AKP 12 Eylül’ü hortlattı…

AKP 12 Eylül’ü hortlattı…
İsmet Özçelik

“Terörü din eğitimi önler”

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu son günlerde sürekli birbirlerini tekrarlıyorlar. Yanlışta tam bir uyum içindeler. Ülkede terör örgütleri cirit atıyor. PKK bölgede istediğini yapıyor. IŞİD neredeyse her mahallede “ev” açmış durumda. Hem PKK hem IŞİD Türkiye’nin büyük şehirlerini bomba deposu haline getirdiğini herkes biliyor.

İstihbarat örgütleri de durumun farkında. PKK ile görüşmelerde ve hazırlanan raporlarda buna dikkat çekiyorlar. Ama hükümet “açılım”a ve IŞİD’e zarar gelir diye kılını kıpırdatmıyor.

DİN EĞİTİMİ VE TERÖR

Başbakan Davutoğlu Samsun gezisinde uçağına bindirdiği gazetecilere açıklama yapmış. Davutoğlu teşhisi koymuş. “Terörü din eğitimi önler” demiş.

Haberi okuyunca birden 12 Eylül günlerine gittim. 12 Eylül yönetimi de terörü önlemek için uçak ve helikopterlerle Doğu ve Güneydoğu’da şehirlere ve köylere “ayet ve hadisli” bildiriler atmıştı. Terörü dinle önleme projesini uygulamışlardı. “2000’e Doğru” dergisi de ilk sayısını buna ayırmıştı.

Sonuç “2000’e Doğru”nun dediği gibi felaket oldu.

PATRON AYNI, FORMÜL AYNI

AKP 12 Eylül darbesine karşı olduğunu vurgulasa da sürekli 12 Eylül’ün ipine sarılıyor. “Patron” aynı olunca teröre karşı bulunan formül de aynı oluyor.

Sorun terörü çözmek değil. Terör örgütlerini rahatlatmak. Onur Öymen, David Phillips’in 2007 tarihli raporunu hatırlattı. Raporda Türkiye’nin PKK ile mücadelesinin ABD çıkarlarına aykırı olduğu vurgulanıyor. ABD açıkça PKK’nın yanında yer alıyor.

ENDİŞE BÜYÜK

Erdoğan son günlerde yine PKK ve IŞİD’e karşı sertleşti. “Yavrusu” Davutoğlu da aynı şeyleri söylüyor. Erdoğan birine ne zaman sertleşse çok endişelenirim. Çünkü tam tersini yapıyordur. Oslo ve İmralı pazarlıkları öncesi de aynıydı.

Şimdi bu bağırtı çağırtının altında “ne gizleniyor” diye çok meraklanıyorum. Nasıl olsa kokusu yakında çıkar..!

ERDOĞAN VE UYUŞTURUCU

Cumhurbaşkanı Erdoğan yine kürsülerden inmez oldu. Hergün birkaç toplantıda boy gösteriyor.Önceki gün, “Yeşilay” toplantısında konuştu. Onun da gündeminde din eğitimi vardı. AİHM’in din dersleri ile ilgili verdiği kararı eleştirdi. Garip laflar etti. “Dünyanın hiç bir yerinde zorunlu matematik, fizik dersinin tartışma konusu olduğunu görmezsiniz” dedi. Arkasından da “Din dersi kalkarsa uyuşturucu gelir” ifadesini kullandı.

AKP İKTİDARINDA UYUŞTURUCU PAZARI OLDUK

Erdoğan’ı dinleyince şaşırdım kaldım. AKP iktidarı öncesi Türkiye uyuşturucu yolu idi. Avrupa ülkelerine giden uyuşturucu Türkiye üzerinden geçerdi. 12 yıllık AKP iktidarında durum değişti. “Uyuşturucu yolu” olan Türkiye “uyuşturucu pazarı” oldu.

“Bonzai felaketi” her gün birkaç can alıyor. Uyuşturucu kullanımı aynı türban gibi 10 yaşına kadar düştü. Ne oldu? Yoksa AKP iktidarında din eğitimi ihmal mı edildi?

BARONLAR KİMLE BERABER?

Bir başka dikkat çeken konu da uyuşturucu baronları. Bunları herkes bilir. Başka iş yapıyor görünse de parayı “asıl işlerinden” uyuşturucudan kazanırlar. İstanbul’daki gazeteci dostlarım, “Baronlara kimse dokunamaz” dedi. Nedenini sordum. “Onlar her zaman iktidarla içli dışlıdırlar. Kazandıklarının bir kısmını onlarla paylaşırlar. Şimdi de öyle” dedi.

Hapse girip çıkan eski bir siyasetçiyi hatırlattı. “En yüksek mevkilerden ilgi görüyor. Özel cep telefonunda ismi de kayıtlı olduğu ve doğrudan görüştüğü söyleniyor. Bu kişinin hala bu işleri yaptığını bilmezler mi?” diye konuştular.

Şaşırıp kaldım.

TLB OLMASAYDI

Liseli gençliğin örgütü TLB, yaz kampında “Uyuşturucuya karşı mücadele” kararı aldı. “Gerekirse velilerle birlikte okul kapılarında nöbet tutarız” açıklaması yaptı. TLB’nin bu açıklamasından sonra herkes “uyuşturucuya karşı mücadeleden” söz eder oldu. Gelirinin en büyük bölümü uyuşturucu parası olan PKK bile uyuşturucuya karşı mücadele ettiğini söylüyor. Hükümet de yeni uyandı.

Ya TLB olmasaydı!

Zorunlu din dersi…

Zorunlu din dersi…
Mehmet Tez

* İktidarın kendi görüşüne göre bir nesil yetiştirme arzusunun ve bu doğrultudaki bir toplum mühendisliğinin somut göstergesidir.

* Ancak ateist düşünce de dahil tüm inanç, inançsızlık biçimleri müfredata alınırsa bir anlam ifade eder. Yoksa iktidarın dayatmacı zihniyetinin yeni bir sembolü olmaktan öteye geçemez.

* Eğer Başbakan Davutoğlu’nun söylediği gibi bir genel kültür dersiyse, din adamları değil, felsefeci, sosyolog ve tarihçiler tarafından hazırlanıp verilmelidir. Ama teknik olarak namaz kılmayı öğretiyorlar o derste bunu hepimiz biliyoruz.

* “Bizde zorlama yok” iddiasındaki bir dinde bal gibi de zorlama olduğunun bir göstergesidir.

* Bu ülkenin yüzde 99’u Müslüman demek suretiyle yapılan hayali bir homojen toplum tarifine dayandırılmaktadır. Böyle bir toplum yok, hepimiz biliyoruz, sosyoloji bilimi de biliyor.

* Bireyin tercih hakkını hiçe sayan bir uygulamadır. Bu dersin zorunlu olmasına sadece Sünni ya da Müslüman olmayan dindar vatandaşların değil, dindar olsun olmasın herkesin “kendi özgürlüğünü dilediği gibi yaşamak uğruna” karşı olması gerekir.

* 9 yaşındaki kız çocuğunun başörtüsü takıp takmayacağına kendisinin karar vereceğini söyleyen bir anlayışın, aynı yaştaki çocuğun kendisiyle ilgili bir diğer dini meselede karar almaya hakkının olmadığını söyleyerek açıkça kendiyle çeliştiğinin kanıtıdır.

Yani çocuk dindar olmaya karar verebiliyor, dindar olmamaya veremiyor. Dindar olmakta özgür, dindar olmamakta özgür değil.
Özgürlük dediğimiz şey ancak oksimoron bu ülkede.
(“Epistemoloji”yi anlayan bunu da anladı.)

