17 Aralık bize neyi öğretti?

17 Aralık bize neyi öğretti?
Mehmet Y. YILMAZ

17 Aralık tarihi belli ki herkese değişik bir şey ifade ediyor.
Başbakan’a göre bu Mevlânâ’ya vuslatın günü. Eski AB Bakanı Egemen Bağış’a göre AB ile tam üyelik görüşmelerinin başladığı tarih ve kaderin bir cilvesine göre de kendisi ile ilgili rüşvet iddialarının ortaya döküldüğü tarih de aynı zamanda.

Benim için 17 Aralık 2013, Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğunun belgelerinin ortalığa döküldüğü tarih anlamına geliyor ki bu vesileyle “Büyük Usta” Recep Tayyip Erdoğan’ın “saf” bir insan olduğunu da öğrenmiş olduk. O kadar safmış ki, bir cemaat gözlerinin önünde devletin bütün kurumlarına girmiş, ele geçirmiş.

Yargıdan tutun Emniyet’e, telekomünikasyon idaresinden Hazine’ye, TÜBİTAK’tan saymaya başlayın üniversitelere kadar her şey onlardan sorulur hale gelmiş. Onlar istedikçe istemiş, şimdiki Cumhurbaşkanı da onlar “ne istedilerse” sorup sual etmeden vermiş!
Niye vermiş?

Kendisi söyledi zaten, saf olduğu için! Millet bunlara güvenmiş, “Ülkeyi benim adıma yönetsin” diye oylarını verip iktidara getirmiş ama bunlar gidip her şeyi cemaate teslim etmişler!
Belli ki iki kazı güdebilecek durumda değillermiş, cemaatin kadroları ile iktidar olmaya çalışmışlar.

Şimdi de cemaatin kurduğu “paralel yapı” ile mücadele peşindeler, kanunlar iki ayda bir değişiyor, yargı yeniden dizayn ediliyor, İçişleri Bakanlığı başta olmak üzere bütün devlet kuruluşlarında kitleler halinde insanlar işlerinden oluyor.

Peki, böylesine saf olduğunu kabul eden iktidarın şimdi yaptıklarının doğru olduğundan nasıl emin olabileceğiz?
Bu kez de gidip bir başka cemaatin, mesela “Taşhiyecilerin” kucağına düşmesinler?

Gözlerinin önünde sahte delillerle insanlar hapislerde süründürülmüş, hayali örgütlere üyedir denilerek kitleler halinde insanların telefonları dinlenmiş. O kadar yazıldı, çizildi o zaman fark edemediler, şimdi ani bir zihin açıklığı ile “hesap sormaktan” söz ediyorlar.

O vakitler bunlardan şikâyet ettiğimizde, “İnsan suç işlemediyse telefonunun dinlenmesinden korkar mı” diyorlardı. Devlette bir çetenin örgütlendiğini, bunların yargıyı da kullanarak Türkiye’yi korkuyla teslim alacağını söylediğimizde, “Ben de bu davaların savcısıyım” diye meydanlarda bağıranlar da bunlardı.

Şimdi paralel çetenin cinayetler işlediğini söylüyorlar, o cinayetlerin adam gibi soruşturulması için gerekli izinlerin verilmesini engelleyen hangi hükümetti? İşin aslı şu ki, bugün paralel yapı diye yeri göğü yıkan AKP, o vakit de bütün bunların hepsinin farkındaydı.

Ne zaman ki iktidarı paylaşmak ile ilgili aralarında bir anlaşmazlık çıktı, o vakit her şey değişti. Meğerse ortak iktidarlarına hâkim olan ideoloji pek o kadar da etik sayılabilecek bir şey değilmiş. Bir taraf, diğerinin devleti ele geçirmek ile ilgili planlarını biliyor ama muhalefeti bu “maşa” aracılığıyla susturacağını düşündüğü için buna ses çıkarmıyormuş.

Diğer taraf da bütün rüşvetleri filan biliyor ama devlet içinde örgütlenmelerine izin verildiği hatta teşvik edildiği için buna sesini çıkarmıyormuş! Bir tür “Kaşı sırtımı, kaşıyayım sırtını” ideolojisi yani! Birbirleriyle bir iktidar mücadelesine girişmemiş olsalar, şu anda da her şey eskisi gibi yürüyüp gidiyor olacaktı.

İnsanlar hapiste çürürken biri örgütlenmesine devam edecekti, diğeri cebini doldurmaya! Ve şimdi iki taraf kavga ediyor, bizden de birinden birini tutmamız bekleniyor! Hayır baylar, sizin kavganızın tarafı değiliz. Devlet içinde devlet olmak üzere paralel bir örgütlenme içinde olanları da savunamayız, tek dertleri ceplerini doldurmak olanları da!

Sahte delillerle insanları hapse atıp bir korku imparatorluğu yaratmak isteyenleri de savunamayız, kişisel ikbal hırslarını tatmin için buna göz yumup onlara ne istedilerse verenleri de!
Biz bu ülkenin demokratik bir hukuk devleti olmasını istiyoruz, bizim isteklerimiz ile sizin beklentileriniz ise hiç uyuşmuyor!

İyi ki varsın Çarşı…

İyi ki varsın Çarşı…
Melis ALPHAN

Dünyanın en komik davasında darbecilikten yargılanan Beşiktaş’ın taraftar grubu Çarşı ‘Aklımız Vicdanımızda Kaldı’ başlıklı bir açıklama yayımladı.
Bazılarınız okumuştur. Okumayanlar dönüp mutlaka okusun.
“Bizim bir hayatımız varsa, bu hayat başkalarının hayatıyla mümkündür” dedi Çarşı.

Futbolun insanlara yaydığı kolektif ruhun ve kolektif hafızanın insana kendine dışarıdan bakma şansı verdiğini ve bu bakışın insani değerleri diri tuttuğunu anlattı.
Çarşı birilerine rahatsızlık verdi, veriyor ve ihtimal o ki gelecekte de hep verecek.

