Erdoğan ile Davutoğlu’nun arasına “Süleymancık” girdi…

Erdoğan ile Davutoğlu’nun arasına “Süleymancık” girdi…
Soner Yalçın

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Davutoğlu arasına “Süleymancık” girdi!
Hayır! O bildiğiniz kertenkeleye benzeyen sevimli süleymancık değil.
Bu “Süleymancık” başka…
Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki güç savaşının sembolü!
Adı, Süleyman Karaman.
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın hemşehrisi.
Binali Yıldırım 1955 Erzincan Refahiye doğumlu.

Süleyman Karaman 1956 Erzincan Refahiye doğumlu.
İkisi de; İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun oldu.
İkisi de; Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olunca yakın bürokrat kadrosu içinde yer aldı:

– Binali Yıldırım, İstanbul Deniz Otobüsleri İşletmesi (İDO) genel müdürü oldu.
– Süleyman Karaman, İstanbul Büyükşehir Belediyesi İETT Genel Müdür Yardımcısı oldu.

Erdoğan başbakan olunca bu iki yakın bürokratına yeni koltuklar verdi.

-Binali Yıldırım, 18 Kasım 2002’de Ulaştırma Bakanı oldu.
-Süleyman Karaman, 31 Aralık 2002’de TCDD genel müdürü ve yönetim kurulu başkanı oldu.

Zaman içinde…
Hızlı trenler raydan çıktı; ölümler yaşandı.
17-25 Aralık günlerinde “havuz medyası” oluşturma operasyonunda adı geçti.
Bu ikili bir gün bile istifayı düşünmedi.
Ne zaman ki…

Tarih: 28 Ağustos 2014.
Ahmet Davutoğlu başbakan oldu; iş bitiren bu ikilinin düzeni bozuldu!
Önce…
Davutoğlu’nun bu kadar “dişli” çıkacağını tahmin etmediler. Ve…
İlk “tokadı” ilk seçimde yediler.
Nasıl mı?

MEGA PROJELER KAVGASI
Türkiye, 7 Haziran 2015 tarihinde seçime gidiyordu.
AKP tüzüğüne göre, üç kez milletvekili seçilme şartı vardı.
İtibarıyla… Binali Yıldırım bu seçimde aday olamayacaktı. Fakat…

Mega projelerin merkezi Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nı, “yabancıların eline” bırakamazlardı! Zaten, Binali Yıldırım, 2014’te İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olmuş kaybetmişti. Artık sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan danışmanıydı. Yeni Ulaştırma Bakanı Lütfi Elvan ile Binali Yıldırım ve Süleyman Karaman’ın araları pek iyi değildi; Davutoğlu’nun “adamı” olarak görüyorlardı.

Ne yapacaklardı?..
Mega projeleri başkalarının ellerine mi bırakacaklardı?..
Yol bulundu:
Süleyman Karaman TCDD genel müdürlüğü görevinden istifa etti ve Erzincan’dan AKP milletvekili aday adayı oldu.
Binali Yıldırım, AKP genel merkezinde kulis çalışmalarına başladı; devreye Erdoğan’ı soktu.

O günlerde…
Türkiye MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın aday adaylığını konuşuyordu.
Süleyman Karaman’ın aday adaylığı haber bile olmadı!
Yıl, 2015. Nisan ayının başı…
AKP milletvekili adayları listesi kesinleşti. Sürpriz!

Davutoğlu, Süleyman Karaman’ın adını çizmişti!
Üstelik…
İstanbul 1. Bölge adaylığı için başvuran -Süleyman Karaman gibi Refahiyeli- Serkan Bayram’ı Erzincan’a kaydırıp buradan aday göstermişti!

Sadece Süleyman Karaman değil…
Davutoğlu, -AKP’de kendine alternatif gösterilen- Binali Yıldırım’ın; müsteşarı Habip Soluk ve basın danışmanı Mehmet Aycı gibi yakın çevresini budadı!
AKP içindeki Davutoğlu-Binali Yıldırım kavgası büyüdü.

Bu atmosferde 1 Kasım 2015’te erken seçim kararı çıktı. Binali Yıldırım, İstanbul 3. Bölge 1. sıradan aday yapıldı.
Ve: Seçim sonunda Binali Yıldırım, -Davutoğlu’nun “başka bakanlığı verelim” dayatmasına rağmen- Erdoğan eliyle eski bakanlık koltuğuna oturdu.

Artık mega projeler yine elindeydi!
Ancak…
“Süleymancık” meselesi kapanmamıştı…

İLİŞKİYİ ŞÜPHE ÖLDÜRÜR
Muhabirlik günlerimizde “en iyi haber kaynağı” Resmi Gazete derlerdi.
Resmi Gazete’den çok haber çıkarırdık.
Son dönemde Resmi Gazete’de pek atama haberleri çıkmıyor.
Yani… AKP içinde bir atama krizi yaşanıyor.
İşte bu krizin sembolü, “Süleymancık” idi!
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın yönetim çizelgesine bu günlerde bir bakınız.

Evet bakan; Binali Yıldırım.
Müsteşar kim; yok! Müsteşarlık görevini vekaleten müsteşar yardımcısı Özkan Poyraz yürütüyor! Keza… Müsteşar Yardımcıları Orhan Birkal ve Suat Hayri Aka da koltuklarında vekaleten oturuyorlar!
Bunun sebebi şu: Binali Yıldırım, Süleyman Karaman’ı müsteşar yapmak istiyor. Davutoğlu atamayı imzalamıyor!

“Süleymancık” nelere yol açtı:
Siz sanıyor musunuz ki… Davutoğlu Katar’a giderken havaalanında yaptığı basın toplantısındaki protokol masasında Binali Yıldırım’a ihmalden yer vermedi!
Yapmayınız…
Siz sanıyor musunuz ki… Davutoğlu aleyhindeki “Pelikan Dosyası” kasten yazılmadı!
Yapmayınız…

Bakınız…
Davutoğlu AKP grup toplantısında, Erdoğan’ı tek bir kez ağzına almadan ne dedi: “Kim ne fitne yaparsa yapsın, kim ne üretirse üretsin. Kim ne yazarsa yazsın arkadaşlar, hepimiz önce bu iki dosya yazıcının dosyasından korkalım, Allah’tan korkalım, başka hiçbir şeyden korkmayalım.”
Mesajın muhatabı belli; Erdoğan!
Ve sizler bu köşede bu kavganın 7 Haziran seçimleri öncesinde başladığını okudunuz.
Erdoğan’ın çevresi; Davutoğlu ve Hakan Fidan’ın Batı desteğiyle Erdoğan’ı önce pasifleştirip sonra yıkmak istediğini düşünüyor.