Radikalleşme sarmalı ve Türkiye…

Radikalleşme sarmalı ve Türkiye…
Haluk Şahin

Bugünü anlamının yollarından biri de şu anda olup bitenlere 50 yıl sonra yazılmış bir tarih kitabının gözleriyle bakmaktır. O zaman çizgiler berraklaşır, bazı temel yönelimler ortaya çıkar. Kitaptaki satırları görür gibi olursunuz:

“Bu dönemde Türkiye’nin eğitim sistemine ‘gerici’ güçler tamamen egemen oldu. Ortaöğretim hızla dinselleştirildi. Dinsel giysilerle örtülmüş kız çocukları ile erkek çocuklarının ayrı yerlerde eğitim görmelerine karar verildi. Vb. ”

Türkiye’nin yönü konusunda tereddüte gerek yok: Tarih, 18. Yüzyıl’dan bu yana, dinsel eğitimin yerini seküler eğitimin, inancın yerini bilimin almasının hikayesidir. Aynı şekilde, bu yönelime paralel olarak, kızlarla erkeklerin birlikte eğitim görmesinin yaygınlaştığı ve sonunda evrenselleştiği gözlenir.

Bir ülkede bunun tam tersi oluyorsa, ki oluyor, o ülke tarihin ana çizgisine ters yönde ilerlemeye çalışıyor demektir. “Gerici”den (reactionary) kasıt budur.

Uzun dönemde, tarihsel yönelim kaçınılmaz olarak üstünlüğü yeniden kurar. Ancak, orta dönemde o ülke büyük sancılara gebedir. Ne kadar korkunç şeyler olabileceğini de tarihin sayfalarında okuyoruz..

***

Ne gibi mi?

Bir yazar arkadaşımız (Işıl Özgentürk) Facebook’taki sayfasında şöyle yazmış:

“ Bu (zorunlu) din dersi sadece Alevilerin meselesi değil. Tüm yurttaşların meselesi. Çocuklarınız elinizden gidiyor ve hep birlikte seyrediyoruz. Prens ve prensesleriniz sizi dinsiz diye devlet kurumlarına ihbar ettiğinde ne yapacaksınız?”

“Yok daha neler!” demeyin. Başta Nazi Almanya’sı olmak üzere faşizmin egemen olduğu ülkelerde bu türden ihbarlar yaşanmış, devlet tarafından teşvik edilmiştir. “Yoldan çıkmış” ebeveynler toplama kamplarına gönderilmiştir. Bugün de K.Kore gibi ülkelerde uygulandığına eminim.

Burada olmaz diyemeyiz. Bağnazlaştırma tehlikeli bir silahtır: Gün gelir, kafası okulda çarpıtılmış inançlarla doldurulmuş olan çocuğunuz sizi “hidayet”e ve ibadete davet edebilir, öğretmenine ya da mahalle din görevlisine ihbar da edebilir. Etmesi istenebilir. Ödüllendirilebilir.

Bu, bir toplumun düşebileceği en acı durumdur. Dibe vurma noktasıdır.

10 yaşındaki sabilere türban taktırmak dahil, eğitim alanında birbirinin ardından yaşanan gelişmeler Türkiye’nin, tarihin akışına ters bir yönde ilerlediğinin delilidir.

***

Sosyal psikoloji bize “radikalleşme sarmalı”nın ne kadar irrasyonel ve o yüzden tehlikeli olabileceğini gösteriyor. Türkiye bir dönem aşırı solda böyle bir dönem yaşadı, fraksiyonlar arasında “en solcu” olma yarışı onları toplumun tepkisini çeken türden aşırılıklara sürükledi. Yenilgiye davetiye çıkarıldı.

Şimdi de benzer bir şeyin İslamcılar arasında son sürat yaşandığını görüyoruz. Kim kimden daha saf dindar, kim “asıl” Müslüman, kimin Müslümanlığı en doğru türünden sorular üzerinden yapılan soluk soluğa yarışın finiş noktasında IŞİD’i görüyoruz. Radikalleşme sarmalında onun da üstünde başkalarının olduğu söyleniyor.

Öyledir: Aşırılaşmada el elden üstündür.

Şu anda Türkiye’nin birçok yerinde genç insanlar o sarmalı tırmanıyor ve en makbul ibadetin IŞİD’le birlikte cihat yapmak olduğuna inandırılıyor. Bu, bir yıkım ve ölüm yolculuğudur.

Radikalleşme sarmalında geride kalan halkalar küçümsenir, hatta hain ilan edilir. Bir zamanların radikalleri bir anda kendilerini çok geride bulurlar. Bu yüzden ironik olsa da, İslamcı radikalleşme sarmalı artık Recep Tayyip Erdoğan’ın da problemidir!

Pişmanlıkların mevsimi, hüzünlü sonbahar…

Pişmanlıkların mevsimi, hüzünlü sonbahar…
Sanem Altan

Bana sorarsanız sonbahar mevsimlerin en kişiliklisi.

Kafası karışık ama kendinden en ödün vermeyeni…

‘Ben böyleyim’ diyor… ‘Canınız isterse.’

Sonbaharı sırf bu yüzden daha çok seviyorum ben…

***

Bir sonbahar daha başladı işte, sarının, kızılın, kahverenginin mevsimi…

Etrafta neler oluyor farkediyorsunuz değil mi, doğada…

Ama tuhaf bir hali bu sonbaharın, insana nedense hep aynı şeyi düşündürüyor sunduğu güzelliklerle beraber;

Daha kaç sonbaharımız kaldı acaba?

***

Ya da yaşadığımız kaç sonbaharı istediğimiz gibi yaşadık acaba?

Belki de hiçbirimiz istediğimiz gibi yaşayamadık hiçbir sonbaharı, hayatı…

Hep ‘bir daha ki sefere’ dedik…

Hep erteledik hayatı…

Niye ertelediğimizi anlamadan, ertelemenin aptalca olduğunu sezerek, hatta hiçbir zaman o ertelediğimizi gerçekleştireceğimiz zamanın gelmeyeceğini bilerek…

İşte şimdi o pişmanlık etimize deyip yakacak bizi belki de bu sonbahar…

***

Sonbahar, tüm pişmanlıkların ‘ben de burdayım, ben de burdayım’ diye insanın ruhuna üşüştüğü bir mevsim…

Bir çölün ortasında duran koca bir gemi gibi hiçbir yere gitmeden anlamsızca eskidiğimizi hatırlatıyor bize…

Nedenini bilmiyorum…

Ama gerçekten sonbaharı bir deniz kenarında geçirseniz bile, kokusundan mıdır, renginden midir bilmem, çocukluğunuzdan kalma eski bir şarkıya yakalandığınızda olduğu gibi mesela, aniden bütün duyguların en altından hüzün çıkıyor…

Kaybettiklerimizden, yapamadıklarımızdan, yapıp bir daha tekrarlayamadıklarımızdan, unuttuklarımızdan, unutamadıklarımızdan arta kalan bir hüzün…

***

Sonbaharın ışıkları büyütüyor o hüznü.

Hayatla, yaşadıklarınla ilgili sorular üşüşüyor birden.

Kendinle gözgöze geliyorsun.

Ama bu hüznün beni acıtmasını tam sevmesem de beni değiştirmesini seviyorum ben…

Her yıl sorularla, hesaplaşmalarla, kendi içime ve hayata bakarak, hem aynı kalıp hem değişerek sonbahardan geçmeyi seviyorum.

Işıklar değişiyor, ben de değişiyorum her defasında…

***

Yazın yakıcı aydınlığı, imparatorluğunun son günlerini yaşıyor artık.

Sabah ve akşam saatlerinde sonbaharın billur ışıkları eylülün kıvamlı aydınlığının içine sızıyor.

İnsanı üşütmese de ürperten bir serinlik var…

Işıklar değişti… Kokular değişti…

Bir bakıyorsunuz gökyüzü balya balya bulutlarla kapanıyor, gri bir renk basıyor kenti…

Bir sağanak patlıyor, kuruyup kavrulmuş yapraklar savruluyor rüzgarda…

Sonra hiçbir şey olmamış gibi bunaltıcı bir yaz sıcağı geliyor…

Ardından akşam yeniden ıslak bir karanlık dolaşıyor sokaklarda.

