2015 yılı sansürle mücadele tarihine geçecek…

2015 yılı sansürle mücadele tarihine geçecek
Cem ERCİYES

İstanbul’un ardından Ankara Film Festivali de neredeyse iptal oldu. Sinemacılar ve festival yönetimleri kendi varoluşlarını ortaya koyarak cesur ve doğru tavır aldılar. Ama bu işin arkası mutlaka getirilmeli, olanlar unutulmamalı…

Sansürün Ankara’ya da sirayet edeceği belliydi. Ankara Film Festivali de yılın en ilginç belgesellerinden biri olan Bakur’u programına çoktan almış ve duyurmuştu… Üstelik ‘barış süreci’nin ülke gündeminin en tepesinde yer aldığı şu zamanlarda, üstelik belgesel sinemanın gittikçe daha çok ilgi gördüğü çağımızda kim olsa öyle yapardı.

Ama seçim vakti geldi, partiler arası rekabet arttı, rüzgar döndü, devletin aklına PKK’lılar düştü gözüne Bakur ilişti ve mekanizma işlemeye başladı… Barış süreci hakkında umut dolu mesajlar, güzel fotoğraflar yayımlandığı döneme denk gelseydi, Bakur rahat rahat gösterilebilir miydi? Büyük ihtimalle evet. Yönetmelikler, devletin, iktidarların siyasi hamle ve arzularına göre uygulamaya konacak ya da konmayacaksa o zaman keyfiyet söz konusu demektir. O zaman o adil bir yönetmelik olmaz, bir baskı aracına dönüşür. En son yaşadığımız durum da budur.

Sinemacılar İstanbul’da da Ankara’da da festivalden çekilerek doğru bir tavır takınmış oldular. Keyfi izin mekanizmaları ve sansüre karşı sanatçılar tabii ki ellerinden ne geliyorsa yapmak durumunda. Festivalden çekilmek, kendi filminin izleyiciye ulaşmasını engellemek demek. Hiç değilse (hatta bazen en çok) bir festivalde gösterilsin, oradaki izleyiciye ulaşsın ve belki de bir ödül alıp önü açılsın diye çekilen filmler bunlar.

Yönetmen, yapımcı filmini gösterimden çektiğinde çok şeyden de vazgeçmiş oluyor. Bir nevi kendi varoluşunu ortaya koyan bir eylem bu. İnsanların kendi bedenlerini ortaya koydukları diğer eylem biçimlerinden çok da farklı değil…

Ama bu tavır, bir iki üç festivalin (Antalya, İstanbul, Ankara) neredeyse iptal olmasından öte sonuçlar doğurmalı. Sinemacılar eylemlerini sürekli bir hale getirip, işin peşini bırakmayıp gerekli yönetmelik değişikliği için birlik oluşturmalı. İstanbul Film Festivali yönetmeni Azize Tan’ın yarışmaların iptal edildiği basın toplantısında söyledikleri çok doğruydu.

“Bu yönetmeliklerin, bu yasaların değişmesi gerekiyor. Sektörün bu konuda ciddi bir dayanışma göstermesi gerekiyor. Çünkü bugün bir filme yapılan yarın bir başka filme yapılabilir. Bu istenen belgeler filmlerin özgün gösterimlerini engellemek için kullanılan araçlara dönüşüyor” demişti Azize Tan.

Şimdi bu eylemlilik sürdürülürse belki kısa sürede sonuç alınabilir. Evet, kavga çıktığında kolay kolay uzlaşmayan bir siyasi iktidar var Türkiye’de. Ama mesela geçen hafta Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın etkili bürokratlarından Nihat Gül, CNN Türk’e, yeni bir yönetmelik üzerinde çalıştıklarını söyledi. Buna göre festivaller için yabancı filmlerde olduğu gibi yerli filmlerde de kayıt-tescil belgesi istenmeyecek.

Bütün sorumluluk festival yönetimine bırakılacak. Yani Bakanlık bir umut ışığı da yakmış durumda. İşin ilginci, böyle bir yönetmelik değişikliği Bakanlık için çok da kolay bir şey. Yazılıp, bakanın imzasından sonra Resmi Gazete’de yayımlanmasına bakıyor. Yani sonuçta sadece bir siyasi irade meselesi.
Bu siyasi iradeyi harekete geçirmek mümkünse, ancak konuyu gündemde tutarak olabilecek. Sektörün uzun soluklu bir çaba ve birliktelik için yaşanan bu olayı bir fırsat gibi görmesinde fayda var. Aksi takdirde bu bir direniş, kendini imhaya dönüşebilir anlamsızlaşabilir.

Fırsattan istifade İstanbul Film Festivali’ni düzenleyen İKSV’ye yüklenip onu, yöneticilerini, destekçilerini zor durumda bırakmaya çalışanlar da hemen kendini gösterdi. İKSV’nin temsil ettiği evrensel kültür ve sanat değerleriyle rekabet edemeyenlerin bu beyhude hevesleri hakkında diyecek çok bir şey yok. Türkiye’nin sanatçıları ve izleyicileri kendilerine bu kadar çok katkısı olan bir kurumu kolay kolay unutmaz. İyi ve nitelikli sanata olan ihtiyacımız, dünyanın kültür ve sanatını görmeye yönelik merakımız canlı kaldığı sürece, İKSV bizim için değerini hep koruyacak, bu kesin.

Dolayısıyla başta İstanbul Film Festivali olmak üzere, festivalleri düzenleyen tüm kurumlar doğru tavır takındıkları için bu sıkıntılı süreçlerden güçlenerek çıkacaklar. 2015 yılının film festivalleri muhakkak ki sansürle mücadele tarihimize geçecek. Tekrar hatırlatalım, festival özgürlüktür…

İnsanlığın sonunu getirecek iki insan tipi…

İnsanlığın sonunu getirecek iki insan tipi…
Melike Karakartal

“Beni sevin, alkışlayın, övün, çünkü buna çok ihtiyacım var” motivasyonuyla iş yapanlar: Kimisi mutsuz çocukluğunun, horlanmışlıklarının telafisinin peşindedir. Yakınlarından göremedikleri övgüyü, sevgiyi tanımadıkları insanların hayranlıklarında ararlar.

Bu, bireysel olarak masum bir arzu gibi görünse de, hırslı yapıları yüzünden yükseldiklerinde ve topluma seslerini duyurabilecek noktaya geldiklerinde “ben ben ben”cilikleri tehlikeli bir noktaya erişir.
Zira işin kökünde topluma katkıda bulunma, iyi ve nitelikli işler yapma, kendine uygun meslek bulma değil, pışpışlanma arzusu vardır.

