Devleti Aşağılayan Devlet Başkanı Adayı…

Devleti Aşağılayan Devlet Başkanı Adayı…
Orhan Erinç

Cumhurbaşkanlığı seçimi propagandası hem gülünecek hem de ağlanacak ayrıntılarla sürüyor.
Ayrıcalıklı aday Erdoğan, debdebeli bir törenle açıkladığı “Vizyon Belgesi”nde 12 yıldır söyleyip yaptıklarını yinelemesine karşın yandaşlarca ayıptır söylemesi gaza getiriliyor.
Ayrımcılık alışkanlığı bu kez de devletle ulusu (millet) birbirine vurdurma üzerine kurgulanmış.
Ekmel Bey’i “devletin adayı” olmakla eleştirir hatta suçlarken, düzenlenmesinde tek seçicilik yaptığı ceza öngören yasaları da unutuveriyor.
Tek seçici demişken şunu da anımsatayım. Bu tanım ilk kez ulusal futbol takımının başına getirilen ustalarımızdan Eşfak Aykaç (1918-2003) için kullanılmıştı.
İkinci tek seçicimiz ise Erdoğan oldu. Görüşü alınmadan AKP’de neredeyse sineğin uçmasına bile izin verilmiyor.
Bize çok önemsiz gelen kimi ayrıntılar konusunda bile son kararı kendisi veriyor.

***

Evet konuya dönelim. Biliyorsunuz Türk Ceza Yasası’nda ünlü bir 301’inci madde var. 2 yıla kadar hapis cezası öngören edimler arasında “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”ni aşağılamak da yer alıyor.
Şöyle yürekli bir savcı çıkıp fezleke hazırlasa da başımıza dertler açan şu maddeden kurtulsak diyorum.
Abarttığımı sanmayın. Günümüz gerçeklerinden yola çıkıyorum.
Kimler hakkında hangi yasanın hangi maddesine göre fezleke hazırlanmışsa ya suç olmaktan çıkarılıyor ya da etkisiz kalması laf kalabalığı ile sağlanıyor.

***

Erdoğan’ın belgesindeki kimi bölümler anayasa ile bağdaşmıyor ama olsun varsın. Anayasa Hukuku’na da katkımız olsun. Anayasa Mahkemesi oyunbozanlık yapmakta epeyce geç kaldı sanırım.
Kimileri de cumhurbaşkanı seçilirse nasıl ant içeceğini soruyor. Herhalde “hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve devrimlerine (inkılaplarına) ve laik Cumhuriyet ilkesine” bağlı kalacağından kuşku duyuyorlar.
Oysa yanıtı basit. Aynı bölüm milletvekili yemininde de vardı!

***

“Kendi benliğini ayaklar altına almak” büyük çoğunluğun benimsediği kurallardan biri.
Ayrıcalıklı aday ise önce milliyetçiliği ayaklar altına aldı, sonra da sıra rakiplerine geldi.
Tanrı sonumuzu hayretsin…

Hem Nalına Hem Mıhına…

HEM NALINA HEM MIHINA…
Metin Atamer

Uzun süredir Türkiye’nin gündemini bir tek konu meşgul etmekte. O da yeni yasaya göre bir Cumhur’u seçip Çankaya’ya nasıl göndeririz. Ben her zaman kimin olacağından ziyade, nasıl olması gerekli üzerinde çok çeşitli senaryolar üretilmesi gerektiğine inanmaktayım. Hala meydanlarda kişiler bir birlerini ısırmaya devam etmekte, halk bu cadı avından rahatsızlık duymakta. Nedendir bilinmez bu sürtüşme müsebbibi olan Kasımpaşalı biri, ellerinde Devletin bütün imkanlarına karşın, özel aracı ile bir oraya bir buraya gidip kendini tanıtmaya, anlatmaya çalışan bir beyefendi insanı izlemekteyim.

Adam kendine bir yol çizmiş, verelini Samsun’a, hani bir şeyler ima etmeye çalışmakta. Bizleride aptal yerine koyup oradan Erzuruma doğru yol almaya çalışmakta. Sonrası Sivas’ta bir kongre mi yapacak belli değil. İkinci Milli Mücadele anlamında söylediği laflardan yola çıkarsak, biz aslında bu Kasımpaşalı’dan kurtulma mücadelesi vermekteyiz de, o ne mücadelesi vermekte anlamakta güçlük çekmekteyiz.

1919 da verilen Milli Mücadele, bir topyekun girişilen uğraşıdır, bütün halk katılır bu uğraşıya. Milli mücadelenin hangi gerekçeye dayanılarak yapıldığını yurdum insanının bilmesi gerektiği için Samsun, Erzurum, ve Sivas kongrelerinde Emperyalizmin halka anlatıldığını unutmamak gerekir. Mustafa Kemal’i taklit etmek yerine onun düşünce ve hedeferinin özümlenmesi gerekir. Yoksa, şekil olarak Samsun’dan başlıyarak, seçim bayrağının sallanması, sonradan Erzuruma gidilmesinin sebebi harbiyesi, abesle iştigal olur.

Ekmel beyin sakin konuşmasını tenkit eden zevat, bir zamanlar Islam Teşkilatı Genel sektreterliği konusunda Ekmel bey için yaptıkları yoğun kulisleri hatırlıyarak, arkalarına bir baksalar, utanırlar diye düşünmekteyim. İslam dinini bir imam hatipliden çok daha bilinçli özümleyen bir İhsanoğlu, Uluslararası ilişkiler bakımından Kasımpaşalı’yı sağ cebinden çıkaracağını düşünmekteyim.

Bir Cumhur’un köşkte her konuda bilgisine müracaat edebileceği kültürlü danışmanları olduğunu unutmamak gerekir. Bu nedenle siyaset üretmeyecek bir zatın bu mevkiyi işgal etmesi gerekir. Siyasi kökten gelen bir şahsiyetin özünden ayrılması mümkün olmadığını, geçtiğimiz son deneyimimizde, müşahade ettik. Geçtiğimiz son 7 senede Çankaya Noteri olarak seyrettiğimiz, yanında başı sıkmalı bir bastonu taşıyarak, ülkeme ne kattığını düşünmekteyim. Bu soruma hiç bir cevap bulamadığım bir hakikattir.

Türkiye’nin mevcut işleyen kanunları ile seçilen zatı muhteremler, hani yumurtadan çıkan civ civ, içinden çıktığı kabuğu beğenmez ve ha bire vurup kırarak, ayırdığı parçaları yer ya , işte böyle bir durumu seyretmekteyiz. Mevcut Anayasa ya göre seçilen vekiller, mer-i Anayasaya dört elle sarılmaya mecbur olduklarını unutarak, onu değiştirmek için ellerinden gelen her harabatı yapmaktan çekinmemekteler.

