Daimi Diktatör…

Daimi Diktatör…
Özgür Mumcu

Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanı Yiğit Bulut, Cumhurbaşkanı’nı Sezar’a benzetmiş. Daha önce de “Tayyip Erdoğan benim atamdır” demişti. Yiğit Bulut, Sezar gibi atası olan bir insan.
Sezar da zamanında aile soyunun tanrıça Venüs’e dayandığını iddia eden biriydi. Venüs de antik Yunanlıların Afrodit diye bildiği tanrıça. Afrodit de Akad tanrıçası İştar’a ve hatta Anadolu’nun ana tanrıçası Kibele’ye kadar uzanıyor.

Ata Erdoğan, Sezar’a benzetilip Sezar da Venüs’ün soyundan geldiğini söylediği-ne göre, Yiğit Bulut’un Venüs ve hatta ana tanrıça Kibele’yle bir bağlantısı olmuş bulunuyor.
Bakınız her şey dönüyor dolaşıyor Anadolu’ya geliyor.
Kibele’den Venüs’e, Venüs’ten Sezar’a, Sezar’dan Erdoğan’a, Erdoğan’dan Yiğit Bulut’a. Hakikaten medeniyetler beşiği bu topraklar.

Başdanışmanı Cumhurbaşkanı’nı neden Sezar’a benzetmiş?
Efendim çünkü Sezar yerleşik düzenin Roma’nın kanını emmesine karşıymış ve çürümüş düzene “Roma’nın olanı Roma halkına vermek” için bayrak açmış.
Erdoğan da öyle yapıyormuş.
Sezar’a darbe yapıyor, diktatör oluyor demişler ama halk onu çok seviyormuş.

Malumunuz Sezar, Roma’nın en asil ailelerinden birine mensuptu. Genç yaşta Roma Cumhuriyeti’nin konsülü oldu. Daha sonra Güney Alp bölgesinin yöneticisi oldu. Galya’yı fethetti, hızını alamadı İngiltere’ye kadar gitti.
Muzaffer bir komutan olarak Roma’ya dönüp tekrar konsül seçilmek istiyordu. Daha evvel Roma’yı Pompey ve Crassus’la beraber yönetiyordu. Fakat eski ittifakların bozulması âdettendi. Roma’da başka bir âdet de fetih yapan komutanın ordusuyla Roma’yı ele geçirip diktatörlüğünü ilan etmesiydi.

Roma da Rubicon ırmağından başlıyordu. Muzaffer komutanın Rubicon’u ordusuyla geçmesi bu sebeple yasaktı. Sezar bu yasağı dinlemedi. “Zarlar atıldı” dedi ve Rubicon’u geçerek eski müttefiki Pompey’i yenerek Roma’nın hâkimi oldu.
Zamanla diktatörleşti. Senato’dakiler mutsuzdu. Toplandılar, onlarca senatör Sezar’ı aralarına alıp bıçaklayarak öldürdü.

Senatörler, Roma Cumhuriyeti’ni kurtardıkları iddiasındaydı. Hatta Cumhuriyet’in kurtuluşunu temsilen azat edilen kölelerin taktığı başlığı bir sopaya takıp gezdirdiler.
Seneler evvel BirGün gazetesinde şöyle yazmışım, notlar arasında buldum: “Sezar’ı indirenler özgürlükleri ve cumhuriyeti mi savunuyorlardı yoksa yerleşik düzenin çıkarlarını mı koruyorlardı?
Sezar teker teker Cumhuriyet kurumlarını budayarak krallığını mı ilan edecekti yoksa kurumları reforme ederek oligarşiyi kırmak peşinde miydi?

Brütüs bir hain miydi yoksa Shakespeare’in dediği gibi ‘En asil Romalı’ mı?
Bu soruların muhtemelen bir yanıtı yok.
Çünkü haklı olan ne Sezar, ne Brütüs, ne de Pompey idi.
Haklı olan zamanında kölelerin isyanını başlatan Spartaküs idi. O zaman genç bir subay olan Sezar büyük ihtimalle köle savaşında Spartaküs’e karşı savaşıyordu ve binlerce kölenin çarmıha gerilmesine nezaret ediyordu. Sezar’ın iç savaşta yendiği Pompey ise köle savaşının sonunda yakaladığı 5.000 savaş esirinin hepsini öldürmesiyle gurur duyuyordu.

Yani bu hikâyenin tüm baş aktörleri konu köleler olunca birleşip Spartaküs’e karşı birleşmişti.”
Sezar halktan yana değildi. Senatörler de öyle.
Neticeye bakalım. Sezar’ın öldürülmesinden sonra uzun süren iç savaşlardan sonra iktidara Sezar’ın manevi oğlu geldi.
Roma Cumhuriyeti yıkıldı. Yerine imparatorluk kuruldu. Artık iktidar bir adamın elindeydi.
Sezar’ın öldürülmeden önceki son unvanı neydi?
“Dictator in perpetuum.” Yani “Daimi diktatör.”
Neyse, herkesin atası kendine.

Seçmen, kimin aslını, neslini biliyor?

Seçmen, kimin aslını, neslini biliyor?
Arslan BULUT

Tayyip Erdoğan, bir taraftan teşekkür mitingleri ve açılış törenlerinde konuşurken, haftada bir de Atatürk’ün, yeşil alan olarak kullanılması kaydıyla millete bağışladığı Atatürk Orman Çiftliği’nde, yasalara aykırı ve ruhsatsız olarak yaptırdığı Kaçak Saray’da muhtarları toplayıp, AKP’ye oy istiyor!
AKP, imamlar üzerinden örgütlenerek, yurt çapında din istismarına dayalı bir düzen kurmuştu. Şimdi Tayyip Erdoğan, “toplumun kılcal damarları” na ulaşmak için buna muhtarları da ilâve ederek 400 milletvekili hedefine ulaşmaya çalışıyor.
***
Erdoğan, “açılım” adı altında bugüne kadar sürdürülen çizginin sahibi sanki kendisi değilmiş gibi Dolmabahçe’deki AKP-HPD (PKK) buluşmasına ve akil insanlar kadrosunu kendi kurmamış gibi de izleme heyeti oluşturulmasına karşı beyanlarda bulunuyor\’85
Bu sebeple hükumetle arasında başlayan aleni tartışma, Melih Gökçek’in Bülent Arınç’ı paralellerin emrinde hareket etmekle suçlaması ile sertleşti.
CHP Gaziantep Milletvekili Ali Serindağ ise Erdoğan’ın, “Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle Türkiye’de bir dönem fiilen bitmiştir. Parlamenter sistem, milletimiz tarafından bekleme odasına alındı” yönündeki ifadelerinin anayasayı fiilen askıya almak, yani “darbe” anlamına geldiğini belirterek “Kenan Evren’in silâh zoruyla yaptığını Tayyip Erdoğan silâhsız yapıyor” diyor.
Serindağ haklı ama Erdoğan’ın silâhsız olduğu bir yanılgı! Devletin bütün güvenlik güçleri onun emrinde değil mi?
***
Erdoğan ise “Kürt kardeşlerimizin sorunlarına bakışımızda 40 yıl, 30 yıl, 13 yıl önce ne dediysek bugün de aynısını söylüyoruz” diyor.
Gerçekten de Erdoğan,1993 yılında “Kürtler ’biz ayrı yaşamak istiyoruz’ diyebilirler. Bu durumda belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir” demişti. 2003 yılında da “Osmanlı’ya gittikleri zaman Doğu, Güneydoğu’nun Kürdistan, Doğu Karadeniz’in Lazistan eyaleti olduğunu görecekler” diye konuşmuştu.
Yine Erdoğan’ın 1991 yılında Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olarak Genel Başkan Necmettin Erbakan’a sunduğu bir Kürt raporu vardı.
Erdoğan, “Bu bir Kürt sorunudur” diye başladığı o raporda, tarihi ve coğrafyayı çarpıtarak “Bugün Doğu ve Güneydoğu olarak adlandırılan bölgeler, tarihin en eski devirlerinde ’Kürdistan’ olarak adlandırılan coğrafyanın içinde yer alan bölgelerdir” demişti.
Erdoğan raporda, Özal’ın “Federasyon dahil her konu tartışılmalıdır” sözleri ile birlikte Celal Talabani ve Mesut Barzani ile görüşmesini de överek “Türkiye’de Kürt kimliğinin ve Türkiye’de yaşayan diğer halkların kimliğinin tanınmasını, dileyen herkesin kendi anadilinde eğitim-öğretim yapabilmesini savunmalıyız. PKK terörünü kınadığımız kadar devlet terörünü de kınamalıyız. Devlet-PKK çatışmasında devletçi bir safta gözükmemek, devletin eleştiri üslubunu benimsememek için ‘bölücü’, ‘terörist’, ‘ayrılıkçı’ vs gibi kelimeleri kullanmamalıyız. Türk ırkçılığına da Kürt ırkçılığına da karşı çıktığımızı ilan etmeli ve bunu davranışlarımızla göstermeliyiz” ifadelerini de kullanmıştı.
Erdoğan, son ifadeyi sonradan Türk ve Kürt Milliyetçiliğini de ayaklarının altına aldığını söyleyerek değiştirecekti!
***
Dolayısıyla Erdoğan’ın, “Birileri çıkmış ne diyor, ’artık tek adamsın, yanında kimse yok.’ Yahu bunlar çok zavallı ya. Ya ben cumhurun başkanıyım ya, ben bu milletin başkanıyım. Büyüklerimizin çok güzel bir lafı var, ’kendini bil, haddini bil, neslini bil.’Ama bunlarda hiçbirisi yok” sözleri herkes için geçerlidir.
Herkes haddini bilmeyebilir ama kendi aslını, neslini bilir! Fakat bir demokraside söz konusu olması gereken, devleti yönetecek olanların aslının neslinin, seçmen tarafından bilinmesi değil midir?
Kim, ne kadarını biliyor?

