle sonuçlanan vakada, kedi mal olarak görülüyor, sahipsiz de olduğu için bu adam sahipsiz mala zarar vermiş oluyor. Sabah içeri girip, öğlen çıkıyor. Nişanlısı varmış da canı sıkılmış falan. “Neyse nişanlının başına gelmedi” diye sevinecek hale geliyoruz. Bu, işin en acıklı kısmı.

– ‘Kaybolan naiflik’ diyoruz ya, nasıl kaybettik bunu?

Bence kitlesel bir kabalaşmanın, duyarsızlaşmanın, fazlasıyla tribünleşmenin ve bireysel ahlak ve faziletlerden uzaklaşmanın sonucu kaybettik. İncelikleri ve güzellikleri yaşatmaktan ziyade, memleket Survivor platosuna dönüştü. Türkiye, benim bütün 10 yaşlık periyodlarımda sorunlu bir ülkeydi. Biçimi, özü değişebilir ama esasen hep sorunluydu. Sürekli savrulmalar üzerine geçti ömrümüz. Ama bu insan ömründe uzun bir süre, bir ülkenin yaşında değil. Başka zamanlar da olacak. Türkiye gene dönüşecek. Bu kötü gidişten dünyanın halini kötüye yormak da umutlu bir şey değil.

– Dik durmak, yıkılmamak mı diyorsunuz?

Soru soran, itiraz eden, hâlâ baş eğmeyen, daha güzelini isteyen insanlar var. Yeni meslekler var. Üstelik teknoloji bizi kendimize uzaklaştırdıysa da birbirimize yaklaştırdı.

– Gerçekten yakınlaştırdı mı? Samimi bir yakınlaşmadan bahsedebiliyor muyuz?

Hemhal olmak anlamında somut bir şey. Başkasının derdiyle de ilgilenir, dertlenir olduk. Sorunları çok geç öğrenir, çoğu zaman sadece seyircisi olurduk. Şimdi doğru anlamıyla ‘hepimizin aynı gemide’ bulunduğunu, başkalarının felaketine sevinmenin eninde sonunda kendi felaketinle cilveleşmek olduğunu anlayacak durumdayız. Belki önüne geçemiyoruz, belki çabuk bir araya gelemiyoruz ama haberdarız.

– Belki de her şeyden haberdar olmak mutsuz ediyordur bizi…

Bunun payı vardır muhakkak ama duymamamın kimseye faydası yoktu, duymanın olacak. Toplumsal olaylarda, sığ günlük siyasetin çağırdığı her alana koştura koştura gidip taraf olduk. İki taraftan birini seçme kolaylığına eyvallah ettik. Bu bizi sorunu bilmekten öte çok daha uzaklaştırıyor. Yani mesafelerimizi kaybettik. Çok fazla haber izliyoruz. “Artık haber duymak istemiyorum” diyen bir kişiyi anlayabilirim. Çok fazla içinde olmak, bütün dünyayı sığ meselelerden ibaret görmek gibi bir yanılgıya da düşürebilir insanı. Bence bir yurttaşın makul bir düzeyde ülkesinde olup bitenle ilgili bilgisinin olması lazım. Ama biz ilgili görünmek adına her şeyi tartışıyoruz. Bir ülkede hayvan hakları neden bu kadar feveranla tartışılıyor, anlaşılır bir şey değil.

– Bizi iyi yaşamaktan alıkoyanlara karşı nasıl direneceğiz?

Sığ siyasetle daha az ilgilendiğimizde bunu başarabiliriz. Mesela bugün Kudüs tartışılıyor. Bu, insanlık tarihi kadar eski bir sorun. Günlük hayatta bu kadar konuşulması istendiğinde bunu bizim koşarak kabullenmemizde bir tuhaflık var. Önemli bir konudur ama Türk kamuoyunun yaşadığı bu kadar ağır mesele varken birinci meselesi değildir. Türkiye’de olup biten şeyler için de geçerli. Kadın, çocuk, hayvan hakları gibi üzerinde çok daha iyi anlaşacağımız problemli alanlarda ilerlemek dururken bizim çözemeyeceğimiz konularda haftalarca tartışmamız, konuşmamız tuhaf. Bu da çağrıldığımız her alanda kavgaya koşturmamızın bir örneği. Bunun bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Kudüs’ün ne olacağına Türk halkı karar vermeyecek ama hayvan haklarını, kadın ve çocuk haklarını, ifade özgürlüğünü meselesini çözebiliriz.

– Çözebiliriz ama çözemiyoruz… Bize engel olan şey ne?

Yapamadığımızda da ortaya birbirinden uzak, davalı, katmanlı bir zümre çıkıyor. Bir ülkede sabahtan akşama kadar siyaset konuşulması, ekranda siyasetçilerden başka kimsenin görülmemesinde bir anomali yok mu? Bu garip enerjinin kaynağı da birebir bu ülkenin insanları. Çağrıldığımız her yere koşup taraf olmaya çalışmamız… Bazı şeylerde taraf olamazsın! Hayvan haklarının tarafı mı olur mesela? Çocuk istismarının, kadın cinayetlerinin tarafı mı olur? Biz bunlarda bile tribünler yarattık.