Bir an yalnış bir iş oldu ve Kasımpaşa’lı Cumhur seçildiğini düşünelim. Olmaz ya, oldu diyelim. Bir sene sonraki seçimlerde parti aday isim listesini, Çankaya yı işgal eden kişi mi yazacak, yoksa Partinin başına geçecek bir zatmı karar verecek. Ülkemde hür iradesi ve kendi isteği ile bir Millet Vekili seçmek ne zaman kısmet olacak, buna cevap verebilmek hangi baharda nasip diye hep düşünürüm. İmam Hatipli aklına koymuş, ben bu ülkeyi kafama göre şekillendireceğim, cebimin dibi delik ne koysam dolmuyor, bununda hesabını da vermiyeceğim diye bir felsefesi olan Cumhur adayı, geçtiğimiz aylarda ve senelerde yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkarken, bunlara cevap bile vermek istememesi, bununla neyi ima etmeye çalıştığını anlamak mümkün değil.

Hala Irak’ta esir tutulan yurtdaşlarımızın neden tutsak edildiklerini Başefendi’nin topluma anlatması gerekir. Adana’da yakalanan TIR dolusu silah ve muhimmatın nereye, ne maksatla gittiğinide izah etmesi gerekir. Bu sevkiyatı MIT kimin emri ile ve neden sağlamakta idi, bu konunun sisli bulutlar içinde kalmaması gerekir. İŞİD teşkilatının neden fiilen desteklediğininde garip vatandaşımıza söylenmesi şarttır. Besle kargayı oysun gözünü misali , aynı bazı etnik kökenli yurdum insanları gibi, kimi zaman dost, kimi zaman dağda terörist. Bu nasıl bir dünyadır bizim yaşadağımız, anlamakta güçlük çekmekteyiz.

Hani derler ya ‘’ Aslında bir odun koysalar ona oy veririm de Kasımpaşalı’ya oy vermem ‘’ diye, işte böyle bir durumdayım diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.

Birkaç gündür deniz kenarındayım…

Birkaç gündür deniz kenarındayım…
Sanem Altan

Ege sahillerinde insanlara bakıyorum.

Neler konuşuyorlar, ne anlatıyorlar, neye kızgınlar, mutlular mı? Ege bildiğiniz Ege, pek değişmiyor öyle kolay kolay…

Karşılaştığım herkes cumhurbaşkanlığı seçiminden bahsediyor, Soner Yalçın okuyor, Yılmaz Özdil okuyor ve iktidara tepkisini Ramazan’da içerek gösteriyor.

Ak Parti hükümetinin açtığı en büyük yara, Müslüman bir ülkede geniş bir kesimi Müslümanlığa öfkeli hale getirmesi oldu bana sorarsanız…

Herkes inançlı ama biraz fazla inançtan bahsedersen herkes buz gibi oluyor çünkü tamamen Ak Parti ve yolsuzluk çağrışımı yapıyor Müslümanlık.

***

Milliyetçilik ise hâlâ sağlam yerini koruyor.

Zaten herkes milliyetçi bu ülkede.

Bazıları muhafazakar milliyetçi, bazıları çağdaş milliyetçi.

Ama herkes milliyetçi.

Aşağılık duygusu olan tüm toplumlarda o ezilmişlik duygusu toplumda yetişen herkesi milliyetçilik anlayışını abartmaya götürüyor galiba.

O milliyetçilik duygusu da kendi toplumunda, “başkalarında” olmayan hasletler bularak insanları ferahlatıyor.

Bu yüzden biz ve hepimiz ve bütün partiler milliyetçi…

Ege ise bütünüyle milliyetçi tabii… Çağdaş milliyetçi.

***

Muhafazakârlık kavramına gelince…

Bence kadınsız bir toplum olmamızla ilgili bu.

Bu toplumun erkekleri ile kadınları arasındaki çağdışı ilişkiden kaynaklanan bir kavram olarak güçleniyor Türkiye’de muhafazakârlık…

Sanırım bu toplumun hâkim gücü olan erkekler aslında kadınlardan korkuyor.

Yenilikçi hareketlerin, kadınların toplumdaki gücünü arttıracağından ürküyorlar.

Bu ürküntünün içinde büyük bir olasılıkla cinsel korkular da var.

İstediğiniz kadar kadın aday yaratın, kadın seçmene bahçeler sunun, zihinlerdeki kadın imajı öyle hemen değişmiyor..

Toplumun büyük bir kesimi hâlâ kadının toplumdaki yerini çok da değiştirmek istemiyor.

O yüzden biz ve çoğumuz ve partiler muhafazakâr…

Ege, muhafazakâr kavramına Ak Parti üzerinden bakarsanız hiç muhafazakar değil ama muhafazakar olmayı kadınları eleştirmek için kullanırsanız hala muhafazakar.

***

Çağdaşlık anlayışımız ise tamamıyla bize özgü.

Dünyada çıkan en son şey neyse biz de onu istiyoruz…

Çağdaşlığımızın ölçüsü sadece tüketim biçimiyle sınırlı.

***

Ramazanda içki içen milliyetçilerle, Ramazan’da içki içmeyen milliyetçiler ölesiye nefret ediyorlar birbirlerinden.

Bu nefreti Ege’de açıkça görüyorsunuz.

Birbirlerinden nefret ediyorlar ama birbirlerine bazı konularda ne kadar benzediklerini asla fark etmiyorlar.

Sanırım en büyük ortaklıkları “demokratlara” karşı duydukları nefret.

Demokratları iki taraf da sevmiyor.

Ülkenin en büyük tıkanma noktası da iki büyük grubun demokrasiden hoşlanmaması, o yüzden hangisi iktidara gelirse gelsin demokrasiye doğru bir kıpırdanma olmuyor.

***

Bu kısa gezide bir kere daha gördüm ki Türkiye kolay kolay gelişmeyecek.

Birbirine “düşman” iki grubun demokrasi ve milliyetçilik konusundaki benzerlikleri, toplumun en büyük güçsüzlüğü.

Bu demokrasi düşmanlığı ve koyu milliyetçilikle gidilecek çok fazla bir yer yok.

Gidemiyoruz da zaten.

Ama deniz güzel, sahiller güzel.

Bu da bir teselli işte…

Kılıçdaroğlu’nun altın vuruşu…

Kılıçdaroğlu’nun altın vuruşu…
Mehmet Bedri Gültekin

Kılıçdaroğlu’nun dört yıllık Genel Başkanlık pratiği, bir projenin parçası olarak o koltuğa oturtulduğunu kanıtlayan adımlarla doludur. Baykal’a yönelik kaset komplosunu tezgâhlayanların, operasyonun bir sonraki adımı olarak Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığını da planladıkları anlaşılıyor. Bu iddiamızın kanıtları olan olgular şunlardır:

CHP, YCHP oldu. Kılıçdaroğlu yönettiği Parti’nin, Cumhuriyeti kuran ve Devrimleri yapan CHP’den farklı olduğunu kanıtlamak için özel bir çaba gösterdi. Son olarak sarf ettiği “1930′ların CHP’si değiliz” sözleriyle, aslında “Atatürk’le alakamız yok” mesajını bir kez daha verdi.

27 Mayıs Devrimini “darbe” olarak niteledi. Böylece gerçekte, Türkiye’nin 150 yıllık Demokratik Devrim mirasına sırtını döndü.