***

Bir süre daha sıcaklar devam edecek sanırım..

Yani ben etsin isteyenlerdenim…

Sonbaharın hüznüne sıcak bir güneşin karışması hepimize iyi gelir sanırım.

En azından bize alışmak için biraz vakit tanır…

Türkiye’yi bekleyen korkunç tehlike…

Türkiye’yi bekleyen korkunç tehlike…
Mehmet Faraç

Karanlığın hakim olmaya başladığı saatlerde, sokaklar ve caddeler insana hasret kalırdı…
Ve can korkusunun bomboş bıraktığı karmaşa meydanlarında merhamet adeta izne çıkardı!..

Kurşun sesinin kan kokusuna karıştığı günler halen akıllardadır!.. Kızların yüzlerine kezzap, bacaklarına jilet atılan dehşet anlarıydı o zamanlar!..
Taşlı-sopalı- satırlı saldırıların, Rus tabancası Takarov’larla suikastlara döndüğü karmaşa döneminde, cinayetler çok sıradanlaşmıştı!..

Arkadan enseye sıkılan kurşunlar, toprağa düşen gencecik canlar ve adına “faili meçhul” denilen sinsi ve kahredici zincirleme cinayetler uzun süre önlenemedi…

Çarşıdan, evlerden, sokaklardan ve hatta meydanlardan kaçırılan yüzlerce insanın akıbeti de halen bilinmiyor!..
Yer altı sığınaklarında ve rutubet kokan mağaralarda aylarca zincirlenerek hapsedilen zavallıların çoğunun cesedi bile bulunamadı…

Türkiye uzun yıllar pek farkına varmasa da tüm bu olaylar 1990-2000 yılları arasında Güneydoğu’ya kan kusturdu…
Şiddetin adı “Hizbullah”tı o zamanlar… Ta ki 17 Ocak 2000’de, örgüt lideri Hüseyin Velioğlu, İstanbul Beykoz’daki bir evde öldürülene kadar!..

SİNSİCE DEĞİL, BAĞIRA BAĞIRA!..
İran yanlısı Hizbullah örgütü, 25 yıl önce Güneydoğu’da sinsice yapılandı, din sömürüsüyle palazlandı ve sonra polisleri de öldüren, 20 bin kişilik vurucu güce ulaştı…
Devlet ne yazık ki, “PKK ile savaşıyor” diye terör örgütünün güçlenmesine uzun süre izin verdi ve sonunda görevini bittiği anlaşılmış olmalı ki, 14 yıl önceki operasyonla Hizbullah’ı çökertti…

Hizbullah’ın artık Hüda-Par diye legal bir partisi var… Örgüt ve parti elbirliğiyle, PKK ve BDP’nin karşısında, “Kürt sorununda aktör” olmak için de çırpınıyor…
Peki; Tüm bunları neden mi anlattık?.. Çünkü Türkiye, Hizbullah’tan belki de yüzlerce kat daha tehlikeli bir örgütün kıskacına sürükleniyor…

El Kaide türevi IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti) , yeni adıyla “İslam Devleti” adlı örgüt, Hizbullah gibi hücre evlerinde, kaçak Kuran kurslarında sinsice palazlanmadı…
IŞİD bağıra bağıra geldi, vahşi eylemlerle öldüre öldüre büyüdü ve bugün Suriye ve Irak’ın neredeyse yarısına hükmederek Türkiye sınırına kadar dayandı…

IŞİD; Şiiler, Türkmenler ve Yezidiler’den sonra şimdi de Suriye sınırındaki Kürtleri katlediyor… PKK ve Suriye’deki kolu PYD, aylardır dinci örgütle çatışıyor ama Şanlıurfa’nın karşısındaki Kobani de IŞİD’in kuşatmasında çırpınıyor…

KENTLERDE IŞİD HÜCRELERİ!..
İddiaya göre, 20 yıl önceki Türk Hizbullahı, PKK’ya karşı bir refleksti… Daha sonra kontrolden iyice çıktı ve bölgede “domuz bağlı” cinayetler ve “mezar evi” katliamlarıyla korku saçarak büyüdü…

IŞİD’in ise hiçbir gizli yanı yok… Militanlar yüzlerini cellat gibi maskelese de kafa kesme ve insan ciğeri yeme görüntülerini internet üzerinden tüm dünyaya yaymaktan çekinmiyorlar…
Aynı anda bazen 300 Suriye askerini, bazen 500 Türkmen’i ve bazen de toplu olarak 1700 Irak’lıyı kurşuna dizerek dehşet uyandıran örgüt, artık yalnızca Suriye ve Irak için korku değil…

Çünkü IŞİD yanlıları İstanbul’da pikniklerde toplanıyor, hücre evlerinde Suriye ve Irak’a militan gönderiyor, yayın organları üzerinden propaganda yapıyor ve yaralıları Türkiye’deki hastanelerde tedavi ediliyor…

Bunlar da yetmiyor; örgüt Musul’daki Türk konsolosluk çalışanlarının iadesi için Türk Hükümeti’yle pazarlık yürütebiliyor ve ne yazık ki dış basın, AKP iktidarının IŞİD’e silah ve para yardımı yaptığını bile yazabiliyor…

Irak ve Suriye’de, IŞİD saflarında binden fazla Türk militanın savaştığı biliniyor… En az 200’ü de öldürülmüş… Bu rakamlar da gösteriyor ki, IŞİD başta Kocaeli, Konya, Düzce, Sakarya ve İstanbul gibi kentlerde yüzlerce hücre de oluşturmuş…

AKP SİNSİ TEHLİKEYİ GÖRÜYOR MU?..
Dehşet içeren tüm bu bilgilerin özetine gelince… Unutulmasın ki, dünyada “terörün şemsiyesi”ni açarak şiddeti dayatan El Kaide’nin en kanlı hücrelerinden biri de Türkiye’de eylem yapmıştı…

Ne yazık ki; AKP Hükümeti de, devlet de, yandaş medya da, örgütün 15- 20 Kasım 2003’te, İstanbul’da iki sinagog, İngiltere Başkonsolosluğu ve HSBC Bank Genel Müdürlüğü’ne intihar saldırısı düzenleyerek 60’tan fazla yurttaşı katlettiğini ve 700’ünü de yaraladığını unuttu…

Hem bu eylemi yapanlar, hem de 20 yıl önce Güneydoğu sokaklarında Hizbullah saflarında savaşan militanların büyük bölümü artık IŞİD’in için can alıyor…
Suriye sınırına dayanan IŞİD, ABD önderliğindeki koalisyon güçleri tarafından önemli ölçüde enterne edilse de, örgütün Türkiye’deki devinimi artık durmayacak…

Çünkü yurt içindeki radikal dinci grupları çatısı altına çeken IŞİD, Irak ve Suriye’de ne olursa olsun Türkiye içinde eylemlerini büyütecek kapasiteye de ulaştı…

Ne ilginçtir ki 20 yıl önce Hizbullah-PKK savaşının nasıl bir tehlike yaratabileceğini kestiremeyen devlet, IŞİD- PKK çatışmasının ülkemize yansımasını da öngöremiyor!..

Velhasıl, önümüzdeki süreçte hem Hizbullah hem de El Kaide’den çok daha tehlikeli bir örgüt Türkiye içinde en büyük güvenlik sorunu haline gelecek… Bilmem ki, kimse bunun farkında mı?..
AKP iktidarı; 14 yıl önce enterne edilen Hizbullah ve 11 yıl önce dağıtılan El Kaide terörünün bu kez “IŞİD” kılığında, suikastlara ve intihar eylemlerine yönelince mi uyanacak?..

Diyeceksiniz ki; adı tüm dünyada “IŞİD destekçisi”ne çıkmış bir hükümetin uyanmak gibi bir çabası var mı ki?..