– Ortak Değerler Araştırması’nda katılımcılara soruluyor. Herkes adalet ve güven istiyor. Peki hepimiz istiyoruz da neden başaramıyoruz?

Çünkü emek gerektiren işler bunlar. Dört senede bir oy vererek, meselelerin çözümünü bir siyasetçi topluluğuna devredemezsiniz. Toplum olarak sorumluluk alma konusunda zayıfız. Dört yılda bir oyunu kullanan herkes kendini yurttaşlık görevini yapmış sayıyor. STK’larda çalışmalıyız, siyasetin denetlenmesi yurttaş tarafından üstlenilmeli. Çok eksiğimiz var. Sizce şu cümlede bir sıkıntı yok mu? “Tayyip Erdoğan gitsin ama bu memlekete ne olursa olsun!”… Bu cümlenin, “Tayyip Erdoğan kalsın da ne olursa olsun” cümlesinden hiçbir farkı yok. 80 milyonluk bir ülke bu kadar dar bir tartışmanın içine hapsedilebilir mi? Bu kadar damarı şişmiş, öfkeli insanın çözüm üretme ihtimali yok. Ülke bilerek muhalefeti ve iktidarıyla bu tansiyonda tutuluyor. Burada farklı toplumsal travmalar yaşayabiliriz ve işte tam o noktada aynı gemideyiz. Kendimize benzemeyenle, bizimle aynı olmayanla yan yana olup konuşmayı tartışmayı öğreneceğiz; başka çaresi yok. Her iki taraf da birbirini kendi referanslarına göre aşağılamak, ötelemek için elinden geleni yapıyor.

– Birlikte yaşama kültürünü tekrar savunmak zorundayız…

Kesinlikle… Bize benzemeyenle, bizim gibi düşünmeyenle daha yakın olmak zorundayız. Anlaşmak değil birbirimizi anlamak zorundayız. Anlaşmadan da yaşanır, anlamadan olmaz. Türkiye’de karşındaki senin doğrunu kabul ederse uzlaşmış oluyorsun. Hayır efendim, öyle bir şey değil. O dönmüş oluyor. Ben iki adım atacağım, sen iki adım atacaksın. Ortada bir yerde buluşacağız. Bunu söylediğimde ‘orta yolcu’ diye sataşanlar oluyor tabii…

– Evet Twitter’da bir takipçiniz sizin için ‘Ayağı yere değmeyen Pollyanna’ yazmış…

Çok güzel teşbih fakat n’apıcaz, ne işe yarayacak bu benzetmeler? Bu kuru, kaba eğlencenin yarın sana bize bir faydası olacak mı? Sorun şu: Biri bizi dinlesin istiyoruz ya, işe başkasını dinlemeyle başlayabiliriz.

– Geçenlerde düzenlenen Ortak Değerler Hareketi’nin konferansında ‘Şaban nasıl İvedikleşti’ diye bir başlık vardı. Bu değişime nasıl bakarsınız?

Değişim değil, dönüşümün bir işareti olarak algılayabiliriz. Sosyal, toplumsal dönüşümlerle birlikte roman, film karakterli de dönüştü. Şaban gibi naif, yerel ve evrensel değerlerle meselesi olan bir karakter, tamamen kaba komediye dönüştü. Buradan kesinlikle filmi yapanları eleştirmiyorum. Recep İvedik üzerinden o anlayışın temsil edildiği yüzlek yaşam biçimini görüyoruz. Mizah bunları kaçırmaz. Mizahın işi bunları doğru, yanlış diye ayırmaktan ziyade göstermektir. O gösterir, biz seçimimizi yaparız. Şaban çekildiği günün değerlerini gösteriyordu bize, İvedik ise bu günü.

– Bir de vicdan meselesi var. Yaşadığımız tüm kötülüklerin altından o çıkıyor. Siz bu meseleyi nereye koyuyorsunuz?

Vicdanın altıncı duyu olduğunu düşünüyorum. Ondan yoksun insanlar var. İnsan bir hiçtir. Vicdanlı insan hiç yoktan iyidir. Şimdi ‘hiç yoktan iyidir’in peşindeyiz. Aradığımız budur. Aradığımız büyük bir lüks, refah, inanılmaz yaşam koşulları, “Kuzey Avrupalı gibi olalım, her sabah herkes birbirine selam versin” falan değil. Şimdilik isteğimiz ‘kaybettiğimiz vicdan’a kavuşmak… Vicdan yoksa hiçbir iş yolunda gitmez. Oksijen gibidir, su gibidir. Aç kalanlar kendi vicdanından yemeye başladı. Vicdansız insan sadece bir canlıdır.

– Sizce sonradan edinilen bir şey mi vicdan, yoksa ya vicdanlı ya vicdansız mı doğuyoruz?