Yarın ne olacak?

Yarın ne olacak?
Ayşenur Arslan

PKK’nın silahlı mücadeleyi başlattığı yıldan bu yana, hayatımıza “Nevruz realitesi” katıldı. Memleketin bir tarafında bu, “başkaldırı” ve bunun sonucunda da gerilim anlamına geliyordu. Diğer tarafında ise, yeni bir “bayram türü”!
Türkler de birden Nevruz’u keşfetti. Hatta, bunun tümüyle eski bir Türk geleneği olduğu “anlaşıldı”! Kürtlerin kar üstünde kart –kurt diye yürüyen Türkler olduğunu savunan koca koca adamlar (ve hatta sayın bakanlar, değerli genel müdürler) ateş üstünden atlamaya başladılar. Bir şenliktir başladı.
Kürt realitesinin kabul edilmesiyle, sanırım Nevruz realitesi de yerli yerine oturdu.
Ama şimdi, Nevruz yeni bir dönemeçte.
Kürt siyaseti ve genel olarak Kürtler, yarınki Nevruz’u TARİHİ diye nitelendiriyor.
Tıpkı geçen yılki gibi.
Malum, geçen yıl Diyarbakır’da yüzbinlerce kişinin katıldığı mitingde “ilk kez” Öcalan’ın mektubu okunmuştu. Kürtçe ve Türkçe olarak.
PKK / HDP cephesinde beklenti, 2015 Nevruzu’nda Öcalan’ın “bizzat” Diyarbakır’da olmasıydı. Bunun olmayacağı belliydi. Nitekim olmayacak. Bunun yerine, şimdi Öcalan’ın görüntülü mesajı bekleniyor.
İmralı Heyeti, bugün Ada’ya gidecek. Öcalan ile görüşecek. Bu görüşmeden nasıl bir “mesajla” dönerler? O mesaj, yarın Diyarbakır’da görüntülü olarak aktarılır mı?
Kimbilir. Ama geçen yıl KANDİL’DEN CANLI YAYIN yapıldığını hatırlayın. Yani, olmaz denilenin olduğunu!
Zaten, önemli olan mesajın nasıl geldiği değil. Hatta o mesajda Öcalan’ın “ne dediği” bile değil.
Çünkü süreçte yepyeni bir süreç başladı.
Hayır. Bu yeni süreçte AKP yok. İktidar neredeyse “sadece seyretmekle” yetiniyor. Görmezden geliyor. Görülmemesi için de elinden geleni yapıyor.

***

Medya, doğrusu bu konuda iktidarın / RTE’nin en büyük yardımcısı. Havuz ya da çeşme, fark etmez, büyük grupların gazete ve televizyonları Güneydoğu’daki altüst oluşu görmüyor. Göstermiyor.
Günlerdir, binlerce / onbinlerce kişi Diyarbakır’a doğru yürüyüşte.
Üzerlerinde, “Öcalan’a özgürlük” sloganı yazan aynı tişörtlerle.
İşte, bu görüntü sahiden “tarihi”. İster yürüyenlere terörist deyin, ister coşkularına katılın.. Önemini yadsıyamazsınız.
Oysa, medya “ne Kürt sorunu yaaa!” diyen RTE’yi döne döne veriyor da.. Kürtlerin bu “zamanlaması manidar” çıkışa ne dediğini merak etmiyor.. Diyarbakır’a çıkan yolları görmüyor.

***

HDP lideri Demirtaş’ın şu sözlerini dikkatli okumak gerekiyor:
“Bu ülkenin Cumhurbaşkanı, ‘Barış zaten gelmiş’ diyor. ‘Daha ne istiyorsunuz’ diyor. Biz senden bir şey istemiyoruz. Biz şunu söylüyoruz; Allah bizi ve halkımızı senin gibilerin eline düşürmesin yeter. ‘Size daha ne verelim’ diyor. Sen kimsin biz senden isteyelim. Bizim bu ülkenin Cumhurbaşkanı’ndan isteyebileceğimiz bir şey kalmamıştır. Biz kendimiz kendi sorunlarımızı çözeriz. Halk olarak ele ele verip bu ülkenin kardeşliğini barışını inşa ederiz. Biz anadilde eğitimi senden istemiyoruz. Biz zaten bunu yavaş yavaş inşa ediyoruz. Bu sorunları biz çözeceğiz. Hem de tek damla kan akıtılmasına sebep olmadan. Hem de tek bir insanın kalbini kırmadan, hem de Türk, Arap, Çerkez, Gürcü, Alevi, Sunni el ele vererek, özgücümüzle çözeceğiz.”
Demirtaş, belki seçim hesaplarıyla belki tümüyle “samimi” olarak söylüyor bunu.
Ancak, şunu unutmamalıyız: Her tür mesajın bir de “alıcı tarafı” vardır. Yani, Demirtaş’ın ne dediği kadar, Türk, Arap, Çerkez, Gürcü, Alevi, Sünni’nin o mesajı nasıl bir yanıt / tepki verdiği de önem taşır.
Hem de günümüz itibariyle “TARİHİ” bir önemdir bu.
Zira, artık son çıkışa geliyoruz.
Ya, elele barışı inşa edeceğiz, ya da silahlara sarılacağız..
Ya kendimizi RTE’nin “davam” dediği Orta Çağ karanlığının içinde bulacağız, ya da Kürtler’le elele verip demokrasiye yürüyeceğiz.
Önümüzde çok seçenek, dahası çok zaman yok.