“Laiklik tehlikede değildir”, “Bazı tarikatlar iyidir” diyerek, laik Cumhuriyete yönelmiş olan büyük tehdit karşısında, CHP’li yurttaşların gözlerine ve bilinçlerine perde çekme görevine soyundu.

“AKP’nin elinden istismar konusunu alıyoruz” gerekçesiyle türbanın kamuda serbest hale getirilmesine öncülük etti.

“Açılım” adı altında PKK ile kapalı kapılar ardında Türkiye’nin bölünmesipazarlığını yapan AKP iktidarını destekledi. AKP’nin yarım bırakacağı “açılım” politikasını sürdürmeye talip oldu.

Libya’da AKP’nin terörü destekleyen politikasına onay verdi. Suriye’de, “Esat halkını katlediyor” diyerek AKP politikasına sonuç olarak destek çıktı.

“Dersim” üzerinden Cumhuriyet’e vurma konusunda AKP ile yarıştı.

2011 genel ve 2014 yerel seçimlerinde Cumhuriyetçi kuvvetlerin güçbirliği çağrılarına sırtını döndü. Tam tersine CHP listelerini Neoliberal, Fethullahçı ve bölücü olarak bilinen isimlere açtı.

Son olarak Ağustos ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi için CHP

milletvekillerinin ve örgütlerinin haberi olmadan, Batıcı ve dinci kimliği ile bilinen AKP’li bir ismi aday olarak belirledi.

Kılıçdaroğlu’nun kimliğini ve üstlendiği görevi tartışmasız bir şekilde ortaya koyan bu icraatların listesi uzatılabilir.

ABD’NİN HAMLESİ

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday olarak belirlenmesi başlı başına, Kılıçdaroğlu’nun konumunu ortaya koyan önemli bir kanıttır.

Gerçekler net olarak ortadadır.

Ekmeleddin İhsanoğlu ABD tarafından Kılıçdaroğlu’nun önüne konmuştur. Kemal Derviş’in kefaleti bu gerçeği ortaya koyuyor.

İhsanoğlu AKP’lidir. Tayyip Erdoğan’la arasında son bir yıl içinde ortaya çıkmış gibi görünen farklılık, Suriye ve Mısır’da yaşanan gelişmeler konusunda sonuna kadar ABD ile uyumlu hareket etmesinden kaynaklanmıştır.

İhsanoğlu’nun adaylığının tek amacı, Tayyip Erdoğan’ın, üstelik önemli bir oy farkıyla seçilmesini sağlamaktan ibarettir.

Bu koşullarda Cumhuriyetçi yurtsever örgütler ve yurttaşlar açısından; “ne yapalım, Ekmelleddin’i desteklemekten başka şansımız yok” demek; “ABD’nin Türkiye’nin önüne koyduğu tezgâha mahkûmuz ” demekten başka anlama gelmez.

“Türkiye’de, ancak dinci kimliği olan bir kişi Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturabilir” demek ise, Ortaçağ ideolojisinin siyasal ve toplumsal hayatımızda belirleyici olmasını kabul etmektir. Bu da Suriye ve Irak’ı yangın yerine çeviren şeriatçı terörün Türkiye’ye sıçramasına kapıları açmaktır.

MİLLET İSYAN EDECEKTİR

Ama Türk Milleti bu tezgâhı kabul etmeyecektir. Kamuoyu yoklamalarının da gösterdiği üzere CHP ve MHP seçmeninin yaklaşık yüzde 15′inin sandık başına gitmeyeceği anlaşılıyor. Bu oranın önümüzdeki günlerin tartışmaları içinde daha da yükseleceğini öngörebiliriz. Sandık başına gidip “kötünün iyisi”ne oy verecekler de 11 Ağustos günü yaptıkları hatanın farkına varacaklardır. CHP üyelerinin ezici çoğunluğu Atatürkçüdür, Cumhuriyetin Ekmeleddin hamlesi ile arkadan hançerlenmesine sessiz kalmayacaklardır. Önümüzdeki aylar, CHP’deki Mustafa Kemal’in askerlerinin isyan ayları olacaktır.

ÇIKIŞ YOLU VARDIR

Kılıçdaroğlu’na gelince;

Eroin bağımlısı, zaman geçtikçe daha yüksek dozda eroin almak ihtiyacı duyar. En sonunda aldığı doz vücudun kaldırabileceği sınırın ötesine geçer. Sonuç ölümdür. Eroin bağımlısının son olarak aldığı aşırı doza, “altın vuruş” denir.

Kemal Kılıçdaroğlu 2010 yılından bu yana her geçen yıl, dozunu daha da artırarak Laik Demokratik Cumhuriyet’e karşı eylemlerde bulunuyor.

Ekmeleddin hamlesi Kılıçdaroğlu’nun “altın vuruşu”dur. Mustafa Kemal’in askerlerinin önünde bir çıkış yolu her zaman vardır. Ama Ekmeleddin operasyonunda üstlendiği rol, Kılıçdaroğlu’nun siyasi hayatının sonu olacaktır.

Türkiye büyük bir ihanete uğramıştır…

Türkiye büyük bir ihanete uğramıştır…
Arslan BULUT

Exeter Üniversitesi’nin Arap ve İslam Etüdleri Enstitüsü Direktörü Gareth Stansfield, IŞİD için “Bu bir grup ayak takımı cihatçılardan ibaret değil. Bu çok ciddi gibi görünüyor. Bir planı, bir stratejisi, bir vizyonu, kaynakları ve ancak şimdi gördüğümüz kabiliyetleri var” dedi! Duyan da bilimsel analiz zanneder! Halbuki o ciddi projede, İngiltere’nin de katkısı var!
Stansfield, Erdoğan’ın, Avrupa’daki temasları sırasında Türkmenlerin Telafer’deki veya bir başka yerdeki acılarından hiç söz etmediğini buna karşılık Kürdistan Bölgesel Hükümeti ile ilişkisinde rahat olduğunu belirtti ve “Nasıl ki İranlılar, Necef ve Kerbela’yı savunmak için Bağdat’ı savunacaksa, Türkiye de IŞİD’in daha çok kuzeye çıkmasını önlemek ve kendi enerji çıkarlarını korumak için Kürdistan’ı savunur çünkü Kürdistan’ın petrolüne her zamankinden çok ihtiyacı var. Belki bu nedenle Türkiye sessiz; ciddi bir planlama çalışması var” diye görüş bildirdi.

***

Türkiye’nin nasıl bir planlaması olduğunu, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik söylüyor zaten. Önce “Irak’taki Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı var” dedi, dün de Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti ihtimalinin devlet erkini eskiden olduğu gibi rahatsız etmediğini söyledi.
Çelik, “Onların adı Kürdistan ve bu kabul edilmeli” dedi. Çelik “Eğer Irak bölünürse ki bu kaçınılmaz görünüyor; onlar bizim kardeşimizdir” diye konuştu.
Financial Times gazetesi, Çelik’in sözlerini aktardığı haberinde “Türkiye bağımsız Kürdistan’ı tanıma sinyali verdi” yorumunu da yaptı.
Bu yöndeki bir başka işaret de Yargıtay’dan geldi. İçişleri Bakanlığı’ndan sonra, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da,Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin isminde ve tüzüğünde Anayasa’daki hükümlere aykırılık görmedi.
Halkı, Kürdistan’ı tanımaya hazırlamak için de Anadolu Ajansı devreye sokuldu ve “Ramazan, Kerküklüleri buluşturdu, Kerkük’teki Arap, Türkmen ve Kürt vatandaşlar, ilk teravih için camilere gelerek aynı saflarda namaza durdu” başlıklı haberler yayınlanmaya başlandı. Sanki bugüne kadar ayrı camilere gidiyorlarmış gibi!