Bence bir vicdan ihtimaliyle doğuyoruz. Ailevi, çevresel, ülkesel katkılar veya sekterlikle o filiz ya kavrulup gidiyor ya da büyüyor, ağaç oluyor. Ancak o ağaçlardan oluşan bir ormanın içinde huzurla yaşayabiliriz.

İYİLİK İÇİN SAVAŞMAK GEREKİYOR

İyilik de kötülük de bulaşıcıdır, iyilik için savaşmak gerekiyor ama kötülük için savaşıyoruz. Düşünün, “Yaşasın kötülük” diye bir şey, şakanın bile konusu olmamalı ama dilimize girdi artık. Hayatımıza sızmış çirkinlikler var, dilimize de bulaştı bu. Fakirlikle alay etmek, eşcinsellikle alay etmek, hayvanları itip kakmak, kadın meselesinde bilerek isteyerek küçümsemek… Kötülüğe bu kadar eyvallah etmemek lâzım.

NEDEN AHMET MÜMTAZ TAYLAN?

Toplumdaki her türlü kutuplaşma eğilimini gidermeye yönelik başlatılan Ortak Değerler Hareketi’nin ilk konferansına katıldım. Burada yapılan sunum, hayatımız hakkında çok dikkat çekici tespitlerle doluydu. Konda Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın konuşmasında; “Türkiye’de yaşayanlar kişisel hayatlarında kaderine razı olmuyor ve problemi aşmaya çalışıyor. Ancak ortak hayatta umutsuz, kaygılı ve korkulu. İkili bir hayat yürütüyoruz” gibi altı çizilecek tespitler vardı. Nasıl ayrıştığımızı, ortak hayatımızdaki özlemlerimizi ortaya koyan, izleyende farkındalık yaratan önemli bir konferanstı. Bir gündem zehirlenmesi yaşadığımız malum. Hayatımız oradan oraya savrulurken bizi biz yapan değerleri unutur olduk. Bu hafta 360 Derece’de biraz gündem dışına çıkıp hasletlerimizi konuşmak istedim. Canlandırdığı, içimizi ısıtan naif karakterler, yönettiği oyunlar, yazdığı yazılarda ortak değerlerimize, vicdanımıza seslenen ve her zaman kavgayı değil diyaloğu seçen biri olduğu için Ahmet Mümtaz Taylan ile konuştum.

Bir hikayem var çocuklar…

Bir hikayem var çocuklar…
Erkut Can

Ömrüm boyunca Türkiye’de çok olay yaşadım. Aklımın erdiği 6-7 Eylül olaylarından başlayarak, ihtilaller, muhtıralarla. Asla bitmeyen siyasi kavgalar ve ekonomik sıkıntılar içinde bu yaşa geldim. Ama inanın, son yıllarda yaşadıklarımızı hayal bile edemezdim. Yaşattılar. Daha neler yaşayacağımız da belli değil.

Serzenişle başladım yazıma. Biraz güldüreyim bari. Eminim kimse bilmiyordur. Ama o biliyormuş. E, tabii bilecek. Koskoca profesör. Neymiş bildiği Kuzu Hoca’nın: “Reza Zarrab, baştan beri Amerikan ajanıydı.” Peki Kuzu’nun bu tespitine rağmen biz ne yaptık? Adamı, Bakanlar Kurulu kararıyla ayrıcalıklı Türk vatandaşı yaptık. Ama bir gün Türk polisi onu yakaladı. Hapse girdi. O, gir-çık yaptı ama, onu yakalayan polisler üç yıldır içeride. Hayırsever bir iş adamını yakaladıkları için.

Gel zaman git zaman o hayırsever büyüdü de büyüdü. Haa, bu arada gözbebeğimizle evlenip, baba oldu. Çaktırmadan cari açığımızın yüzde 15’ini kapatıp, bir de rekortmen ihracatçı oldu. Bakanlardan plaket aldı.

Ve bir gün, ölüm korkusu ağır basınca, danışıklı döğüşle güya Miami’ye gezmeye gitti. Gidiş o gidiş. Pazarlık etmişti ya, aldılar içeri. O yatarken Amerikalılar da boş durmadı. 2005’ten beri yaptıklarını yapıp, tapesinden tıpasına kadar toplayıp durdular. Eksikleri de 1,5 yıl boyunca o tamamladı.

Biz ise önce “Bizi ilgilendirmez” dedik. Nedense sonra ilgilendik. Çünkü o, hayırsever bir vatandaşımızdı. Biz anlayamadık nota bile verdik ama o anladığı için yırttı. Sanıktı, itibarlı bir tanık oluverdi. Şimdi, hakimin, savcının, jürinin önünde ötmeye başladı. İkinci gün hapishane tulumunu çıkarıp, ceketini giyerek. Yükümlülüklerini de şöyle sıraladı. Gerçekleri söylemek, Amerika ile işbirliği yapmak.