İlişkiyi şüphe öldürür. Bir ilişkiye şüphe girerse, o ilişki yürüyemez.
ANAP, Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı olmasıyla çatırdayıp yok oldu.
AKP aynen ANAP gibi, “menfaat ortaklığı” partisidir.
AKP çatırdıyor.

İslamcıların kafasında nasıl bir Türkiye var?

İslamcıların kafasında nasıl bir Türkiye var?
Levent Gültekin

İslam dünyasının, Müslümanların durumu ortada.
Din istismarına dayalı, baskıcı yönetimlerle mezhep savaşlarına, yoksulluğa ve cehalete mahkum olmuşlar. Bilimde, sanatta, edebiyatta, şehircilikte, eğitimde… her alanda belirgin bir geri kalmışlık var.
Hal böyleyken laikliğin, demokrasinin, hukuk devleti olmanın önemini görememek ve bu değerleri yeniden tartışmaya açmak çok can sıkıcı.

Sığlık ile cehalet arasında
Esasında laiklik, demokrasi gibi değerleri zaten işlevsiz hale getirmişler. Sadece kağıt üzerinde durup durmayacağının tartışmasını yapıyorlar.
Bu değerler olmadan ortaya nasıl bir ülke çıkacağını topluma gösterebilmemiz için tüm bunların tartışılmasına ihtiyacımız var. Laiklik olmadan, yani siyasi, toplumsal, ticari… her alanda belirleyici tek faktör din olduğunda demokrasi olmayacağını ve nasıl bir ülkeyle karşı karşıya kalacağımızı topluma göstermemiz gerek.

Bu nedenle laiklik tartışması “Sıkıysa kaldır” sığlığı ile “Burası Müslüman bir ülke ne işimiz olur laiklikle” cehaleti arasında sıkışıp kalmamalı.
Kimin kafasında ne var? “Laikliği kaldıralım” diyenler yerine ne koymayı düşünüyorlar? Nasıl bir Türkiye hayali kuruyorlar? Kurdukları Türkiye hayaline toplumun özellikle de dindar kesimi ne kadarı ortak? Ne kadarı “Evet biz de böyle bir Türkiye istiyoruz” diyecek?

Tüm bu sorulara cevap bulmamız gerekiyor.
İslamcılar nasıl bir Türkiye istiyorlar? Nereye gidiyorlar? Kimse bilmiyor. Kendileri de bilmiyor. Sloganla, geçmişe özlemle, Batı karşısındaki yenilginin neden olduğu tepkisellikle yol almaya çalışıyorlar.

Hangi İslam?
Gerçekten kafanızda nasıl bir Türkiye modeli var?
Demokrasiyi öldürdünüz. Hukuku katlettiniz. “Laikliği kaldıralım” diyorsunuz. Peki yerine ne koyacaksınız? Nasıl bir yönetim şekli olacak ve hangi değerler etrafında oluşacak?
Eğer din her alanda belirleyici tek faktör olacaksa hangi cemaatin, hangi tarikatın, hangi mezhebin yorumu esas alınacak? Hangi İslam geçerli sayılacak?

“Yolsuzluk hırsızlık değildir” diyen Hayrettin Karaman’ın din yorumu mu esas alınacak, yoksa “Yedi yaşındaki kız çocuklarınızı öpmeniz dinen yasaktır” diyen din adamı kılıklı Cübbeli Ahmet’in din yorumu mu?
Fethullah Gülen’in din anlayışı mı benimsenecek, Tayyip Erdoğan’ın din anlayışı mı? Hangisi?
Diyelim bir din yorumu üzerinde anlaşıldı. Kimin uygulayacağını nasıl belirleyeceksiniz? Bu kişi seçimle mi gelecek? En doğru din yorumunu bilen kişiyi kim seçecek? Sandığa giden halk mı seçecek? Doğruyu sayılarla mı belirleyeceksiniz?

Din, belirleyici olduğunda yani laiklik olmadığında demokrasi de olmuyor. Bütün İslam dünyası buna örnek. Demokrasinin işlediği tek bir İslam ülkesi yok. Niye? Hiç düşündünüz mü?
Hal böyleyken sizin kurmayı hayal ettiğiniz yönetim modeli hangisi? Diyelim bir yol bulup yönetim şekli meselesini hallettiniz. Peki bilimde, sanatta, sinemada, edebiyatta, sanayide, teknolojide… Tüm bu alanlarda din ne diyor? Bir yol gösteriyor mu? Gösteriyorsa Müslümanlar tüm bu alanlarda yüz yıllardır niçin yok?

Hayal ettiğiniz ülkeye turist kabul edecek misiniz?
“Bunlara ne gerek var? Onlar Batılıların önem atfettiği değerler” mi diyorsunuz? Öyleyse bir ülke neyle var olacak? Gelişen dünyada hangi değerlerle kendine bir yer edinecek? Hangi alanlarda din, hangi alanlarda akıl devreye girecek?
Mesela özgürlükten, eşitlikten ne anlıyorsunuz? Kim, nereye kadar, hangi konuda özgür olacak? Kimler arasında hangi alanlarda eşitlik sağlanacak?

En dindar olanın en makbul sayıldığı bir ülke olacaksa kabiliyet, çalışkanlık, zeka tüm bu vasıflar nasıl işlerlik kazanacak? Nasıl bir eğitim modeli öneriyorsunuz? Dünyadaki bilimsel yarışa imam hatiplerle, Kuran kurslarıyla mı katılacaksınız?
Laikliği istemediğinize göre ‘ecnebilerden alınan’ medeni kanunu da kaldıracak mısınız? Yaratmayı düşündüğünüz ülkede kadınların durumu ne olacak?
Dinin vaaz ettiği ‘İki kadın tek bir şahit sayılır’ kuralına geri dönecek misiniz? Toplumsal hayatın önemli aktörü olan kadınları tekrar bu hayatın dışına çıkarmayı nasıl başaracaksınız?

Dünyadan bağımsız bir ekonomik düzen kurmak neredeyse imkansız. Peki, faiz, borç ilişkileri, ihracat, ithalat, turizm… tüm bu alanlarda din ne tür çözümler öneriyor?
Dünyada dış borcu olmayan tek bir ülke yok. Yaptığınız köprüleri, havaalanlarını faizle aldığınız borçla yapıyorsunuz. Faiz işinde “Dinin kuralını bir alanda delmekle bir şey olmaz” mı diyeceksiniz?
Hayal ettiğiniz ülkeye turist kabul edecek misiniz?
Tüm bunlar olmadan ekonomiyi neyle döndürmeyi düşünüyorsunuz?