***

Diğer taraftan, Türkiye’deki Suriyelilerin sayısının bir milyonu aştığı resmen açıklandı. Şimdi Irak kapıları da ardına kadar açıldı. İsteyen otobüse binip Türkiye’ye gelebiliyor. Gelenlerin çoğunluğu Arap. Türkmenlerden gelen yok gibi. Yıllar önce İran’dan da böyle büyük bir göç olmuştu. Ermenistan’dan gelenler var. Kısacası bir taraftan Türkiye’nin nüfus yapısı değiştirilirken, diğer taraftan da halk, bağımsızlığı ilan edilecek Kürdistan’ın Türkiye’nin koruması altına alınmasına, hatta Özal’ın istediği gibi Türkiye ile federasyon kurmasına, federatif yapı belirlenirken, Türkiye’nin Güneydoğusu ile birleştirilmesine alıştırılıyor!

***

Turgut Özal konuyu gündeme getirdiği zaman, “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” diye yorum yapmış ve Türkiye’ye, “büyüterek bölmek tuzağı” kurulduğunu açıklamıştık.
AKP iktidarı ise Kürdistan devletinin bağımsızlığını sağlamaya çalışırken, Ermenistan’dan da özür dileyerek, Wilson prensiplerinde olduğu gibi Türkiye’den bir Kürdistan ve Ermenistan çıkarmanın alt yapısını hazırlıyor!
Birinci Körfez Savaşı’nın sonuna doğru Baba Bush ile Turgut Özal, Kuzey ve Güney Irak’taki etnik grupları, Irak devletine karşı isyan etmeye çağırmıştı. Bu isyanda CIA ve Özal’ın talimatıyla Türk istihbaratı ve bazı Türkmenler de kullanılmıştı. Sonuçta ABD, Çekiç Güç’ü göndererek, bölgede bir Kürt devleti çekirdeği oluşturdu. Bunu da Türkiye’yi yönetenlerin ihaneti ile yaptı. Şimdi de Türkiye’nin lojistik katkısıyla Musul’u IŞİD’e, Kerkük’ü Kürtlere bıraktılar! Türkmenlere tuzak kuranlar, Türkiye’den de Türklüğü kazımaya çalışıyor! Bunun adı düpedüz vatana ihanettir.

Aramıza tekrar Hoşgeldin LAİKLİK…

Aramıza tekrar Hoşgeldin LAİKLİK…
Elif Yılmaz

PAPARAZZİ DEVLET
Bi sabah uyandık ki, ülkede bazılarımızın adı ‘modern endişeli’ olarak değiştirilmişti. ‘Anarşişt, terörist, PKK’lı, vatan haini’ gibi adlardan sonra bu yeni kimlik, Türkiye’nin cidden yenilendiğine kanaat getirmeme neden olmuştu. Bu topraklarda acaba görmediğimiz bi şey kaldı mı derken, bi de ne görelim; devlet yönetimi paparazileşiyordu. Mahremimiz olan yaşam tarzımıza dikili kem gözlerin röntgenciliğinden rahatsız olanlara, memleketimde ucube bir kimlik kartı daha çıkarılmıştı.
‘MODERN ENDİŞELİ, GEÇ KENARA!’
Frankfurt Okulu’nun tedrisatından kendince geçince, sabah kahvaltıda Birikim dergisini hatim edince, demokratlığımızın turnusol kağıdı Kürt meselesi hakkında da iki laf edince vizeyi alıp memleketin berjer koltuğuna aydın sıfatıyla çöken bi grup, her mecrada ‘kimlik kontrolü’ yapıp parmaklarını gözlerine sokarak sallıyordu: ‘Modern endişeli, geç kenara!’ ‘Ateş olmayan yerden duman çıkmaz’ atasözünden gram feyz almayı akıllarına getirememiş ‘Yeni Türkiye’nin sosyal medya çıkışlı aydını, sabah akşam utanmadan halkçılık ayarı veriyordu kaygılılara. O da yetmiyordu, ‘inanca saygı’ gibi bi evrensel insan hakkı ilkesinin üzerinden, kaygılıların inançlarıyla dalga geçiyorlardı.
YASAKLI KELİME: LAİKLİK
Yaşam tarzının bi inancın tezahürü, politik kimliğin çekirdeği olduğunu kavrayamamış sığlıktan her gün memleketçe ‘teorik aydınlanma’ dersi alıyorduk. Kaygılılar ‘izm’lerde bir türlü kendine yer bulamıyordu o günlerde. Tek isyancı kanat Cumhuriyetçi teyzelerin illegal örgüt muamelesi görmesine ya da akıl hastanesine yatırılmalarına da ramak kalmıştı. Bir süre sonra bu taciz, kaygılıları lince dönüştü. Kimileri ‘laiklik’ gibi bazı kelimeleri kendisine bile gizlice yasakladı! Israrlı olan kimileri ise önceki dönemde kimlikdaş oldukları zihinlerden tecrit edildi.
‘1 NUMARA ELİNİ KANA BULAMADI’
Üstelik eski dostlar, demokrasi peygamberi ilan ettiklerine tapınırken, ne kadar inançlı olduklarını göstermek için yüksek dozda acımasızdılar. ‘Modern endişeli’ kimliğinin üzerine, bilumum damgaları vurup sürgüne gönderdiler kaygılıları. ‘1 numara’; elini o dönemler ‘kana bulamıyordu.’ Rahatça gönüllü taşeronluk sistemi ile halletti işlerini. Bi süre her şey böyle yürüdü. ‘Beraber yürürlerken bu yollarda’ mutlu mesut, şarkı bitti. Janjanlı demokrasi paketinden elde sadece ambalajdaki kurdelalar kaldı. Onları da kimileri kafasına taktı.
MODA’DAKİ İÇKİ EYLEMİ
12 yıl içinde görüldü ki, bi kültür tasfiye ediliyordu ülkeden. İstanbul’daki Moda iskelesinde getirilen içki yasağına karşı eylem yapan ‘modern endişelileri’ taşlamakla başlayan hikayemiz, kitaba ‘Bomba’ demeye kadar gelmiş, bu tasfiye planında yüzlerce insanın bir çoğunun iftiralarla cezaevinde ‘rehine’ alınmasıyla devam etmişti. Adına ‘Yeni Türkiye’ denilen imar planında anladık ki bizim için gettolar çoktan hazırlanmıştı. ‘Milli irade’ denilerek tel örgüleri çekilen ve kutsallaştırılan bu plan aslında Türkiye aydınından daha öngörülü Cumhuriyetçi teyzelere göre; yüzyılın kumpasıydı. Kumpasın şifresi de ‘12 Eylül darbecilerini yargılayacağız’ sözüydü. Bu, demokrasi fukarası ülkede, bisiklet istediği için ağlayan çocuğun eline tutuşturulan ‘yetmez ama evet’ şekeriydi bu söz! Çocuk fukaralıktan, o şekeri öyle bi zevkle yedi ki, hatta uzun süre damağında bıraktığı tatla bile idare etti. Ama tat da bitti, o bisikleti vaad eden de bindiği ‘demokrasi tramvayıyla’ durağına gelip uzun bir süre önce indi. Allahla kul arasında kalması elzem kutsal ilişkinin ülke yönetimine şu veya bu şekilde sirayet ettirilmesinin, kendinden olmayan önce yaşam tarzına, sonra yazılan kitaba, arkasından iç-dış politikaya nasıl yansıdığı artık kabak gibi ortaya çıktı. Şimdi önümüzde bir cumhurbaşkanlığı seçimi var. Önümüze konulan alternatiflerimiz ılımlı ve radikali arasında. Şu sıralar, yasaklı ‘Laiklik’ kelimesi de iadeyi itibar yapılarak aramıza tekrar döndü. HOŞGELDİN SEFALAR GETİRDİN LAİKLİK…