Çünkü Çarşı…
Çocukların bayrağa sarılı tabutlarını unutmuyor.
12 yaşında vücudundan 13 kurşun çıkarılan çocukları unutmuyor.
Berkin Elvan’ı unutmuyor.
Ali İsmail’i unutmuyor.
Doğayı katleden HES’leri unutmuyor.
Cennet Kaz Dağları’nı unutmuyor.
Betona dönen hayatlarımızı unutmuyor.
Taşeronlaşmayı, sendikasızlığı, kuralsız çalışmayı unutmuyor.
Nükleer tehlikesini unutmuyor.
Çocuk pornosunu unutmuyor.
Kadına şiddeti unutmuyor.
Kışın üşüyenleri unutmuyor.
Tiyatro yıkımlarını unutmuyor.
Huzur evlerini unutmuyor.
Kimsesiz çocukları unutmuyor.
Kitapsız çocukları unutmuyor.
Engellileri unutmuyor.
Depremzedeleri unutmuyor.
Köy okullarını unutmuyor.
Üstüne bir çöp alamayan yoksulları unutmuyor. Yalnızları, mazlumları, mağdurları unutmuyor.
İki deri bir kemik sokak hayvanlarını unutmuyor.
Hayvanlara yapılan zulmü unutmuyor.
Kanser hastalarını unutmuyor.
İş cinayetlerini unutmuyor.
Ayakkabı kutularını unutmuyor.
Ayakkabısı delik olanları unutmuyor.

Çarşı hızla hafızalardan silinmek istenenleri unutmuyor; bize de unutturmuyor.
Şahit olduklarımız karşısında utanmaktan hayata devam etmekte zorlanırken biz…
Utancımızı bir nebze temizliyor.
Değerlerin yerle yeksan olduğu bir zamanda bize değerlerimizi hatırlatıyor.

“Futbol hayattır” derler hep.
Oysa, “Hayatı futbola değil, futbolu hayata feda ederiz” diyen Çarşı futbolun çok daha fazlası.
İyi ki var.

‘Müptezellik Karinesi…’

‘Müptezellik Karinesi…’
Ceyda Karan

Muhatabınız akıl dışıysa, üzerine üstlük ahlaki kriterleri de yerle yeksan ise yapacak fazla bir şey yoktur. Ya gülüp geçersiniz, ya tiksinirsiniz ya da bu akıl dışılığı ve ahlak düşkünlüğünü tekrar tekrar üçüncü kişilerin dikkatine sunmaya çalışırsınız. Meslek icabı ben üçüncüsünü yapmakla mükellefim…

“Sivillik”, “komplo”, “ileri demokrasi”, “Yeni Türkiye”, “istikrar”, “normalleşme”, “emperyal vizyon”, “milli irade” gibi çiğnedikleri şekeri kaçmış sakızı, her seferinde tekrar eder dururlar. Geçen yüzyılda Mussolini’nin, Hitler’in şürekâsının söylemlerini postmodern İslam sosuna bulayıp bulayıp kullanırlar. Bir gün dediklerinin öbür gün tersini iddia etmekte bir beis görmezler, zira herhangi bir ahlaki standartları yoktur. Bu sebepledir ki ar damarı denen şey onlarda patlak kanalizasyondur.

Bu ülkeyi yöneten siyasi heyetin sırf kendi iktidarlarını baki kılmak, yağma ve talanlarını örtmek üzere eski müttefiklerini “derdest ederken” kullandıkları argümanları öyle fazla irdelemeye ne hacet! Onlar haktan, hukuktan, demokrasiden yana ne kadar vardıysa, hepsini iktidar ve para hırslarına meze yapmakta zaten.

Demokratik bir hukuk devletinde hükümetin istifasını talep etmenin en temel hak olmasına tahammül edemezler de, bu talebi dile getirdi diye bir taraftar grubunu “darbecilikten” yargılamaya kalkışırlar. Gerçekte Cumhuriyete karşı bizzat giriştikleri darbe yüzünden hesap vermekten çok korktukları için…

Biz ülkeyi yönetenlerin tarafında olmadıkları gerekçesiyle bertaraf olanlardan geçilmeyen yönetim biçimine ne denildiğini gayet iyi biliyoruz. O yüzden hesapta “meslektaşlarımız”, aslında seviyesiz halkla ilişkiler uzmanı müsveddelerinin dediklerine bakalım. “Müptezellik ikliminin” en çarpıcı tezahürlerini onlar sergilemekte zira…

Bu cins kişileri herhangi bir insani kıstasla değerlendirmek zor. “Kanaat önderliğine” soyunmuşlarsa üstüne üstlük, laboratuvarda mikroskop altında incelemek gerekir, tabii ki sterilizasyonu unutmadan; ne olur ne olmaz, bulaşabilir! Bunlar için dün dün, bugün bugündür; zira bellek yıkımı ahlaki yıkımın bir sonucudur.

Mesela “reisleri”nin, eski ortaklarıyla elbirliği ederek operasyonlar düzenlenirken, meslektaşımız Ahmet Şık’ın kitabı için Avrupa Konseyi salonunda bağıra bağıra “O kitap bombadan daha tehlikeli” demiş olduğunu hatırlamak istemezler. Şık’ın bugün mağdur duruma düşen eski ortaklar için “Birkaç yıl önceki faşizm döneminin kudretli sahiplerinden Cemaat’in bugün yaşadığının adı da faşizmdir. Faşizme karşı çıkmak erdemdir” diyerek Cemaat’i Cemaat’e rağmen “savunmasını” da almaz bunların akılları.

Erdem nedir bilmezler, insan gibi, haktan hukuktan yana duruşu, demokrat duruşu anlayamazlar. Çünkü onların demokrasiye, hakka, hukuka bakışı, “kısasa kısas” seviyesindedir. Geçmişte kötülük görmüş birinin o kötülüğü yapanların bugün maruz kaldığı faşizan uygulamalara karşı durmasına mana veremezler. Hukuk onların siyasi silahıdır. Hukukun, adil yargılanmanın herkese lazım olduğunu anlamaya naturaları yetmez…

Adım adım faşizme gidilen bu yolda, cehenneme giden taşları döşeyen bu PR’cılardan birisi misal televizyonlara çıkıp “tüm sanıklar için masumiyet karinesi çıkarılmak isteniyor” gibi zırvalar yumurtlar. Bilmez ki hukukun evrensel uygulamalarından birisi “masumiyet karinesidir”. Aksi “engizisyona” girer…Yazık ki yanlış çağda doğmuşlardır.