Eğer yaptıkları iş onlara bir biçimde “pışpış” getiriyorsa, içi boş da olsa övgü almalarına, geniş kitlelerce tanınmalarına ve az-çok para kazanmalarına sebep oluyorsa, niteliği önemli olmaz.
Onları, ülkenin ortasında atom bombası patlasa bile “İşte ev halimm”, “İşte bugünkü ruj rengim” notu düştükleri fotoğraflarıyla, bol dudak büzmeli selfie’lerinden tanıyabilirsiniz.

Atom bombası düştüğü anda dahi takipçilerinin “Bugün çok güzelsin
/yakışıklısın”, “Sana hayranım” demelerine ihtiyaç duyarlar.
Dünyanın sonu gelse bile övgü duyma ihtiyacı, tüm ihtiyaçlarının, hatta hayatta kalma güdüsünün bile ötesindedir.
İnsanlığa bir gram faydası olmayan fakat ünlü/popüler olmalarını sağlayan işlerini takip eden ve tam olarak neye hayranlık beslediklerini bilmeyen/sorgulamayan kitlenin “Size hayranım”larını duydukça…

Dış dünyadan gelen övgü ve alkış sürdükçe duygusal dünyalarında tatmin olacaklar, işlerini sürdüreceklerdir.
Esas odakları nitelikli iş yapmak değil, “Beni övün ve sevin” olan kişilerden iş konusunda her zaman verim alamazsınız, çünkü herhangi bir şekilde, en ufak bir eleştiride dağılırlar.
Mesela atom bombası düşse ve tam o anda birisi “Saçların çirkin” dese, eleştirilse, onun için gündem, atom bombasının düşmesi ve bundan sonra nasıl hayatta kalacağımız değil, birisinin, onun saçını çirkin bulması olur.
Bu seviyedeki “Ben ben ben”cilikle mücadele etmek, gerçekten mümkün değildir.

“Biz eskiden çok fakirdik, şimdi hepinizin tepesine çıkacağım” motivasyonuyla iş yapanlar: Onları, geçmişin acısını çıkarır şaşaalı hayatlarından tanıyabilirsiniz.
Zenginleşmişlerdir, sosyal statülerinde para kaynaklı büyük değişimler olmuştur ve bunu cümle aleme göstermelilerdir.
Onları, ihtiyaçlarından fazla mal-para içinde boğulmalarından, lüks tutkularından tanıyabilirsiniz.

İhtiyaçlarından fazla kazandıracak yoz bir sistem kurarlar etraflarında ve bunu sürdürmek için oldukları yerlere, pozisyonlarına yapışırlar.
Elbette zor çocukluk geçirmiş, hayatının önemli bir dönemini yokluk içinde yaşamış insanların hepsi “çürümüş, yoz zenginler” kulübüne katılmıyor.
Çok çalışıp büyük ticari imparatorluklar kuran, çevresine ve dünyaya faydalı olan bir dolu donanımlı insan var. Onlar bir kenara.

Sonradan para yüzü görmüş diğerleri ise, eğer donanımlı insanlar değillerse, paraları ve güçleri arttıkça vicdanlarının yerini kaybetme korkusu alır, herhalde insanlık için daha tehlikeli bir kombinasyon yok.
Zenginleştikçe şahsi menfaatleri tek odak haline gelir. Menfaatlerini ve halihazırdaki güçlerini, paralarını korumaktan başka hiçbir şey düşünemez olurlar.

Velhasıl kelam…
Antenleri açmak, iyi gözlem yapmak lazım.
Tek derdi kendi refahı, zenginliği gücü veya duygusal ihtiyaçlarının tatmin edilmesi olan insanların şark kurnazlıklarına, uyanıklıklarına kanmamak lazım.
Esasında sadece kendilerini düşündüklerini iyi bilmek lazım.
“Ben ben ben” diye kuduran insanları iyi teşhis edip, uzak durmak; hayatımızın ortasına çöreklenenler var ise, hızla uzaklaştırmak lazım…

Genel kategorisine gönderildi

Domatese faydası olmayan bilimin…

Domatese faydası olmayan bilimin…
Selahattin Duman

TOHUMLARI İsrail’den ithal edilen “domates, biber, patlıcan” el ele verdiler. Faiz lobisinden de destek alıp enflasyonu patlattılar.
Bugün bir düğüne gittiğinizde geline çeyrek altın takacağınıza, yirmi kiloluk bir domates kasasını önüne koysanız, kız tarafı da oğlan tarafı da daha çok sevinir.
Ben “zerzevat azgınlığının” perde arkasını araştırdım. Seracıların TÜBİTAK’ın önerilerine kulak asmadığı için bu zamlara sebep olduğunu gördüm. Buyurun, işin aslını anlatıyorum.
* * *
Bizim seracı milletinin kulak asmadığı TÜBİTAK aslında bu işlerde önderlik yapabilecek bir kuruluştur.
Şahsen, Ankara Hayvanat Bahçesi Müdürü Mustafa Sancar’ın TÜBİTAK Başkan Yardımcılığı görevine atanması beni çok heyecanlandırmıştır.
İmam hatip çıkışlı, ilahiyat fakültesi diplomalı Mustafa Sancar’ın bilime yatkınlığı Ampul Partisi yöneticileri tarafından teee hayvanat bahçesi müdürlüğü yaparken keşfedilmişti.
“Maymunlara kabuklu yemiş atılmasının yasaklanması” kararı ile dikkatleri çeken Mustafa Sancar’ın başkanlığındaki TÜBİTAK’ın, bilim dünyasını coşturacağına inanıyordum.
DÜNYA ŞAMPİYONU KIZIMIZ
Nitekim kurum, insan cinsine faydası olmayan projelere para ve emek harcamayarak, kendine yeni bir rota çizdi.
Misal, İstanbul’da hizmet veren MEF Lisesi öğrencilerinden İlayla Şamilgil bir bilimsel proje hazırlamıştı.
Ne var ki, “Maddelerdeki su oranını mıknatısla ölçen” bu proje hayvanları ilgilendirmiyordu. TÜBİTAK bu faydasız projeyi derhal reddetti.
İlayda kızımız da TÜBİTAK’a inat projesini “First Step To Nobel Prize In Physics” yarışmasına gönderdi. Çalışması orada, yetmiş ülkeden gelen beş bin projeyi geçerek dünya birincisi oldu.
Oldu da ne oldu? Domates, biber, patlıcanı bir gıdım etkilemedi.
‘ANNEN Mİ YARDIM ETTİ?’
İstanbul Erkek Lisesi öğrencilerinden Barış Paksoy, TÜBİTAK’ın düzenlediği “Liseler Arası Matematik Yarışmasına” katıldı.
“Ramanujan Asallarının Genelleştirilmesi” başlıklı projesi TÜBİTAK jürisi tarafından özenle incelendi.
Jüri yaptığı kapsamlı inceleme sonunda Barış’ın bu çalışmadaki denklemleri tek başına çözemeyeceğine hükmedip, projeyi reddetti. Annesi yardım etmiş olmalıydı.
Barış Paksoy, reddedilen projesini “hakemli jüri” önünde savunmak istedi. Aklı sıra denklemi kendi başına nasıl çözdüğünü gösterecekti. Kendisine “Oğlum bak git!” denildi.
Berlin Humbold Üniversitesi bizim TÜBİTAK kadar ileri görüşlü olmadığından o Barış’ı aldı, kendine öğrenci yaptı. Barış burada hem okuyor hem de lise öğrencilerine matematik dersi veriyor. Projesine yardım ve yataklık ettiğinden şüphelenilen annesi ise yine ev işleri yapıyor.
CANLARIN GIDASI VE SERACILIK
Antalya Manavgat İmam Hatip Lisesi dokuzuncu sınıf öğrencisi Levent Akbaba bir tarım projesi hazırladı.
Üç ayrı fasulye tanesini pamuğa yatırdı. Birincisine, sürekli Kuran-ı Kerim, ikincisine arabesk müzik dinletti. Üçüncüsünü de sessiz ortamda bıraktı.
Kuran dinletilen fasulyenin boyu 31 santimi buldu. Sessiz ortamda büyüyen laik fasulye 13 santimde kaldı. İçkili ortamların kahir müziği arabesk dinletilen fasulye ise belasını buldu, bir gıdım uzamadı.
Adına “Canların gıdası Kuran-ı Kerim” konan proje hem Milli Eğitim’den hem de TÜBİTAK’tan takdir gördü. Hatta TÜBİTAK sergisine kondu.
Proje ile ilgilenen bir memleket büyüğümüz de beyanatını patlattı:
“Çiftçilerim serada yetiştirdikleri bitkilere Kuran-ı Kerim dinletseler hem daha fazla mahsul alınır hem de gönüller zikrettikçe sera huzur bulur, ürün bereketli olur.”
* * *
TÜBİTAK’ın sahip çıktığı bu projeye ne yazık ki “Ham Çökelek” meşrepli üreticimiz sahip çıkmadı. Seralar da sanki gizlice arabesk dinletiliyormuş gibi zayıf kaldı.
Bütün dünyada gıda fiyatları düşerken, Türkiye’de artmasının sebebi budur. Fiyatları kuduran “domates, biber, patlıcan”, enflasyonu da azdırdı.
Bunları bilelim, menemene doğranan domates-biberi ziyan etmeyelim.

