Sokağın Sesi…

Sokağın Sesi…
Işıl Özgentürk

Başkan Obama önemli bir konuşma yapacak dediler, konuklarım vardı, ben, “Arkadaşlar orta oyununa benzer bir oyun oynanıyor, ben yatıyorum” dedim. Onlar sabahın dördünde Obama’yı dinlediler. Ertesi sabah “Ne oldu” diye sordum. “Öyle konuştu işte” dediler.
Şaka bir yana, tıpkı Balkanlar’da oynanan ve güzel yurt Yogoslavya’nın parçalanmasına neden olan, bir oyunun çok benzeri Ortadoğu’da oynanıyor. Orada da binlerce çocuk öldü, yirmi binden fazla kadına tecavüz edildi. Batılı ülkeler, “görüşüyoruz, bakacağız” diye yağıp gürlediler. Öte yandan her biri el altından bölgelerine katmayı düşündükleri alanlardaki savaşçıları desteklediler. Ve ortak amaçlarına ulaştılar.
Ne yazık ki böyle oldu.
Peki, kim kazandı dersiniz? Silah tüccarları, ilaç sanayisi ve diğerleri… Peki, burnumuzun dibinde oynanan bu oyun, bizim sokaklarımıza nasıl yansıyor, şöyle küçük bir araştırma yaptım. Buyurun:
Küçük ama bol çeşitli tekstil ürünleri satan bir dükkânın sahibi bir anne, “vallahi” diye söze başladı. “Benim tek bir kızım var. Kimya mühendisliği okuyor, onun için çok endişeliyim, bizden geçti, ona pasaport çıkardım ve yurt dışında yaşaması için gerekli parayı biriktirdim. Durum kötülediği anda onu yurt dışına yollayacağım. Kızımı IŞİD gibi bir örgütün eline bırakamam.”
Ev yemekleri yapan bir başka kadın, bir anne “Ben epey bir zamandır hemen yanı başımızdaki Bağdat Caddesi’ne çıkamıyorum. Çıkmıyorum. IŞİD’den kaçan Ezidilerin yaşadıklarını televizyonda izledikçe, delleniyorum, Bağdat Caddesi’nde keyifle gezen birilerine saldırabilirim.”
Bir başkası, “Ben epey uzun bir zamandır, AVM’lere gitmiyorum. İki nedeni var, birincisi bu beton yığınlarını protesto ediyorum, ikinci nedeni ise açıkça söyleyeyim, korkuyorum. Bir gün bir bomba patlayabilir.”
Bir baba, “Yakın zamanlarda oğlum askere giderse PKK’yle savaşır diye korkuyordum, ama şimdi bin beteri var. Oğlumun askere gitmemesi için elimden gelen her tedbiri alıyorum. Ben onu, kimin eli kimin cebinde bilemediğimiz bir coğrafyada savaşa gönderemem.”
Genç bir adam: “ABD öyle bir hava yarattı ki sanırsın bölgeye atom bombası atacak. Atsa ne olur ki; IŞİD gider mışid gelir. Bu mağdurların bitmeyen bir acayip savaşı. Kendi aralarında bile bir birlik yok! Zaten bu IŞİD nereden çıktı, gökten mi indi? Silah lobisi.
Obama’yı sıkıştırıyor. Irak’a 35 milyon dolar mı, yoksa milyar dolar mı yardım yapacaklarmış. Bu dolarlarla ne alınacak, silah. Kimden alınacak? Yani Amerika bir eliyle verdiğini öbür eliyle alıyor.”
Kahvede kahvesini yudumlayan bir emekli asker: “Hâlâ rehinelerin neden kurtarılmadığını merak ediyorum. Biz Amerika’nın madem müttefiki oluyoruz… Tıpkı, hani bir film vardı, ‘Argo’ diye; gerçek bir olay; Amerika İran devriminde Tahran’da kalan elçilik çalışanlarını müthiş bir oyunla kurtarıyordu. İstese bizimkileri de kurtarır. Bizimkiler yapamaz. Açıkça konuşayım.”
Kuaförde saçlarını yaptıran şık bir kadın: “Anacığım, benim canım kıymetli. Bu IŞİD bir bomba mı patlattı, ben hemen torunları toplayıp yazlığıma giderim. Bir zamanlar, hani bir savaş vardı, füzeler gelip gidiyordu, o zaman ben bütün aile için hazırlıklarımı yapmıştım. Kilo kilo makarna, bulgur yedeklemiştim. Sonra onları konu komşuya dağıttım. Neyse ki o füzeler bize denk gelmedi.”
Kahvede dinlenmekte olan bir inşaat işçisi, “Bu telaş neden? Bize bomba atmalarına gerek yok. Maşallah günde en az on ölümüz var, kimi işte, kimi trafikte ölüyor. Bırakın bunları, şimdi müfettişler inşaatları incelemeye başlamış, bir de baktık bu sabah itibarıyla baretlerimiz gelmiş, bağlantı kemerleri yenilenmiş. Yahu kardeşim şunu başından yapsana. O baretler, kemerler su parasına.”
Bizim kahve böyle, her tür insan var. Bu iki genç de hangi apartmanın nasıl ele geçirilip yıkıma gideceğini heyecanla tartışıyorlar. (Yeni bir işkolu var. Gençler, orta yaşlı kadınlar bu işe soyundular. Dolaşıp yıkılacak apartman buluyorsun, işi bağlıyorsun ve müteahhit sana neredeyse bir kat parası veriyor) Heyecanlılar, para gelecek para!
Onların masasına gidip soruyorum: “İşler nasıl? Siz bu terör örgütü IŞİD için ne düşünüyorsunuz? Amerika gerçekten onları bombalayacak mı?” İkisi de şaşkın bana bakıyor: “Biz işimizle gücümüzle ilgileniyoruz. Pek ne dediğinizi anlamadık.”
Oradan hemen uzaklaşıyorum, onların derdi kendilerine yeter. Orta yaşlı bir kadın var, çok canı sıkılıyor belli. Canımı biraz daha sıkar mıyım bilmiyorum, yanına gidiyorum, “Durumlar iyi mi” diye ortaya bir söz atıyorum. Kadın bana dönüyor, iki çocuğu varmış, biri uyuşturucudan ölmüş, öteki hastanede tedavi görüyormuş. “Keşke” diyor, “bir amaç uğruna savaşarak ölselerdi”. Donup kalıyorum.