Üç beş kuruşluk alıntı dışında bir birikimi olmayan bu papağanlar zaten demokrasi nedir bilmez. Bütün bildikleri sandık goygoyudur ki, onu da kirletirler. “Ben ne dersem o olur”culara biat ederken, bayat demagojileri “ahali öyle istiyor”, “bu memlekette politika böyle yapılır” diye satmaya kalkışır.

17 ve 25 Aralık’ta herkesin soluksuz dinlediği yolsuzluk ve talanları tersine çevirip “darbe” sakızıyla tüm topluma algı operasyonu çekmeye çalışan bu lümpen muhafazakâr tayfa, üstelik bir de “liberal” geçinip faşistin dik âlâsı olur. Darbeci generallerden farkları yoktur, sadece daha zevzektirler! Sırf kendi intikamlarını almak için devlet gücünü kullanmaktan başka bir şey bilmeyenleri savunmak için ters takla, parende atıp dururlar.

Araya bir iki de eleştirel cümle koyan bu “mandıra filozoflarının” seviyeleri aslında “devleti bu çeteden bir tek bu adamlar temizler” masalları anlatmaktan ibarettir. Bu AKP iktidarında “hukuk olmuş guguk”. Bunda payı büyük olan eski müttefiklerinin haline ahlanıp vahlanacak değiliz.

Lakin bize düşen her durumda basın ve ifade özgürlüğünün, insan hakları, hukuk ve adil yargılanma hakkının yanında durmak. Bize düşen diktatörlüğün algı operasyonlarını bıkmadan teşhir etmek. En başta da bu “hemzeminlerin” müptezelliklerine teslim olmamak için…

Bumerang Hukuku!..

Bumerang Hukuku!..
Serdar Kızık

Kim olursa olsun, evrensel ölçekte demokrasiyle çerçevelendiği ve kabul gördüğü ölçüde hukuksuzluğa, adaletsizliğe uğramasın.
Vicdansızlıkla karşılaşmasın…
İntikamın, kinin mağduru olmasın…
Kimsenin yaptığı adaletsizlik, hukuksuzluk ve vicdansızlık da, yanına kâr kalmasın…

***

14 Aralık operasyonu geniş bir yankı uyandırdı. Geçmişte defalarca tanık olduğumuz gibi, kurunun yanında yaş da mı yanıyor, belirsiz.
Zaman gösterecek!
Kumpasların, tezgâhların olmadığı adil bir yargılama esas alınmalıdır.
Gerçeklerin üstü asla örtülemez, gün gelir aydınlanır.
Basın özgürlüğü, ne olursa olsun sınırlanamaz. İnsanlar düşüncelerinden, fikirlerinden ötürü “terörist” ilan edilemez.
Bunları, benzer değerlendirmeleri, korku imparatorluğunun egemen olduğu günlerde de yazmıştık, bilincimizin ve vicdanımızın sesiyle.
Hapishanelerden insanların cesetleri çıkarken, onurlu askerler intihar ederken.
Cemaat ve iktidar ortaklığında, kumpaslarla, sahte delillerle, zulüm ve baskıyla 83 yaşındaki İlhan Selçuk “terörist” diye sabaha karşı yatağından kaldırılıp gözaltına alınırken.
Gazeteciler Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Soner Yalçın, Ahmet Şık, Nedim Şener ve diğer birçok isim, “savaş hukukunda” bile rastlanmayan biçimlerde hücrelerde, tabutluklarda “ölsün” diye çürütülürken…
İnsanlar, telefonlar da bile konuşmaktan korkarken.
Emniyet’te, ömürlerinin sonuna yaklaşmış insanlara tansiyon, kalp ilaçları bile verilmezken.
Polisin hazırladığı düzmece ve sahte deliller, gizli tanıklara dayanarak hazırlanan fezlekelerle asker, sivil muhalifler tasfiye edilirken.
Yazdık, yazdık, yazdık…

***

“Oh olsun” dediler, dudak büktüler, görmezden geldiler, sustular…
Babasız büyüyen çocukların, eşleri zindanlarda çürütülen kadınların, annelerin, eş-dost-akrabanın, insanlığın acılarını, sessiz çığlıklarını, gözyaşlarını, hasretlerini, dayanılmaz bir tanıklıkla izliyor, itiraz ediyorduk o zaman.
Cemaatin polisi, yargıcı, savcısı ve medyası, iktidar mensuplarıyla el ele, kol kola, işbirliğiyle “darbeciler” çığlıkları atıyor, kamuoyu yanıltılıyordu.
Tapelerde, fezlekelerde, duruşmalarda, insanların özel yaşamları bile göz önüne seriliyor; gazete manşetlerinde, köşe yazılarında itibarsızlaştırmanın, acımasızlığın ve vicdansızlığın en uç örnekleri sergileniyordu. Haysiyet cellatlığında sınır tanınmıyordu.
Yıllardır örgütlü biçimde, ışık evlerinden başlayarak Emniyet’te, yargıda, orduda, bürokraside köşe başlarını tutanlar, mazlumların ahına aldırmadan acımasızca bir dizi operasyona imza atıyordu.
Unutmadık…
Ve şimdi insanlığımızla “beter olsun” demiyoruz yine de.
Zaman şimdi onlar için belki de geriye dönüp “biz ne yaptık” sorgulaması, arınma ve vicdan muhasebesi zamanıdır, bir ölçüde bundan sonraki yaşamları için işe yarar.
Demokrasi ve özgürlük herkese lazım çünkü.