Kıvrılma beyin, dik dur!

Kıvrılma beyin, dik dur!
Serdar Devrim

Mevcut ve geçmiş hükümetlerin Cumhuriyet’e ihanet ederek Millî vasfını yok edip Eğitim’i özel sektöre peşkeş çekmesinin sonucu; Türkiye’de var olan eğitim sistemi (buna hâlâ ‘sistem’ denirse) eşitlik değil, eşitsizlik üretiyor. Zenginler daha iyi okullara, daha iyi bir eğitime erişiyor. Yani zenginlikle eğitim arasında ‘doğrudan ve aynı yönde’ bir ilişki söz konusu.

Ancak, ailenin ekonomik durumunun çocuğun eğitimine etkisi bununla da kalmıyor. Nature Neuroscience dergisinde yer alan bir makale ‘ana-babanın gelir seviyesiyle çocuğun beyin kıvrımları arasında bir korelasyon olduğunu’ gösteriyor. Beyin kıvrımları da haliyle çocuğun anlama, öğrenme, düşünme kapasitesini etkiliyor.

Güney Carolina Üniversitesi’nden Elizabeth Sowell ve ekibi, yaşları 3 ila 20 arasında değişen 1.099 birey üzerinde bir çalışma yürütmüşler. Çeşitli zeka testleri uygulanan deneklerin beyin morfolojisi MR (Manyetik Rezonans) ile görüntülenmiş. Genetik testlerle etnik kökenleri incelenmiş. Ana-babalarının gelir ve varlık durumu incelenmiş.
Özet sonuç: “Ailenin geliriyle çocuğun beyin yüzölçümü arasında logaritmik bir ilişki mevcut.”

Tercümesi: Fakir ailelerde, küçük gelir farkları, çocuğun beyin yüzölçümünde görece büyük farklara sebep olurken; zengin ailelerde aynı orandaki gelir farkları, çocuğun beyin gelişiminde daha küçük farklara sebep oluyor.
Uzmanlar, gelir durumunun beyin gelişmesindeki etkisinin en çok, beynin konuşma ve ifade, okuma, karar verme ve yön bulma merkezlerinde görüldüğünü söylüyorlar.

(Dikkat: Aynı uzmanlar, bu bulgunun bir ‘determinizm’ olmadığını da vurguluyorlar. Yani ‘zengin ailenin çocuğu zeki olur; fakir ailenin çocuğu daha az zeki olur’ şeklinde bir sebep-sonuç ilişkisi söz konusu değil. Ama ailenin sosyo-ekonomik durumunun çocuğun beyin kıvrımları üzerinde bir etkisi olduğu ortada.)

Yani ekonomik eşitsizliğin çocukların üzerinde biyolojik etkisi çarpıcı.
Benzer bir çalışma yürüten bir Fransız uzman, ‘Bu eşitsizlik nasıl ortadan kaldırılabilir?’ sorusuna şöyle cevap veriyor:

“Sosyo-ekonomik durum, iki faktörü etkiliyor: Biri biyolojik, diğeri eğitimsel. Biyolojik eşitsizliği azaltmak için, fakir ailelere hamilelik, doğum ve doğum sonrası destek vermek gerekir. Sosyo-eğitimsel eşitsizliği azaltmanın yolu da okul öncesi eğitimden geçiyor. Fransa’da kreş ve anaokulu yaygın. Ama çocuklar okul öncesi eğitime eşit gelmiyorlar zaten.” (*)
*
Türkiye’de zengin-fakir ayrımı yani ekonomik eşitsizlik rekor düzeyde.

Keza eğitime erişimde eşitsizlik, yukarıdaki faktörün de etkisiyle, rekor düzeyde ve uçurum giderek büyüyor.
Buna karşılık, Batılı uzmanların ‘fakirliğin beyin gelişimine, dolayısıyla eğitime olumsuz etkisini’ ortadan kaldırmak için önerdikleri ana-çocuk sağlığı ve okul öncesi eğitim de Türkiye’de ha var ha yok. Varsa da bazı STK’ların gayretiyle var.