Bu yazıya başlık bulamadım
Akşam Gazetesi duyurdu. Karaman Ayrancı’da 9 kişi, 15 yaşında bir kız çocuğuna tecavüz ettiği iddiasıyla yargılandı. Ama “beraat” etti. Beraat kararının nedeni delil olmaması veya iddianın “yalan” olması falan değil. Mahkemenin gerekçesi şu: “Tecavüze uğrayan kız çocuğunun RIZASI VARDI”. Ne de olsa, Z.C. direnmemiş, bağırmamıştı.
Bu kararı veren hakimin, iddianameyi hazırlayan savcının, sanıkların kim olduğunu Ayrancı ahalisi biliyordur.
Ben hiçbirini tanımıyorum.
Ama NASIL İNSANLAR OLDUKLARINI ben de biliyorum. Nereden mi? 15 yaşındaki kız çocuğunun hakime gönderdiği şu mektuptan. Okuyun. O insanları siz de tanıyın. İçinizden geçen bilumum sözleri de bağıra bağıra gökyüzüne doğru yollayın..

***

“Hâkim amca ben yaşadıklarımı utandığım için bir de polisler ve siz bana inanmıyor gibi davrandığınız, alay ettiğiniz için anlatamıyorum. Her erkeğin bana tecavüz edeceğini sanıyor, korkuyorum. Hakimsin bir daha bana bağırma. Beni azarlamayın. 15 yaşında 38 kilo bir kızım. Benim gücüm bu adama yetmez ki karşı koyup onu yeneyim. Polisler de siz de beni suçladınız. ‘Neden karşı koymadın’ diye. Bu adamın benim üç katım kilosu ve gücü var. Bir erkekle benim gücümü nasıl bir tutuyorsunuz. Canlı cenaze gibiydim. Tek düşündüğüm bir an önce ölmekti. İntihar edecektim, beceremedim. Bu son ifademdir. Bana inanmayan dalga geçer gibi davranan, aşağılayan mahkemenize gelmeyeceğim.”

Halife geliyor-muş!
RTE’ye yaranmak öyle kolay değil. Sıradan övgüler kesmiyor artık.. Ayrıca o kadar “meraklısı” var ki maşallah.. Aradan sıyrılmak için “yaratıcı” olmak gerekiyor. Tıpkı, AKP Siirt İl Başkanı Fuat Özgür Çalapkulu gibi..

Restorasyon hükumetine hazır olun!

Restorasyon hükumetine hazır olun!
GÜrkan Hacir

Artık fısıltı olmaktan çıktı. Her yerde ulu orta konuşuluyor. 1’e bin katarak herkes bir şeyler söylüyor. Ama doğrusu şu ki Tayyip Bey’in sağlığı hakkında sınırlı bilgilere sahibiz. Twitter dedikodularını bir tarafa koyun. Basına yansıyan bilgileri şöyle bir derleyelim.

Erdoğan’a 3.5 yıl önce kolon ameliyatı yapıldı. Ameliyatı Prof. Dr. Dursun Buğra Hoca ve Doç. Emre Balık yürüttü. Bir de gözlemci vardı. Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Rektörü Prof. Mehmet Füzun.
Dr. Füzun ameliyatı sadece izledi, operasyona dahil olmadı. Ancak aylar sonra bile olsa açıklama ondan geldi. Prof. Füzun bir internet sitesine konuştu.

“Sayın Cumhurbaşkanımıza başarılı bir kolon operasyonu yapılmıştır. Kanser olduğu iddiaları doğru değildir.” Elbette bir hekimin hastasının haklarına saygı göstermesi ve onu koruması gerekir. Ancak bahse konu kişi sıradan bir hasta değil. Bir ülkenin kaderini doğrudan etkileyecek bir makamda oturan cumhurbaşkanı. Zaten daha sonraki bilgiler Mehmet Füzun hocayı pek doğrulamadı. Tayyip Bey’in sonraki takibini, uluslar arası şöhrete sahip bir Onkolog devraldı. Hacettepe’den Prof. Şuayip Yalçın!

Önce Kısıklı’daki evde ve şimdi de (Kaç)Ak-Saray’da büyükçe bir onkoloji tedavi merkezi kuruldu. 2 yıl süren tedavide umulanın ötesinde iyi sonuçlar alındı. Benzer hastaların aksine Tayyip Bey’in oldukça dirençli çıktığı ve hastalığı yenmede büyük yol aldığı bilgisi yayıldı. Ancak geçtiğimiz Eylül ayında metastaz haberi kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Bağırsaktaki tümör giderek vücudun diğer organlarına yayılmıştı. En son hedefinde beyin vardı. Tümörün beyne sıçradığı konuşuluyordu.

Hadi bunlar rivayet deyip geçelim. Ama son günlerde kulaktan kulağa fısıldanan bilgileri doğrular nitelikte üç gelişme oldu.
İlki (doktor olmayan) şifacı İbrahim Saraçoğlu alelacele saraya danışman alındı. Görevi Erdoğan’a her gün şifalı otlar kaynatıp modern tıbbın yetersiz kaldığı noktada otlarla şifa aramaktı.

İkincisi ise Son Küba-Meksika gezisinde yaşananlar. Küba gibi 35 derece sıcaklıktaki bir ülkede, Cumhurbaşkanının heyetindekiler gece yarısı ısıtıcı aramaya başlamışlardı. Bir de üstüne üstlük dönüş uçağında aniden koluna gelen uyuşma üzerine Houston’a acil iniş, hastalığın geldiği noktayı anlatıyordu.

Üçüncü gelişme ise kaçak saraya alınan kimyasal analiz yaptığı söylenen ileri tetkik cihazları. CHP’li Aytun Çıray üzerine gidince aslında Cumhurbaşkanına yönelik bir zehirleme tehlikesine karşı alınan cihazlar olduğu açıklandı. Ancak bu açıklama kimseyi ikna etmedi.

İşte bütün bu bilgiler ve daha fazlası Ankara’da kulaktan kulağa yayılıyor. Umarım Erdoğan bir an önce sağlığına kavuşur. Ancak bizim de bilgilenmeye ihtiyacımız var. Ülkenin cumhurbaşkanının sağlığı hakkında yeteri ve doyurucu bilgiye sahip değiliz. Rahatsızlığı ciddi mi değil mi?Yoksa Bülent Arınç’ın açıklamaya hazırlandığı gibi Erdoğan’ın sağlığı görevini yapmaya uygun değil mi? Bilmiyoruz.

Bilinen şey şu.
Hemen herkes ‘Erdoğan sonrasına’ hazırlanıyor. Bürokrasi, AKP, iş çevreleri sanki bir şey biliyormuşçasına, Erdoğan sonrası için hazırlanıyor. Bir kere belirteyim. Bu hazırlığın yukarıda anlattığım gibi Erdoğan’ın sağlık durumuyla doğrudan ilgisi yok. Birkaç cemaatçi yazar dışında bu konuyla ilgilenen kimse de yok zaten. Ama bir hazırlık var.

Davutoğlu’nun başbakan olduğu günden bu yana yaşanan kırılmalar, bu hazırlığın işaret fişeğiydi. 17 Aralık bakanlarının yüce divan oylaması, merkez bankası ile süregelen inatlaşma ve Hakan Fidan’ın gel-git istifası kaynayan kazanın dışarı taşan damlalarıydı.
Sonra durduk yere Erdoğan’ın Abdullah Gül’ü partiye davet etmesi de bir yere not edin.

Hatırlayın…Tayyip Bey, en son kimi davet etmiş ve ‘bitsin artık bu özlem’ demişti? Evet…Gülen’i tam anlamıyla ‘bitirmek’ için Türkiye’ye çağırmıştı. Çünkü dışarıdaki Gülen ona tehditti. Şimdi terörist ilan etti, rahatladı.

Gül için de aynı şeyi düşünüyor. Dışarıda durma gel içeriye diyor. Gül içeri gelirse neyle karşılaşacağını gayet iyi biliyor.
O yüzden oldum bittim ürkek bir profil çizen Abdullah Gül, bu tuzağa düşmeye niyetli değil. Yakın çevresine “17 Aralık’la hesaplaşmaktan korkan bu parti, benim kurucusu olduğum parti değil” diyerek AKP içinden çıkacak yeni bir partinin sinyalini veriyor. Ama gene de ürkek…Taha Akyol’a haber sızdırıyor, sonra yakın koruması Osman Çangal’a Twitter üzerinden yalanlatıyor. Sinik bir profil çiziyor.