Bir Karşıdevrim Öyküsü…

Bir Karşıdevrim Öyküsü…
Ahmet Cemal

Bugün ülkemizde ortaöğretim üzerinde kurulmasına çalışılan –ve ne yazık ki artık geniş ölçüde kurulmuş olan– İmam Hatip Okulları hegemonyası, aslında 1937’de hazırlıklarına başlanan ve 1940 yılında yasa ile yürürlüğe konan “Köy Enstitüleri” başlıklı kültür ve eğitim devriminin bütün izlerini silme, özünü de tümüyle unutturma amacına yönelik gerçek bir karşıdevrimdir.

Bu karşıdevrimin en büyük ivmeyi AKP iktidarı döneminde kazanmış olması, onun başladığı/başlatıldığı asıl tarihi unutturmamalıdır. Çünkü bu tarih görmezlikten gelindiği takdirde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür tarihinin çok önemli bir kesiti karanlıkta kalmış olur. Böyle olunca da o tarihin günümüze kadar uzanan dilimi yanlış yorumlanır.

17 Nisan 1940’ta 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu ile kurulan Köy Enstitüleri’nin hedefi, Milli Mücadele sonrasında halkının yüzde sekseni köylerde yaşayan ve ancak yüzde beşinin okuma yazma bildiği bir ülkede eğitimi köylere götürerek bir kültür seferberliğini başlatmaktı. Sonradan Batı’da ‘bilimsel çağ’ diye de adlandırılacak bir yüzyılın ilk çeyreğinde kurulmuş olan bir Cumhuriyet’in ayakta kalabilmesi ve ‘muasır medeniyet seviyesi’ni yakalayabilmesi, halkının büyük çoğunluğunun sadece okuma yazma öğrenmesi ile değil, fakat bu çaba ile eşzamanlı olarak sağlam bir bilgi birikiminin rehberliğinde kök salabilecek bir eleştirel düşünme alışkanlığı ile gerçekleşebilirdi.

Sabahattin Eyuboğlu’nun 1964 tarihli “Köy Enstitüleri’ni Kuran Düşünce” başlıklı denemesi, bu kurumun yukarıda sözü edilen kültür seferberliği açısından taşıdığı önemi çok iyi yansıtır. Bu denemesinde Eyuboğlu, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nden söz ederken şöyle der: “Halka dayanan, halka güvenen bir yeni devletin yapacağı ilk iş, halkın yaşadığı her yerde ve en çok da köylerde bir tek sözcüsünü olsun bulundurmak, barındırmak, desteklemekti. Köy Enstitüleri bu sözcüyü memleket ölçüsünde yetiştirmek amacıyla kuruldu…” Eyuboğlu, bu yapılmadığı takdirde ne olacağını da aynı denemede şöyle açıklar: “… Yoksa köyün gerçekleri üstüne bağdaş kurmuş olan imam yeni Türkiye’nin soluğunu bir üfürükle kesebilirdi…”

Köy Enstitüleri, daha kuruluş aşamasında şiddetli bir muhalefetle karşılaştı. TBMM’deki oylama sırasında 280 oy ile kabul edilen kanuna karşı CHP saflarından 146 ret oyu kullanıldı.
Köy Enstitüleri’nin yeterince rahat çalışabilmesi ancak 1946 yılına kadar devam edebildi. Yeni kurulan Demokrat Parti’nin gelişmesi karşısında tedirgin olan CHP ve lideri ‘Milli Şef’ İsmet İnönü, halka en az DP kadar ‘dindar’ görünebilmek için çareyi laiklik ilkesinden ödün vermekte aradılar.

Köy Enstitüleri, gerici çevreler tarafından yöneltilen türlü haksız saldırılar karşısında gittikçe daha yalnız bırakıldı. Öte yandan 1946 ve 1947 yıllarında ülkedeki sol kesim üzerinde iktidarın hızla artan baskısı da Köy Enstitüleri’nin ayakta kalabilme savaşını doğal olarak güçleştiriyordu.

Köy Enstitüleri, özü bağlamında gerçek anlamda bir devrim hareketiydi. Çünkü yalnızca yeni Cumhuriyetin nüfusunun büyük çoğunluğuna okuma ve yazma öğretme hedefi ile sınırlı olmayıp, okumayı ve yazmayı öğrenenlere eleştirel düşünebilmenin yollarını açmayı da amaçlıyordu. Eleştirel düşünebilmek, ancak sağlam bir bilgi birikimi temeli üzerine inşa edilebilecek bir hedeftir.

Bu nedenle, Köy Enstitüleri ile aynı yıl, yani 1940 yılında Milli Eğitim Bakanlığı (o zamanki adıyla: Maarif Vekâleti) bünyesinde kurulan Tercüme Bürosu’nu da bu devrimin çok önemli bir parçası saymak gerekir. Çünkü Tercüme Bürosu’nun görevi, Doğu’nun ve Batı’nın bütün klasiklerini, başka deyişle düşünce hazinelerini dilimize kazandırmak ve birincil olarak Köy Enstitülerinin kurulmakta olan kitaplıklarına aktarmaktı.

Bu girişimin bütün parasal ihtiyaçlarının devlet hazinesinden karşılanması öngörülmüştü. Özetlemek gerekirse, Köy Enstitüleri, “Tercüme Bürosu” ve şehirler ile kasabalarda açılan “Halkevleri” ile birlikte, modern çağda bir eşi daha bulunmayan bir kültür ve aydınlanma devriminin parçalarıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemi anayasalarına giren ve demokrasi ile yönetilmesi öngörülen bir toplum açısından olmazsa olmaz niteliğini taşıyan laiklik ilkesi, zaten ancak bu kapsamda bir kültür ve aydınlanma devriminin hazırlayacağı zeminde kök salabilecek bir ilkeydi. Çünkü laiklik, ne yazık ki çoğunlukla yapılageldiği gibi, yalnızca “din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması” gibi bulanık bir tanımla ifade edilebilecek ve sınırlandırılabilecek bir ilke değildir.

Laiklik, birincil olarak “inanç” ve “düşünce” kavramlarının çağlar sürmüş tarihsel gelişmeleri temelinde yeterince açığa kavuşturulmasını koşul kılar; ve ancak bu açığa kavuşturma/aydınlatma eylemi gerçekleştirildikten sonradır ki, her iki kavramın birbirlerine karşı sınırları yeterince netlikle saptanabilir.

Bugün ortaöğretimde kurulmak istenen imam hatip okulları hegemonyasının yakın gelecekte ne kadar vahim sonuçlara yol açacağı da yine ancak yukarıda sözünü ettiğimiz iki kavramın, “inanç” ve “düşünce” kavramlarının yeterince aydınlatılmasıyla anlaşılabilir.

O zaman biz de yeterince açık konuşalım: Ülkemizde ortaöğretimin bütünüyle imam hatip okullarının boyunduruğu altına sokulması, aslında 2014 yılında eğitimin tamamının “inanç” kavramı temelinde inşa edilmesinden, böylece de “düşünce”nin ve geleceğin “düşünen insan”ının bütünüyle saf dışı edilmesinden başka bir şey değildir!

Rehine soruları: Tam sırası!

Rehine soruları: Tam sırası!
Ayşenur Arslan

Memleketin yarısı, medya mahallesinin de “hizaya gelmeyi reddeden” takımı psikopat, sosyopat vs. Rehinelere zarar gelseydi zevkten kuduracak ve affedersiniz kına yakacaktı. Rehineler kurtarıldı, bu kez hırstan kuduruyor ve soru sormak suretiyle suyu bulandırıyor.

Erdoğan ve biraderi Davutoğlu aynen böyle düşünüyor. Nitekim Davutoğlu “bari bugün sevinci paylaşın” dedi. Sanki sakız çiğnerken yürümek ya da rehineler için sevinirken soru sorup tartışmak mümkün değilmiş gibi!

Kendi adıma, çok ama çok sevindim. Ama aynı zamanda okudum, seyrettim, düşündüm, merak ettim.