Çünkü hapisten çıkmanın en hızlı yolunun bu olduğunu biliyordu. O bunu söylerken düşündüm. Keşke, zamanında Türkiye’de yargılasaydık. Ama 20 Ocak 2015’te mecliste 264 kahkahalı oyla akladığımız gibi siyasiler değil, yargıçlar karar verici olsaydı diye. Bugün kulakları New York’ta daha kime milyonlar verdiğini söyleyecek diye heyecan içinde beklemezlerdi.

Evet, Zarrab ötmeye başladı. Bakanlardan bürokratlara kadar verdiği paraları mahkemeyi şaşırtacak şekilde kuruşu kuruşuna söylüyor. Görünen şu; o, hakimin soracağı soruyu biliyor, hakim de alacağı cevabı. Çünkü hepsi derslerine iyi çalışmışlar. Bu bir ayda olacak iş değil. Aylarca çalışılmış anlaşılan. Ve işin acı tarafı daha ikinci günde, zamanın başbakanı, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın adı da mahkeme tutanaklarına bir şekilde girdi. Çok yazık. Gerçekten yazık. Mahkeme 3-4 hafta sürer diyorlar. Bakalım daha neler duyacağız?

RÜŞVETİN BELGESİ OLURMUŞ
Hikayeyi yazarken aklıma geldi. Özallı yıllarda ‘Civangate’ olarak tarihe geçen bir dava vardı. Dönemin Emlakbank genel müdürü Engin Civan, iş adamı Selim Edes’ten 120 milyon dolarını ödemek için 3,5 milyon dolar rüşvet istemiş. Civan’ın “İspat et” lafına da Edes, “Rüşvetin belgesi mi olur p…venk” diye karşılık vermişti.

Demek ki, o zaman etik öyleymiş. Baksanıza Reza Efendi, Çağlayan’a verdiği rüşvetin miktarını, para çeşidini tek tek mahkemeye sundu. “O kadar çok rüşvet dağıttım ki, birbirine karışıyordu” dedi.

Hakan Atilla’ya ise hiç rüşvet vermediğini özellikle belirtti. “İstemedi” dedi. Aboov.

YANARDAĞ LAV PÜSKÜRTÜYOR
Enteresan bir ülke Türkiye. Her gün heyecan verici, adrenalin artırıcı bir olay var. Batı’nın bir yılda yaşamadığını, biz bir haftada yaşıyoruz. Öncesi de var ama boşverin. Malta’dan başladık, yüzerek taa Britanya’ya Man Adası’na ulaştık.

Bu arada boş zamanlarımızda da taciz, tecavüz, kadına şiddet, hayat pahalılığı gibi çıtır çerez işlerle uğraşırken, New York yanardağı beklenmedik bir şiddette Zarrab kraterinden lav püskürtmeye başladı. Bu dünyada artık uzak kavramı olmadığı için, ülkenin büyük bir bölümü lavların yolunu izliyor.

Espri bir yana, bu davayla aramıza mesafe koymamız lazım. En önemlisi de bu davayı iç politika malzemesi yaparak, Türkiye’ye bağlayıp sahiplenmememiz lazım. Hele bir gelişimine bakalım, sonunu bekleyim bakalım. Ondan sonra konuşuruz.

RED ARAŞTIRILMASIN
Ak Parti, şimdiye kadar her araştırma önergesini olduğu gibi, hadi geçtik HDP’nin verdiği önergeyi, CHP’nin verdiği offshore hesap dekont ve belgeleri araştırılsın önergesini de oy çokluğu ile reddetti. Başbakanın sanki görmüş gibi, “Üzerinde oynanmış, değiştirilmiş belgeler” sözüne dayanarak herhalde. Peki kim araştıracak bunu? Sen onları Cumhuriyet Savcısına ver, suç duyurusunda bulun deyip çıktılar işin içinden. CHP, vermeyince Ankara Başsavcısı istedi. Pazartesi ıslak imzalılar Başsavcıya verilecek. Ve sonra, kimin, kimlerin başına çorap örüleceğini göreceğiz. Ya herro ya merro dedikleri bu olsa gerek.

Ah ulan Rıza…

Ah ulan Rıza…
Yeliz Koray

Günlerdir aç olan işsiz genç, bir marketin camını kırarak 2 poğaça ve iki meyve suyu çaldı. Polisler peşine düştüğü genci, parkta poğaçaları yerken yakaladı. Market sahibi şikayetçi olmadı ama mala zarar verme, konut dokunulmazlığı ve hırsızlıktan dolayı hakkında 4 yıldan 12,5 yıla kadar dava açıldı.

Rıza Zarrab’ın şoförü ve yardımcısı, Türkiye’den Rusya’ya bavullarla 150 milyon dolar taşırken yakalanıp gözaltına alındılar. İkisi de serbest bırakılıp “Bize ne olur” der gibi balya balya paralarla fotoğraf çektirdiler.