Bunun yerine biz, her konuda olduğu gibi, ‘Türk usulü’ yöntemler geliştiriyoruz.
Mesela, gelir uçurumunu azaltmak yerine, yeni iktidar zenginleri yaratmak gibi…

İlköğretim öğrencilerine Kuran ezberletmek; bütün liseleri imam-hatibe çevirmek; fakirler daha da çok doğursun, eğitmeyecek daha çok çocuğumuz olsun diye üçüncü, dördüncü çocuğa teşvik primi vermek gibi…
Zaten fazla beyin kıvrımı da başa bela.

(*) Hervé Morin’in haberi – Le Monde Science et Médecine, 2 Nisan, 2015

7 Haziran’a varabilirsek Türkiye seçime hazır!

7 Haziran’a varabilirsek Türkiye seçime hazır!
Celal Başlangıç

Arkadaşlar hazır mısınız?
Yok, yok öyle Orhan Baba gibi sormuyorum.
“Daha güzel, daha mutlu, daha adil, sevgi dolu bir dünya için,
barış için, insanlık için
batsın bu dünya!” demeyeceğim.

Söyleyeceğim şu;
İsterse “Bütün donanmanın demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabilen” bir neslin ahfadı olarak kurduğumuz “devletimiz”, bütün kurumlarıyla seçimlere hazır.

Siz de hazır mısınız?
Eğer hazırsanız, sandıkları sıkı sıkıya izleyeceksiniz demektir.
Oylar kullanılırken, sayım yapılırken, tutanaklara geçirilirken en ufak bir hilenin olmaması için gözünüzü dört açacaksınız mutlaka.
Torbalara doldurulup seçim kurullarına götürülen oyların peşine düşeceksiniz.
Sandıklar kapandıktan sonra, özellikle muhalif partilere basılmış “evet” oylarını çöp yığınları içersinde, yarı yanmış olarak bulmayacaksınız.

Diyelim ki buldunuz.
Ne yapacaksınız?
Sarılacaksınız Twitter’ınıza, Facebook’unuza; arkadaşlarınızı, yoldaşlarınızı, parti örgütünüzü arayacaksınız, görüntüleri paylaşacaksınız.
Onlar da çağrı yapacak “oylarımızın peşine düşelim, gidelim ilçe seçim kuruluna, gelen torbaları tutanaklarımızla karşılaştıralım” diyecekler.

Adliyenin önünde buluşacaksınız. İçeriye gireceksiniz. Seçim Kurulu Başkanı’yla görüşeceksiniz. Sonuç alamazsanız protesto gösterisi yapacaksınız, slogan atacaksınız, sesinizi gazetelerde, televizyonlarda duyuracaksınız…

Sanmayın!
Hayat böyle gelişmeyebilir.
Dedik ya “devletimiz” 7 Haziran seçimine hazır!
Yakaladığınız bir seçim için sarıldınız sosyal medyaya…
Bir bakacaksınız ki Twitter da, Facebook da, YouTube da “kaput”.

Sosyal medyaya düşen bir karı-koca kavgasının görüntüleri tümüyle kaldırılana kadar bir sulh ceza hakimi kararıyla Twitter’a da, Facebook’a da, YouTube’a da erişim engellenmiş.

Herşeye karşın toplandınız adliye önünde. Amacınız seçim kuruluna ulaşıp oyunuzun peşine düşmek.
Ama içeri giremiyorsunuz bir türlü.
Bitmek tükenmek bilmeyen ağırdan bir arama uyguluyor kapıdaki görevliler.
Avukatınız da giremiyor içeri. Kartlarının çipi bir türlü çalışmıyor. Başlıyor kapıda “çantamı aratırım, aratmam” tartışması…

İster misiniz bu arada büyük bir sürprizle karşılaşın… Memleketin dört bir yanında elektrikler kesilsin…
“Memleketin bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş” olmasın da…
Memleketin bütün trafolarına kediler girmiş olsun…
Kaldınız mı karanlıkta, adliye önünde, oylarının akıbeti meçhul vatandaşlar olarak…

Kızgınsınız da elbet. Başlıyorsunuz protesto sloganları atmaya.
“Oyumuzu isteriz, söke söke alırız.”
İşte burada “devletimiz”in seçimleri de kapsayacak şekilde aldığı son önlem devreye giriyor; İç Güvenlik Yasası…
Oyumun peşine düşeyim derken düştün mü suçlu duruma. Çünkü izinsiz sokağa çıkmışsın.

Oysa önce gidip Valiliğe dilekçe verecektin, “Oyumun çalınmasını protesto etmek ve hırsızlığı ortaya çıkarmak için seçim kurulunun bulunduğu adliye önünde gösteri yapmak istiyorum” diye.

Alacağın cevap da belli: “Yasal gösteri yerleri Maltepe ve Yenikapı’dır. Adliye önü gösteri yeri değildir.”
İşte bu izni almadan gösteri yaptığın için yasalar karşısında olmasa bile idare karşısında suçlusun.
Abarttım sanmayın. Daha önceki gün Başbakan Davutoğlu “İzinsiz sokağa çıkanlara bir dakika dahi müsamaha etmeyeceğiz” demedi mi?

O karanlıkta, adliyenin önünde gösteri yaparken ister misin, kalabalığın arasına iki eli sapanlı ya da bir eli molotoflu katılsın… Oldun mu şimdi “polisin yasal mermisi”nin hedefi…

Bir adım daha gidelim…
Ortalık yıkılıyor, istiyorsun ki bu ülkede yaşayan bütün insanlar medya aracılığıyla duysun bu haksızlığı… Sanma ki “havuz medyası”nda çeyrek sütun olacaksın…
Olsan da en fazlasından “Seçim günü darbe yapmaya kalkıştılar” başlığının altında kalırsın.

Birkaç muhalif gazete, iktidar karşısında secde etmemek için direnen ama rükuya da gelmiş bir iki tane televizyon kanalı bulabilirsin belki yanında.
O da, “seçim hilesi” haberlerine, son dönemde sık sık başvurulduğu gibi yayın yasağı gelmemişse…
Ya da sesini duyuracak başka bir televizyon ya da gazete kalmışsa…

Yani kapılarına kilit vurulmamışsa…
Bunu da abarttığımı sanmayın. Dikkat etmiyor musunuz, artık Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemi “medyanın kapısına kilit vurma” aşamasına geçti.
Gördüğünüz gibi “devletimiz” son bir ayda yukarıdaki “uçmamın” bütün unsurlarını neredeyse tek tek prova etti.

Ama benim “uçmalarım” burada bitmiyor.
Gördüğüm tablo şu:
Hani Selahattin Demirtaş “Yüz verdik 400 istiyor” diyordu ya, şimdi o 400 istemeler, “Anayasa değişikliğini referanduma götürme” sayısına kadar indi. Yani 330. Yakında, tek başına iktidar olabilmesi için 276′yı bulup bulmayacağı tartışılacak. HDP’nin barajı aşacağı kesinleştikçe hırçınlıklar artacak.