***

Geçmişin mağdurlarından Ahmet Şık, operasyonun ardından “Birkaç yıl önceki faşizm döneminin kudretli sahiplerinden cemaatin bugün yaşadığının adı da faşizmdir. Faşizme karşı çıkmak erdemdir” diye yazdı.
Doğrudur…Ancak muhataplarından gelen teşekkür ve “Ahmet Şık lütfen hakkını helal et. Biz senin özgürlüğüne böyle sahip çıkamamıştık” yanıtı havada kalır.
Sahiplik ne kelime, Şık ve benzerlerinin yaşadığı hukuksuzlukların, adaletsizliğin, infazın bizzat sorumlusudurlar çünkü.
Cemaat ve iktidar arasında egemenlik ve pasta paylaşımı kavgasının bugün geldiği noktayı, ne geçmişteki hukuksuzlukları örtebilir ne de yolsuzluklar.
Son söz… Tarihsel gerçekliktir; dün demokrasiye, özgürlüğe, insanlığa aldırmayanlar, bugün aynı kavramlara sığınıyorsa, bugün hukuku çiğneyeler de yarın onu arayacaktır…

Bir virajı daha döndük…

Bir virajı daha döndük…
Aysenur Arslan

AKP’nin eski milletvekillerinden.. Daha önce de Özal’ın başdanışmanlarından.. Feyzi İşbaşaran.
Bu yazı onunla ilgili olacak. Daha doğrusu başına gelenlerle ilgili..

Kendisini tanımam. Yolum, Onun bugüne kadar durduğu yerden hiç geçmedi çünkü. Oysa, bugün.. Feyzi İşbaşaran benim açımdan TARİHİ BİR VAKA. Hatta, bir simge.

Hakkındaki haberi mutlaka izlediniz, okudunuz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ilgili tweetleri yüzünden önce otelde gözaltına alındı. Sonra Beyoğlu Karakolu ve Adliye Sarayı’na götürülürken AKP’lilerin saldırısına uğradı. Daha sonra da tutuklandı.

Gerekçe, Cumhurbaşkanı’na küfür / hakaret / tehdit tweetleriydi. Nitekim, AKP’liler hep bu ifadeleri kullandılar. Havuz Medyası, örneğin Sabah da, İşbaşaran’ın “hakaretler yağdırdığını” yazdı. Ama, o tweetlerde gerçekte ne söylendiğini yazmadı.

Oysa, pek çok köşe yazısında dile getirilen.. Kimi gazetelerin manşetlerinde yer alan.. Sokakta ise çok daha fazlası konuşulan.. Kısacası, olsa olsa “sert eleştiri” dozunda mesajlardı tweetler.

Bu yanıyla da, bırakın Avrupa Birliği ülkelerini falan, Türkiye’de bile en fazla hakaret davasına yol açardı. Yani, sabahın köründe otel odasında gözaltına alınması ve tutuklanarak cezaevine gönderilmesi akla gelecek şey değildi.

Ama oldu.

Gezicileri hatırlatacaksınız, biliyorum. Ancak orada durum farklıydı. Attıkları tweetler vs. nedeniyle cezaevine gönderilenler için tutuklama gerekçelerinde hep “örgüt, kamu malına zarar, polise karşı şiddetle mukavemet” gibi bahaneler vardı.

Feyzi İşbaşaran örneğinde ise, ortada tweetlerden başka bir suç iddiası yok. İşte, Feyzi İşbaşaran bu açıdan TÜRKİYE’DE BİR İLK. Dolayısıyla, tarihi bir dönüm noktası.

Düşünün.. İşbaşaran, daha ziyade yolsuzluk temalı birkaç tweet atıyor. Birkaç saat sonra yeri tesbit edilip operasyon yapılıyor. Sabahın erken saatlerinde otel odasında gözaltına alınıyor. Aynı sıralarda, AKP’liler çok sayıda pankart hazırlayacak kadar donanımlı karakolun kapısına dayanıyor. Yumurta ve hakaret yağdırıyor.

Hatta kalabalık “ONU BİZE VERİN” diye bağırıyor.

Karakolun önünde “alamıyorlar”. Ama Adliye Sarayı’na girerken saldırıp dövmeyi başarıyorlar. Bu saldırı ve tutuklama, sadece Twitter kullanıcılarına / muhaliflere / Erdoğan’ı eleştirmeye yeltenenlere gözdağı değil.

Aynı zamanda AKP grubu içinde çok güçlü bir uyarı.

Zira; Feyzi İşbaşaran eski bir AKP milletvekili.. Eskiliği de, parti içinde eleştiri bayrağını ilk açanlardan olmasına borçlu!

Bülent Arınç’a yönelik –hani şu bir türlü dosyası açılamayan- suikast girişimi iddiasını “inandırıcı” bulmamıştı. “Poliste çete var” demişti. Üstelik bunu yüksek sesle dile getirmişti.

Bir süre sonra “polis”, İşbaşaran’ı sarhoş halde “kıstırmayı” başardı. Ne hikmetse, anında ortaya bir de kamera çıktı. “Sarhoş vekilin polisle tartışması” –malum klişeyle- gündeme bomba gibi düşmüştü.

AKP de hemen biletini kesmişti.

Bugün başına gelenler ise, “karşımızda olanlar er geç cezasını bulacak” demenin Osmanlıcası!

Bu olay.. RTE’nin din şurasındaki “savunmak için yemin ettiği Anayasa’yı çiğneyen” konuşması.. Yürütme görevi olmamasına rağmen “isteseler de istemeseler de Osmanlıca öğretilecek” açıklaması..

Ve sizlerin ekleyeceğiniz kimbilir daha neler..

Kartopu artık devasa bir çığa dönüştü. Üzerimize geliyor. Bugün hukuksuzluklara, dayatmalara, açık yasa ve Anayasa ihlallerine karşı durulamıyorsa.. Yarın ne yapacağız? Örneğin, seçim sonuçları hoşlarına gitmezse yine de sonucuna katlanıp kenara çekileceklerini düşünebilir miyiz?

Son sorularım, CHP’ye ve özellikle Kılıçdaroğlu’na..