UTANMAK İNSANİDİR
11 Haziran 2013, Türkiye tarihinin en tehlikeli, en korkunç yalanlarından birinin söylendiği gündür. Bu arada hakkını yememek lazım ‘en fantastik yalanının’ da. Ülke tarihimize ‘Kabataş yalanı’ olarak geçmiştir. Şimdi geçmiş 1. yıldönümü anısına yalanı tekrar hatırlayalım: “Kabataş’ta deri eldivenli, yüzlerinde bandana olan bir grup ‘Gezici’ başörtülü kadına ve bebeğine güpe gündüz saldırdı. Aralarında bazılarının üzeri çıplaktı. Penisleriyle vurdular, üzerine işediler.” …
İddia sahibi kadın bu fantastik olayı kendilerini televizyoncu ve gazeteci olarak tanımlayan bazı kişilere anlattı. Onlar da günlerce aklı selim, kötü niyetli olmayan hiçbir insanın inanmayacağı bu fantastik yalanı savunup ballandıra ballandıra halka anlattı. Bazıları “Ben görüntüleri izledim’ diye bu yalanın toplumda yaratacağı nefreti, kini önemsemeyip apaçık yalan söyledi. Başbakan dahil hükümet yetkilileri “Kamera görüntülerinin olduğunu’ iddia edip, bu olayı çıktıkları halk kürsülerinde anlatıp etrafa nefret tohumları saçtı. Nihayetinde olayın görüntüleri çıktı. Anlatılanın zerresi olmadığı ortaya çıktı. Sonra ne oldu? İddia sahibi ortadan çekildi. Gazeteci ve TV’ci olduğunu iddia edenler hâlâ bu işi yapmaya devam ediyor. Hükümet konuyu kapattı…
Evet sevgili okur nerede kalmıştık…
Evet; utanmak insanidir!

Seçim Tuzağı…

Seçim Tuzağı…
Hikmet Çetinkaya

Yön belli oldu, faşizme doğru hızla koşuyorlar…
Dillerinde demokrasi, barış, adalet, özgürlük var, kardeşlik var, değişen Türkiye var.
Aslında en büyük amaç, patronun cumhurbaşkanlığı seçimlerini ilk turda kazanması…
Bunun için ne yapmak gerekiyor?
Kürt oylarını kapmak, ağızlara bir parmak bal çalarak!
Acaba Kürt siyasi cephesi “dinci siyaset” karşısında ne yapar, nasıl tavır sergiler, bunun bir kandırmaca olduğunun ayrımına varır mı?
Neden olmasın?
İmralı seferlerinde neler konuşulduğunu kaç kişi biliyor?
Öcalan’ın oldukça hoşnut olduğu görülüyor açıklamasına bakılınca…
Hükümetin geniş yetki istediği ve pazarlığa “endeksli” paketini Meclis’e taşımasının ardından tartışmalar başladı.
Hem geniş yetki, hem de pazarlık…
Pazarlığı kim yapacak?
İmralı mı yoksa Kandil mi?
Öcalan’ın ilk açıklaması, bunu “tarihi bir gelişme” olarak görmesi ve desteklemesi önemli.
Demek ki önceden Öcalan ve Kandil’le görüşülüp düşünce alışverişinde bulunulmuş…
Bu arada terör örgütünün Avrupa kanadı da var…
Onlar görüşlerini açıklamadılar, dört ayaklı bir masa ortaya çıkmış olacak…
Üç ayak PKK’nin, dördüncü ayak ise devletin olacak!
Çözüm paketi Meclis’te, bundan sonra neler olacak hep birlikte göreceğiz.
Çözüm sürecine yasal zemin… Süreci yürütenlere yasal koruma zırhı… Çözüm kararlarında hükümetin tek yetkili olması… Yurtiçinde ve yurtdışında herkesle ilişki kurma yetkisi… Silah bırakanlara eve dönüş ve rehabilitasyon…
Altı maddelik çözüm paketi önceki gün TBMM’ye sunuldu.
Hükümet bu konuda geniş yetkilerle donatılıyor…
Önümüzdeki hafta komisyona gelecek tasarının hiç bekletilmeden yasalaştırılması isteniyor.

***

RTE’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylığını açıklamadan önce gelişen bu olay kanımca siyasal çıkarlara bağlı…
1.5 yıldır “çözüm ne zaman olacak” diyenlere, demokrasi, özgürlük, barış masallarını anlatıp faşizmin çukurundan beslenenler, gerçekten “barış” istiyorlar mı?
Bir yanda altı maddelik çözüm önerisi, öte yanda CHP’nin içini karıştırıp MHP’nin altını oymak… Bir o yana bir bu yana! Sahi iktidar 1.5 yıldır neredeydi?
Bugün gelinen noktada şunları düşünebiliriz…
Tasarının gerekçesinde, bugüne dek atılan adımların oluşturduğu olumlu psikolojik ortamın terör sorunuyla mücadelede bir paradigma değişikliğiyle çözüm sürecinin önünü açtığı yazıyor…
Görüşme yapacaklara Bakanlar Kurulu doğrudan yetki veriyor:
“Görüşme yapanların cezai sorumluluğu yoktur!”
Yani yeni bir devlet politikası ortaya çıkıyor!
Çıkıyor da içeriğinin ne olduğu pek anlaşılmıyor?
Anlaşılan sadece Öcalan’ın istediği “izleme kurulu”nun hayata geçmesi bu süreç içinde…

***

Çözüm sürecinin çok boyutlu ve değişik aşamalar içeren dinamik bir yol haritası bulunmalıdır…
Türkiye diktatoryal bir yapıya bürünüyor; baskı, şiddet, sansür!
Gözaltılar, tutuklamalar!
Polis şiddeti!
Gezi eylemcileri için 90 yıl hapis cezası istemi!
Elbet demokrasi, özgürlük ve barış!
Elbet akan kan dursun, Türk ve Kürt anaları ağlamasın!
Bir yandan zindanlar tıklım tıklım dolu, öte yandan çözüm süreci!
Bu sürece halkın ve sivil toplumun katılması istenirken, devletin güvenlik güçlerinin teröristlerle mücadele etmesi öngörülüyor…
Terör eylemleri sürerken güvenlik güçlerinin “hukuk içinde” kalmaları isteniyor.
Karşınızda terör örgütü var, elinde silahla, bombayla, mayınla…
Yol kesiyor, insanları kaçırıyor…
Önce terör örgütü silahını bir bıraksın, 15 yaşındaki çocukları dağa çıkarmasın!
Elbet çözüm, elbet demokrasi, özgürlük ve barış!
Şu soruyu kendimize bir soralım:
“Faşizme evet mi hayır mı?”