IŞİD’den, El Kaide’den farkınız ne?
Diyelim tüm bu sorulara cevap buldunuz. Peki bu ülkede sizin gibi düşünmeyen milyonlar var. Onları nasıl ikna edeceksiniz? “Ne iknası ezer geçeriz” mi diyorsunuz? Ortadoğu’nun bütün aktörleri bunu dedikleri için İslam ülkeleri sefaletten kurtulamıyor.

Hakaret etmek için değil, gerçekten öğrenmek için soruyorum: Sizin hayal ettiğiniz ülke ile IŞİD’in ya da El Kaide’nin hayal ettiği ülke arasında tam olarak ne fark var?
Hangi alanlarda farklılık gösteriyorsunuz? İktidar olma yöntemi mi farklı? Onlar silahla kabul ettiriyorlar, siz baskıyla, tehditle yıldırarak ve zamana yayarak. Başka?

Kızmayın. Bağırmayın. Gevelemeyin. Nasıl olsa laikçi bir baskı da yok, güç sizde, fikrinizi açıkça söyleyin. Esasında bu soruların cevabının olmadığını biliyorum.
Çünkü İslam dünyasında, İslamcı örgütler, partiler arasında demokrasiye, laikliğe, hukuk devletine alternatif model üreten tek bir yapı, parti, cemaat yok. Bu alanda en küçük bir çaba da yok.
Mısır’daki 60 yıllık İhvan hareketi bu konuları hiç düşünmemişti. Bir yılda yerle yeksan oldu.

En aklı başında kabul edilen, Tunus’un Nahda hareketi lideri Gannuşi’ydi. O da birkaç yılda havlu atıp iktidarı liberallerle paylaşmak zorunda kaldı.
Pakistan, Mısır, Endonezya… hiçbir yerde alternatif ne bir yönetim modeli çalışması var, ne de bir anayasa modeli. Ama hepsi de demokrasiye burun kıvırıyor.

Ortaokul düzeyindeki İslamcılık anlayışıyla…
Türkiye’deki İslamcıların da bu konularda ne fikirleri var ne de bir hazırlıkları. Yaptıkları tek şey, olana itiraz etmek.
Ne yaptıklarını, nereye varmak istediklerini bilmiyorlar. Din ile hayatın bağını nasıl kuracakları, dinle çelişmeyen yaşanabilir hayatları nasıl oluşturacakları konusunda en küçük bir fikirleri yok. Demokrasi ve laikliğin yerine ne koyacaklarını bilmiyorlar.

Onun için her kafadan bir ses çıkıyor. Onun için tepki geldiğinde hemen geri adım atıyorlar. Onun için tartışmaktan kaçınıyorlar. Onun için fiiliyatta kaba kuvvetle laiklik ve demokrasiyi yok edip lafa gelince bu değerleri benimsemiş gibi yapıyorlar.
Ortaokul düzeyindeki İslamcılık anlayışı ile bilimde, sanatta, teknolojide… her alanda büyük mesafe kat etmiş, uygar dünyayla yarışacak ülke yaratmaya çalışıyorlar.
Osmanlı tüm bu sorulara cevap bulamadığı, üretemediği için dağılıp yok oldu.

Bunu bir türlü göremiyorsunuz değil mi?

Dost acı söyler…

Dost acı söyler…
Cem Ayaz

1 Mayıs işçi bayramı , kutluyorlar .
Senede bir gün bayram yapmak
işçi kardeşlerimizin hakkı , kutlu olsun .
Yalnız merak ediyorum ,
davullar , zurnalar , halaylar , neyi kutluyorsun ?
Geçen seneden , ondan önceki , daha , daha da önceki ,
1 Mayıslar’dan farkı ne ? Neyi kutluyorsun ?
Ne değişti hayatında ?
” 800 TL ye mahkumsanız büyük paradır ” diyen Akp zihniyetinin kuyruğunda ?
Biz vermedik demeyin , ben de vermedim çünkü .
Kim verdi acaba ?
En çok oyu ev kadınlarından alan Akp’nin bu grubu incelendiğinde ,
hem kendine , hem de eve döndüğünde hanıma bir sor bence .
Sahi kim verdi ?
Ne değişti 1 Mayıslar’da ?
Şurada kutlayacaksın diyorlar , orada kutluyabiliyorsun ,
asgari ücret bu kadar diyorlar , şükür ediyorsun .
Hatırlatırım ,
301 işçi Soma’da öldü geçenlerde ,
yetmedi ,
bir işçi yakını çiğnendi ayaklar altında ,
yetmedi ,
yaşam odası Akp oyları ile
reddedildi Meclis’te ,
sen , bayram kutluyorsun .
Taşerona köleydin , köle kaldın ,
yetmedi ,
kiralanacak alın terin , kiralık işçi olacaksın ,
kutluyorsun .
Akp döneminde ,
en az artısı , eksisiyle 11 bin 282 işçi kardeşin ölüp gitti ,
sen kutluyorsun .
İş cinayetleri mi ?
Ondan da bahsedelim ki , kutlaman daha bir anlamlı olsun .
Tuzla’da tersane işçileri,
Çağlayan’da kot kumlama ,
Davutpaşa ve Ostim’de kimya işçileri;
Kozlu, Karadon ve Ermenek’te maden ,
Esenyurt ve Torunlar’da inşaat ,
Isparta ve Düzce’de mevsimlik tarım işçileri ,
haberdar olunan ve olunmayan
daha niceleri ölüyor ,
sen kutluyorsun .
İş sağlığı ve işçi güvenliği mi ?
Hamd olsun , ağlatırken beni , güldürüyorsun .
Sendika baronların ,
alın terinden sırça köşklerinde şiir gibiler muktedir ile ,
sen de , davul , zurna , halay , kutluyorsun ?
Bak işçi kardeşim ,
yakında da kiralık işçi kardeşim dersem kızma , ne olursun .
Yakında da kiralanıyorsun .
Senin davulun sesi , ne yakından ne uzaktan
hoş gelmiyor bana , haberin olsun .
Muktedir ,
sendika ağalarını güldürür , seni de istediği yerde
davul , zurna oynatır ,
ve sen hala ” yetmez ama evet ” diyebiliyorsan pırangana ,
dost acı söyler ,
bayramın da olabiliyor ise
kutlu olsun .

Nasihat ile …

Laiklik, insan hakları ve demokrasi…

Laiklik, insan hakları ve demokrasi…*
Hüsnü Öndül

Yaşam tarzına müdahale riskinin -özellikle Başbakan’ın söylemleri sonucu- arttığını düşünen geniş toplum kesimleri, Gezi Parkı vesilesiyle tepkisini yurt çapında göstermede gecikmedi. Bu işaret üzerinden temel konuyu tartışalım.