2008 yılında 14 yaşında olan iki çocuk başka bir çocuğun dondurma parasını çaldı. 1. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutuksuz yargılanan çocuklara 8 yıl sonra 13,5 yıl ceza verildi. Üniversite okuyan gençler, çocukluk hatalarının bedelini üniversiteden çıkıp hapishaneye giderek ödedi.

Değersiz maden olarak beyan edilip İran’a gideceği söylenen madenlerin 30 milyon değerinde 320 külçe altın olduğu ve Dubai’ye gittiği tespit edildi. Rıza Zarrab’a ait olduğu tespit edilen altınlar için soruşturma açılsa da takipsizlikle sonuçlandı.

24 ve 25 yaşındaki 2 genç, bir evin kapısının önünden kullanılmış 4 çift ayakkabı çaldı. İkisini giyip ikisini satacaklardı ama yakalandılar. 4 çift ayakkabıya 21 yıl hapis cezası verildi.

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a kolundaki 700 bin lira değerindeki saati ne karşılığında Zarrab’ın hediye ettiği soruldu. Çağlayan önce fatura gösterdi. Faturanın sahte olduğu ortaya çıkınca parayı elden verdim dedi. Saatin gümrük vergisinin ödenmediği yani kaçak olduğu ortaya çıktı.

Mardinli genç adam, kendisiyle aynı isim ve soy ismi taşıyan birinin vatandaşlıktan çıkarılmasının kurbanı oldu. İsim benzerliğini ispat etmek için senelerce uğraşan genç, yeniden vatandaşlık alana kadar anası ağladı.

Rıza Zarrab, babası ve kardeşi için İçişleri Bakanlığı talimat verdi. Hayırsever iş adamı! ve ailesi, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşı oldu. Reza’ya Rıza adı verildi.

Ege Üniversitesi’ne giden AB Bakanı Egemen Bağış’a Yumurta atan öğrenci 5 yıl, slogan atan gençler de 2 yıl hapis cezasıyla yargılandı.

Muammer Güler, Zafer Çağlayan ve Erdoğan Bayraktar gibi adı yolsuzluk ve rüşvete karışan Egemen Bağış’ın Yüce Divan’da yargılanması için TBMM’ye verilen önerge oy çokluğuyla reddedildi. Bakanlar yargılanamadı.

PKK’nın döşediği mayınlar yüzünden iki bacağını kaybeden Gazi Uzman Çavuşa 57 bin TL tazminat verildi. Bu parayla ev alan gaziye ‘pardon’ diyen İçişleri Bakanlığı dava açarak faiziyle birlikte 120 bin TL istedi. Gazi, parayı ödeyemeyince evine haciz geldi.

17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonunda el konulan; Rıza Zarrab’a ait 1 milyon TL, 800 bin AVRO, 2 kilo altın ve 600 bin dolar ile bakan Muammer Güler’in oğluna ait 400 bin TL, 90 bin dolar ve 320 bin AVRO faiziyle birlikte geri verildi. Zarrab çok hayırsever! olduğu için 55 bin TL faizi Kızılay’a bağışladı.

***
İran’ın idam istediği, ABD’nin neredeyse ömür boyu hapisle yargıladığı Rıza’nın nasıl bir çarkın maşası olduğunu anlamak için yukardakiler yetmiyorsa bizimkilerin telaşına bakmak yeter.

Hukukun üstünlüğü, üstünlerin hukukunu yenerse vay halimize!
O zaman ne diyordu Yusuf Hayaloğlu, “Nasıl da güvendim bu hergeleye…
Ah ulan Rızaaaa
Senden ayrılacağımı sanma. Birkaç güne kalmaz ben de gelirim.”

Kılıçdaroğlu’nun açıklamadıkları…

Kılıçdaroğlu’nun açıklamadıkları…
Saygı Öztürk

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, hesap uzmanı kökenli olduğu için bir belgenin sahte mi, değil mi olduğunu anlar, müfettiş titizliğiyle belgelerin izini sürmesini de bilir. Tabii günümüzde ortaya çıkan her belgeye “sahte” deme alışkanlığı var. Belgelerin sahte, montaj olduğu öne sürülüp üzerlerindeki gölgeyi dağıtma, bu belgeyi ortaya koyanları da itibarsızlaştırma yoluna gidilir. Bu olaylara alıştık. Doğru olsa bile “inkar” yolu seçilir.
Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) sahte belge üretme konusunda uzmandı. Sahte belgeler, CD’ler hazırlanıyor, ihbar üzerine bu belgelere el konuluyordu. FETÖ bağlantılı olan savcı, soruşturma başlatıyor, kendilerinden olan bilirkişi de istediği raporu veriyordu. Örgüt bağlantılı hakim, kişiyi tutukluyordu. İşte, yıllarca bu taktik uygulandı. Şimdi, bu tezgahların içinde olanlar ya tutuklu ya da kaçak. Kuşkusuz, bu yapı, siyasi destek olmadan bunları yapamazdı. Hiçbir zaman da siyasi destek üzerine gidilmedi.