Evet, Davutoğlu da destekçileri de kusura bakmasın.. Rehinelerin “tam da bu sırada serbest kalması” bize “tam da şimdi sormalıyız” dedirtiyor.

Öyle ya, zamanlama pek manidar.

ABD Dışişleri Bakanı Kerry Ankara’ya gelmiş, gitmiş. Senato’ya bilgi verirken “Türkiye hakkında söylenecek çok şey var” imasında bulunmuş. Başta ABD olmak üzere, NATO üyeleri ve Arap ülkeleri IŞİD’e karşı operasyona katılıp katılmayacağımıza kilitlenmiş. Türkiye’nin ve dolayısıyla Erdoğan iktidarının geleceğinde, kararımızın belirleyici rol oynayacağı belli olmuş.

ABD’nin açılış sortilerinden sonra cuma günü de Fransız jetleri bombardımana başlayarak koalisyonu hayata geçirmiş.

Aaaa, o da ne! Aynı günün bir vakti, Türkiye’nin KOALİSYONA KATILMAMA GEREKÇESİ OLAN REHİNELER kurtulmuş. Türkiye’ye geliyormuş.

Ve bizim, bunu –eski bakan Hayati Yazıcı’nın dediği gibi- “Türkiye’nin sabırlı, kararlı duruşuna” bağlamamız gerekiyormuş. Öyle mi!

***
Hangi duruştan söz ediyorsunuz? Daha rehinelerin nasıl kurtulduğunu açıklarken ayaklarınız birbirine dolandı. Erdoğan “operasyon” dedi, Davutoğlu “temaslar sonucu aldık” açıklaması yaptı.

Sonunda operasyon olmadığı anlaşıldı. Temaslardan kastın ne olduğu ise hiç mi hiç anlaşılamadı!!! Fidye ödenmemiş. Herhangi bir şart da koşulmamış! Yani? Sahiden Hayati Yazıcı’nın dediği gibi kararlı durmuş, IŞİD komutanlarının gözünün içine içine sert bakışlar fırlatmışız.. “Affedersin abi” deyip bırakmışlar sanki…

Başbakan Davutoğlu, konunun hassasiyeti nedeniyle ayrıntılı açıklama yapılmayacağını, yani yaşananların perde arkasını anlatmayacaklarını söyledi.

Öğrenemediler. Artık hiçbir şey gizli kalmıyor beyler. Öcalan’ın nasıl paketlenip verildiğini de öğrendik.. İmralı pazarlıklarını da.. Konuşmayı yasaklasalar bile 17 Aralık’ta ne yaşandığını ve nelerin ortaya çıktığını da..

Rehineler konusundaki gerçekleri de elbette öğreneceğiz. O zamana kadar da aklımızdakileri yazıp sormaya devam edeceğiz. Çünkü, bu mesele bir “üzüldük / sevindik” diye açıklanabilecek duygusal bir mesele değil. Türkiye Cumhuriyeti, dış politikası ve geleceğimiz meselesi!

Zaten, iktidarın “konuşmayacağız” demesine bakmayın. Her zamanki “adının açıklanmasını istemeyen bir kaynak” konuşup, medyaya bir SENARYO anlatıyor.

O senaryoya göre, Arap aşiretleri Türkiye ile IŞİD arasında aracı olmuşlar. IŞİD önce ayak diremiş. Ama sonunda “ABD’nin operasyonu başlıyor. Eğer rehinelere bir zarar gelirse Türkiye’nin gazabından kurtulamayız. İyisi mi verip biz kurtulalım” demiş.

Şaka yapmıyorum. Dün sabahtan itibaren, yerli ve yabancı ajanslara “servis edilen” hikâye, özetle böyle.

Sahiden.. Gel de sorma!

Türkiye, operasyona katılma konusunda tek engel olarak rehineleri gösteriyordu. Şimdi eli serbest. Peki, IŞİD’in işine hangisi daha çok gelir? Türkiye’yi serbest bırakıp operasyona katılmasının önünü açmak mı? Yoksa..

Eski gazeteci, AKP Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar, olayın en sıcak anlarında neden ortaya “CIA” lafı attı? “Rehineleri CIA kurtardı” diye anlaşılan tweetini sonra neden geri aldı? “Ve CIA rehinelerin kurtarılmasına engel olamamıştır” diye revize etti?

CİA, rehinelerin kurtarılmasını neden engellemek istiyordu ki zaten? Türkiye operasyona katılmasın diye mi?

Efendim, operasyon ya da fidye falan yerine sadece “müzakere” ile alınmış ya rehineler.. Bunu destekleyen bir açıklamaya göre, “IŞİD Türkiye’yi, kendisini muhatap almak zorunda kaldığı bir masaya oturtmuş”.. Peki, daha önce Erdoğan’dan –bir tek “kardeşlerimiz” demediği- çağrılar muhatap almak değil miymiş?

Ve asıl soru: Türkiye şimdi gerekçesi kalmadığına göre, çekirdek koalisyona ve operasyona katılacak mı?

Devam edelim: Acaba, diyorum, iktidar baktı ki rehine gerekçesi yetmeyecek.. Batı koalisyonu ve Arap ülkeleri, Türkiye’yi tamamen dışlayacak.. Erdoğan kazdığı kuyuya düşecek.. Ama bir kere “rehinelerin hayatı” demiş bulundukları için de bu konuda geri adım da atamayacak.. 100 küsur gündür ellerinde koz olarak tuttukları bu meseleyi noktalamak mı istedi? Yani rehineler “artık koz olarak işe yaramayacakları için mi evlerine dönebildi”?

Bu sorular yanıtsız kaldıkça, kimse “IŞİD Türkiye’nin gazabından korktu da”.. Veya “Arap aşiretleri ikna etti de” diye masal anlatmasın. Aklımızla alay etmesin.

Bir de lütfen, rehineleri seçim otobüsü üzerine çıkartıp sonra da “istismar etmeyin” demeye kalkmasın.

SIRA İÇERİDEKİ REHİNELERDE!

Erdoğan TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısında sahneye çıktı. “Eski” performansını gösterdi. Esti gürledi. Ve tabii yine ayakta alkışlandı.

Sadece bu karedekiler değil elbette. Ama -Türkiye’nin ekonomik gücünü ellerinde topladıkları için- onlardan başlayarak “İÇERİDE REHİN” olan herkesin kurtulması da mümkün olabilecek mi acaba? Bunun için nasıl bir operasyon veya müzakere gerekiyor?

***

GAZETECİ OLMAK!

Rehinelerin kurtuluşu, doğal olarak binlerce mesajla Twitter’ı yıktı geçti. Ben, birini paylaşmak istedim. Zira, yazan, geçmişte birlikte çalıştığım, kardeşim kadar sevdiğim bir gazeteci: Murat Çelik.

“Ailenizden birinin 101 gündür IŞİD’in elinde rehin olduğunu düşünüp, yaşanana sadece bu açıdan yani insani boyutuyla bakmak çok mu zor” diye soruyor.

Evet, sevgili Murat. SADECE öyle bakamazsın. Bakmamalısın. Hem insani boyutuyla bakıp üzülür, sevinirsin.. Hem de sorularını sorup “kamu görevini” yerine getirirsin. Zaten gazetecilik de işte buna deniyor.

Hava, su, ekmek, laikliklik…

Hava, su, ekmek, laiklik…
Ahmet Çınar

Yoksa nefes bile alamazsınız.

Açlıktan, susuzluktan, oksijensizlikten ölünür de, laiksizlikten ölünmez mi?

Hem de nasıl ölünür!

Mutedil, mütedeyyin, muhafazakârın; yani dört başı mamur sahtekârın ikiyüzlü tezgâhında nefessiz can verirsin.

Ölüp gider, çürüyüp bitersin; farkına bile varmazsın.

Çünkü yavaş yavaş beyin ölümün gerçekleşir.

Bazen beyin ölümüne bile kalmaz iş, IŞİD ölümüyle kelleni alıverirler!