Biz, laikliği İ. Kucuradi’nin tarif ettiği üzere, (TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 ) hukuk normlarının dini inanca, kültürel ya da yerel normlara dayalı olarak oluşturulmaması olarak anlarız. Böyle “negatif” bir tanım, bizim “peki hukuk normu neye göre, neyi temel alarak oluşturulmalıdır?” sorusunu sormamıza neden olur. O zaman başka bir tanıma ihtiyaç duyarız. Cevabını, “İnsan hakları ve özgürlüklerine göre, bunlar temel alınarak” diye verebiliriz. Böylece yapılmaması gereken negatif olandan yapılması gerekene geçmiş oluruz.

Kucuradi sekülarizm kavramının latince kökeninden hareketle (çağ, yüzyıl) değerlendirmede bulunur. Buna göre sekülerlik çağdaşlık anlamını taşır. Bir devletin hukuk normları çağın değerlerine dayanmalıdır. Bu değerler ise -hepimiz anlaşırız sanırım- insan hakları ve özgürlükleridir.

Bu noktada başka bir soruyu daha sormamız lazım: Laiklik zorunlu olarak insan hakları ve özgürlüklerini tanımayı ve demokrasiyi gündeme getirir mi? Başka bir ifade ile laik devlet zorunlu olarak demokratik devlet midir?

Bu sorulara olumsuz cevap vermek gerekir. Başka ülkelerden örnek vermeye gerek yok. Türkiye’nin anayasal ve yasal sistemine bakmak gerekir. Anayasa’ya göre Türkiye laik devlettir.

Kim iddia edebilir Türkiye’nin demokratik bir devlet olduğunu?

Türkiye otoriter sisteme sahip bir ülkedir. Benim bu köşede pek çok kez demokrasiye doğru yönelme diye nitelendirdiğim AB tarafından Aralık 1999 tarihinde aday ülke ilan edildikten sonra yapılan onca hukuki reformlara rağmen, evet hala, Türkiye siyasal ve hukuksal rejiminin temel özellikleri itibariyle otoriter özellikleri baskın bir ülkedir.

Türkiye’nin hukuk normları bir dinin kurallarına göre oluşturulmamaktadır.

Tartıştığımız konu bakımından Türkiye’de yasa normlarının dini inanca, kültürel ya da yerel normlara dayalı olarak düzenlendiğini -bir tehlikenin işaretlerini bizzat başbakanın ayrımcı, kutuplaştırıcı terminolojisiyle görmekle birlikte- söyleyemeyiz.

Peki insan hakları ve özgürlüklerinin demokrasi ile bağı nasıl kurulabilir? Demokrasi çoğulculuğa, açıklığa, saydam (şeffaf) ve katılımcılığa dayanır. BM Dünya İnsan Hakları Konferansı Viyana Belgesi’nin 8. maddesinde belirtildiği gibi, “Demokrasi, kalkınma, gelişme ve insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, birbirine bağlıdır ve birbirlerini karşılıklı olarak güçlendirirler. Demokrasi halkın, kendi siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel sistemlerini belirlemek için, istencinin özgürce ifade edilmesine ve yaşamlarının tüm yönlerine tam katılımına dayanır. Belirtilen bağlamda, insan haklarının ve temel özgürlüklerinin ulusal ve uluslararası düzlemde geliştirilmesi ve korunması evrensel olmalıdır ve koşullara bağlanmaksızın yönlendirilmelidir” (Gemalmaz M. Semih, temel belgelerde insan hakları, İHD yayını, s.44, 1994).

Tanıma dikkat edilirse, “İstencin (iradenin) özgürce ifade edilmesi”nden, “Yaşamlarının tüm yönlerine tam katılım”dan söz edildiği görülecektir. Bugünlerde sandıkla sınırlandırılmış demokrasi tarifleri var, biliyorsunuz. Sandık şarttır, vazgeçilmezdir. Ama demokrasi bundan ibaret değildir. İrade özgürce ortaya konacak ve bununla ilgili yasalar ve kurumsal yapılar, usul ve mekanizmalar da bir bütün olarak bu iradenin özgürlüğü temel amacına göre yapılandırılacaktır.

Laiklik otomatik olarak demokratik rejim sonucunu doğurmaz ama demokrasi için temel oluşturur.

* Sevgili okuyucularım, okuduğunuz yazım 24 Temmuz 2013 tarihinde bu köşede yayımlanmıştı. TBMM Başkanı’nın laiklikle ilgili sözleri üzerine yeniden yayımlama ihtiyacını duydum. Saygılarımla.

Laikliği test etmek…

Laikliği test etmek…
Esfender Korkmaz

İstanbul Üniversitesi’nde bir konferansta konuşan Meclis Başkanı Kahraman’ın ”Laiklik yeni anayasada olmamalı” sözü tepki çekti. Asıl önemli olan siyasi partilerden, muhalefetten ve özellikle AKP’den nasıl bir tepki geleceğidir? Zira bugünkü siyasi partiler meşruiyetlerini mevcut anayasadan almaktadırlar.

Açıklama yapan Meclis Başkanı da meşruiyetini bu anayasadan almaktadır.Kaldı ki Meclis Başkanı hem 1961 ve 1982 Anayasası dindar bir anayasadır derken çelişkiye düşüyor, hem de AKP Genel Başkanı ve Başbakan Davutoğlu’nun Avrupa Parlamentosu’ndaki konuşması ile çelişkiye düşüyor.Başbakan’a Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’deki yeni Anayasa çalışmaları hatırlatılarak, “Türkiye’nin yeni anayasasının Avrupa Konseyi standartlarına uygun olacağını taahhüt eder misiniz” sorusu soruldu. 

Başbakan ”12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Avrupa Konseyi’nde Türkiye’nin üyeliği askıya alındığında, o dönemde daimi temsilcinin yaptığı hüzünlü konuşmayı hâlâ hatırladığını” söyledi. Ve ilave etti; “Avrupa Konseyi’ne dönüp ‘Bizi yalnız bırakmayın, bizi otoriterizme terk etmeyin’ diye çağrıda bulunmuştur. Şimdi ben bugün yaklaşık 36 yıl sonra burada bu makamda her şeyiyle özgür, Avrupa standartlarında, demokratik bir hukuk devletinin Başbakanı olmaktan onur duyuyorum.”Aslında Meclis Başkanı laikliğin kaldırılmasına tepki olup olmadığını ölçüyor. 