Gidiş de o yönde zaten.
2007 ve 2011 seçimlerinden bu seçimin en büyük farkı ne biliyor musunuz?

Kamuoyu araştırma kuruluşlarıyla en etkin biçimde çalışan tek parti AKP. Biz geçmiş seçimlerde, neredeyse altı ay öncesinden başlayarak “Oyumuz yüzde 45″, “Oyumuz yüzde 49″, “Oyumuz yüzde 53″ gibisinden iktidar partisi tarafından sızdırılmış anketler görürdük.

7 Haziran seçimlerine şunun şurasında iki aydan az bir zaman kaldı.
Siz bu seçimler öncesinde hiç iktidar partisi tarafından sızdırılan bir anket sonucu gördünüz mü?
Sadece iktidar mekanizmasının dışındaki kamuoyu şirketlerinin yaptığı anketler üzerinden konuşuyoruz biz bu seçimler öncesi.

Demek ki, iktidar partisi cenahında alınan sonuçlar hiç de iç açıcı değil.
Hatta sızan bazı bilgilere göre, kendi yaptırdıkları anketlerin bir kısmında bile tek başlarına iktidar olamayacaklarını görüyorlarsa…

Biz bu tablo içerisinde zihnimizi kurcalayan sorulardan birini daha soralım:
Biz sağ salim 7 Haziran seçimlerine varabilecek miyiz?
Diyelim ki vardık. O zaman bir soru daha geliyor akla:
AKP iktidarı bırakmaya hazır mı?

Soru çok. Kafamızı takmayalım ama mutlaka uyanık olup bir daha soralım:
Hazır mıyız arkadaşlar?
O zaman hep beraber “Batsın bu dünya” diyoruz:
“Yazıklar olsun yazıklar olsun
Kaderin böylesine yazıklar olsun”

” Yas (AK) “!

“Yas(AK)”!
Hasan DEMİR

Deniz Feneri Davası’nda yayın yasağı. TIR meselesinde yayın yasağı. IŞİD elindeki rehinelerin kurtarılması ile ilgili pazarlığa yayın yasağı.
Hükümet icraatlarını eleştiren gazetecileri patronlarını telefonla tehdit ederek işten attırmak da bir başka türlü yayın yasağı… Şimdi de tutmuşlar Elvan’ın ölümünü araştıran savcının şehit edilmesinden sonra Adli Tıp Kurumu’nun tuttuğu otopsi raporu için yayın yasağı koymuşlar..

Niye?
Bu işte pek çok gariplik var. Öyle bir kurtarma olayı ki, savcı ölüyor, teröristler ölüyor. Kurtulan kimse yok. Sonra hem polis birbirini, hem devleti yönetenler operasyonu yapan birimi tebrik ediyor. Yani kurtulan tek kişi yok, sadece masa, sandalye, sümen falan… Burada tebrik edilecek ne var Allah aşkına? Bir mahalle yangınından sonra bir itfaiye çalışanının “Kurtarabildiğiniz oldu mu?” sorusuna, “Evet, arsayı kurtardık” dediği, çocuk aklımdan 50 küsur yıldır çıkmaz. Rahmetli Savcımızın kurtarılması da işte böyle bir kurtulma maalesef…

Bir tuhaf durum ise, savcının katledildiği odanın hükümet tarafından müze yapılmasına karar verilmesi… Tamam diyelim, güzel diyelim. O zaman niye sağdaki soldaki kurşun deliklerini kapatıyorsunuz? Bir açık hava müzesi olan Çanakkale’de siperleri dozerle doldurmak ne ise, savcının odasındaki kurşun izlerini alçılamak da aynı şey değil mi? Asıl yasak, bu deliklerin, bu izlerin kapatılmasına konulmalı idi. AKP, yasak konulmayacak şeylere yasak koymak, yasak konulmayacak şeyleri de yasaklamakta epeyce ustalaştığını bu meş’um hadisede bir kez daha ispatladı… Müze demek, hadise üzerinde düşünmek, gördüklerinden ibret alıp ders çıkartmak demek. Adliyedeki bu odaya “müze” diye giren bir meraklı, sümeni görünce hangi ibreti alacak? Alsa alsa sümen altı ihtimali ibretini alır…

Görünen o ki…
AKP’den sonra iktidar olacak siyasi partinin ilk çözmesi gereken hadiselerden biri de, “Bu cinayet niçin işlendi, Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz, ki, katillerin ortaya çıkmasını sağlayacağı anlaşılan Savcı idi, niçin şehit edildi? Tamam, tetikçiler belli amma o tetikçileri adım adım takip edenler o gün o saatte niye ortalıkta yok?” sorusunun cevabı olacak.
Tetiği çekenleri adım adım takip edenler o saat orada ve ortada niye yok?

Yani, o tetiği çeken gerçek parmak kim(ler)?
Ve otopsi raporuna yayın yasağı niye getirildi? Raporda neler yazıyor, yazılanlardan kim korkuyor, yahut Adli Tıp Kurumu’nun otopsi raporu açıklanırsa arkasındaki güç, Türkiye’nin güç yetiremeyeceği bir odak mı? Devleti yönetenler halkın huzurunda o güç karşısında düşecekleri aciz durumu göze alamadıkları için mi bu yasak getirildi?

Bunlar ve daha pek çok sorunun cevabı şimdilik maalesef çatışmanın bütün izlerinin silindiği bir müze olan şehit Mehmet Selim Kiraz’ın odasındaki sümen altında…
Biz soruyoruz.
Eminim bu soruların cevabını bütün millet ve dünya merak ediyor, lâkin…
Karşımıza “Yas(AK)”! çıkıyor…

4 milyon yetişkine okuma yazma öğretilmiş!

4 milyon yetişkine okuma yazma öğretilmiş!
Abbas Güçlü

Milli Eğitim Bakanlığı’nın zorunlu ilköğretim çağı dışında bulunan ve okuma-yazma bilmeyen vatandaşlar için halk eğitim merkezleri bünyesinde düzenlediği kurslarda yaklaşık 4 milyon yetişkine okuma yazma öğretmiş.

Ve bunu bir başarı örneği olarak gösteriyorlar.
MEB verilerine göre, 2003-2014 yılları arasında okuma yazma bilmeyen yetişkinler için halk eğitim merkezleri bünyesinde açılan kurslarda 2 milyon 797 bin 985’i kadın olmak üzere toplam 3 milyon 993 bin 589 kişi okuma yazma öğrenmiş.