***

Laikliğin tanımı belli de…

Laiksizliğin tanımı da gayet açık: Akla saldırıdır laiksizlik.

Aklı devreden çıkarmaktır. Bilimi, sanatı, yaratıyı…

İnsanın yaratıcı ve kurucu tek varlık olduğunu inkârdır.

Taaa antik çağın laik ahlak öğretisini temsil eden Stoa okulunun kurucusu Kıbrıslı Zenon, genel anlamda doğrunun ancak “akıl” aracılığıyla bulunabileceğini söyler iki bin yıl önce.

Memleketin dağına taşına, evine okuluna, sokağına caddesine, köyüne kentine “özgürlük” adı altında dinsel vesayet gömleğini giydirenlere, Alman filozof Immanuel Kant iki yüz yıl önceden seslenir: “Aydınlanmanın temel noktasını, insanların bizzat kendilerinin sorumlu oldukları vesayet durumundan, özellikle de din konularındaki vesayetten çıkmalarında görüyorum, çünkü dini vesayet tüm vesayetlerin hem en zararlısı, hem de en onur kırıcısıdır.”

***

Ülkenin her köşesinden “direnokul” çığlıkları yükseliyor.

Gün geçmiyor ki bir okul daha imamhatipleştirilmesin.

Artık okulları kategorik olarak imamhatipe çevirmekten vazgeçtiler, kalan tüm okullara imamhatip müfredatı dayatarak okulların hepsini imamlaştırdılar.

Geçen hafta “normal” ortaokula başlayan 10 yaşındaki yeğenimin seçmeli derslerinden birinin “Kuran” dersi olduğunu öğrendiğimde fark ettim bu ince ayrımı!

Tayyip Erdoğan geçen yıl İmam Hatip Liseleri Mezunlar ve Mensuplar Derneği’nin geleneksel 55. iftarında konuşmuştu. İmamhatipleştirme operasyonunun son 10 yılın değil, yarım asrın işi olduğunu da bu “55. iftar” geleneğinden anlıyoruz zaten!

Topkapı Sarayı’nın iki kıyı köşkünden biri olan Sepetçiler Kasrı’ndaydı iftar.

Hani mağdur, aşağılanmış, horlanmış, dışlanmış ya bunlar, Topkapı’dan aşağısı kurtarmıyor iftar için!

Ve benim, bizim, hepimizin yıllardır savunageldiği düşünce, bir itiraf gibi dökülüvermişti Tayyip Erdoğan’ın dudaklarından.

Kelimesi kelimesine şöyle demişti:

“İmam hatipler sadece bir okul değildir. İmam hatipler bu ülkeye istikamet çizen, bu ülkenin ufkunu aydınlatan, en önemlisi de bu ülkenin öz değerlerine sahip çıkıp onları muhafaza eden nesillerin yetiştiği eğitim kurumlarıdır. Zulmün ve baskının en ağır olduğu günlerde ağabeylerimiz, o büyüklerimiz, o gönül erleri umutsuzluğa, hüzne kapılsalardı, belki biz bugün burada olmayacak, belki bugün bu iftar sofrasının etrafında muhabbet edemeyecektik. Biz onlara çok şey borçluyuz.”

Solun, solcuların, sosyalistlerin yıllardır söyleyip savunduğu tespit, işte tam da bu tespittir.

“İmam hatip okulları sadece bir okul değildir” tespitini, bu ülkenin yurtsever aydınları dile getirdiği zaman, “Nerden biliyorsunuz? Niyet mi okuyorsunuz?” diye diklenenler, artık bu gerçeği pervasızca itiraf edebiliyorlar.

Doğrudur.

İmam hatipler sadece bir okul değildir.

Türkiye gericiliğinin çekirdek kadrolarının yetiştiği arka bahçeleri ve yaşam kaynaklarıdır.

Milliyetçi ve dinci gericiliğin bir devlet politikası haline getirildiği yerlerdir.

Siz hiç, bir AKP’linin çıkıp da “Ticaret liseleri sadece bir okul değildir” veya “Endüstri meslek liseleri sadece bir okul değildir” ya da “Kız meslek liseleri sadece bir okul değildir” şeklinde çıkışlar yaptığını, bu okullara ulvi, kutsal, ideolojik anlamlar yüklediğini gördünüz mü?

Göremezsiniz.

Çünkü Türkiye gericiliğinin gözünde ticaret liseleri, teknik liseler, endüstri meslek liseleri, kız meslek liseleri sadece ucuz ve ara eleman yetiştirmeye yarayan orta öğretim kurumlarıdır.

İmam hatipler ise asla öyle değildir.

İmam hatipler, yarım asırdır bu ülkenin polis, içişleri, yargı ve milli eğitim teşkilatlarına siyasal İslamcı, tarikatçı, anti-laik, piyasacı, tüccar kadrolar yetiştirme merkezleridir.

O nedenle Tayyip Erdoğanlar, Ahmet Davutoğlular, Abdullah Güller, Bülent Arınçlar için imam hatipler çok önemlidir.

Ve asla sadece bir orta öğretim kurumu değildir.

***

İmam hatip okulları ilk kez 1924’te 29 merkezde “İmam Hatip Mektepleri” adıyla açılmış, 1950’lerde Demokrat Parti, 1970’lerde CHP-MSP koalisyonu ve Adalet Partisi zamanında giderek artmıştır. Kenan Evren’in 12 Eylül faşist cuntası tarafından, Temel Eğitim Kanunu’nun 32. maddesinde yapılan bir değişiklikle imam hatip mezunlarının üniversitelerin tüm bölümlerine girebilmesine olanak tanınmıştır.

İşte bugünün imam hatipli başbakanları, bakanları, valileri, belediye başkanları, profesörleri, genel müdürleri yarım asırlık bir çabanın sonucu türetilmiştir.
Elbette ki imam hatipler sadece bir okul değildir.

Hatta imam hatipler “okul” bile değildir.

Son derece operasyonel işlevleri olan, bu coğrafyada laik-aydınlanmacı-ilerici ne varsa yok etmeye adanmış bir düşüncenin eğitim merkezleridir.
İmam hatipler elbette sadece bir okul değildir.

Yıllarca Komünizmle Mücadele Derneği, Akıncılar Derneği, Milli Türk Talebe Birliği, Nakşibendi İskenderpaşa Dergâhı, İlim Yayma Cemiyeti, Birlik Vakfı gibi gerici odaklarla birlikte büyümüş, gelişmiş, serpilmiş ve bugünlere ulaşmış yapılardır imam hatipler…

Gündüz imam hatipte okuyan körpe dimağlar, hafta sonları ya da akşamları, işte bu dernek ve vakıflarda militanlaşmıştır.

İmam hatip okullarında militanlaşan kadrolar, aydınlanmayla, laiklikle, kamuculukla, solla, sosyalizmle, antiemperyalizmle, yurttaşlıkla, cumhuriyetin temel değerleriyle ve tüm ilerici birikimle, İslam adına mücadele etmeyi yaşamlarının tam merkezine koymuşlardır.

***

Ne diyordu Aziz Nesin 1993’te?

Kelimesi kelimesine şunları söylüyordu: “Yarın, öbür gün bu dinciler iktidara gelip imam hatipten yetiştirdiği talebeleri yargıç, avukat, hekim, mühendis, belediye reisi gibi devletin her koluna atayıp en son bu talebeleri Harbiye’ye sokarak orduyu ele geçirip devleti her koldan kuşatacaklar. Ama şu an kimse farkında değil!”

İşte Aziz Nesin, bu yüzden öngörülü ve gerçek bir aydındı.

Ve işte Aziz Nesin’i bu nedenle yakmak istediler!

***

İmam hatiplerin işlevsel-ideolojik merkezler haline gelmesinde ve toplumun giderek dinselleşmesinde, burjuva sınıfı kadar, cumhuriyet devrimine ihanet eden NATO’cu ve Amerikancı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de payı vardır.