***

Avukat Turgut Kazan’ın değindiği gibi çözüm sürecine ilişkin tasarıyla yeni ve önemli hiçbir olanak getirilmiyor. Çözüm için adım atma, önlem alma, kamuoyunu bilgilendirme sonuçları, gerekli mevzuat çalışmalarını yapma gibi boş sözcükler içeriyor.
Bu bir cumhurbaşkanlığı seçimi tuzağıdır.

Şimdi zamanı…

Şimdi zamanı…
Kerem Esenoğlu

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun CHP tarafından da aday gösterilmesi ülkemizde artık politikanın “islam dairesi” içinde yapılacağının bir kanıtıdır. Çünkü, ılımlı olduğu söylenerek, liberal şaşkınların da pompalamasıyla dayatılan AKP İslamcılığının artık Türkiye’yi kuşattığını bundan daha iyi anlatan bir olgu yok.

Sınıfsal mücadelenin geriletildiği, artık uluslararasılaşmış Kürt Sorunu nedeniyle, Kürt entelijensiyasının Türkiye gündeminin çok uzağına düştüğü bir ortamda “laik/modernist”cepheye başka çıkış yolu bırakılmamıştır. MHP’nin rahatlıkla benimsediği ama CHP’nin meşhur mu meşhur “tarihsel misyonu”yla uyuşmadığı çok açık olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun “kabul edilebilir islamcı” kimliği, gittikçe radikalleşen Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına alternatif olarak sunulmuştur. Radikal islamcı’nın karşısına “ılımlı” olduğu sanılan islamcı çıkarılmıştır. Oysa İhsanoğlu kelimenin tam anlamıyla İslamcı bir kişiliktir. Öyle olmasa 2007 seçimlerinde AKP’nin Cumhurbaşkanı adayları arasında adı geçmezdi.

Hiç bir zaman, – ne mutlu ki- , sosyal demokrat olmamış bir sosyalist olarak, bu seçimi CHP’nin artık “merkez sağ” parti oluşunun doğal sonucu saydığımı söylemeliyim. Parti içinde İhsanoğlu’na karşı başlatılan direnişin de etkili olmayacağını dünya alem biliyor.

Kim ne derse desin herkesin Recep bey için çalıştığı ortada. “Silivri zindanlarını yıkan”ların içeriden çıktıktan sonra uyduruk “AKP-Cemaat savaşı”nda sergiledikleri Cemaat karşıtlıklarının Erdoğan’a yaradığını söylemeye gerek bile yok. Bu “savaşta” ikisine birden cephe almak yerine bu tür durumlarda hep yaptığı üzere birinden yana tutum almayı politika yapmak sanan sağcı İşçi Partisi’nden, “Erdoğan kucaklayıcı olabilir” diyen HDP’ye kadar herkes, her kesim Erdoğan için çalışmakta.

Nedeni şudur: Kim ne derse desin, sermayenin büyük bir bölümünün de desteğiyle ülkenin AB normlarına uydurulması süreci, bu sürece uyum sağlaması kolay olmayan mütedeyyin kesimlerin karşısına, onunla “imani bağı” olan AKP’nin çıkarılmasıyla sürdürülebilirdi. Bu açıdan AB yanlısı politikaların aslında tipik bir sermaye partisi olan AKP eliyle dindar çevreleri de ürkütmeden uygulanabilmesi projesi yaşama geçirildi. Bunu, oldum olası “batıl/batı zihniyeti” taşımakla suçlanan CHP ile ya da yine aynı zihniyetin geleneksel merkez sağ kanadıyla yapmak mümkün değildi.

Sermayenin AB yanlısı tutumuna, liberalinden, kimi “sol”una, “özgürlük alanlarının genişleyeceği umuduna kapılan” Kürd’e kadar bir çok kesimden destek verilmesi, “mevcut statüko”nun dağıtılması beklentisiyle ilgiliydi. Bu “dağılma”nın özgürlüklerle sonuçlanacağını sandı bu kesimler. Statükonun dağılmasına rağmen bu kez, hem de eskisinden daha güçlü olarak bir başka “statüko” ile karşılaşıldı.

Gelişimi önünde engel olmadığı sürece sermayenin AKP ile iyi geçineceği belliydi. On yıllık “flört” bunun kanıtıdır. On yıl boyunca AKP iktidarı sermaye yararına çok iş yaptı. Erdoğan’ın toplumda güç kazanmasıyla beraber açığa çıkan otoriter eğilimlerinin, sermayenin önem verdiği konularda da müdahaleci bir tutuma dönüşmesi, örneğin faiz oranlarına müdahale girişimleri, özellikle kent sermayesinin terpkisine yol açtı. Erdoğan kent sermayesinin karşısında İslamcı Anadolu sermayesini çıkardı. Bu kimi ulusalcılar için olması gereken bir gelişmeydi. Soner Yalçın’ın kendisiyle yapılan bir söyleşide Necmettin Erbakan’ın Odalar Birliği başkanlığından zorla uzaklaştırılmasına “Anadolu insanına kapıları kapatan sembolik olay” diye yaklaşması AKP yararına bir arka çıkıştır. Yine Soner Yalçın’ın son kitabı “Erdoğan’ın Kayıp Sicili”nde cemaatin Erdoğan’a saldırısını, Erdoğan’ın üslübuyla “17 Aralık operasyonu” olarak adlandırması AKP-Cemaat kapışmasında AKP tarafında olmaktır. Bu eğilimlerin Cumhurbaşkanlığı seçimlerine de yansıyacağı çok açıktır. Ülkeyi cemaate kaptırmamak(!) için, kim ne derse desin, kimi ulusalcı çevreler Erdoğan’ı destekleyeceklerdir. İşçi Partisi’nde bunun izleri görülebilir.

Şimdi, gittikçe dini hayata uydurulmuş bir toplumda, bunun dışında alternatif çıkmayacağına inanmış merkez sağ CHP ile merkezdışı sağın (hala) militer gücü MHP’nin Ekmeleddin İhsanoğlu üzerinde birleşmeleri, Türkiye’de siyasetin “dini zemin üzerinde” sürdürleceği kabulü anlamına geliyor.