Okuma yazma bilmeyen tek kişi için bile kurs açılmış.
Eğitim çağı dışında bulunan yetişkinlerin okuma yazma sorununu çözmek amacıyla Türkiye genelinde çeşitli kampanyalar düzenlenmiş. Bu kapsamda halk eğitim merkezlerinin görevlendirdiği eğiticiler vasıtasıyla okuma yazma bilmeyenlerin tespiti için alan taramaları yapılmış. Okuma yazma bilmeyen bir vatandaş için bile okuma yazma kursu açabilme imkânı sağlanmış.
Gözlerimiz yaşardı doğrusu. Peki, bu insanlar okul çağındayken MEB neredeymiş?..

“Ana Kız Okuldayız” kampanyası kapsamında da 174 bin kurs açılmış.
Bilindiği gibi, ilköğretim çağı dışında bulunan ve okuma-yazma bilmeyen vatandaşların okuryazar yapılması hedeflenerek 6 Haziran 2008 tarihinde “Ana Kız Okuldayız” okuma yazma kampanyası başlatılmıştı.

8 Eylül 2012 tarihinde tamamlanan bu kampanya kapsamında 174 bin 472 kurs açılarak, bu kurslara 2 milyon 590 bin 446 vatandaşın katılımı sağlanmış. Kampanya neticesinde 1 milyon 832 bin 617 yetişkin okuryazarlık belgesi alırken, 307 bin 364 vatandaş ise ikinci kademe yetişkinler eğitimi başarı belgesi almaya hak kazanmış.

Helal olsun Milli Eğitim’e!..
Peki, hâlâ ne kadar okuma yazma bilmeyenimiz var?
Çok daha önemlisi, okuma çağındaki yüz binlerce öğrenci hâlâ sokaklarda avare avare gezerken, atölyelerde, tarlalarda çocuk işçiler zoraki çalıştırılırken, çocuk gelinler geleneği hâlâ devam ederken MEB ne yapıyor?..

Okul kırmada birinciyiz
OECD’nin verilerine göre halk arasında ‘okulu kırmak’ olarak adlandırılan öğrencilerin okula gitmemesi konusunda dünya birincisiyiz.
OECD’nin PISA 2012’den yola çıkarak hazırladığı okula gitmeme verilerine göre okulu en çok asan ülke Türkiye.
Türkiye’de ‘iki hafta içerisinde okula en az bir kez gitmeyen öğrencilerin oranı’ yüzde 54.2.
Türkiye bu oranla OECD ortalaması olan yüzde 14.5’in çok üzerinde yer alıyor.

OECD’nin PISA 2012 verileriyle hazırladığı grafiğe göre Türkiye, yüzde 54.2 ile ilk sırada okulu en çok asan ülke konumuna yerleşiyor. Ardından yüzde 48.2 ile İtalya ve yüzde 31.8 ile Avustralya takip ediyor.
Uzakdoğu ülkeleriyse listenin alt sıralarında yer alıyor. Okulu en az asan ülke yüzde 1.5 ile Japonya.
Kore yüzde 1.8 ve İzlanda ise yüzde 2.1 ile en az oranlara sahip. Ha bu arada eğitim süresi en kısa ülkeler sıralamasında da en ön sıralardayız. Hatta Avrupa’da birinciyiz.
Tatil yaptığımız gün sayısı, okula gidilen gün sayısından çok daha fazla.
Okulların çoğunda yarım gün eğitim yapıldığını da özellikle hatırlatmak isteriz…

Üreten değil kaytaran…
Türkiye’nin bugün için onlarca, hatta yüzlerce çok önemli sorunu var. Ama biri var ki belki de en önemlisi. Daha da vahimi, hiç birimiz bunun farkında bile değiliz…
Peki, nedir bu?

Aslında yukarıdaki iki haberi okuduğunuzda sorunun cevabını anlamışsınızdır ama bir kez daha anlatmakta yarar var. Üretim yapmadan bir toplumun kalkınması ve medeniyetle kucaklaşması mümkün değil. Ama bugünkü eğitim sistemiyle, verimliliği yüksek bir üretim çarkı kurmamız mümkün değil.

Çocuklarımızı okul çağı geldiğinde okula gönderemiyoruz, gönderdiklerimizi de okulda tutamıyoruz.
Eğitimde kalite ise yerlerde sürünüyor ve en acı olanı da bu bile bir başarı diye sunuluyor.
Özetin özeti: Bu kandırmaca, bakalım daha nereye kadar devam edecek?..

Bir Hazin İktidar Hikâyesi…

Bir Hazin İktidar Hikâyesi…
Nuray Mert

Türkiye’de artık ‘iktidar’ veya iktidar partisinden söz etmek imkânsız, şimdi söz konusu olan; ‘otoriter bir devlete dönüşen bir iktidar partisi’ veya başka bir deyişle bir otoriter rejimin kısaltılmış ismi olan ‘parti-devlet’. Daha doğrusu, böylesi bir düzeni kurmak için çıkılan bir ‘amok koşusu’.

Aslında halihazırdaki düzenin tam bir tarifini yapmak zor, her şeyden önce icraat makamı neresi belli değil; ortada icraatçılıkta ısrarlı bir seçilmiş bir Cumhurbaşkanı, diğer yanda ise daha henüz anayasa değişmediği için icraatın başı sayılan bir başbakan ve hükumet var. Dahası, Cumhurbaşkanı, iktidardaki partinin eski değil, değişmez lideri, dahası iktidar partisi; Cumhurbaşkanı için de, Başbakan için de, milletvekilleri için de, seçmeninin nazarında da sıradan bir siyasal parti değil, bir ‘dava’nın taşıyıcısı. Yani hiçbir şey, hiçbir kitaba uymuyor, her şey ‘keyfiyete’ tabi, yani her otoriter rejimin alameti farikası olan durum. Gece yarısından sonra Meclis’ten geçen, Cumhurbaşkanı’na örtülü ödenek tahsis edilmesi ve güvenlik paketi işte böyle bir resmin son rötuşları.

Diğer taraftan, unutmayalım ki, sadece otoriter düzenler şu veya bu iktidarın, siyasi görüşün, onun mensuplarının ‘güç’lerinin muazzam bir şekilde artmasının sonucu değildir. Hatta tam tersine, otoriter düzenler, öncelikle muazzam zaaflar üzerinde yükselir; bir yanda iktidarı elinde bulunduranların yönetme zaafı, diğer yanda karşısındakilerin seslerini yükseltme zaafı.