(Bugün ise nihayet birinci ağızdan aday olmayacağını açıkladı.)
Tayyip bey ise bu hamleyi çoktan gördü ve erken davranıp yangın çıkmadan söndürmenin telaşıyla Gül’ü AKP’ye davet etti.
Bu arada sakın bir cumhurbaşkanının görevi bu mudur bütün partilere eşit mesafede ve tarafsız olması gerekmez mi demeyin. Türkiye akıl dışı bir dönem yaşıyor. Deli gömleğinin içinde hapsolduk.

Öyle veya böyle…Ankara’da herkes Tayyip Bey sonrasına göre pozisyon almanın telaşında. Ne olacak nasıl bir gelişme yaşanacak kimse emin değil. Ancak herkes Tayyip Bey’den sonrası için gardını almış durumda. Şunu net olarak söyleyebiliriz. Tayyip Bey seçim sonrasında sandıktan sonuç ne çıkarsa çıksın yalnızlaşacak. Giderek kendi partisiyle bağları zayıflayacak. Ne partisine ne de bürokrasiye söz geçiremez hale gelecek. Hel bir de koalisyon hükumeti kurulursa seyredin siz o zaman Kaçaksarayı! İşte bu gidişatın kokusu Ankara koridorlarında iyiden iyiye yayılmış.
Buna güzel de bir isim bulmuşlar.

“Ortaya pozisyon almak” (Buna siz Anadolu dilinde “Gelen ağam giden paşam” de diyebilirsiniz.) Artık herkes her an değişmeye müsait rüzgara göre pozisyon alma telaşında. Örnek mi? Alın size Türk Telekom! Ahmet Davutoğlu’nun yanında pozisyon alan Ulaştırma Bakanı’yla birlikte Türk Telekom önceparalellerden temizlendi. Şimdi sıra Erdoğancılardan temizleniyor. Ve herkes ‘ortaya pozisyon’ alıyor.

Ortaya pozisyon almak tanımı yeni bir tanımmış gibi gelse de aslında Türk Siyasetine göre pozisyon almanın ustası olmuş bürokrasi ve iş dünyasının kusursuz yaptığı bir tavırdır. Yani iktidar rüzgarı kimden esecek olursa onun büyük boy portreleri hemen depodan çıkartılır. (CHP iktidar olsun aynı gün İsmet Paşa fotoğraflarını Ziraat Bankasında görebiliriz.)

Artık herkes kurulacak yeni ‘restorasyon hükümetine’ göre durumunu gözden geçiriyor. Tabi bu restorasyon dönemiyle yaşanan bunca hukuksuzluğa yolsuzluğa ve adaletsizliğe nasıl derman olunacak bilmiyorum.

7 Haziran’ın kilit partisi HDP olacak. Barajı aşarlarsa (ki şuan ki veriler aştıklarını gösteriyor) AKP’nin tek başına iktidar saltanatı sona erecek. Bu konuya biraz sonra gelelim. Ama önce HDP’ye bakalım. HDP’liler 7 Haziran sonrasına 2 stratejiyle hazırlanıyorlar.

1- Pazarlıkçılık
2- Mızıkçılık

Gülmeyin…Son derece ciddiyim. Bu iki strateji temel politikaları olacak. O da şöyle:
1- HDP barajı geçerse pazarlıklar başlayacak. Önce anayasa paketi ardından yerel özerklik yasasının uygulanması ve genişletilmesi. Federasyona ve özerlikliğe kadar uzanan bir yol haritası…
2- Barajı geçemezlerse, seçimleri gayrimeşru sayacaklar. Tüm dünyaya yüksek seçim barajını gerekçe göstererek anti-demokratik bir uygulama var ve biz bu seçimi tanımıyoruz diyecekler. Yani mızıtacaklar. Ve Diyarbakır’da kendi meclislerini kurmaya çalışacaklar.

Buyurun buradan yakın…Hangisini beğenirseniz onu alın. Elimizdeki anketlere göre HDP barajı aşıyor ! % 10.5 – 11’le bile olsa parlamentoda yerlerini alacaklar. HDP, 45 – 50 arası vekil çıkaracak. AKP’nin oyu ise 38-39 bandında belki daha da altında kalacak. Yani 8 Haziran sabahı bir koalisyon hükumetine uyanacağız…

Uzun lafın kısası… Yeni dönemde… Kaçak Saray’a sıkıştırılmış bir Tayyip Erdoğan’a ve koalisyona razı gelmiş bir AKP’ye hazır olun! Koalisyon ortağı kim mi olur? CHP desem? Kızar mısınız?

CHP’ye Dair Bir kaç Not…
Önceki yazıma ilişkin çok sayıda mesaj ileti ve telefon aldım. Telefonlardan biri de İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’tan dı. ‘Ben siyaseten çömez günlerimde dahi 7.-8. sıra vekillik beklemedim.’ dedi. Parti’nin kurmay takımındaki önemine dikkat çekti. Bir diğeri ise yine aynı bölgenin milletvekili Süleyman Çelebi’den aldığım telefondu. Çelebi’de hiç kontenjan talebi ve beklentisi olmadığını seve seve ve isteyerek ön seçimden İstanbul 3.bölge adayı olduğunu belirtti.

Bu arada Kemal Bey’in aklındaki kontenjan isimlerde yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. İstanbul için 7 dışarıdan isim olduğu bilgisine ulaşmıştım. Şimdi bu isimlerden birinin bir gazeteci arkadaşımız olduğunu öğrendim. Sonraki yazıda başka ayrıntılarla birlikte yazacağım.

Gizlilik mi? Kime göre?

Gizlilik mi? Kime göre?
Atıf Ünaldı

Her zaman olduğu gibi bu konuda da Türk insanının bazı ezberlere takılı kaldığını ve konuyu anlayabilmek için bu ezberlerden uzaklaşıp, “tabula rasa” olmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü son dönemde oldukça klişe bir söylemle “dünya hızla değişiyor”. B, bütün kavramların da değişmesine sebep oluyor. Artık ne elimizdeki telefon sadece bir telefon, ne evimizdeki televizyon eskisi gibi televizyon. Telif hakları, devlet vatandaş ilişkileri, artık her şey tartışılıyor, yeniden yorumlanıyor.

Ben kişisel bilgiler kavramının da aynı şekilde tartışmaya açık olması görüşündeyim.

İsterseniz hangi bilginin daha önemli olduğunu anlamak için, kimin hangi bilginin peşinde olduğunu analiz edelim. İstihbarat teşkilatları, kişilerin davranış bilgileri ile ilgileniyor. Bu bilgileri sosyal medya şirketlerinden satın aldığı yolunda şehir efsaneleri dolaşıyor. İstihbarat şirketlerinin en çok ilgilendiği bilgilerin arasında telefon bilgileri de önemli yer kaplıyor. Kim kimi tanıyor? Kiminle ve hangi sıklıkta konuşuyor? Kiminle konuşmasını bitirdikten sonra kiminle konuşuyor?

Bu bilgileri almak içinse akıllı telefon yazılımı yapan şirketleri kullanıyor. Şirket rehberinizdeki bu bilgilerin istatistiğini tutan bir yazılım yaptığını söylüyor. Bu yazılımın reklamını da büyük teknoloji sitelerinde yapıyor. Sonra yazılım sayesinde herkesin rehber ilgilerine ve konuşma loglarına ulaşıyor. Bunların analizini yine telefonunuz üzerinde yapıp gerekli bilgileri güncelleme ve senkronizasyon bahanesi ile sunucularına aktarıyor. Sonra bilgileri satıyor. Bu şirketlerin büyük çoğunluğunun merkezi Kıbrıs gibi ada ülkelerinde.