Evet, CHP, özellikle yolsuzluk konusunda son derece başarılı bir muhalefet yapıyor. Son dönemde çok aktif çalışıyor. Ekonomi alanında da doğru sorular sorup doğru yanıtlar veriyor.

Ama.. Başımıza gelenler ve gelecek olanlar hakkında ciddi bir B PLANI olduğu yolunda kuşkularım var. Laiklik konusunda –seçmen hassasiyeti gerekçesiyle- yeterli hassasiyetin gösterilmediğine dair ciddi kaygım var.

RTE artık durdurulamıyor. Bu durumda, siz ne yapacaksınız? Türkiye ne yapmalı?

İnsan Hakları Günü-ymüş
Bugün 10 Aralık. Yani Dünya İnsan Hakları Günü. 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin konuşulduğu.. Sadece konuşulduğu.. Konuşulmaktan başka bir işe yaramadığı bir gün, yani.

Türkiye ve insan hakları!! Şaka gibi.

Çalışma hakkı.. Yaşama hakkı.. İfade hakkı.. Haber alma hakkı.. Hepsi ayaklar altında. Ama unutmamak lâzım: Direnmek, çocuklarımızın geleceği için mücadele etmek de bir haktır. Kutlu olsun.

Anlaşın da gelin!
Osmanlıca seçmece mi olacak, zorunlu mu? Karşı çıkanı dövecek misiniz, düşman ilan etmekle mi yetineceksiniz? Bir de, affedersiniz ama.. Memleketin başındaki hanginiz?

5 Neden Dünyadan Büyük?

5 Neden Dünyadan Büyük?
Can Dündar

Erdoğan, “Dünya 5’ten büyüktür” sloganını yineledi dünkü Din Şûrası’nda…
Sloganın imlası bozuk,
ama içeriği haklı…
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde 5 daimi üye var:
ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa…
Bu 5’linin kararı, tüm BM ülkelerini bağlıyor. Veto hakları var. Antidemokratik dünya nizamını simgeleyen bir yapı bu…
“Neden 1.5 milyarlık İslam dünyasının orada bir temsilcisi yok” diye soruyor Cumhurbaşkanı…
Avrupa’nın karanlık ortaçağı yaşadığı dönemde dünyaya ışık olan İslam dünyası, neden bu halde acaba?

***

Gelin cevabı, bir Müslüman bilim adamından alalım.
Pakistanlı siyasal bilimci Dr. Faruk Saleem, 2010’da “The News International” gazetesinde çok önemli bir makale kaleme aldı. Yazı, hayli provokatif bir başlık taşıyordu:
“Neden Yahudiler bu kadar güçlü, Müslümanlar bu kadar güçsüz?”
Dr. Saleem’in verdiği rakamlar çok çarpıcı:
İslam Konferansı Örgütü’nün 57 üyesinde toplam 500 üniversite var.
Sadece ABD’deki üniversite sayısı 5758…
İşte biraz da bu yüzden “dünya 5’ten küçük”…

***

BM Kalkınma Programı’na göre Hristiyan dünyasında okuma yazma oranı yüzde 89… 15 ülkede yüzde 100…
Müslüman dünyasında okuma yazma oranı yüzde 40…
Herkesin okuryazar olduğu tek bir Müslüman ülke yok.
100 Hristiyan’dan 40’ı üniversite mezunu…
100 Müslüman’dan sadece 2’si…
İşte biraz da bu yüzden “dünya 5’ten küçük”…

***

Dr. Faruk Saleem, bütçeleri de karşılaştırmış:
Müslümanlar gayri safi milli gelirin yalnızca binde 2’sini araştırma-geliştirme projelerine ayırıyor.
Bu oran Hristiyan dünyasında yüzde 5…
Yani “öbürleri”, araştırmaya 25 kat fazla fon ayırıyor.
Bunun sonucu şu:
1.5 milyarlık Müslüman dünyasındaki 57 ülkenin gayri safi milli hasılasının toplamı 2 trilyon doların altında…
Buna karşın 310 milyon nüfuslu ABD, tek başına 12 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretiyor.
Dünya, biraz da bu yüzden 5’ten küçük kalıyor.

***

Saleem, “Neden böyle” sorusuna şu cevabı veriyor:
“Müslüman dünyasındaki kaliteli eğitim yoksunluğu… Akılcı olmayan, çağdışı eğitim…”
Cumhuriyet, işte bu çıkmazı aşma devrimiydi.
Hurafenin yerine bilgiyi, “Hoca”nın yerine muallimi, boş inancın yerine aklı koyma mücadelesiydi.
“İnanç vicdanda, bilim
okulda” prensibiydi.
Bugün Ortadoğu bölgesindeki bilimsel yayınların yarısı Türkiye’den çıkıyorsa, o ilke sayesindedir.
“Asya’nın en iyi 25 üniversitesi” içinde Müslüman dünyadan sadece ODTÜ varsa, o yolda yürüdüğü içindir.

***

Cumhurbaşkanı’nın dünkü konuşmasını dinleyin göreceksiniz:
Bütün bu kazanımın reddiyesidir o konuşma…
“Fizik dersi zorunlu da din dersi niye değil” diye soran bir devlet adamı, “Bizim dünya niye 5’ten küçük” sorusuna cevaptır.
“İsteseler de istemeseler de Osmanlıca öğretilecek” diye dayatan kafa, İslam dünyasının bir türlü demokratikleşemediğine ispattır.
“Din, devletten ayrı değil”in ikrarı, “Dindar nesil yaratacağız” ısrarı, anaokulunda din dersi kararı, “Biz asla
o 5’i aşamayacağız”
teslimiyetine itiraftır.
Devam edin siz; bu kafayla daha çok “4”lü “5”li işaretler yaparsınız.

***

Hiç umutsuz olmayalım:
İnsanlık bu zihniyeti yendi; biz de yeneriz.

ODTÜ’ye zorunlu din dersi!