ÜÇ AYRI YERDE SAKLANDI
Kılıçdaroğlu’nun dün açıkladığı belgeler bölüm bölüm geldi. İlk belgeler geldiğinde, Kılıçdaroğlu bunları yetersiz buldu. Üstelik sahte belgelerle Kılıçdaroğlu’na tuzak kurulmuş da olabilirdi. Titiz bir müfettişin yapması gerekeni yaptı, paranın gönderildiği bankalardan da teyitler alındı, hatta belgelere bile ulaşıldı. Bunun için bazı partililerin yurtdışına gönderildiğini de belirtelim.

Ulaşılan belgelerin sıkı bir biçimde korunması gerekiyordu. Çoğaltıldı ve üç ayrı “güvenilir” kişiye teslim edildi. CHP Genel Başkanı, belgeleri sağlama aldıktan sonra konuyu gündeme taşıdı. İp ucu verdi vermesine ama belgeleri düne kadar ortaya çıkarmamıştı. Hemen belirtelim, bu belgeler CHP tarafından basına da belli bir süre verilmeyecek, her fırsatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istifası istenecek. Nitekim, Kılıçdaroğlu’nun neler açıklayacağını milletvekilleri de merak ediyordu. Belgeler açıklandıkça, “Tayyip istifa” sesleri grup toplantı salonunda yankılandı.

SAVCILIĞA VERİLECEK Mİ?
Birileri, belgelerin 2011 yılına ait olduğunu söyleyecektir. Hemen belirtelim, Kılıçdaroğlu, elindeki belgelerin tamamını açıklamadı. Yani bunların devamı da gelebilir. Dün konuştuğum CHP Parti Sözcüsü ve Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan şunları söyledi:
“Söylediklerimizi belgelerle kanıtladık. Şimdi Cumhurbaşkanı’nın istifasını bekliyoruz. Banka dekontlarıyla isim isim, tarih tarih, şirketler, yatırılan para miktarını ortaya koyduk. Türkiye çadır devleti, muz devleti değildir. Bütün meseleler bir kişinin çıkarları, isteklerine göre şekillenemez. Cumhurbaşkanı, halktan dolarlarını bozdurmasını istiyor ama yakınları vergi ödememek için dolarlarını yurtdışına gönderiyor. Simit alırken bile vergi ödenirken, vergi ödememek için yurtdışına para gönderildiğini ortaya koyduk.” Etik bakımından önemli olan konuyu CHP, talep edilmedikçe savcılığa göndermeyecek.

AKP DÖNEMİNDE TANIŞTIK
“Asrın bağış yolsuzluğu” denilen Deniz Feneri e.V soruşturmasında, sanıklar Almanya’da hapis cezasına çarptırıldı ama aynı davanın Türkiye ayağında ise neredeyse soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcıları cezaevine gönderilecekti. 17 Aralık soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Celal Kara, araştırmaları yapan dönemin Mali Şube görevlileri ya hapiste ya da kaçak durumda… 17 Aralık dosyası ise ABD’de… Banka genel müdür yardımcısı Mehmet Hakan Atilla davanın sanığı. Bakın şu işe, ülkemizin başına gaileler açan İran asıllı Reza Zarrab ise tanık olup ceza almadan kurtulmayı planlıyor. Olan yine Türkiye’ye oluyor. “Ergenekon”un sahte belgeleri, “Balyoz”un, İzmir, İstanbul Casusluk davalarının sahte CD’leri unutulmadı. Sahte olduğu defalarca kanıtlanmasına ve sahteliği bilinmesine rağmen bu ülkenin insanları yıllarca cezaevlerinde tutuldu. Siyaset, yargı üzerinde öyle etkili oldu ki, kendisini savcı olarak gösteren siyasetçilere de tanık olduk. Ne zamana kadar? 17 Aralık 2013’e kadar… Çünkü bu kez soruşturma siyasetçilere, çocuklarına uzamıştı.

SAKIN MERAK ETMEYİN
ABD’deki davayla ilgili olarak İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında, ABD’ye sahte belgeler götürdükleri, bunları savcıya verdiği iddiasıyla CHP eski Milletvekili Aykan Erdemir ile Bankalar Yeminli Murakıbı (firari konumda) Osman Canıtez hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Birileri başkaları için sahte belge üretirse, başkası da onlar için sahte belge üretebilir, yasak olan belgeleri çıkarıp mahkemelere taşıyabilir. Tabii ki belgelerin sahte olup olmadığına da yargı karar verecektir.
Belgeler, beraberinde “istifa” tartışmasını getirdi getirmesine ama bu ülkede kimse istifa etmez merak etmeyin.

‘Yeni Türkiye’nin alternatifi ‘Eski Türkiye’ mi?

‘Yeni Türkiye’nin alternatifi ‘Eski Türkiye’ mi?
Yıldıray Oğur

Geçen hafta 29 Ekim kutlamaları vesilesiyle ilginç bir tartışma başladı, muhtemelen 10 Kasım vesilesiyle bir kere daha canlanacak.
Gecikmeli Atatürkçülüğünü ilan edenler, yeni başlayanlar için Atatürkçülüğe giriş dersleri verenler, “bırakın artık Atatürk’le uğraşmayı”, “Kemalist vesayet zaten bir NATO-FETÖ oyunuydu” diye tarihi yeniden yazmaya çalışanlar oldu.