Bu bilgileri kişisel olarak toplamak yerine, operatörün faturalama işlemlerine talip olan direkt istihbarat kökenli şirketler de var.

Faturalama bahanesi ile bilgileri topluyor, analiz edip istihbarat yapılarına teslim ediyor.

Bir de isterseniz bir web sitesine bağlanırken nerelerde iz bırakıyorsunuz ona bakalım; Tabii ki ilk yer bilgisayarınız:

Yani anlayacağınız, gecenin bir vakti karanlık odanızda gizlice yaptıklarınızdan ev ahalisi dışında neredeyse tüm dünyanın haberi var.

Legal veya illegal, etik veya değil ancak bilginize neredeyse herkes ulaşabiliyor.

Kaldı ki bu bağlanacağınız site bir sosyal medya sitesiyse, burada yaptıklarınızı, arkadaşlarınızı ve özel fotoğraflarınız da dahil bütün bilgilerinizi API’ler sayesinde yüklediğiniz diğer yazılımlar ve siteler de biliyor.

Gelelim G-mail’e; Hiç mailinize kaç yazılım ve donanımın bakmasına izin verdiğinizi kontrol ettiniz mi? Benim için G-mail çok mahrem bir alan.Ona rağmen bütün gereksiz uygulamaların erişimini engellediğimde bile yirmi civarı uygulama ve bizatihi maillerimi kontrol etme hakkı bulunan on donanıma ait on beş civarı yazılımın hakkı var. Twitter foursquare instagram ve diğerlerinden bahsetmiyorum bile.

‘Anayasa değişikliği’ ve ‘barajı yıkma’ mücadelesi…

‘Anayasa değişikliği’ ve ‘barajı yıkma’ mücadelesi…
İhsan ÇARALAN

Seçime “çeyrek kala”, AKP Hükumeti, “parti kapatmayı zorlaştıran bir Anayasa değişikliği” teklifini Meclise getirdi. Cuma günü ise, teklif Komisyondan geçirilerek TBMM Genel Kurulu’na sevk edildi.
Öyle anlaşılıyor ki AKP, aslında “parti kapatma” gibi, şu anda hiç de acil olmayan bir sorun üstünden ucuz kahramanlık yapmak istiyor.

Öyle ya; parti kapatmayı zorlaştıran bir Anayasa değişikliği getiriliyor. Eğer Meclis, bu teklifi tartışır değişikliği yaparsa, AKP; “Bakın biz parti kapatmayı zorlaştıran bir partiyiz. Gördüğünüz gibi CHP’nin kapatılmasına karşı da biz mücadele ediyoruz” propagandası yapacaktır. Yok muhalefet değişikliğin gerçekleşmesine karşı çıkar ya da engellerse, bu sefer de “Bakın parti kapatılmasına bizden başka karşı çıkan yok. Bunlar, parti kapatmaya alışmış eski Türkiye’yi savunuyor” diyerek yine kolay özgürlük kahramanlığına soyunacak!

Bu numarayı bu saatten sonra yutturabilir mi?

“Eh, az ya da çok buna inanan çıkar!” diye düşünüyorlar. Ama daha önemlisi, “Göbelsçi propaganda” için asıl olan halkın kafasını karıştırmak, gerçeklerin tartışılmasının üstünü örtmektir! AKP bu faşizan siyaset tarzının hakkını vermek için uğraşıyor.

CHP için ise durum daha zor. Çünkü seçime bunca az bir zaman kaldığı koşullarda, “CHP kapatılmak isteniyor. Bunun için kitap da yazdırıldı. MİT’te bir grup oluşturuldu!” diye gürültülü bir “mağduriyet” propagandası başlatan CHP, kaş yapayım derken göz çıkardı; AKP ‘ye “Madem öyle, haydi gel Anayasayı değiştirelim de seni kapatılmaktan kurtaralım!” deme fırsatı verdi.

Gerçi CHP, “Erkekseniz, gelin toplanalım bir günde barajı kaldıralım” diyerek, AKP saldırısını geçiştirmeye çalışıyor ama AKP’nin hamlesini “barajla” kesmesi çok zor görünüyor.

Kısacası, “İç Güvenlik Paketi”nin kendisine lazım olan bölümünü alıp kaçan AKP’nin, şimdi bir de aslında pratikte hiçbir sonucu olmayan bir “Anayasa değişikliği” tartışması açarak, siyasi gündemi bir sürede buradan yönlendireceği anlaşılmaktadır.

AKP, “parti kapatmayı zorlaştıran bir Anayasa değişikliği” hamlesiyle; muhalefeti, özellikle CHP ve parti kapatmaların mağduru olagelmiş HDP’yi köşeye sıkıştırmak istese de bu seçimi “çok kritik seçim” yapan, hiç kuşkusuz “baraj sorunu”dur. Çünkü HDP’nin seçime parti olarak girmeye karar vermesinden beri seçim barajı; hem AKP hem de CHP için, “doluya koysa almayan, boşa koysa dolmayan” en önemli sorundur.
Çünkü; AKP ve onun gayri resmi “her şeyi” Erdoğan ve resmi Genel Başkanı Davutoğlu; başlarını yastığa her koyduklarında; “Ya HDP barajı aşarsa halimiz nice olur?” diye düşünmekte, kurdukları siyasi kombinezonlar ve muhtemel seçim sonuçları üstünden yeniden hükümet olup olmayacaklarını tartışmaktadırlar. “Ya HDP barajı aşamazsa”nın yanıtı da AKP liderleri için kurtulamadıkları bir kabustur. Çünkü bu durumda AKP, şu kadar milletvekili fazla alabilir ama “ülkeyi nasıl yönetecekleri”, “sistemin meşruiyetini koruyamama ihtimali”,… daha korkutucu bir kabus olarak büyümektedir!

CHP için de durum farklı değil. Çünkü, “eğer HDP barajı aşarsa nasıl bir Meclis ve nasıl bir siyasi arena oluşacağı” “CHP’nin seçmeninin de HDP’nin yeni bir birleşme merkezi olabileceğini görmesi” ihtimali CHP önde gelenlerinin de uykusunu kaçırmaktadır. Ama “HDP’nin barajı aşamaması” da AKP’nin Mecliste CHP’yi ezmesini kolaylaştıracaktır!

AKP ve CHP’nin önde gelenleri, seçim barajının kendileri için bir handikaba dönüştüğünün farkındadırlar ve bu handikabı, barajı kaldırarak, normal yollardan aşarak değil HDP’yi ve demokrasi güçlerini barajın altında bırakıp ezerek geçmeyi hesaplamaktadırlar.

Söyledikleri ve yaptıkları diğer şeyler manevradır, oyundur!

Evet, belki bir süre AKP, “Anayasa tartışmaları”yla da gündemi saptırmaya çalışacaktır. Ama asıl olan barajın teşhiri üstünden halkın şantaj, rüşvet, alavere dalaverenin belirlediği siyaset dönemine son vermesi için barajı yıkacak bir gücü birleştirmektir. Burada atılacak birinci adım da “barajın yıkılması”; barajın arkasında toplanan halk yığınlarının prangalarını çözmektir!

Gündemi yönlendirme amaçlı “Anayasa değiştirilmesi” tartışmalarından “kime, niçin oy verelim”e kadar gündeme gelecek her tartışmayı “barajı yıkacak güçleri birleştirmenin” vesilesi yapmak dönemin en önemli görevidir.

Diplomalı proleterler: Öğretmen olmak…

Diplomalı proleterler: Öğretmen olmak…
Korkut Boratav

Hep biliyorduk ki Türkiye nüfusunun ezici çoğunluğu, emeği ile geçinen insanlardan, kısacası emekçilerden oluşmaktadır. Son istatistikler de bize öğretti ki, toplumumuzun emekçi niteliği hızla yoğunlaşmış; çalışan nüfus içinde emekçilerin payı, 2014’te yüzde 94,9’a ulaşmıştır.