Siyasette maharet

O nedenle, otoriter düzenler, güç alameti değil, daha ziyade ‘güç gösterisi’ şeklinde tezahür eder. Siyasette maharet, baskı ve sindirme ile yönetmek değildir, bunlara gerek duymadan yönetebilmektir. AK Parti’nin sorunu aslında bu ülkeyi yönetmekte zaafa düşmek oldu. Toplumsal destek ile elde ettikleri siyasi güç ile, demokratik çerçevede yönetmeyi başaramadılar, o nedenle daha fazla baskı, o nedenle daha fazla kontrol, daha fazla kural tanımazlık, daha fazla gizlilik gereği duyuyorlar. Türkiye’yi yönetmek için, bu ülkenin karmaşıklığına cevap vermek lazımdı, yapamadılar. Belki yapmak istediler, beceremediler, bilemiyorum. Düne kadar sapkın saydıkları Alevileri hakkıyla anlamayı beceremedikleri için ‘çalıştay’lar çalışmadı. Laikliği sadece Batı’nın dayatması sandıkları için, toplumun önemli bir kesimini yabancılaştırdılar. Muhafazakârlığı, tek tip dindarlık şeklinde okudukları için, muhafazakâr demokratlıktan otoriter İslamcılığa savruldular. Gücü, ne yolla olursa olsun ‘kontrol altına almak’ olarak algıladıkları için, çıkarcılık üzerinden kucaklarına düşenleri ‘doğru yolu bulmuş’, diğerlerini hain, düşman sandılar. Evet, gerçekten sandılar, çünkü dünyaları çok küçük, ve o küçük dünyadan Türkiye’yi yönetmek çok zor. Zora düştükçe otoriterleştiler, onların hazin hikâyesi bu. Yoksa ellerindeki onca güce rağmen bu denli öfkeli olmalarını izah etmek mümkün olmazdı; unutmayalım, öfke güç değil, zaaf belirtisidir.

Tek adamın psikolojisi

Kürtler ile giriştikleri serüvenin sonu ise, umarım diğerlerine benzemez, çünkü öylesi tam bir felaket olur. Diğer taraftan, iktidarın karşısında duranların da tek mazereti, güç yoğunlaşmasını başarmış bir iktidarın baskı ve sindirmesi olmamalı. Bu arada, unutmayalım, otoriter düzenler, nihayetinde ‘kolektif suç’tur. Tek adamın psikolojisi ile, çevresinde onu pohpohlayan bir avuç insanla, hatta onların ideolojisi ile izah edilemez. AK Parti’nin yönetemediğini iddia ettiğimiz Türkiye, onlardan önce iyi yönetiliyor değildi, önce bunu görmek, kabul etmek gerek. Görmemekte ısrar edenlerin bu iktidara karşı söyleyecek fazla sözü olamaz, olamadı. Diğer taraftan, bükemediği eli öpmeye girişenler ortalığı kapladı, iktidarın egosunu şişirdikçe şişirdi. Demokrasi ve özgürlükler adına kabul etmedikleri şeyleri yeni iktidara yaranmak için bir gecede tersine çeviren teorisyen mi ararsınız, hacı dedesini, başörtülü ninesini referans mektubuna çeviren mi… Umre yolları düne kadar küfrettiği dindarlara şirin görünmek isteyenler ile doldu, taştı. Daha neler neler, sadece şöyle bir hatırlatayım istedim, uzatmayayım.

Demem o ki, demokrasi yöneten için de yönetilen için de, iktidardaki için de muhalefetteki için de zor zenaattir. O zorluklara katlanamayanlar, ülkeyi yönetemez, kolayı diktatörleşmektir, sonu felakettir. O zorluklara katlanamayanlar, iktidarların kapıkulu yazılır, sonu soytarılıktır. O zorluklara katlanamayanlar, çıkış yolu bulamaz, sızlanıp durur, sonu sefalettir. Umarım, böylesi bir ‘hazin son’a doğru yolculuğumuzda, bir noktada hiç olmazsa hız keseriz, toparlanmak, yeni bir yolculuğa başlamak için soluk alacak fırsat buluruz. O halde, bize düşen; ‘gerçekçi olmak, imkânsızı istemek’.

Bizi Karanlığa Kim Gömdü?

Bizi Karanlığa Kim Gömdü?
Zeynep Oral

Bizi karanlığa kim gömdü? Bu soruya verilebilecek sayısız yanıt var… Twitter’daki çok eğlenceli yanıtlardan Enerji Bakanı Yıldız’ın birbirinden anlamsız ve çelişkili açıklamalarına geniş bir yelpazeye yayılan seçenekleriniz var…
Ülke karanlığa gömüldükten saatler sonra, önce “talep arttı böyle oldu” , daha sonra da “terör mü, siber saldırı mı, teknik arıza mı araştırıyoruz” sözleri aczi, zavallılığı ortaya koyuyordu…

Cehaletin zaferi
Onlar araştıradursun…. Biz kabul edelim: Her alanda geriye giden bir Türkiye var artık!
Bizi karanlığa kim mi gömdü?
Bizi, biz kendimiz karanlığa gömdük… Yaptığımız seçimlerle karanlığı seçtik.
Cehalete prim vererek seçtik karanlığı… Açın bakın: Tüm araştırmalar, yap boz tahtasına dönen eğitim sistemimizde fen, matematik, sosyal bilimler ve Türkçede ne denli gerilediğimizi ortaya koyuyor!
Cumhuriyet ve laiklik ilkelerini feda etme lüksümüz olduğunu sanarak seçtik karanlığı..
Hırsızlığa, yolsuzluğa, talana ve yalana gözlerimizi kapayarak seçtik karanlığı… “Geçmiş” deyince kin ve intikamı; “gelecek” deyince sadece bir sonraki seçim tarihini hedefleyerek… “Yetmez ama evet” diye diye gericiliği yücelterek… Askeri darbelere karşı çıkıp sivil darbelere boyun eğerek…

Şiddetin zaferi
Önceki gün karanlığı daha da koyulaştırdı adliyedeki terör eylemi. Adaletin olmadığı ülkede sözüm ona kendi adaletini getirmek isteyenlerin terörü…
Bu şiddet eylemi kime yaradı?
Benim yanıtım: Demokrasiyi, düşünce ve ifade özgürlüğünü, özgürlükleri, faşizan yöntemlerle her gün biraz daha baskı altına almaya çalışan iktidara yaradı.
İçim kan ağlıyor: Sadece, Berkin Elvan konusunda en çok ilerleme kaydeden savcının öldürülmesine değil… Aynı zamanda gaz kapsülüyle vurulduktan sonra can çekiştiği yüzlerce dehşet dolu günde hepimizin çocuğu olan, kara gözleri her daim gülen 15 yaşındaki o güzelim çocuğun tertemiz adının bu olaya karıştırılmış olmasına…
Gezi Direnişi’ndeki sloganlar içinde en gerçek olanı şuydu: “Göze göz, herkesi kör eder.” …
Berkin Elvan’ın babası bunu ilk bilendi… Bunu hiç ama hiç bilmeyeni, ben söylemeyeyim. Siz nasılsa anlarsınız…
Seçime kadar “körleşmemiz” için her yola başvuracaklarından hiç kuşkunuz olmasın. Sakın oyuna gelmeyin.