ODTÜ’ye zorunlu din dersi!
Hakan Gülseven

Ve Milli Eğitim Şurası çalışmaları da basına kapatıldı!.. Neden mi? Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden unsurun, “Bizim bazı sıkıntılarımız var hâlâ. Bu sıkıntıları anaokulundan başlayarak bir hayat tarzı sunarak yeneceğiz” diyerek başlattığı ‘Şura’, zorunlu din dersini ilkokul birinci sınıflara indirme ve ana okullarına hurafe yerleştirme çalışmaları yürütüyor da ondan…

Böylelikle, Amerika’yı Müslümanların keşfettiğini, oralarda Müslümanlığın yayıldığını, Kristof Kolomb’un Küba’da cami gördüğünü sanacak kadar eğitimden nasibini almış birinin hezeyanları ‘milli eğitim’in kaderini belirlemiş oluyor.

***

‘Şura’ basına kapatılmadan evvelki tartışmaları okuduk. Zorunlu din dersinin ilkokul birinci sınıfa kadar indirilmesine karşı çıkan üyeler “Sen Allah’ı mı tartışıyorsun lan?!” diye susturulmuş. Evet, icabında Allah’ı tartışıyoruz! Tartışamaz mıyız? Kim oluyorsunuz da neyi tartışacağımıza karar veriyorsunuz?! Bu memlekette Allah’ı tartışmak ne zamandan beri yasak oldu?

***

Bilim, her şeyi tartışmayı öngörür. Okullar bilim ile ilgili yerlerdir. Çocuklarına din eğitimi aldırmak isteyenler, götürürler camiye bırakırlar. Bilim dışı hurafelerin bilimsel eğitimin olduğu yerlerde işi yoktur.

Din dersleri milli eğitim müfredatından tamamen çıkarılmalıdır. Çocuklarımızın geleceği, irticai faaliyetlerin odağı olduğu mahkeme kararıyla tescilli AKP’nin ve gerici kadroların eline bırakılamaz.

***

Sonra… Verdiği talimatla katledilen 15 yaşındaki Berkin’i ve ailesini meydanlarda yuhalatan birinin, kendi din ve ahlak anlayışını çocuklarımıza zerk etmesine eyvallah mı diyeceğiz?

Çocuklarımın o adamın ahlak anlayışıyla tanışmasını bile istemiyorum! Bu kadar açık ve net! Herkes kendi değerlerini verir çocuğuna. Kimi para sıfırlatır, kimi haysiyetli yaşamayı öğretir…

***

Ve hatırlıyor musunuz? Şu an cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden unsur iki sene evvel ODTÜ’ye dair şöyle laflar etmişti: “Siz nasıl bir üniversitesiniz? Sizin yetiştirdiğimiz öğrenciler bunlarsa Türkiye batmıştır. Neymiş ODTÜ’de öğretim görevlileri protesto için derse girmiyormuş. Girseniz ne olur girmeseniz ne olur? Zaten sizin öğrettikleriniz anca bunlar gibi olur?”

Peki ODTÜ bilimsel bakımdan ne durumda? Rusya, Çin, Brezilya dahil olmak üzere ‘gelişmekte olan ülkeler’ statüsünde değerlendirilen ülke üniversiteleri içinde en iyi üçüncü üniversite olarak ODTÜ seçilmiş!

Amerika’yı kimin keşfettiğini bilmeyen adamın, üniversite öğrenimini doğru algılamasını beklemiyoruz tabii. Yeter ki burnunu sokmasın! Çünkü ona kalırsa ODTÜ’ye de zorunlu din dersi koyduracak!

Yıl olmuş 2014 uğraştığımız şeylere bak!

Yıl olmuş 2014 uğraştığımız şeylere bak!
Melis Alphan

2014′te dünya ne gibi buluşlara imza attı diye merak ettim, bilim sitesi Gerçek Bilim’i taradım.
Birkaç örnek…

* İsviçreliler, beyin dalgaları sayesinde genetik olarak modifiye edilmiş hücreleri etkileyerek belirli bir protein ürettirebilecek implant geliştirdiler.
Bu sayede, mesela kronik baş ağrısı veya epilepsi yüzünden beyinden gelen dalgalar algılanarak vücudun ihtiyacı olan protein üretilecek ve kişi iyileştirilecek.

* Ukraynalılar yeni bir lazer tahrik sistemi icat ettiler. Bu sayede uzay mekiklerinin yakıt tüketimi azalacak ve süpersonik hızlara çıkılabilecek.

* ABD’liler güneş ve rüzgardan elde edilen fazla enerjiyi depolayacak sıvıdan bir pil prototipi geliştirdi.
Güneş olmadığında, rüzgar esmediğinde bu pilde depolanan enerji verilerek daha verimli enerji transferi sağlanabilecek.

* 8 bin kilometre mesafede beyinden beyine iletişim kuruldu. Hindistan’daki birinin beynine bilgisayar ara yüzü yerleştirildi ve Fransa’daki birine düşünce gücüyle kelimeler yollandı.
Bu sayede sadece konuşmalar değil duygular aktarılabilecek.

* Viyana’da yeni bir görüntüleme metodu geliştirildi. Dünyada ilk kez görüntülenen nesneye ışık göndermeden görüntü elde edilebildi. Bu sayede tıbbi ve biyolojik görüntülemede yeni adımlar atılacak.

* İngiltere’de gerçek yapraklar gibi oksijen üretebilen ipekten bir yaprak geliştirildi.
Bu sayede pek çok endüstri kolunun daha çevreci bir geleceğe kucak açması bekleniyor.

* Kore’de vücuttaki kaslardan elektrik üreterek vücutta uzun süreli kalabilecek bir implant geliştirildi.
Bu cihaz elektrik enerjisi üreterek nano jeneratörler sayesinde ufak kas hareketlerini bile enerjiye çevirebiliyor.
Bu sayede kalp pili değiştirme ameliyatları azaltılabilir.

* Meksika’da sadece mikrotürbinlere ihtiyacı olan, yağmur suyunu toplayarak elektrik üretebilen bir sistem geliştirildi.
Bu sayede elektrik ve temiz suyun ulaşmasının zor olduğu yerlere elektrik ve su ucuza taşınabilir.