Yine biliyorduk ki emekçilerin büyük çoğunluğu ücretlilerden, yani hayatlarını işgüçlerini satarak sürdüren insanlardan; açıkçası işçilerden oluşmaktadır. TÜİK verileri ortaya koymuştur ki, zaman içinde toplumumuz daha fazla işçileşmektedir. Son on yıl içinde (2004-2014 arasında) çalışan nüfus içinde ücretli/yevmiyeli insanların (işçilerin) oranı, yüzde 65,7’den 75,2’ye yükselmiş.

Demek oluyor ki, başkalarının emeğine el koyarak yaşayan sınıf (burjuvazi) çok küçük bir azınlığa dönüşmekte, yalnızlaşmaktadır. Varlığı, işçi sınıfının varlığına bağlıdır. Ama, kesintisiz genişleyen bir büyük kalabalıkla karşı karşıya kalmak aynı zamanda ürkütücüdür. Hele hele, karşıtlık tohumları işin doğasında varsa…

Bu kalabalığın yeknesak olmaması burjuvaziyi teskin edebilir. Zira, işçi sınıfının kalabalıklaşması, çeşit çeşit insanların katılmasıyla gerçekleşmektedir. Özellikle diplomalı işçilerin sayısı artmaktadır. Bunlar da, diplomalarının yaratabileceği farklılıkların beklentisi içindedir. Bu tür beklentiler, o büyük kalabalığı parçalara böler; ayrıştırır.

Ne var ki, bu beklenti giderek geçersizleşmektedir. Sermayenin artan hâkimiyeti sonunda, meta üretimi, ücretlilik ilişkisi gündelik hayatın her hücresine yerleşir ve çalışma koşulları, ücretleri, güvencesizlikleri bakımından diplomalılar da diğerlerine benzeşir; kısacası proleterleşirler.

Burjuvazi bu benzeşmenin fark edilmemesine; diplomalıların diğerleriyle ortak sınıf aidiyetinin algılanmamasına büyük önem verir. Bu nedenle düzmece söylemler (“orta sınıflar”) ve diplomalıların işçi kimliklerini gizleyen uydurma “pozisyonlar” icat edilir.

İlerici sosyal bilim ise, bu türden ideolojik deformasyonlara karşı, diplomalıların proleterleşmesini ortaya koyan araştırmalara yönelmektedir. Aklıma gelenleri sıralayayım: Tanıl Bora ve arkadaşlarının dört yıl önce yayımlanan, Boşuna mı Okuduk? Beyaz Yakalı İşsizliği, bir çığır açmıştır. Elif Aksu Kaya, Özlem Özkan ve Özgür Narin, “işçileşen mühendisler”, “hemşire emeği” ve “üniversitelerde bilim yapmak” üzerinde çalışmışlar ve araştırmalarını Emeğin Kitabı derlemesinde yayımlamışlardı. Bunları daha önce tanıtmıştım. Geçen hafta da, diplomalı proleterlerin genç bir alt-katmanını, çağrı merkezleri işçilerini bizlere tanıtan Gamze Yücesan-Özdemir’in kitabını gözden geçirmiştim.

Bu doğrultuda yeni bir katkıyı Orkun Saip Durmaz yapıyor: Türkiye’de Öğretmen Olmak: Emek Süreci ve Yeniden Proleterleşme (Nota Bene yayını, 2014).

***

Kitabın konusu olan “Türkiye’de öğretmen”, daima emeği ile geçinen bir insandı; sonraları icat edilen bir ifade ile “beyaz yakalı emekçi” idi. Önceleri kendisini “emekçi” olarak nitelendirmezdi; devlet memuruydu, meslek sahibiydi. Ona, ayrıca, “ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli kimliği ile Cumhuriyet’i muhafaza edecek” öncü kadroların içinde yer alma görevi verilmişti. Bu nedenle anneler, babalar çocuklarını ona, “eti senin, kemiği benim…” diye emanet ederlerdi.

Ben böyle bir aileden geliyorum. Rumeli muhaciri, erkeksiz bir kadın olan anneannem Söğüt’te öğretmenlik yaparken Yunan işgaliyle karşılaştı; yanında iki kızıyla Türk ordusuna katıldı; askerlere çorap dikerek; hastabakıcılık yaparak Polatlı’ya kadar geldi. Yunanlılar çekilince Söğüt’e döndü. İki kızını öğretmen okullarına verdi; “çalıkuşları” olarak yetiştirdi. Kemeraltı esnafının “Hocanım”ı olarak İzmir’de emekli oldu. Konya’da öğretmenlik yapan annem, lisede edebiyat öğretmeni olan babamla tanışıp evlendi. Ben de Konyalı olarak dünyaya geldim; aile geleneği olan öğretmenliği sürdürdüm.

Orkun Saip Durmaz, Türkiye’de Öğretmen Olmak’ta bizleri seksen yıl sonrasına taşıyor. Araya sermayenin sınırsız tahakkümü, piyasalaşma, ticarileşme, özel okullar, dershaneler girmiştir. Öğretmen hâlâ emekçidir; ancak, konumu değişmektedir. Aynı işleri yaparken bile, meslek sahibi olma özelliğini yitirmektedir; zira, meslekî nitelikleri (emeği) metalaşmaya, “işgücü” olmaya başlamaktadır.

Anne-babalar, çocuklarının okuması için (devlet okulları dahil) artan oranlarda bedel ödemeye başlamıştır. Kendilerini okul yöneticilerinin, patronlarının müşterileri olarak algılayan veliler artmıştır. Arada kalan öğretmenin saygınlığı onarılamayacak boyutlarda aşınmıştır. Veliler, bir telefon (“Alo 147”) şikâyeti ile öğretmenlerin geleceklerini karartabilmektedir. Öğrencilerin “günaydın öğretmenim” hitabı, geçmişten bir hoş seda olarak anılmaktadır.

Velilerin “müşterileşmesi” ile eş-zamanlı olarak, devlet okullarına (hastaneler ile birlikte) “kapitalist işletme” zihniyeti de aşılanmaya başladı. Kadrolu öğretmenlere performans uygulamaları, sicil amirini fiili işveren konumuna dönüştürdü. Ancak, emeğin tam anlamıyla disiplin altına alınması için, işgücü piyasası tamamen esnekleşmeli; emekçilerin rekabeti yaygınlaşmalıydı. Sözleşmeli/ücretli altmış bin, ataması yapılmayan üç yüz bin öğretmen, yıllık sözleşmelerle çalışan (tamamen işçileşmiş) sayısı belirsiz özel okul öğretmeni, asgari ücret dahi ödenmeyen stajyerler ve nihayet elli bini aşkın dershane öğretmeni… Büyük çoğunluğu güvencesizleşen bir emek ordusunun oluşumu; yani proleterleşme…

Proleterleşme, çalışma koşullarına, ücretlere de yansıyacaktır. Dershane öğretmenleri için yirmi dakikalık öğle molası dışında on iki saate ulaşan mesai söz konusudur. Kimi sözleşmeler, dershane için tanesi üç-dört liradan 400 soru hazırlama yükümlülüğü içermekte; soruların hazırlanmaması halinde bu bedel aylıktan kesilmektedir. “Parça başına ücret”, böylece, arka kapıdan eğitim sistemine girmiştir. Herhalde bu nedenle dershane emekçileri kendilerini “öğretmen” olarak değil, “dershaneci” olarak adlandırmaktadır. Öğretmeni, “aydından ameleye dönüştürme”, böylece, en zayıf halkadan başlamaktadır.