Bu duygusal atmosferde, Latife Hanım’ın 21 Şubat 1926 tarihli Boston Sunday Advertiser gazetesinde çıkan mektubunun çevirisini Derin Tarih dergisinde yayınlayan tarihçi Mustafa Armağan’a ve yazar Süleyman Yeşilyurt’a 5816 sayılı Atatürk’ün hatırasını koruma kanunundan açılan davalarda hapis cezaları verilmesi karambole gitti.
Yeni kurulan ittifaklar sarsılmasın diye sesini çıkarmayanlar da oldu, yargının bir sağdan bir soldan kararlarında adalet bulup, mutlu olanlar da.

Bu kararla artık Atatürk’le ilgili Selanik’te doğdu, Dolmabahçe’de hayatını kaybetti sınırları dışında gerçek bir biyografi yazmak da uzun bir süre daha mümkün olmayacak.
İçinde Atatürk’ün özel hayatıyla ilgili de bolca anektodlar olan Andrew Mango’nun biyografisi ya da Cemal Granda’nın anıları hakkında bir aklı evvel savcı isterse toplatma kararı çıkartabilir.

Ama bu karara verilen tepkiler en az haberin kendisi kadar üzerine konuşulmayı hak ediyor.
Aslında birbirine zıt görünse de birbirinin tıpatıp aynısı iki tepki çıktı karşımıza.
Dört çalışanı, yaptıkları haberler, yazdıkları yazılar, attıkları tweetlerden oluşan iddianamelerle aylardır haksız bir şekilde tutuklu yargılanan Cumhuriyet Gazetesi, Mustafa Armağan’a yayınladığı bir tarihi mektup yüzünden hapis cezası verilmesini

“Atatürk düşmanı Mustafa Armağan’a hapis cezası… Ceza ertelenmedi” başlığıyla sevinçle okurlarına duyurmakta bir çelişki görmedi örneğin.

Yine haberler, manşetler ve tweetler nedeniyle hakkında dava açılan, açılan bu dava yüzünden sahibinin yurtdışından dönemediği, bir muhabirinin tutuklu, diğer çalışanlarının da ağır cezalarla yargılandığı Sözcü Gazetesi de bir yazara fikirleri ve dergisindeki bir yayını nedeniyle hapis cezası verilmesi karşısında sevincini gizleyeme gereği duymadı: “Atatürk düşmanı sözde tarihçi Mustafa Armağana’a verilen cezanın ardından bir Atatürk düşmanı daha hapis cezası aldı. “

Hükümete yakın gazetelerde ise tam tersi yaşandı.
Mustafa Armağan’a 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu nedeniyle hapis cezası verilmesini haklı olarak eleştiren yazılarda tabulaştırmalardan şikayet edildi, düşünce özgürlüğünün önemi hatırlatıldı. Yazılardan biri şöyle bitiyordu örneğin:

“Ülkede düşünce özgürlüğü isteyenler düşüncenin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan bu yasaya “Hayır!” demeyecek mi?”
Halbuki bu gazeteler bir kaç gün öncesine kadar Osman Kavala’nın, Büyükada’daki sivil toplumcuların fikirleri, siyasi duruşları nedeniyle tutuklanmasından sevinçle bahseden haberlerle doluydu. Cumhurbaşkanı’na ve devlet büyüklerine hakaretten açılan davalar, verilen tutuklama kararlarından ise hiç bahis yoktu.

Adalet Bakanlığı’nın 2016 yılı Adli Sicil istatistiklerine göre
Sadece 2016 yılında 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Kanunu kapsamında 927 adli işlem yapıldı. Yine aynı Adalet Bakanlığı resmi verilerine göre 2016 yılında Türk Ceza Kanunu’nun 299-301. maddelerinde düzenlenen “devletin egemenliğine ve organların saygınlığına karşı işlenen suçlar kapsamında yapılan işlem sayısı ise 46 bin 193. Bu işlemlerden TCK 299 “Cumhurbaşkanına hakaret suçu kapsamına giren dosya sayısı 2 bin 776.

2017 yılında bu sayıların artacağına kuşku yok.
Bu iki durum karşısında tutarlı insanların önünde aslında iki yol var; Ya hem 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu hem de TCK’daki 299-301 kapsamına giren suçlarda hapis cezaları verilmesine karşı çıkılacak ya da her ikisinde de tutuklamalarla sağlanan eşitlikle mutlu olunacak.

Ama galiba tutarlılık endişesini işin içinden çıkarınca geriye cevap olarak üçüncü seçenek kalıyor; Hoşumuza giden tutuklamalara oley çekip, hoşumuza gitmeyen de “Nerede düşünce özgürlüğü” diye bağıracağız.