¡¡¡

Yıl 2014…
Kendine “gelişmiş ülke” diyen kim var kim yok, insanlığı ileri götürmek için irili ufaklı buluşlara imza atıyor, bilimsel çalışmalara yoğunlaşıyor.
Bizi ise çıkmış “Kadın erkek eşittir” diye bağırtıyorlar.
Karma eğitimden vazgeçilirse okullarda başarının artacağına ikna etmeye çalışıyorlar.
Ahlak dersi diye bir şey icat etmeye çalışıyorlar.
Nikahsız ilişkiyle bebeğe tecavüzü bir tutan kamu görevlilerine seslerini çıkarmıyorlar.
“Kızlı-erkekli” kalanların gözlerinin yaşına bakmayacaklarını ilan ediyorlar.
Milli Eğitim Bakanlığı, işi gücü yok, TOKİ ile işbirliği yapıyor ki 4 yaşındaki çocuklara din dersi verilsin.
Laboratuvarsız ya da kütüphanesiz değil de, camisiz üniversite kalmayacakmış, öyle diyorlar.

¡¡¡

Çok değil, 6-7 yıl evvel “Türkiye İran mı olacak Malezya mı” diye sorular sorarken…
Bakın bakalım biz ne olmuşuz…

Fıtnat…

Fıtnat…
Metin Atamer

Ne kadar da pişkin insanlar var bu dünyada. Hani Anadolu’da bir tabir vardır, ‘KAVRUK’ diye, işte bu insanlar yeteri kadar kavruklar. Nerede bir açmaz ortaya çıksa, bu izahı mümkün olmayan duruma hemen bir kulp bulan hazretler, kazı yanmadan çevirmekteler. Hani burada KAZ kim oluyor bilemiyorum. Bence bakanlar kurulu mu olur, Eğitimle ilgilenen Bakanlık mı olur, veyahut Türk Dil ve Tarih Kurumu mu olur bilemiyorum, Bir Kurum oturup ‘Akil İnsanları ‘ toplayıp bir düzenleme yapmaları gerekmekte.

Bu düzenleme kanunla mı olur, yoksa bir yönetmelikle mi olur onu bugünden kestiremiyorum, amma bizim acilen FITRAT enstitüsü kurmamız lazım. Hani kimileri yanlış anlamakta, ilkokulda bir hocam vardı ismi FITNAT dı, olur ya bu enstitüde FITRAT yerine Fıtnat da araştırılabilir. Çünkü bu kelimede Arapça’dan gelmektedir ve ‘anlayışlı – zeki’ anlamına gelir.

Kurulacak kurum hangi meslek gurubunun, hangi riskli çalışması FITRAT’la izah edilir ve bu neleri içerir diye detaylandırmalı. Her mesleğin tarif edilen çalışma koşulu için, içindeki durumlarında neler fıtrat kapsamına alınmalı, bu konu mutlaka tartışılmalı. Akil insanların içindede çeşitli meslek guruplarını temsil eden kişiler mutlaka bulunmakta. Nede olsa neyin FITRAT kapsamında mütalaa edilir, bunu işaret etmeliler.

Bir doktorun hasta yakınları tarafından darp edilmesi Fıtrat bölümlerinin, Doktorlar alt bölümünde işaret edilmeli. Konu bir işçi ise, güvencesiz çalıştırılması neticesinde hayatını kaybederse, buda Fıtratla izah edilmeli . Bir öğretmen ücra köyde mesleğini yaparken, Muhtarın bebesi tarafından bıçaklanması, bu mesleğin Fıtrat’ına girmeli. Bir mühendisin patronunun baskısı ile bir inşaatta malzemeden çalma yolu ile tasarrufa gidiyorsa, netice olarak binanın çökmesi halinde içeride hayatları kaybolan insanların Fıtratında bunlar yazılmalı.

Maden ocağında elverişsiz koşullarda çalışan işçilerin, göçük içinde kalmaları da FITRAT ta olmazsa olmazların içinde zikredilmeli. Hafriyat yapılan bir yerde çalışan işçiler toprak altında kalmaları, onların fıtratları arasında ayrı bir bölümde incelenmesi gerekir. Yılda 264 bin kazada sürücüler hayatlarını kaybetmekteler. Bunların bazıları sürücüden kaynaklanan kazalar, bazıları ise yol yapımdaki teknik hatalardan oluşmaktadır. Fakat bunların hepsini araç sürücüleri fıtratı başlığı altında mütalaa etmek gerekir.

Bina inşaatlarında ayrıca asansörle iniş ve çıkışlarda kullanılan kabinin düşmesi neticesinde işçi ölümlerinde bu fıtratların sıralanması ve konu edilmesi gerekir.

Ayrıca ANA başlık olarak sadece kadınları konu alan bir bölümde ‘’Kadın Fıtratı‘’ olarak dizilmesi gerekir. Evlilik içinde kadına şiddet bir Fıtrat Başlığı olabilir, erkekler tarafından zorla tecavüze uğrarlarsa, bu başka bir Fıtrat konusu olmalı. Erkekler tarafından horlanması ve başlarının bağlanması da bu Fıtratların içinde yer alması şarttır.

Bu kadar mezalime uğrayan kadınların istenmeyen gebelikte tek sorumlu tutulması, ayrı bir Fıtrat konusu alt başlığı içinde mütalaa edilmeli. Burada mevzu olan sadece kadınlara karşı yapılan eşitsizliğin ötesinde, çalışma alanlarında erkeklerden çok daha verimli olsalar da, bazı görevlere bayanlara şans tanınmaması, cinsiyet Fıtratında incelenmesi gerekir.

Konuya bir başka açıdan bakılırsa, ERK’in elinde olan kesimin yaptığı yolsuzluklar, kutularda destelenen paralar, doğayı katletmek, yargının verdiği durdurma kararına rağmen saray yapmak gibi konular, değişik FITRAT başlığı ile bu enstitüde konuşulmalı ve ele alınmalı. Fakat hiç kayda geçmemeli.