TSK, toplumun “siyasallaşmadan dinselleştirilmesini” hep istemiş ve bunun önünü açmıştır.

Orhan Gökdemir’in 2009’da Destek Yayınevi’nden çıkan “Öteki İslam – Devletin Din Operasyonu” adlı kitabından bir alıntı, bu durumu gayet iyi açıklayacaktır:

[Bu konuda, 12 Eylül darbesinin Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanı Tümgeneral Mahmut Boğuşlu’nun yazdıklarını hatırlatalım: “Dinin, İslamiyet’in, en azından bir disiplin meselesi olarak ele alınması ile ilgili hususlar. Bilindiği gibi din, İslamiyet, öteki dünya ile ilgili hükümleri dışında en azından bir disiplin kuralları kümesidir. Zamanın çok çeşitli ve zor şartları içerisinde toplumda ve bilhassa aile seviyesinde disiplin ihtiyacı daha da artmaktadır. Disiplin, dünyanın en pahalı üretimidir. Disiplini kolaylıkla üreten ve ucuza mal edebilen bir düzen, asker ocağı, kışlalar ve bazı eğitim kuruluşları dışında, henüz icat edilmemiştir. Türk tarihinde disiplini en ucuza imal edebilen düzenlerden biri ise İslamiyet’tir. (…) Kur’an-ı Kerim’i ezbere bilen hafızların yanında Türkler bu mukaddes kitabı 10-15 dakikada ve 3-5 sahifede özetleyecek derecede bilgi sahibi olmalıdır. Din adamı tipinde değişikliğe gidilmeli, her türlü meslekten; hâkimden, savcıdan, avukattan, lise öğretmeninden, doktordan, gemi kaptanından yeni bir din adamı tipi yetiştirilmelidir. Bu arada son yıllarda sayıları artan imam hatip okulları reorganize edilmeli, bu okullara endüstriyel, ticari, turistik vs. hüviyetler kazandırılmalıdır.”

Demek ki din, devlet için bir araçtır ve dindarlığın ortadan kaldırılmasından modern devletin bir çıkarı yoktur. Tam tersine Emekli Generalimiz ‘dinci tehlikesini’ önlemek için herkesi dinci yapmak gerektiğini söylüyor.

Not: Her meslekten imam yetiştirme önerisi, 1997 yılında başlayan RP ve radikal İslam’la mücadele programı çerçevesinde, MGK tarafından yeniden gündeme getirilmiştir.]

***

Bugün IŞİD her yerdeyse, IŞİD kafası kentlerimize, sokaklarımıza kadar girebildiyse; bunun temeli imamhatiplerde atılmıştır.

IŞİD Türkiye’nin dışında değil içindedir. 60 yıllık sistemli islamizasyon politikaları, IŞİD’in doğal tabanını yaratmıştır. Artık AKP tipi İslamcılık bitmiştir. AKP geriye doğru, daha vahşi, daha barbar bir siyasal İslamcılığa doğru yürümektedir.

Bu nedenle laik-sosyalist cumhuriyet mücadelesinin bir an önce iktidara taşınması gerekmekte. Bu mücadele sınıfsal bir mücadeledir. İlk somut adım imamhatiplerin kapatılması isteğini kitlesel bir politik kampanyaya dönüştürmektir.

***

Evet…

İmam hatipler sadece bir okul değildir.

Bir okul olmanın çok ötesinde, operasyonel işlevleri olan, bu coğrafyada laik-aydınlanmacı-ilerici ne varsa, yok etmeye adanmış gerici düşüncenin eğitim merkezleridir.

Nereden mi biliyorum?

Tam 7 yıl imamhatip yollarını aşındırmış ve imam hatip lisesinden mezun olmuş bir kişi olarak, ben bilmeyeceğim de kim bilecek!

“İmalat hatası bir imamhatipli” olarak bu gerçeği tüm dehşeti ve şiddetiyle biliyorum.

Sokağın Sesi…

Sokağın Sesi…
Işıl Özgentürk

Başkan Obama önemli bir konuşma yapacak dediler, konuklarım vardı, ben, “Arkadaşlar orta oyununa benzer bir oyun oynanıyor, ben yatıyorum” dedim. Onlar sabahın dördünde Obama’yı dinlediler. Ertesi sabah “Ne oldu” diye sordum. “Öyle konuştu işte” dediler.
Şaka bir yana, tıpkı Balkanlar’da oynanan ve güzel yurt Yogoslavya’nın parçalanmasına neden olan, bir oyunun çok benzeri Ortadoğu’da oynanıyor. Orada da binlerce çocuk öldü, yirmi binden fazla kadına tecavüz edildi. Batılı ülkeler, “görüşüyoruz, bakacağız” diye yağıp gürlediler. Öte yandan her biri el altından bölgelerine katmayı düşündükleri alanlardaki savaşçıları desteklediler. Ve ortak amaçlarına ulaştılar.
Ne yazık ki böyle oldu.
Peki, kim kazandı dersiniz? Silah tüccarları, ilaç sanayisi ve diğerleri… Peki, burnumuzun dibinde oynanan bu oyun, bizim sokaklarımıza nasıl yansıyor, şöyle küçük bir araştırma yaptım. Buyurun:
Küçük ama bol çeşitli tekstil ürünleri satan bir dükkânın sahibi bir anne, “vallahi” diye söze başladı. “Benim tek bir kızım var. Kimya mühendisliği okuyor, onun için çok endişeliyim, bizden geçti, ona pasaport çıkardım ve yurt dışında yaşaması için gerekli parayı biriktirdim. Durum kötülediği anda onu yurt dışına yollayacağım. Kızımı IŞİD gibi bir örgütün eline bırakamam.”
Ev yemekleri yapan bir başka kadın, bir anne “Ben epey bir zamandır hemen yanı başımızdaki Bağdat Caddesi’ne çıkamıyorum. Çıkmıyorum. IŞİD’den kaçan Ezidilerin yaşadıklarını televizyonda izledikçe, delleniyorum, Bağdat Caddesi’nde keyifle gezen birilerine saldırabilirim.”
Bir başkası, “Ben epey uzun bir zamandır, AVM’lere gitmiyorum. İki nedeni var, birincisi bu beton yığınlarını protesto ediyorum, ikinci nedeni ise açıkça söyleyeyim, korkuyorum. Bir gün bir bomba patlayabilir.”
Bir baba, “Yakın zamanlarda oğlum askere giderse PKK’yle savaşır diye korkuyordum, ama şimdi bin beteri var. Oğlumun askere gitmemesi için elimden gelen her tedbiri alıyorum. Ben onu, kimin eli kimin cebinde bilemediğimiz bir coğrafyada savaşa gönderemem.”
Genç bir adam: “ABD öyle bir hava yarattı ki sanırsın bölgeye atom bombası atacak. Atsa ne olur ki; IŞİD gider mışid gelir. Bu mağdurların bitmeyen bir acayip savaşı. Kendi aralarında bile bir birlik yok! Zaten bu IŞİD nereden çıktı, gökten mi indi? Silah lobisi.
Obama’yı sıkıştırıyor. Irak’a 35 milyon dolar mı, yoksa milyar dolar mı yardım yapacaklarmış. Bu dolarlarla ne alınacak, silah. Kimden alınacak? Yani Amerika bir eliyle verdiğini öbür eliyle alıyor.”
Kahvede kahvesini yudumlayan bir emekli asker: “Hâlâ rehinelerin neden kurtarılmadığını merak ediyorum. Biz Amerika’nın madem müttefiki oluyoruz… Tıpkı, hani bir film vardı, ‘Argo’ diye; gerçek bir olay; Amerika İran devriminde Tahran’da kalan elçilik çalışanlarını müthiş bir oyunla kurtarıyordu. İstese bizimkileri de kurtarır. Bizimkiler yapamaz. Açıkça konuşayım.”
Kuaförde saçlarını yaptıran şık bir kadın: “Anacığım, benim canım kıymetli. Bu IŞİD bir bomba mı patlattı, ben hemen torunları toplayıp yazlığıma giderim. Bir zamanlar, hani bir savaş vardı, füzeler gelip gidiyordu, o zaman ben bütün aile için hazırlıklarımı yapmıştım. Kilo kilo makarna, bulgur yedeklemiştim. Sonra onları konu komşuya dağıttım. Neyse ki o füzeler bize denk gelmedi.”
Kahvede dinlenmekte olan bir inşaat işçisi, “Bu telaş neden? Bize bomba atmalarına gerek yok. Maşallah günde en az on ölümüz var, kimi işte, kimi trafikte ölüyor. Bırakın bunları, şimdi müfettişler inşaatları incelemeye başlamış, bir de baktık bu sabah itibarıyla baretlerimiz gelmiş, bağlantı kemerleri yenilenmiş. Yahu kardeşim şunu başından yapsana. O baretler, kemerler su parasına.”
Bizim kahve böyle, her tür insan var. Bu iki genç de hangi apartmanın nasıl ele geçirilip yıkıma gideceğini heyecanla tartışıyorlar. (Yeni bir işkolu var. Gençler, orta yaşlı kadınlar bu işe soyundular. Dolaşıp yıkılacak apartman buluyorsun, işi bağlıyorsun ve müteahhit sana neredeyse bir kat parası veriyor) Heyecanlılar, para gelecek para!
Onların masasına gidip soruyorum: “İşler nasıl? Siz bu terör örgütü IŞİD için ne düşünüyorsunuz? Amerika gerçekten onları bombalayacak mı?” İkisi de şaşkın bana bakıyor: “Biz işimizle gücümüzle ilgileniyoruz. Pek ne dediğinizi anlamadık.”
Oradan hemen uzaklaşıyorum, onların derdi kendilerine yeter. Orta yaşlı bir kadın var, çok canı sıkılıyor belli. Canımı biraz daha sıkar mıyım bilmiyorum, yanına gidiyorum, “Durumlar iyi mi” diye ortaya bir söz atıyorum. Kadın bana dönüyor, iki çocuğu varmış, biri uyuşturucudan ölmüş, öteki hastanede tedavi görüyormuş. “Keşke” diyor, “bir amaç uğruna savaşarak ölselerdi”. Donup kalıyorum.