Orkun Saip Durmaz, bunları ve çok daha fazlasını anlatıyor; inceliyor. İncelemesini önemli bir şey yaparak başlatıyor: Öğretmenlerin proleterleşme sürecinin kavranması için gereken kuramsal alt-yapıyı tartışıyor; sunuyor. “Öğretmen kimdir?” sorusunun, ancak toplumsal sınıflar alanı içinde aranacağını ve bu arayışa maddeci tarih perspektifinin ışık tutacağını düşünmektedir.

Kitabın ilk üç bölümündeki bu kuramsal tartışma, adım adım somuta taşınıyor. Bu gezinti boyunca, beyaz yakalı katmanlar, profesyonelleşme ve orta sınıflar; yabancılaşma ve öğretmenlerin konumu ele alınıyor, neo-liberalizmin eğitimde yarattığı dönüşümlere gelindiğinde, Türkiye’de öğretmenlerin kaderinde meydana gelen sarsıntılar, önce AKP’li yılların politikalarına, uygulamalarına ağırlık verilerek inceleniyor.

Durmaz’ın kitabı, altı okul ve bir dershaneyi kapsayan bir alan çalışmasının betimlenmesi ve incelenmesi ile son buluyor. Türkiye’de Öğretmen Olmak’ın ana aktörleri, yani öğretmenler, doğrudan doğruya konuşuyorlar ve eğitim sistemindeki uzun süreli bir bozulmanın, AKP döneminde çürümeye dönüşen son aşamasına ışık tutuyorlar.

Kuşağımın meslektaşları için konuşabilirim. Öğrenciliği ve öğretmenliği biz böyle, bugünküler gibi yaşamadık.

Durmaz’ın açıklamaları, bulguları, çözümlemeleri, bu çürümeye karşı direnen, mücadele eden kişiler, hareketler için gereken bilgi birikimine katkılar sağlamaktadır.

Güvenmek…

Güvenmek…
Saruhan OLUÇ

Güvenmenin tanımını yapmak çok kolay değildir. Güvenme duygusu, kelimelerle anlatılması zor, elle tutulmaz, gözle görülmez bir duygudur. Bu duygunun yokluğu veya varlığı kendisini hayatın her anında hissettirir. Güvendiğimiz insanlara karşı davranışımızla, güvenmediğimiz insanlara olan davranışımız farklıdır.

Geçenlerde HDP Eşbaşkanı Demirtaş, AKP yönetimine, ‘size güvenmiyoruz’ dedi. AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan için hep olumlu yazan ve konuşanlarda bir alınganlık havası esti ki; sormayın. Ama konunun birinci dereceden muhatabı olanlar sustu, çünkü onlar kendilerine güvenilmemesinin nedenlerini iyi biliyorlar. Çünkü onlar da bazen kendilerini karşılarındakinin yerine koyup düşünüyorlar. ‘Nehir olmayan yere köprü yapma sözü vermek’le güvenilir olmak arasındaki ilişkiyi kurabiliyorlar, ama bilmezden geliyorlar.

Evet, siyasette de güven duygusu son derece önemlidir. Güven duygusunun gelişmesi, ancak söylenenlerin yapılması ile gerçekleşir. Güven duyulması için karşı karşıya oturanların birbirini anlaması, birbirine saygı duyması, samimi ve dürüst davranışlarla karşısındakine sözünde duracağını göstermesi gerekir.

Güven duygusunun gelişmesi için, karşılıklı konuşanların çaba gösterdiklerinin anlaşılması gerekir. Güven duygusunun kazanılması için olumlu adımlar atılması; kibirli, saygısız davranışlardan, üsttenci ve yaralayıcı dilden uzak durulması gerekir. Elbette siyasette sadece güven duyulanla konuşulmaz, müzakere sadece güvenilenle yapılmaz. Zaten ortada derin bir güven duygusu olsa, uzun müzakereye veya tartışmaya da gerek kalmaz.

Talepler, hedefler neyse, üzerinde kolaylıkla anlaşılır, imzalar atılır, sorunlar aşılır. Peki, AKP yönetimi güven konusunda çok başarılı bir görüntü ortaya koyuyor da, bizler mi anlamıyoruz? Çok içten ve samimiler de, bizler mi kavramıyoruz? AKP yönetimi, Meclis’te, İmralı’da veya ülkenin herhangi bir yerinde çok olumlu adımlar atıyor da bizler mi algılamıyoruz? Güven duygusunun gelişmesi için sözünü tutmak, özü sözü bir olmak, bir konuyu sonuçlandıracak yetkinlikte davranmak, dürüst ve sorumluluk sahibi olmak gibi özelliklere ihtiyaç vardır.

Bunlar AKP yönetiminde gani gani var da, bir tek biz mi görmüyoruz? Dünya görüşünüz, yaşama ve gelişmelere bakışınız çok uyumlu da, biz mi fark edemiyoruz? Siz ülkeyi ve bölgeyi barışa götürmek için çabalıyorsunuz da, biz mi teğet geçiyoruz? Lafı uzatmayalım, sözlerini tutanlar bizim gözümüzde güven kazanır. Dürüst, samimi, tutarlı ve insani değerlerle davrandıklarını bildiklerimize güveniriz.

Bizim duygularımızı, ihtiyaçlarımızı, taleplerimizi hesaba katan ve ilgilenenlere güven duyarız. İlgisizlik ve aldırmazlık ise güvensizliğimizi arttırır. Güven duygusu, sosyal ve siyasal hayattaki her türlü ilişkinin de temelindeki harçtır. Şu çok açık ki, güven duygusunun olmadığı hiç bir iş sağlıklı yürütülemez. Güven duygusu olmaksızın ne barış ne de çözüm sağlanabilir. Ancak güven duygusunun varlığı ile adım atmak mümkün olur.

“Kişiyi nasıl bilirsin? Kendim gibi!” sözünün karşılığının olması için, karşımızda olanlar da dürüst ve samimi davranmalıdır. Biz barışı ve çözümü, eşitlik ve demokrasiyi gerçekleştirmek için her türlü siyasal ve sosyal riski göze alıyoruz. Peki siz hangi riskleri göze alıyorsunuz?

Oy hesabından başka hangi kaygıları taşıyorsunuz? Alınacağınıza, güven arttırıcı adımlar atılmasını teşvik edin, hiç olmazsa anlamlı bir iş yapmış olursunuz. Biz biliyoruz ki, başka insanlara duyulacak güvenin temelinde kendine güven yatar. Kendimize güveniyoruz. En çok da kendi mücadelemize, birikimimize ve örgütlülüğümüze güveniyoruz. Ne başarıldıysa bu sayede olduğunu görüyoruz…

Melanet şeyhte mi onu uçuranda mı?

Melanet şeyhte mi onu uçuranda mı?
İsrafil K.KUMBASAR

Riyanın tavan yaptığı, ‘niyet okumaların’ ayyuka çıktığı demlerden geçtiğimiz az da olsa deşifre edilmeye başlandı.
Küçük hesaplarına ‘büyük davalarını’ kalkan edinen nice zavallılar, bel bağladıkları faniler tarafından birer birer ‘ters köşeye’ yatırılmaya başlandı.
Homurtular, ‘gizlenmeye çalışılan öfkenin’ iyice kabarmaya yüz tuttuğunun işareti.

Ustaca kurgulanmış, çoğu “İkbal beklentilerime bir hâl gelir mi” endişesini de içeren ifadelere baktığımızda, onca yılın ‘nasıl heba edildiğini’ çok daha net bir şekilde görebiliyoruz.
Görebiliyoruz da, ‘çarkı geri çevirecek yitikleri’ yeniden millete kazandırabilecek adımlara ne yazık ki tanık olamıyoruz.
Daha yolun başında, finalin ipuçları verilmişken ‘üç maymunu’ oynayanların, ‘kendi vicdanlarını ferahlatma’adına kem-küm etmeleri artık bugün neyi değiştirir ki?