Onursuzluğun zaferi
Adliyedeki polis operasyonu da “Başarı” diye nitelendi ya! Pes! Tıpkı Gezi protestolarında olduğu gibi burada da polis destan yazdı. Utanç verici bir destan!
236 sanıklı Balyoz davasında, tüm sanıklar beraat etti.
Hani bu davanın sorumluları? Savcı rolünü üstlenen gazeteciler, politikacılar, televizyon yorumcuları?.. Hep unutuyorum: Sahi onlar kandırılmış zavallılardı!
Peki cezaevinde ölen Albay Murat Özdenalp, polisler evine baskın yaptığında intihar eden Yarbay Ali Tatar’a nasıl anlatacaklar kandırıldıklarını?
İstifa mı dediniz? Sorumluluk mu? Özür mü? Vicdan mı?
Yaşanan acılar karşısında, hayatın felç olmasına, hayatların sönmesine karşı bir damlacık empati mi?
Güldürmeyin beni! Japon mühendis gibi olmalarından vazgeçtim, insan olsunlar yeter!
Ülkemde son on yıldır cehaletin zaferine, şiddetin zaferine, onursuzluğun zaferine tanıklık ediyoruz. Bunları, cehaleti, şiddeti ve onursuzluğu gerilettiğimiz gün bu ülkeyi kimse karanlığa gömemez!

Yılana sarılmak…

Yılana sarılmak…
Cemil Fuat Hendek

Bilinen ve kullanılan bir “lâf“tır: “Denize düşen yılana sarılır.“

Yılanın kurtarıcı olmayacağı sır değil. Hiçbir kurtuluş olanağı kalmadığını görenin yarattığı son bir umuda işaret etse gerek. Bunun kurtuluş olmayacağını bile bile… Kendisini aldatma bahasına…

Şu sıralarda milyonlarca insan sarılacak bir şey arar gibi. Bir kez daha boş bir umudun peşinden gitmeye hazırlanıyor. Başka ne yapsın ki? Boğulacak hale gelmiş. İlle de bir şeye sarılacak.

Önce kabaca ayırayım: Doymaz bir açlıkla belli kaynaklardan beslenen çakallar, sırtlanlar ayakları karada sanıyorlar. Leşlerle beslenen kargalar, akbabalar da sağlam dallara tünedikleri kanısında. Bunları bir kalemde geçelim.

Din tacirlerinin mugalatasına kanmış; çalana “becerikli“, çırpana “uyanık“ diyerek alkış tutan, kendi sefaletini ise “alın yazısı“, “Allah‘ın inayeti“ diye kabullenenler var. Sarılmışlar sarılacaklarına. Yıllardır alıştırıldıkları sadaka kültürünün hamisi gördükleri AKP’ye biat ediyorlar. Anlaşılan, bunların içinde bulundukları sefaleti kimin “yazdığını“ anlamaları için daha bir süre geçmesi gerekiyor. Onları da bir kenara koyalım.

Beni ilgilendiren, bu ülkenin içine sürüklendiği, girdaplar ve tehlikeli akıntılarla dolu karanlık, çamurlu sulardan kurtuluş arayanlar. Ne yazık ki, onlar da bu arayış içinde bir kez daha boş bir umudun peşinden gitmeye hazırlanıyorlar. Başka ne yapsınlar ki? Boğulacak hale gelmişler. İlle de bir şeye sarılacaklar.

Çünkü hiçbiri yüzmesini bilmiyor. Kendi başına yüzebileceğini de düşünemiyor.

Soruları birbiri ardına sıralıyor, yanıtları tartışıyorlar. Bunlar arasında açık seçik belli olan tek bir yanıt var: AKP eskisi kadar bile oy alamayacak. Mecliste mutlak çoğunluk sağlayamayacak! Birileriyle ortaklık kurmak zorunda kalacak. Kendisine yeni bir paralel yaratacak!

“Ya şundadır, ya bunda… Kim kimle koalisyon yapar? MHP ile CHP?.. AKP ile MHP?.. CHP ile HDP?.. AKP ile CHP? Hatta…Hatta AKP ile HDP? Olasılıklara bakın, hepsinin dibine birer mum yakın!

Soru oldukça karmaşık görünüyor: “Bunlardan hangisine sarılmalı?” Bunca karmaşıklığa karşın, bunun yanıtı da son derece açık: Bunlardan hiçbiri bu ülkeyi, en başta işçi ve emekçiler olmak üzere halkı içine düştüğü girdaplardan, akıntılı, pis ve karanlık sulardan kurtararak, kurtuluşa götüremez.

Götüremezler! Çünkü her biri bir dizi iyileştirme vaadinde bulunmakla birlikte, bir noktada birlerine benziyorlar: Bu nedenle de her biri şu, ya da bu çıkar/taviz doğrultusunda bir diğeriyle yan yana gelebilecek durumda. Öyle olmasaydı, halk arasında koalisyon yapmaları ihtimali üzerine konuşulabilir miydi?

Götüremezler! Çünkü hiçbiri sistemin tümden değiştirilmesinden bahsetmiyor. Hepsi birden bu sistemi sürdürme kararlılığında. Kurtaracakları kesin olan tek bir şey var: O da suları kirleten, emekçi milyonları boğulma tehlikesi ile karşı karşıya getiren sistemin ta kendisi! (Bu nedenle de, halk arasında koalisyon ortağı olabilecekleri tartışılırken onlar da kendi aralarında gizli pazarlıklar yapıyorlar.)

* * *

Bilmezlikten gelmeyelim: Bunlardan hangisine ümit bağlarsak bağlayalım, bu sömürü ve baskı düzeninden kurtuluşumuz yoktur!

Ne mi yapmalı? Önce şu “ehven-i şer“i, (kötünün iyisini) aramaya son verelim. Bunların hiçbiriyle koalisyona girmeyeceği kesin olana bakalım. Bize kendi başımıza yüzmeyi öğretecek olana… Mugalatalarla dolu gürültüye kulaklarımızı tıkayıp, bir de onun söylediklerini dinleyelim. Kendi başımıza yüzmeyi öğrenelim. Bu göz boyayıcı parlamenter oyunların kurallarını çöpe atalım. Bu düzeni temelden değiştirmenin yoluna bakalım.

Aksi taktirde fırtınalardan, tehlikeli akıntılardan çıkamayacağız; sürekli boğulma tehlikesi içinde yaşamaya devam edeceğiz.

Seçim bizim.