AKP hep böyle yapıyor. Yapmak istediklerini önce tartışmaya açıyor. Tepkilere bakıyor.Öte yandan daha talihsiz olanı dindar anayasa teklifinin, Türkiye’nin Batı’ya dönük bir ülke olmasında en çok emeği geçen bir kurum olan, İstanbul Üniversitesi’nde yapılmış olmasıdır.Bu üniversitede en yüksek 1202 oy alan adayı YÖK, ikinci sıraya yazmış, birinci sıraya daha düşük 908 oy alanı yazmıştı…

Cumhurbaşkanı da düşük oy alanı atamıştı. Bu üniversitede bir kısım akademisyenler nasıl olsa atanmayacak diye kendi istekleri doğrultusunda oy vermiyorlar.İstanbul Üniversitesi’nde biz, yönetim anlayışı olarak demokrasiyi önde tutardık ve eğer akademisyenler mesleki yeterliliğe sahip ise düşüncelerine bakılmaksızın terfi etmelerine ve kadroya geçmelerine destek verirdik. Bugün İstanbul Üniversitesi tersine bir düşünce ve anlayışın kadrolaşma kurumu olmuştur.Yanlışı yalnız akademisyenler değil, muhafazakârlar da yapıyor.

AKP, Demokrat Parti’nin devamı olduğunu ve muhafazakâr bir parti olduğunu söylüyor.Oysa DP muhafazakârdı, dine bağlıydı, ancak laikliği kaldıralım demiyordu. DP döneminde din tartışması yaşanmadı. Ben şahsen AKP içinde de birçok  muhafazakâr milletvekili olduğunu ve fakat laikliği kaldırmak gibi bir niyetlerinin de olmadığına inanıyorum. Kaldı ki laiklik din karşıtlığı değildir. Tersine laikliğin dine karşı bir duruş olarak algılanması değil, dini tahakküme ve istibdada ve inanç istismarına karşı bir duruş olarak algılanması gerekir.

Laikliğin en iyi tarifini “Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir” şeklinde Atatürk yapmıştır…Yine laikliğin olmadığı bir Türkiye’de demokrasinin de olmayacağı çok açıktır. İslam dini bünyesinde, ibadet yanında, sosyal ilişkileri yöneten yasaları da barındırır. Laiklik, hem dinin siyasi amaçla istismarını önler, hem de dinin devlet işlerinden ve yönetimden uzak tutularak daha saygın kalmasını sağlar.

Kaldı ki uygulamada halkı Müslüman olan ülkelerde laiklik olmadan demokrasinin olmayacağı denenmiş bir gerçektir.Laikliği kaldırma denemesi yapanlar iki noktayı unutmasınlar:*Bu millet Cumhuriyetle birlikte demokrasiyi, vicdan, ibadet ve din özgürlüğünü gördü, yaşadı… Yaşadıklarından geri gitmeyecektir. *             Adalet ve Kalkınma Partisi, ilkeleri ve açık hedefi farklı da olsa parti içinde din istismarı yapanlar var. Üstelik bu istismarlar dengeyi bozuyor. Toplumda bu konularda denge daha fazla bozulursa, önce bozanlar altında kalır.  

Şam’a cumaya giderken, 79 Kilis’ten olmak…

Şam’a cumaya giderken, 79 Kilis’ten olmak…
Erk Acarer

Katyuşa füzeleri… IŞİD tarafından ilk kez, Kobane’de kullanıldı.
Bunlar modifiye edilmiş, menzilleri 18-20 kilometre ile sınırlı, taşınması basit silahlar. Onları kullananlar, silahlarla birlikte kolayca yer değiştirebiliyorlar. Bu nedenle misilleme imkânı zor. Katyuşa silahlarının en önemli özelliklerinden biri ‘klasik topçu hedefleme yöntemiyle’ kullanılıyor olmaları. Hedefe kilitlenip düğmeye basıyorsun, istediğin yeri vuruyorsun!
• • •
Yani… ‘Kilis’e düşen füzeler’ açıklaması hikâye!
Nobel adayı ‘güzide şehrimizde’ daha ‘şimdiden’ 5’i Suriyeli 15 kişi öldü. Çocuklar, okula gidemiyor, hastaneler hizmet veremiyor. İnsanlar korkudan şehri terk ediyor!
• • •
IŞİD, Kilis’i vuruyor. Durum bu!
İyi de bir neden-sonuç ilişkisi olmalı değil mi? Var elbette.
‘Neden’ sorusunun ‘üç muhtemel’ cevabı üzerinde durulabilir.

IŞİD Kilis’i niye vuruyor?
 Bunlar, Selefi radikallerin, Türkiye’de tutuklu bulunan üyelerinin serbest bırakılmasına yönelik eylemler ya da yine son dönemde Türkiye’den yapılan topçu atışlarına birer misilleme sayılabilir.
 ‘Kilise’e düşen füzelerle’, IŞİD’in, Suriye’ye açılan Türkiye koridorunu güvende tutmak için gözdağı vermesi de olanak dâhilinde. IŞİD; “Burası benim yolum! Lojistik malzeme sağladığım ve insan da dâhil olmak üzere her türlü kaçakçılığı yaptığım hat!” mesajı veriyor olabilir.
 Bir diğer muhtemel cevap ise ‘danışıklı dövüş’ kurgusu üzerinden okunabilir. Bıkmadan, usanmadan, Suriye hayali ve çılgınlığını ‘selefi vekiller’ üzerinden sürdürmeye çalışmak düşüncesi üzerinde durulabilir. ‘Kilis’e düşen füzeler’; Reyhanlı’daki şu meşhur ve vahim patlama ya da “4 adam gönderir 8 füze attırırım” hezeyanın’nın kopyası gibi okunabilir.
• • •
Aslında her bir yanıt ayrı bir felaketin tam metnidir!
‘İlk iki cevap’, beslenip büyütülen IŞİD’in ‘koca Türkiye devletiyle’ yaptığı pazarlığın resmidir. Tam burada “Turkish style” bir ergen atarlanmayla iktidara öneride bulunanlar olacaktır: “Siz de vurun, yıkın!”
İştahı kabaranlara, ‘o işin öyle kolay olmadığı’ kısa yoldan anlatılabilir. Türkiye, IŞİD’i bu saatten sonra öyle basit bir biçimde vuramaz. Çünkü şimdiye kadar yapılan kirli ittifaklar nedeniyle, IŞİD sözcü ve militanlarının ‘sağda solda’ konuşma riskleri vardır. Bunlar ‘iyi çocuklar’ olsa da sonuçta ağızları torba değildir!
Öte yandan, dışarıdan yapılacak bir müdahale sonucunda, vahşi selefilerin dozu arttırmaları da söz konusudur. IŞİD, herhangi bir yolla roket sistemleri elde ettiği anda Katyuşa füzelerini bir kenara bırakır, bunların üzerine ‘maazallah’ kimyasal, biyolojik başlıkları takıverir. Menzili arttırıp başka noktalardan da Türkiye’yi vurabilir. ABD’nin, İncirlik’i aileleriyle birlikte tahliye etmesinin nedenlerinden biri bu olabilir.
• • •
Sonuç itibariyle; 2011 yılından beri yapılan uyarılar ne yazık ki sonuç vermemiş, ortaya yamalı bir bohçaya dönüşen ve dikiş tutmayacağı anlaşılan bir ülke özeti çıkmıştır. O özet ise bir bohçacı kadın çığlığı gibidir:
“Savaş, kaos, çamur ayağınıza geldi hanımmmm!”
Suriye gerçekten de artık Türkiye’nin iç sorunudur. Ne var ki ‘o bataklık’ üzerinden bir fetih coşkusu yaşamanın mümkün olmayacağı bellidir. 83 Şam trajik bir masaldır. Şam’a cumaya giderken eldeki ‘79 Kilis’ten olmak şimdiki temel meselemizdir.
• • •
Türkiye’nin her gün ve her konuda bir uzvunun daha bataklıkta kalması, içinden çıkılmaz noktalara doğru savrulması… Kilis’te insanlarımızın ölmesi…
Bunlar da mevzu mu? Tali konular!
Önemli olan… Survivor’da Semih’in birinciliği…
Bahar gibi hava… Tribünler tıklım tıklım dolu…
Yaşasın kuzuların sessizliği!