Aslında neler oluyor…

Aslında neler oluyor…
Aslı Aydıntaşbaş

Beklenmedik bir hızla gelen IŞİD fırtınası, tüm Orta Doğu’daki stratejik dengeleri tepe taklak etmiş durumda. Korkarım Türkiye, 90’larda Pakistan’ın olduğu duruma benzer zorlu bir döneme giriyor. İşte bölgemizde yaşananların iç yüzü:

5 YILLIK IŞİD SAVAŞI GELİYOR: IŞİD kalıcı. ABD’nin önderliğindeki IŞİD koalisyonu ne kadar genişlerse genişlesin, Obama yönetiminin hava taarruzu ve insansız hava uçaklarının çok daha ötesine geçmesi zor. Ama bunlar IŞİD’i bitirmeye yeterli değil. Çünkü IŞİD’in elinde Musul, Rakka gibi meskun bölgeler ve halk desteği var. Taliban nasıl bitmediyse, IŞİD’de bitmez. Bu durumda tek gerçekçi senaryo, IŞİD’in Irak’tan Suriye’ye uzanan bir Sünni bölgesine ”hapsedilmesi” olabilir. Korkarım IŞİD hayatımızdan kolay çıkmayacak; önümüzdeki 5 yıl konumuz bu olacak.

TÜRKİYE YAPTIKLARINI ANLATAMIYOR: Türkiye’nin IŞİD karşıtı koalisyona katılmak konusundaki çekinceleri malum. IŞİD bizi rehin almış durumda. Sadece 49 rehine değil, örgütün Suriye sınırımızın hatırı sayılır bir bölümüne hakim oluşu ve yüzlerce TC vatandaşının IŞİD saflarında oluşu da Türkiye’yi ”savunmasız” ve ”kırılgan” yapıyor. Elimiz kolumuz bağlı. Tabii gerçekte Türkiye hiçbir şey yapmıyor değil. Medyası Türkiye’yi pasif kalmakla suçlarken, aslında Ankara ve Washington arasında sessiz bir işbirliği var. Ağırlıklı olarak kuzey Suriye’de MİT-CIA işbirliği çerçevesinde şekillenen, askeri ayağı kısıtlı olan bir işbirliği bu. Amerikalıların beklediği düzeyin altında, ancak kamuoyunun bildiğinden daha fazla. Gel gör ki, kimse çıkıp bunu anlatamıyor…

ANKARA’NIN İMAJI SARSILIR: Bu durum da Türkiye’nin içeride ve dışarıda ciddi anlamda prestij kaybetmesine neden oluyor. Memleketin yarısı, Ak Parti hükümetinin IŞİD’i kalben ya da aktif olarak desteklediğine inanıyor. Yabancı medyada ise üst üste ağır yazılar çıkıyor. Son 48 saatte bile Wall Street Journal gazetesi bir başyazıyla IŞİD karşıtı koalisyona katılan Türkiye’nin artık ”müttefik” sayılamayacağını, New York Times ise IŞİD’in kaçak petrol ihracatının Türkiye üzerinden yapıldığını yazdı. Ankara IŞİD karşıtı mücadelede ”ortada” durduğu sürece, bu furya devam edecek ve, işin kötüsü, Türkiye’den kimse çıkıp bu algıyı değiştirmek için aksini söyleyemeyecek…

PKK MEŞRUİYET KAZANIYOR: PKK ise, Türkiye’nin yaptığının tam tersini yaparak yaklaşık bir yıldır kendini IŞİD’e karşı konumlandırıyor ve her fırsatta bunu bas bas bağırıyor. Rojova’da 8 aydır IŞİD’e karşı giriştiği kıran kırana mücadele veren PKK, en son Şengal’de Ezidiler için insani yardım koridoru açılması ve Mahmur’un savunmasında öne çıktı. Bu durum uluslararası kamuoyunda örgüte yönelik beklenmedik bir sempati dalgası yaratmış durumda. Yazı üstüne yazı. İçinde kadınların olduğu laik bir yapının Orta Çağ metotları kullanan bir örgüte karşı kıran kırana mücadele ediyor oluşu, Batı’nın PKK’ya bambaşka bir gözle bakmasına neden oldu. Büyük hatalar yapmazsa, PKK önümüzdeki dönemde bu sempati dalgasını meşruiyet zeminini genişletmek, kendine yönelik kısıtlamaları kaldırmak için kullanacaktır. Kısacası Batı, Rojova’da PKK’yı muhatap alır hale gelirse şaşırmayın…

İMRALI’YLA MÜZAKERE HIZLANIYOR: Ankara’da bu ”önlenemez” durumun farkında ki, son dönemde İmralı’daki görüşmeler ciddi anlamda derinleşti. Bu süreç hızlanacaktır. Türkiye’nin Rojova’ya yönelik ambargoyu hafifletmesi de, geçen hafta Özgür Suriye Ordusu içindeki Ankara destekli gruplardan Tevhid Tugayları’nın PYD’yle ittifak anlaşması imzalaması da tesadüf değil. Ankara’nın PKK’yla başlattığı çözüm sürecinin artık yepyeni bir ”stratejik” ayağı var. Gerçek şu ki, Ak Parti hükümeti bile Orta Doğu’da İslami radikalizm ve mezhep çatışmasının devam edeceğinin, Türkiye’nin bunu ancak (Zübeyir Aydar’ın terimiyle) ”bir Kürt setiyle” göğüsleyebileceğinin farkında. PKK da bunun bir parçası…
Dedim ya, tüm kartların yeniden karıldığı, eski düşmanlıklardan yeni ittifakların yeşerdiği çok çok değişik bir döneme girdik…