Bu Türkiye siyasetinin “teslim” olması demektir. Laiklerin, modernistlerin, liberallerin teslimiyetlerinin bence anlaşılmayan bir tarafı yok. Ancak bu ülkede, azımsanmayacak bir emekçi damar var. Sosyalist siyaset bu damara ulaşmalıdır mutlaka. Ulusalcısının, liberalinin, “sol”unun kafa karışıklığı bu gerçeği değiştirmez. Soma’da iktidarı lanetleyen yürüyüşü gerçekleştirenler bu gidişatı durduracak olanlardır. Sosyalistlerin çalışma alanları işte buralardır.

Düzeniçi çözümlerin iflas ettiği, toplumun genel eğilimine uyarak politika yapmanın gerileme olduğu artık anlaşılmış olmalıdır. Daha sert, daha sol bir politika için şartlar her zamankinden uygundur. Esas olan da direnmektir.

Unutulmamalı. Direnmek solun “fıtratında” vardır.

‘Müslüman Cumhuriyet’

‘Müslüman Cumhuriyet’
Orhan Bursalı

Şu sıralarda çok sık tartışılıyor, özetleyeyim: Türkiye muhafazakârlaştı, hatta bunun da ötesinde Türkiye Dindar Cumhuriyet oldu. Laik Cumhuriyet de yok artık. Türkiye’de artık bundan sonra dini referanslar olmadan siyaset yapmak olanaksız. Yaparsınız da, öneminiz olmaz ve kalmaz. Bir yere ulaşamazsınız. İslami siyaset artık ülkeye bundan sonra damgasını vuracak. Bundan sonra bütün ana akım siyasetler dini referanslı olmak zorundadır. Tek meşru siyaset İslamı referans alan siyasettir. Bundan sonra ülkeye damgasını vuracak olan Müslüman referanslı partiler arasındaki siyasettir. İyi Müslüman, kötü Müslüman… Mesela hırsız Müslüman ile dürüst Müslüman…

***
Bu bağlamda, TV programlarında ve iktidar yazarlarının köşelerinde sık dile gelen bir bakış da CHP’ye yönelik şudur: “Eğer dincileşmezsen, İslamı referans almazsan, İslami siyasetçileri baş tacı etmez ve önemli yerlere aday göstermezsen artık ne iktidar olabilirsin ne de yüzde 25’lerden kurtulabilirsin… Hatta eriyip gidersin…
Şunu kastediyorlar da denebilir: CHP köklerini bırakmalı. Laikliği ve laiklik siyasetini terk etmeli. Bunun zamanı geçti.. Halkta bir karşılığı yok.. Bunda ısrar edersen İslamcı siyaset karşısında yok olacaksın.
Belki bir tehdit kokusu bile alabilirsiniz: Türkiye’de millet İslamileşiyor, dincileşiyor. Laiklik borusu öttürmeyi sürdürürseniz, Müslüman mahallede salyangoz satanlara benzersiniz. Eh bunun sonuçlarına da katlanırsınız, halkın elini tutamayız..

***
CHP binbir türlü dalavereye bulaşmış, rüşvet ve yolsuzluk batağında ve üstüne üstlük, bakanlarını kurtarmak için Meclis’teki komisyona adam bile göndermeyen, AKP ve İslamcıların dayattıkları bu “ideolojik oyun”u kabul mu etti, bu oyunu mu oynuyor Ekmeleddin İhsanoğlu, bu genel “kabul”ün dışavurumu mu? Yani CHP artık bundan sonra tüm politikalarını, politik tercihlerini bu dayatma ve kabule göre mi yapacak? Yani bu kabul, CHP’nin ana politikası mı oldu?
Yoksa şu aşamada, Türkiye’yi bir diktatörlük-otoriterlik-tek adam demokrasisi cenderesine sokana karşı, taktiksel bir çıkış arayışı mı, ürünü mü? Çatı adayı kazanamazsa bile,
a) İlk turda RTE’yi seçtirmemek de bir ileri adımdır,
b) İkinci turda RTE’nin Kürtlerin desteğiyle seçilmesi, yeni bir durum ve RTE aleyhinedir,
c) Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde etkileyici olabilmenin şimdilik tek çıkış noktası budur. Veya çok daha temel bir politika değişikliği mi var:
a) Çatı adayı konusunda İslami bir tercih ile bundan sonra ana politika, MHP ile bir iktidar olasılığı üzerinde gerçekçi siyaset, gereği neyse yapılacaktır,
b) Yıkılan merkez sağı CHP’de toparlamaya öncelik verilecektir,
c) CHP artık bu temelde dönüştürülecektir.

***
Bu köşe, analiz ederek tavır almaya çalışır, okurlar bilir. Çatı adayına baştan, “ilkesel” bir yaklaşımdan çok, pratik ve taktik bir yaklaşım benimsedim ama ana çizgim doğrultusunda: RTE’nin oyun alanını sınırlandırmak, dahası bozmak ve Türkiye’yi tek adamın cenderesine ne pahasına olursa olsun sokmayı engelleyici politikalar benimsemek… Bu açıdan, Ekmeleddin Bey’in kimliği yerine, bu politikaya hizmet edip etmemesi önem kazandı.
Epey saldırıya uğradım gerçi ama vız gelir tırıs gider!
Ben çözümleyici olacağım her zaman ve buradan politika üretmeyi deneyeceğim… Ekmeleddin adaylığının da, çoğunlukla, Kılıçdaroğlu’na zaten karşı olanlara yeni bir fırsat verdiğini de görüyorum… Ben ne Kılıçdaroğlucuyum ne başka bir şey! Ama baştan bazı kalıplara, ön kabullere dayalı politikalara saplanmak da istemiyorum. Politika yapma alanını daraltmak değil genişletmek önemli kazanıyor pek çok durumda! Mesela bugün!
Ama şüphesiz, çatı adayına karşı direniş var. Her ne kadar CHP’ye destekçilerin çoğunluğu oluşturacağını sanıyor olsam bile..

***
Yine de bugün asıl tartışmak istediğim, “Müslüman cumhuriyet” ekseni dayatmasıdır.
Hangi koşullar bu varsayımı, sanıyı gerçek gibi algılatıyor? Söyleyeyim:
a) Bir dikta kişiliğin varlığı ve dayatması..
b) Ve çok önemli: Eskiden ANAP-Doğru Yol seçmenlerinin, merkez sağ çatı yerle bir olduğu için, AKP çevresinde kenetlenmesi..
c) 2003 öncesine kıyasla göreceli olarak iyileştirilmiş ekonomik durumun bozulmasından endişe eden milyonlarca seçmenin, tercihini değiştirmesi için bir neden görmemesi, yeni AKP’yi iktidarda tutan ana nedenin varlığını sürdürüyor olması..
d) c maddesinin hâlâ iktidarın bütünlüğünü ve varlığını sürdürmede tayin edici role sahip olması.

***
“Müslüman Cumhuriyet”çiler dikkat edin zamansal gerçeklikler, sizi ebedi gerçeklikler götürüyor..
Ama politikasını inanç üzerinde kuranların, bugünü ebedi olarak algılaması da çok doğaldır..
Veya, muhalefeti buna inandırarak ve moral bozarak, kendi iktidarlarına pay çıkarmak düşüncesi diyelim, en sıradanından..