Hazmedebiliyorsanız ne diyeyim; afiyet olsun…

Hazmedebiliyorsanız ne diyeyim; afiyet olsun…
Elif Yılmaz

12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda 27 adet el bombasını, elleriyle koymuş gibi bulmalarıyla başladı her şey…
Sepete iki çürük elma koydular, yüzlerce pırıl pırıl insanın itibarıyla vicdansızca ve arsızca oynadılar.
Tırnakları bile olamayacakları onlarca değerli insanı kahrından öldürerek, seri cinayetlere imza attılar.
*
‘Kumpas’ olduğu apaçık belli olan bu vahşi kıyıma karşı çıkanları da her zamanki gibi ‘Darbeci’ diye yaftaladılar. (Sayın okur burada zorunlu olarak şöyle bir not düşmek istiyorum: O dönemler konjonktür gereği demokrasi tramvayına binildiği için, ‘hain’ kelimesi henüz literatürde tedavüle sokulmamıştı.
İner inmez, zaten güzide kelimemiz altın çağını yaşadı.)
Dönemin Başbakanı Erdoğan, kendisini millet adına bu davanın savcısı ilan etti
Dönemin Başbakan Danışmanı Akdoğan bu dava için “Sadece bir zihniyetten hesap sorulmamış, aynı zamanda bu anlayış yargı yoluyla tasfiye edilmiştir” dedi.
*
Evet doğru! Bir zihin, başka emellerin temelini sağlamlaştırmak için tasfiye edildi.
İşlem bitince öküz öldü. Haliyle, taşerona ‘Haddini bil’ ayarı çekilerek ortalık da bitirildi. Dünün canciğer kuzu sarmaları bugün kanlı bıçaklı düşman oldu.
Başından beri kumpas olduğu apaçık belli olan davanın günahı, saf ayağına yatıp ‘Bizi kandırdılar’ denilerek, ortaklıktan aforoz edilen hayaletlere ihale edildi.
9 yıllık Ergenekon davası da geçen perşembe tümüyle bitti. Sanıkların hepsi beraat etti.
*
Dün aynı davaya ‘Darbecilere müebbet’ diye manşet atan basının yandaşı, bugün hiç utanıp sıkılmadan aynı dava için ‘Yargıtay kumpası bozdu’ diye başlık atabildi.
İşte tüm bu günahlar işlenirken, Allah, din, kitabı ağzından düşürmeyenlerin hepsi oradaydı!
Bu arada Ümraniye’deki o gecekondu da kebapçı oldu.
Olanı biteni aklınızı geçtim mideniz alıyor, yutabiliyorsanız şayet… Ne diyeyim afiyet olsun!

Başımız sağolsun…
Ergenekon davasıyla gördük ki; hedefleri için hiç düşünmeden insan harcayıp, üstüne insanlık dersi verecek kadar ahlaksızlar varmış aramızda.
*
Ergenekon davasıyla gördük ki; adalet, kim nasıl isterse öyle tecelli buluyormuş bu topraklarda.
*
Ergenekon davasıyla gördük ki; utanma duygusundan muaf insanlar da yaşıyormuş, şu hayatta.
*
Ne güzel demiş ünlü bir düşünür; ‘Adaletin olmadığı yerde ahlak da olmaz.’ Hepimizin başı sağolsun…