Ve bu çelişkili de olmayacak. Çünkü sadece kendi mahallerimize konuşuyoruz ve sadece ‘bizimkilere’ karşı ahlaken sorumluyuz.
Ötekiler, bizden olmayanlar, mahalle, cemaat sınırları dışındakiler, hasımlar neredeyse insan öncesi neandertal yaratıklar hükmünde. Onların başlarına gelecek felaketler ancak bizim hanelerimize gol olarak yazılabilir.

Türkiye’de bütün kesimler kendilerini ülkenin gerçek sahipleri, millet-i hakime olarak görüyor. Gerisini ise meşrebine göre “bozulmuş”, “buraya ait olmayan”, “dejenere olmuş”, “cahil kalmış”, “soysuz”, “köksüz”, “yabancı” ya da “eğitimsiz çomar”.

Bu yüzden onlarla empati kurmak, onlar için de adaleti ve temel ilkeleri savunmak zorunda değiliz. Ortak bir gelecek tahayyülü de kurulamayacağı için herhangi bir konuda geçmişten ders çıkarmak, özeleştiri yapmak, değişmek, eski gömleğini çıkartmak, uzlaşma yolları aramak itibarlı işler değil.
Halbuki tarihin bu aşamasında birbirimize karşı bu kadar hoyratça davranma lüksümüz ve yüzümüz kalmamış olması gerekirdi.

Belki FETÖ ve darbe her kesim için oturup özeleştiri yapmak için bir fırsat olabilirdi ama 1.5 yıl sonra geride “biz haklı çıktıktan” başka bir ses duyulmuyor yine.

Halbuki kimse haklı çıkmadı.
Evet darbeyle, devlet işlerinde laikliğin kıymeti anlaşıldı ama FETÖ laiklikten taviz verildiği için değil katı laiklik uygulamalarına tepki olarak ortaya çıktı, taraftar topladı ve devlette örgütlendi.

Evet, 2010 referandumunun ardından sonra HSYK’da FETÖ çoğunluğu ele geçirdi doğru, bu dönemin iktidarının suçu. Ama 2010 referandumuna Türkiye, 2007’de Cumhurbaşkanı adayının eşi başörtülü diye meydanlara dökülen milyonlarla, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararıyla, e-muhtırayla, başörtüsü yasağını kaldırmak istedi diye iktidardaki AK Parti’ye kapatma davasıyla geldi. Referandumda evet veya yetmez ama evet diyenler, başörtülü kızların üniversiteye dahi girememesini sağlayan yargı, üniversite, ordu denklemini kırmak için yaptılar bunu. Eğer, bütün yargıyı kontrol etmeye devam etmek motivasyonuyla YARSAV’ın itirazını CHP Anayasa Mahkemesi’ne taşımasa ve HSYK seçimlerinde blok oyu imkansız hale getiren madde düşmeseydi belki referandumdan sonraki seçimleri de FETÖ kazanamayacaktı.

Bu tarihsel ve siyasal öfkeyle açılan davalarda, darbecilerle ve derin devletle hesaplaşma motivasyonu, FETÖ’nün kendi planını uyguladığının, yapılan zulümlerin, adaletsizliklerin de üzerini örttü.
Bugün de başka motivasyonlar başka adaletsizliklerin üzerini örtüyor. Hatalar tekrarlanıyor. Çünkü kimse

kendi hatasıyla yüzleşmeye cesaret edemiyor.
Kimse karşısındakinin ahlakına da güvenemeyince, herkes kendini en güvende hissettiği cemaatine çekiliyor, sınıfsal hınçlar siyasete, davaya dönüşüyor, rövanş kaygıları kendi cephesindeki açık hataların üzerini örtüyor.
Böylece bütün pozisyonlar sabitleşiyor, fikirler katılaşıyor. Herkes kendi asli evine, baba ocağına dönüyor.

O yüzden yeniliğinden geriye pek az şey kalan ‘Yeni Türkiye’nin karşısına çıkan tek alternatif, nostaljik bir tarih okumasıyla bütün günahlarından arındırılmış ‘Eski Türkiye’ oluyor.
Bu muğlaklıkta kendisine tutunacak bir dal arayanlar geçmişin dezenfekte edilmiş hatıralarına sığınıyor.

Halbuki bütün yaşadıklarımızdan sonra çok açık ki Türkiye’de günün sonunda herkes yüzde 50 haklı, yüzde 50 de haksız çıktı. Ama her kesim yüzde 100 haklı olduğu ve haklı çıktığı konusunda ısrarlı.
Her kesim mağdur da oldu zalim de. Eşitlendik. Bu dipte eşitlenme yeni bir başlangıç yapmak için büyük bir fırsat. Tabii kibirden, sınıfsal hınçtan, geçmişin kötü hatıralarından başımızı kaldırıp görebilirsek.
Önümüzde fazla seçenek de yok; eski hal muhal, yeni hal de muhal. Ya yepyeni hal ya da izmihlal.