***
CHP, dayatılan “Müslüman cumhuriyet ve politika”yı eğer gerçek kabul ettiyse vay ki vay..
Bu politikanın, bu iktidarın, ülkeyi götüreceği bir yer yok.. Bilgi toplumu ve çağını düşünürsek CHP, geleceği biçimlendirecek kaçınılmaz olguların politikalarını inşa etmelidir..

Ters Köşke!..

Ters Köşke!..
Ahmet Takan

Saltanat uçağında son yurt dışı gezisinden dönüyordu. Beraberindeki daraltılmış yandaş gazetecilere, bol iltifatın karşılığı olarak en baba haberi verdi. Yüzde 99.9 Cumhurbaşkanı adayı olacağına inanılan Başbakan Recep Erdoğan, “Cumhurbaşkanı adayımızı ay sonunda açıklayacağım. Çünkü önce muhalefetin adayının belli olması gerekiyor. Onlarınki daha kesin değil. Son ana kadar her şey olabilir” dedi. Bu sözleri duyan daraltılmış kadro saf saf (!) soruverdi, “Muhalefetin adayının değişmesi durumunda sizdeki durum değişebilir mi” diye. Erdoğan da cevabı yapıştırdı; “Olabilir bir bakarsınız, ters köşe yapmış olabiliriz.”

Önceki gün(Pazartesi) siyaset kulisleri bu sözlerin çok değişik yorumları ile çalkalandı durdu. Ağırlıklı senaryo CHP üzerinden üretilenler üzerindeydi. “Başbakan CHP’nin içini karıştırıyor” diye yorumlar yapıldı. Özellikle AKP’de kimse söylenenleri düz okuma taraftarı değildi. “Başbakan kafa buluyor. İşin tadını çıkarıyor. Eğleniyor. Yüzde 100 kendisi aday olacak” yorumları yine çok revaçtaydı. Başkentin siyasi kulislerinde kafa kaşıma seansları devam ederken Recep Erdoğan partisinin MKYK’sı ile en uzun toplantılarından birini yaptı. Ankara’da önceki gün gece saatlerinde nefesler tutulmuş, Genel Merkezden gelecek haberlere kilitlenilmişti. Saat 24.00 sularında ilk bilgiler sızmaya başladı. Dünkü grup toplantısında resmen açıklandığı gibi Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı adayını 1 Temmuz’da ATO’da açıklayacağı bilgisi geldi. O ana kadar büyük sürpriz yoktu!.. Tek küçük sürpriz, genişletilmiş il başkanları toplantısının 1 gün öne çekilip Çarşamba günü yapılacağına dairdi.

AKP kulislerini yakından ve çok dikkatle takip eden ve de Abdullah Gül’ün oyunlarının bitmeyeceğini, 5 yıl daha Köşk’te kalabilmek için her yolu sonuna kadar deneyeceğini ve de “her an her şey olabilir” diye yazan bir gazeteci olarak (19 Haziran tarihli yazıma lütfen tekrar bakınız-aht) gece yarısı mesaime devam ettim. Toplantıdan çıkan Erdoğan’ın çok yakın bir danışmanından duyduklarım sürecin ne kadar kırılgan olduğunu ve hâlâ her an her şey olabilirin tipik bir kanıtıydı. Yakın danışman sorularıma tek yanıt verdi:
“Başbakan kafasında Cumhurbaşkanı adaylığını çıkarmış. Cumhurbaşkanı ile son bir kez daha görüşme yapacak. Abdullah Gül’e aday olmasını önerecek herhalde. Tam mutabakat sağlanırsa beş yıl daha Abdullah Gül ile devam edebiliriz.”

“Erdoğan ne yapacak” diye sordum, “Başkanlık sisteminin anayasal zeminini tamamlayana kadar devam” dedi. “3 dönem kuralı” diye devam ettim “artık rafa kaldırılır” şeklinde cevap verdi. Söyledikleri ve yazılmasına müsaade ettiği en kritik cümleler arasında şu da vardı;
“Erdoğan, Başbakanlık için ne kadar Ahmet Davutoğlu’nu dayattıysa. O kadar direnç ve tepki gördü. Partinin dağılma tehlikesi var. Yapılan son anketler de düşük geliyor. Başbakan ilk turda seçilememe riskini de görüyor.”
Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı Gül ile Perşembe günü(yarın) görüşmesi bekleniyor. Erdoğan’ın polit bürosunu aşırı sıkıntı basmış durumda.
Recep Erdoğan dünkü grup toplantısında yaygın algıyı bozacak herhangi bir cümle sarf etmedi ama Meclis’ten ayrıldıktan sonra garip(!) bir şekilde AKP kulislerinde TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun “Anadolu ziyaretleri” konuşuluyordu.

Her şey kesinmiş gibi görünen Ankara’da aslında hâlâ hiçbir şey kesin değil.
Bendenizin işi her zamanki gibi son siyaset kulislerinden fotoğrafı size yansıtmaktı. 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nda görkemli ATO salonundan yeni bir “kardeşim” muhabbetine tanık olabiliriz. Bu Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı adaylığı mı olur yoksa onun istediği koşullarda Başbakanlık ve Genel Başkanlık formülü ile mi olur?.. Yoksa yoksa! Ters Köşke mi olu(nu)r?.. Bekleyip göreceğiz. Tekrar edeyim;
Her an her şey olabilir!..

MİT’in memnuniyeti…
Gündemin sürekli değiştiği memleketimde Diyarbakır’da hainlerin bayrağımızı indirme olayı gündemden düşüverdi. Yargı, süreci soruşturmaya devam ediyor. Hainin yakalanıp göz altına alındığına dair haberler dolaştı, kimliği ise hâlâ açıklanmadı. Sinirlerimizi ve tüm moral değerlerimizi alt üst eden ihanet ile ilgili güvenlik kaynaklarından yeni bir bilgiye ulaştım. O da hain saldırıdan sonra MİT’in hazırlayıp TSK ile paylaştığı bir rapor. Buna göre; MİT, bayrak indirme olayında bölgedeki askerin tavrını olumlu olarak değerlendiriyor. Raporda, “Bayrak indirme olayının ardından terör örgütü PKK’nın direğe tırmanın kişinin vurularak indirilmesi ile 7-8 ilde ayaklanma (serhildan) çıkaracağı, sosyal medya kullanılarak bunu diğer illerde de Gezi’ye benzer kanlı olaylarla yaygınlaştıracağı” ifadelerine yer veriliyor. Bayrağa çıkan şahsın vurulmamasıyla büyük bir ayaklanmanın önüne geçilmesinden duyulan memnuniyete de vurgu yapılıyor.

Hükümetin ayarsız politikaları yüzünden bölgede görev yapan tüm güvenlik güçlerinin işi gerçekten çok zor. Ama anlayamadığım ve cevabını bulamadığım bir soru var;
MİT böyle bir raporu niye olaydan sonra hazırlar?..