Recep Tayyip, yeni Merkez Bankası Başkanı…

Recep Tayyip, yeni Merkez Bankası Başkanı…
Prof. Dr. Mehmet Altan

Artık arka sayfalara gizlenen yüzlerce göçmenin ölümü, Ali İsmail Korkmaz’ın insanı isyan ettiren mahkeme sonucu, Kilis’e gittikçe artan sayıda ‘düşen’ füzeler, skandal bir şekilde 16 günde üstü örtülüveren Yezidi kadınlara zulmeden IŞİD’lilerin davası, Türkiye’ye doğru genişleyen ABD’deki Zarrab iddianamesi…
Bütün bunların içinde en ‘acil’ yazı konusunun Merkez Bankası’ndaki durum olduğuna karar verdim.
Çünkü dün, Merkez Bankası Başkanlığı’nda devir teslim töreni vardı, bugün de faizde indirim yapması beklenen TCMB Para Politikası Kurulu’nun toplantısı var.
Ve bu yeni durum, Türkiye’yi kısa sürede alt üst etmeye aday.
***
Paraya yön veren bir kurumun başına geçecek kişinin kimliği, itibarı, tüm dünyada olduğu gibi bizde de çok önemliydi. Dünyada hala çok önemli ama bizde artık değil.
Uğur Gürses’in tüm ayrıntılarıyla anlattığı gibi dün resmen Merkez Bankası Başkanlığı’na başlayan kişinin, daha önce bankada başkan yardımcısı olabilmesi için 2012’de yasa değişikliği yapılmış.
Pazartesi günü başkanlığa atama açıklamasından sonra da Merkez Bankası’ndaki özgeçmişi değiştirilmiş… Özgeçmişten yüksek lisans kısmı çıkarılmış…
Sadece şu cümle kalmış; ‘Halen aynı üniversitede doktora çalışmasını sürdürmektedir.’
***
Neden bu özgeçmişteki ani değişiklik?
Uğur Gürses nedenini anlatıyor: “Bu yeni durum, lisans ya da lisansüstü veya doktora seviyesinde tamamlamış olduğu öğrenimi ekonomi ya da bağlantılı alanda olmayan bir başkan atamasını tescilliyor.
Yurt dışında tez aşamasında olan ekonomistleri bulmak için her yıl ABD’de bu amaçla yapılan toplantılara başkan ve yardımcıları düzeyinde katılan ve doktoralarını tamamladıklarında mülakatla 3­5 kişiyi bünyesine katan Merkez Bankası’na başkan seçerken bu çıtanın altında kalınmış oldu.”
***
Merkez Bankası’nın saygınlığını ve ona olan güveni sıfırlayacak böyle bir uygulamaya neden başvurulur?
‘Görünürde’ Merkez Bankası Başkanı olan kişinin artık hiçbir önemi yok da ondan.
Çünkü bundan sonra esas Merkez Bankası Başkanı Recep Tayyip Erdoğan…
Öyle bir ‘teorisyene’ uygun olarak atanan ‘görüntüdeki’ başkan da böyle oluyor haliyle.
***
Boş yere ‘teorisyen’ demiyorum… Bakın iktisatçıların gülümseyerek izlediği yüksek özgüvenle ne diyor:
“Benim teorime göre enflasyonun sebebi faizdir. Zira faiz bir girdi maliyetidir. Görüyorsunuz dünyada negatif faizin uygulandığı bir ortamda MB, faiz lobilerine hizmet ediyor ama üreticinin önünü açmak üzere faizleri inatla düşürmüyor, enflasyon da bu ortamda yüksek kalıyor.”
***
Bu eşsiz ‘teoriyi’ geçen gün Bilgehan Uçak, “Var mı iktisatta bunun karşılığı” diye Prof. Dr. Seyfettin Gürsel’e sormuştu, onun yanıtı şöyle: “Cumhurbaşkanı, Merkez Bankası faizleri düşürsün gerisini merak etmesin, piyasa faizleri de enflasyon da Merkez Bankası’nın düşen faizlerini izler iddiasında…
İktisat teorisi ise bunun tam aksini anlatıyor.
Radikal bir şekilde Merkez’in faizleri düşürmesi, reel faizlerin negatif olması anlamına gelir.
Enflasyon bir miktar düştü ama halen yüzde 7,5.
Radikal faiz düşüşünden ise herhalde yüzde 5’in altını düşünüyor.
Reel faizleri negatif yaparsanız kredi talebi ve tüketim patlar, enflasyon beklentileri değişir, beklenen reel faiz daha da negatif olur ve bu bir ‘kur şokuna’ yol açıp düşmesi beklenen enflasyonun daha da artmasına yol açar.
Sadece ben değil, aklı başındaki bütün iktisatçılar aynı şeyi söylüyor. İktisat bilimi bunu söylüyor çünkü.”
***
Olay, bir yanıyla çok matrak ama diğer yandan da çok ürkütücü… Ekonomide ülkeyi duman edecek bir dönem başlıyor gibi görünüyor.
Eğitimini saklayan ve 39 yaşında doktoraya devam eden bir yeni Merkez Bankası Başkanı… Ekonomi biliminde yeri olmayan ‘teorilerini’ uygulatmak isteyen bir Cumhurbaşkanı… Cumhurbaşkanının anayasal sınırlarını hatırlatamayan bir hükümet…
Siyasal İslam Türkiye’yi mahvetmeye devam ediyor…

Yıkımın neresindeyiz?

Yıkımın neresindeyiz?
Nuray Mert

Ana muhalefet partisi, dokunulmazlık konusunda iktidarın çizdiği hatta yürümek zorunda kalmasının ilk büyük hasarını, bizzat iktidarın “Bakın nasıl bizim peşimize takılmak zorunda kaldılar” horlaması ile almış oldu. Bunun ötesinde fazla söylenecek şey kalmadı. Öte taraftan, iktidar çevresi zaten artık demokratik siyaset terimleri ve normları ile konuşmayı ve davranmayı toptan terk etti. İktidar, izlediği Kürt siyaseti gereğince, toptan sindirme hattında hiç olmazsa HDP’den birkaç kişiyi hapse göndermeye azmetmiş durumda. Tabii mesele bununla bitmeyecek; yıldırma, sindirme üzerinden yürünecek yol belli, daha fazla askeri tedbir, daha fazla yasak, daha fazla hapis, daha fazla göz korkutma; şüpheniz olmasın bu böyle gittiği yere kadar gidecek ve gidilen yer tam bir cehennem olacak.

Organik lider
Mevcut otoriter siyaset savrulması, artık totaliter bir rejimin inşası aşamasına gelmiş durumda. Totaliter rejimin inşası, “FETÖ ve PKK’ye karşı terörle mücadele” çerçevesinde yürüyor. Kartlar sonuna kadar açıldı; “Ya iktidardan yanasınız, ya da terörden” dendikten sonra iktidarı desteklemeyen her kim olursa olsun, “terörist” veya “terör destekçisi” damgası yemenin gölgesinde ve korkusu ile yaşayacak. Ana muhalefet partisi, dokunulmazlıkların kalkması yasasını onaylamakla, bu ithamdan kurtulacağını sanıyorsa çok yanılıyor. Burası artık, Cumhurbaşkanın, milletin temsilcisi olmanın çok ötesinde “organik lideri” ilan edildiği, onun izinden gitmemenin hainlik addedildiği, demokratik siyaset terimlerinin hiçbir karşılığının kalmadığı, daha da kalmayacağı bir ülke. Siyasal muhalefetin önce bu gerçeği iyice kavramasında fayda var.

Sorunun dışında
Temel mesele şu: Bu iktidar, totaliter bir rejim inşası sürecinde, herkesi “terörle mücadele” adına rehin almayı başarıyor. Öncelikle buna itiraz etmek gerekiyordu. Ne yazık ki, Türkiye’nin batısında yaşayanlar hâlâ iktidarın izlediği Kürt siyasetinin, onun otoriterliğini meşrulaştırarak pekiştirdiğinin tam olarak farkında değil. İktidara muhalif çevrenin büyük kısmı, hâlâ Kürt siyasetini, Türkiye’nin genel demokratikleşme sorununun dışında bir olay olarak görüyor.