Her lafa “Sözüm meclisten dışarı” diye giren, her paragrafı “Kol kırılır yen içinde” korkusu taşıyan ‘laf’ cambazları, denizin bittiği yerde ‘hakikatlerden’ bahsetmeye kalkışsalar ne yazar?
Bir ay önce ‘adamın hası’ diye kutsadıklarını, bir ay sonra ‘eşeğin dik alası’ diye yerin dibine sokmaya çalışanlar ne kadar inandırıcı olabilir?
***
Evet, kabul, ‘bugün’ belki bazı gerçekleri gördüler veya ‘görmek zorunda’ kaldılar.
Ama o gerçekler ‘dün’ de bütün çıplaklığı ile masanın üzerinde değil miydi?
‘Şahsi menfaatleri’ mi desek, yoksa ‘başka sebepler’ mi var bilinmez, sustular, susturmaya çalıştılar, ‘naylon bir mutluluk’ tablosu pompalayıp durdular.

‘Şeyhi kanatlandırma’ becerisinin yüksek olduğu topluluklarda ‘hakkaniyet’, ‘liyakat’, ‘adalet’ kelimelerinin yerini akıl almaz bir ‘afyonlanmışlık’ hali alır.
‘Doğruların’ üzerine çekilen ‘yalan’ çulu, ‘atlas’ kumaş misali gözleri kamaştırır.

İşin iç yüzünü, aslını, astarını bilmeyen sokaktaki insanlar, “Uydum kalabalığa” güdüsüyle denilene, yapılana ayak uydururlar.
Gerçek ortaya çıktığında ise artık yapacak bir şey kalmaz; o ‘kısır döngü’ yeniden başlar ve tepedeki ‘post’, ‘koltuk’, ‘mangır’ şamatası için zarlar tekrar atılır.

Bu süreçte kimi ‘eski oyuncular’ için ağıt yakar, kimi ‘yeni aktörlere’ alkış tutar.
Afyonlanmış, ‘bilmedikleri’ hesaplaşmaların tarafı yapılmış kalabalıklar ise bu süreçte kendilerini yönlendirecek bir ‘el işareti’ gözlemektedir.
Ta ki yeni oyun oturuncaya kadar.
***
Vakt-i zamanında bir at ile eşek çayırda otlarken, uzaktan bir takım gürültüler gelir.
At “Bir gidip bakayım orada neler oluyor” diye kişneyince eşek inatla itiraz eder:
- “Bu sıcakta onca yolu tepmek sana yakışır mı? Böyle angaryalar benim işim.” Giderken, “Yarına kadar dönmezsem anla ki başıma bir hal geldi.” demeyi de ihmal etmez Eşek ne ertesi gün, ne de sonraki günler ortalıklarda görünmez; aradan yıllar geçer.
Bir gün çayırda hüzün içinde otlayan atın kulağına o kadim dostu eşeğin anırtısı gelir.

Sesin geldiği yöne doğru koşan at, eşeği bir kaynağın başında su içerken bulur.
Sevincinden şaha kalkan at, “Nerelerdesin bunca yıldır mübarek?” diye sorar.
Eşek, “Sorma kardeş. Şehre indiğim gün kral ölmüş. Ahali şehir meydanına toplanmış ve yeni kralın seçilmesini bekliyormuş. Adete göre, kral ölünce bir güvercin uçurulurmuş. Güvercin kimin kafasına konarsa, yeni kral o olurmuş. Bu kez güvercin gelip benim başıma kondu ve beni kral yaptılar” der.
- “Peki şimdi niye buradasın kardeş.”
Eşek, derin bir iç geçirmiş:
- “Ne olacak? Yıllar sonra eşek olduğumu anladılar, saraydan kovdular.”
***
Onca yıldır, onca ‘anırmaya’, ‘tepinmeye’, ‘küllerde yuvarlanmaya’ karşı gıklarını çıkarmayanlar, günün birinde her ne hikmetse galeyana gelip ‘demokrasiden’, ‘haktan’, ‘hukuktan’, ‘adaletten’ dem vurmaya başlıyorlar.
Buna ‘son pişmanlık’ mı demeli; yoksa yine ‘küçük hesapların’ başka bir şekilde dışa vurumu mu?
Varın ona da sizler karar verin.

Uzaylılardan neden korkuyoruz?

UZAYLILARDAN NEDEN KORKUYORUZ?
Hakan Kara

Yıllardır uzayı dinliyoruz. Fakat ses yok. Evrende yalnız mıyız yoksa? 1960’lardan bu yana uzayı dinleyip hiçbir radyo sinyali alamayınca, NASA’ya bağlı olarak “Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması”nı (SETI) sürdüren ekip yeni bir görüş ortaya attı:
“Artık sadece dinlemekle kalmayalım, biz de uzaya mesaj gönderelim.

” Açıklama bilim dünyasında tartışma yarattı. Bir grup bilim insanı uzaya mesaj göndermenin tehlikelerine dikkat çeken bir bildiri yayımladı. “Böyle önemli bir konu dünya çapında tartışılmalı ve ortak bir karar alınmalıdır” diyorlar.

Ünlü İngiliz fizikçi Stephen Hawking’in yaşamını konu alan “Her Şeyin Teorisi” filmini daha iki gün önce izlemiştim. Baktım imzacılar arasında o da var mı diye. Hawking de bir süre önce uzaylılarla ilişkiye geçmenin insanlık açısından tehlikeli olabileceğinden söz etmişti. Fakat imzacılar arasında adı yok.
Sonra internette konunun ne ölçüde tartışıldığını merak ettim. Bilim haberleri yayımlayan bir sitede, “Uzaya mesaj gönderelim mi?” haberinin altında yüzlerce yorum yapılmış. Her biri haberin kendisinden uzun.

Kimi korkuya kapılmış, uzaylıların insanlara yapabileceği kötülükleri sıralıyor: Öldürür, köleleştirir, kaynaklarımıza el koyarlar. Hollywood filmlerinin etkisi mi? Bir başkası yanıt veriyor: “Uzaylılar Amerika’nın keşfinden sonra bizim yerlilere yaptığımız şeyi bize yaparlar mı demek istiyorsunuz?”

Beyaz adamın kıtaya ayak basmasıyla kaç milyon yerli katledildi Amerika’da? Francisco Pizarro’nun binlerce İnkalıyı katletmesi bir kahramanlık destanı olarak anlatılmadı mı yıllarca. Aztekleri katleden Hernan Cortes, Avrupalılar için bir kahraman değil miydi? Yerlilere çiçek mikrobu bulaştırılmış battaniyeler dağıtılmadı mı? Yerlilerin bağışıklık sistemleri eski dünyanın hastalıklarına karşı dirençli değildi.

Durum bir misyoner tarafından şöyle anlatılıyordu: “Tahtakuruları gibi yığınlar halinde öldüler.” Sonra Afrika’dan Amerika’ya köle ticaretine ne demeli? Kaç Afrikalı, Amerika’ya köle olarak götürüldü? Bazı araştırmacılar, 12 milyon, bazıları 20 milyon diyor. Kendi türüne karşı böylesine acımasız olabilen bir canlı, diğer türlere nasıl davranır?

Uzaylılara mesaj gönderelim mi tartışmasını okurken, dile getirilen korkuların gerçek nedeni ortaya çıkıyor: “Biz yaptık, bize de yaparlar.” Biri “Belki de keşfedilen değil, keşfeden oluruz. Bin yıl sonra biz yıldızlararası yolculuğa çıkacağız” deyince ortaya konan tepkiler de ilginç: “Dünyanın canına okuduğumuz yetmedi sıra evrene mi gelecek.”

İnsanlar önümüzdeki yıllarda teknolojik açıdan büyük bir sıçrama gerçekleştirebileceğimizden neredeyse eminler. Diğer yandan bin yıl bile geçse, insanlığın, ilkellikten, şiddetten, bencillikten kurtulabileceğine ihtimal vermiyorlar. İnsanlığa ilişkin umudumuzu mu yitiriyoruz?