Velhasıl bu konuları kaleme alacak FITRAT Enstitüsüne mutlaka bir imam hatip mezunu mütedeyyin, Hitler vari bıyıklı birisinin atanması gerekir. Nede olsa Fıtratı tarif edebilecek mantıkta olabilir. Nasıl Türkiye Atom Enerjisi Kurumunun başına da bir imam hatiplinin getirildiği gibi, böyle ehil FITNAT lı insanlara ihtiyacımız var diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.

Paralelin Yerine Paralı El…

Paralelin Yerine Paralı El…
Ahmet Tan

Odaların kimler için, nasıl ve hangi amaçla döşeneceği açıklanıyor.
Sızan bilgiler var.
Üç dönem kuralı ile açığa çıkacak bakanların ve bazı “VIP” milletvekilerinin “başdanışman” olmaları…
Odalara dolmaları…
Ama 1000 + 250 tane oda..
Doldur doldur, dolacak gibi değil.
MİT, BTK, BDDK gibi stratejik önemdeki kamu ve ekonomi bürokrasisinden yöneticiler, uzmanlar da bu odalarda görevlendirilecek.
Yani yeni bir “paralel yapı” kurulacak!
Devlet yönetimi boşluk kabul etmiyor.
12 yıl paralel işleyen devlet çarkını bu kez Sayın Erdoğan bizzat, şahsen ve yakınen çevirecek.
Kurulacak dijital, entegre ve ultra modern yeni sistemle yeni rant alanları, yeni mal ve hizmetler belirlenip pazarlanacak.
Bunun için dinamik ve değişken gerekli mevzuat altyapısı Meclis’te anında devreye sokulacak.

Hatun Kişi Niyetine Laiklik ile Oynaşmak
“Şah idi, şahbaz oldu!”
Demeyiz – diyemeyiz!
“Baz” eki Farsça “oynayan” anlamına geliyor.
Baz’ı “baz” alarak, Farsça sözcüklerle harikalar yaratılabiliyor.
“Canbaz”..
“Canı ile oynayan”..
“Sihirbaz”..
“Sihir ile oynayan”..
“Hokkabaz”,
“Hokkalarla oynayan” vb.
Ama işin içine “oyun” girdiği için, “baz’lı” sözcükler pek saygı uyandırmıyor.

***

Gündelik hayatta en çok kullanılan ise “Düzenbaz”!
Akla ilk “O” gelse de..
Ne yazık ki bu sözcük de “düzen ile oynayan” anlamına gelmiyor.
Çünkü Farsça “baz”ın önüne konacak sözcüğün de Farsça olması şart.
Yoksa sonuç Arap entarisine İngiliz papyonu ..
Çünkü “düzen” Türkçe.
Baz ise Türkçe değil.
Daha da garibi, Farsçada “düzenbaz” diye bir sözcük var.
“Dü” malum, “iki” demek.
“Zen” ise “kadın”!
“Baz” da “oynayan” anlamına geldiğine göre..
Buradaki “düzenbaz”, “iki kadınla oynaşan” demek! (Bu tarif, Fransız cumhurbaşkanlarına uygun düşüyor. Bizim aklımıza ise yanlış kullanımıyla bizimki geliyor.) Ama anlamca da, “gramer” yönünden de bu doğru değil. Yine de “düzenbaz”, siyasetten ticarete dek kamunun hissiyatına tercüman olan pratik bir sözcük. Laiki, dindarı, dincisi, milliyetçisi, Kürt’ü, Alevisi, herkesi idare edebiliyor. Hatta gözüne gönlüne girip liberallere bile “yetmez ama evet” dedirtebiliyorlar. Ama kadınla erkek eşit değildir, demesi “düzenbaz” yani zenneperest olmadığının kanıtı!..

Saray- Süreç-Sayın
“1000 odalı sarayın bahçesi için Almanya’dan 280 TIR dolusu özel ağaç geliyor!”
3 odaya bir ağaç bile düşmüyor.
Ama yine de yapımcıların verilmiş sadakası varmış.
TV’lerin çok izlenen dizisi “Deli Saraylı” iyi ki yayından kalktı..

***

13. yılına giren bu iktidarın ipinin incelip kopacağı yer Kaçak Saray’dır.
Yasadışılığını, akıldışılığını unutmamak – unutturmamak gerekiyor.
Bunun için de..
Bizzat Sayın Erdoğan’ın bir zamanlar, başka bir dev kaçak yapıya karşı takındığı tavrı örnek alınmalıdır..
O yapı, yanı başındaki caddenin bir kaldırımını Şişli Belediyesi’ne ötekini de Beyoğlu’na bağlamak gibi şeytani hileler ile dikilen İstanbul – Gökkafes idi.
“Devamıyım” diye övündüğü Özal döneminde yapılmıştı. Ama Sayın Erdoğan oraya adım atmamaya yemin etmişti. Atmadı da.
Sermaye Piyasası Kurulu’nun oradaki toplantısına katılmayı reddetti.

***

HDP’liler ince süreç pazarlığındalar. Onların mazereti var.
Ama CHP ve MHP liderleri, siyasi hayatlarında belki de ilk ve son kez Sayın Erdoğan’ı örnek alma fırsatını yakalamışlardır.
Kaçak Saray’a hiçbir nedenle adım atmamalıdırlar!
(“Bu Sayın ibaresi de neyin nesi?” diyecek değerli okurlara not:
HDP ve tüm PKK muhibleri, TBMM’de – medyada sabah akşam Apo’ya “Sayın Öcalan” deyip duruyorlar. “Bakanını tokatlama iddiası” dışında, şiddetle ilgili hiçbir vukuatı bulunmayan Sayın Erdoğan’a neden “Sayın” denmesin ki? Süreç bu iki “Sayın”ın ortak iradesiyle başladığına göre hakkaniyet ve nezaket de bunu gerektiriyor!)

Neden seks konusunda Papa’dan tavsiye alalım ki? O konuda bir şeyler biliyorsa bile bilmemesi gerekir! G. Bernard Shaw