Güzelleme yapmayın
Şimdi fazladan bir eşik atlanmış oldu, ama aslında bu hep böyleydi ve Türkiye’nin batısı otoriterliğin İslamcı versiyonu ile karşılaşmadan, bu gerçeği hep göz ardı etti. Yani, Kürt meselesi, bu ülkede hep otoriter siyasetlerin gerekçesi idi, o nedenle, bugün tüm ülkenin ve bu arada ana muhalefetin “terörle mücadele” siyasetine rehin olması sebepsiz değil. Türk milliyetçiliği ve onun siyasal manipülasyon alanını sorun etmeyen siyasi anlayışlar, sonunda totaliterliğe yürüyen bir hareketin manipülasyonunun kurbanı olmaktan kurtulamadı.

Kürt meselesinin demokrasi meselesinin merkezi sorunlarının başında geldiğini kabul etmeyi reddeden seküler toplum kesimleri, İslamcı iktidar kendilerini bu zayıf noktalarından yakaladığında çaresiz kaldılar. “Vatan, uğruna ölen varsa değil, içinde yaşamaktan mutlu olunan yerdir”, “bayrağımızın rengi artık kan rengi değil, gelincik kırmızısı olsun”, “yeter artık bu topraklardan şüheda fışkırmasın, sadece herkese yetecek hasat fışkırsın” deme cesareti gösterenler çoğalmadığı müddetçe, barış değil savaş; hayat değil, ölüm kazanacak. Sonuçta, iktidarda olanlar dahil, hepimiz kaybedeceğiz. “Böylesi dar zamanda çiçek böcek edebiyatı” yapmayın diyen herkese “Asıl siz ölüme güzelleme yapmayın” deme cesareti göstermediğimiz sürece, iktidarın siyasal rehinleri olarak hep birlikte bir yıkıma gideceğiz.

“Yıkımın neresindeyiz” sorusuna cevap vermek zor, “Totaliter bir rejim inşasının neresindeyiz” sorusuna cevap vermek de zor, ama seyir hızımızın gittikçe arttığını görmek zor değil.

Kuşlar iki olmadı mı AKP taş atmaz…

Kuşlar iki olmadı mı AKP taş atmaz
Metin Münir

Erdoğan “PKK’yı bitirinceye kadar savaşa devam” diyor.
Dinleyenler çılgın gibi alkışlıyorlar.
Davutoğlu bir gün ak, bir gün kara diyor.
Dinleyenler çılgın gibi alkışlıyorlar.

Bu alkışlar Amerikan komedi televizyon dizilerindeki kahkahaları akla getiriyor. Sufle edilmiş, otomatik, konserve kutusundan çıkan alkışlar.
Erdoğan ve onun yeryüzündeki gölgesi Davutoğlu PKK’yı bitirmekten bahsederken terör örgütünün Güneydoğu’da kalkıştığı hendek/otonomi/başkaldırı girişimini bitirmekten bahsediyorlar

Muhtar, işadamı, öğrenci, kadın, imam fark etmiyor. Hepsinin alkışları hazır: “Sen söyle biz alkışlayalım. Rahat ol. Ne istersen söyle alkışlayacağız.”
Sorgulama, eleştirel olma, bağımsız düşünme yeteneğinden yoksun insanlar.
Kandırıldıklarının farkında değiller. Belki de umurlarında değil. Kandırılmaya hazırlar. Kandırılmada, teslimiyette de olduğu gibi ters bir zevk olabilir.

Geçen gün bir arkadaşım “Türk bir adım sonrasını düşünmeyen kişidir” dedi.
Herhalde politikacıları kast ediyordu.
Bir adım sonrasında ne var?
Öncesinde olan: Yalan.

Erdoğan ve onun yeryüzündeki gölgesi Davutoğlu PKK’yı bitirmekten bahsederken terör örgütünün Güneydoğu’da kalkıştığı hendek/otonomi/başkaldırı girişimini bitirmekten bahsediyorlar.
Farz edelim ki PKK’yı bu yerlerden söktüler. Gene farz edelim ki sökme operasyonunda Suriye’ye döndürülen yerleşim yerlerini de başka yerlere taşıyıp bir taşla iki kuş vurdular. (İkinci kuş rant kuşudur. AKP kuşlar iki olmadı mı taş atmaz.)

Ne başarmış olacaklar?
PKK’yı ortadan kaldırmak aynı anda Suriye ve Irak’a asker sokup oradaki PKK varlığına da son verdirmeyi gerektirir. Bu, (eğer rasyonel düşünecek olursak, ki bu AKP için şart değildir) imkân dahilinde değildir.
Türkiye, Suriye’ye girerse karşısında PKK dışında Suriye Kürtlerinin askeri kolu olan PYD’yi, Esad’ı ve hepsinden tehlikeli olan, Rusya’yı bulur.

Irak’a girerse PKK’yı, Rusya’yı, Amerika’yı ve Bağdat’taki Şii rejimi.
Bu engeller olmasa, hükümet çoktan bu ülkelere girmişti.
PKK Suriye ve Irak’ta var olduğu müddetçe, Güneydoğu’da verdiği ağır kayıplara rağmen kendini toparlar, Türkiye’deki terör faaliyetlerine devam eder. Ve bir süre sonra yeniden başlanılan noktaya geri dönülür.

Erdoğan hızla demokrasinin ters istikametine gitmektedir. Kürt sorununu müzakerelerle halletmekten vazgeçip çatışma yoluna girmesi bunun kanıtlarından biridir
Bu arada PKK’nın Güneydoğu’daki operasyonlardan hiç etkilenmeyen şehir kolu TAK’ı, Avrupa’daki militan Kürtleri hesaba katmıyorum. Basit olsun da alkışçılar anlasın diye.
Bu basit değerlendirmenin ortaya çıkardığı gerçek Kürt sorununu silahla çözmenin mümkün olmadığı, hayatını kaybeden gençlerin beyhude kırıldığıdır.

Bir başka unsur daha var.
Erdoğan’ın AB’ye yönelik sığınmacı akınını önleme karşılığında Brüksel’den kopardığı tavizlerden biri Türkiye’nin toplulukla üyelik müzakerelerini hızlandırmaktır. Bundan AKP’nin bir an önce Türkiye’de AB normlarında bir demokrasi kurmak istediğini anlamamız gerekir.
Ama Erdoğan hızla demokrasinin ters istikametine gitmektedir. Kürt sorununu müzakerelerle halletmekten vazgeçip çatışma yoluna girmesi bunun kanıtlarından biridir.

Bu çelişkinin açıklaması nedir?
Bir adım sonrasını düşünememek.
Kendi halkıyla anlaşmak yerine savaşan bir hükümet AB’ye giremez.
AB’ye girmek isteyen bir hükümet kendi halkıyla savaşamaz.

AB normları içinde azınlıklara otonomi veya kendi kendini idareden başlayıp geniş azınlık hakları tanımaya kadar uzanan birçok kural var.
Bu yolları denemenin zamanı hiç gelmeyecek mi?