Aslında neler oluyor…

Aslında neler oluyor…
Aslı Aydıntaşbaş

Beklenmedik bir hızla gelen IŞİD fırtınası, tüm Orta Doğu’daki stratejik dengeleri tepe taklak etmiş durumda. Korkarım Türkiye, 90’larda Pakistan’ın olduğu duruma benzer zorlu bir döneme giriyor. İşte bölgemizde yaşananların iç yüzü:

5 YILLIK IŞİD SAVAŞI GELİYOR: IŞİD kalıcı. ABD’nin önderliğindeki IŞİD koalisyonu ne kadar genişlerse genişlesin, Obama yönetiminin hava taarruzu ve insansız hava uçaklarının çok daha ötesine geçmesi zor. Ama bunlar IŞİD’i bitirmeye yeterli değil. Çünkü IŞİD’in elinde Musul, Rakka gibi meskun bölgeler ve halk desteği var. Taliban nasıl bitmediyse, IŞİD’de bitmez. Bu durumda tek gerçekçi senaryo, IŞİD’in Irak’tan Suriye’ye uzanan bir Sünni bölgesine ”hapsedilmesi” olabilir. Korkarım IŞİD hayatımızdan kolay çıkmayacak; önümüzdeki 5 yıl konumuz bu olacak.

TÜRKİYE YAPTIKLARINI ANLATAMIYOR: Türkiye’nin IŞİD karşıtı koalisyona katılmak konusundaki çekinceleri malum. IŞİD bizi rehin almış durumda. Sadece 49 rehine değil, örgütün Suriye sınırımızın hatırı sayılır bir bölümüne hakim oluşu ve yüzlerce TC vatandaşının IŞİD saflarında oluşu da Türkiye’yi ”savunmasız” ve ”kırılgan” yapıyor. Elimiz kolumuz bağlı. Tabii gerçekte Türkiye hiçbir şey yapmıyor değil. Medyası Türkiye’yi pasif kalmakla suçlarken, aslında Ankara ve Washington arasında sessiz bir işbirliği var. Ağırlıklı olarak kuzey Suriye’de MİT-CIA işbirliği çerçevesinde şekillenen, askeri ayağı kısıtlı olan bir işbirliği bu. Amerikalıların beklediği düzeyin altında, ancak kamuoyunun bildiğinden daha fazla. Gel gör ki, kimse çıkıp bunu anlatamıyor…

ANKARA’NIN İMAJI SARSILIR: Bu durum da Türkiye’nin içeride ve dışarıda ciddi anlamda prestij kaybetmesine neden oluyor. Memleketin yarısı, Ak Parti hükümetinin IŞİD’i kalben ya da aktif olarak desteklediğine inanıyor. Yabancı medyada ise üst üste ağır yazılar çıkıyor. Son 48 saatte bile Wall Street Journal gazetesi bir başyazıyla IŞİD karşıtı koalisyona katılan Türkiye’nin artık ”müttefik” sayılamayacağını, New York Times ise IŞİD’in kaçak petrol ihracatının Türkiye üzerinden yapıldığını yazdı. Ankara IŞİD karşıtı mücadelede ”ortada” durduğu sürece, bu furya devam edecek ve, işin kötüsü, Türkiye’den kimse çıkıp bu algıyı değiştirmek için aksini söyleyemeyecek…

PKK MEŞRUİYET KAZANIYOR: PKK ise, Türkiye’nin yaptığının tam tersini yaparak yaklaşık bir yıldır kendini IŞİD’e karşı konumlandırıyor ve her fırsatta bunu bas bas bağırıyor. Rojova’da 8 aydır IŞİD’e karşı giriştiği kıran kırana mücadele veren PKK, en son Şengal’de Ezidiler için insani yardım koridoru açılması ve Mahmur’un savunmasında öne çıktı. Bu durum uluslararası kamuoyunda örgüte yönelik beklenmedik bir sempati dalgası yaratmış durumda. Yazı üstüne yazı. İçinde kadınların olduğu laik bir yapının Orta Çağ metotları kullanan bir örgüte karşı kıran kırana mücadele ediyor oluşu, Batı’nın PKK’ya bambaşka bir gözle bakmasına neden oldu. Büyük hatalar yapmazsa, PKK önümüzdeki dönemde bu sempati dalgasını meşruiyet zeminini genişletmek, kendine yönelik kısıtlamaları kaldırmak için kullanacaktır. Kısacası Batı, Rojova’da PKK’yı muhatap alır hale gelirse şaşırmayın…

İMRALI’YLA MÜZAKERE HIZLANIYOR: Ankara’da bu ”önlenemez” durumun farkında ki, son dönemde İmralı’daki görüşmeler ciddi anlamda derinleşti. Bu süreç hızlanacaktır. Türkiye’nin Rojova’ya yönelik ambargoyu hafifletmesi de, geçen hafta Özgür Suriye Ordusu içindeki Ankara destekli gruplardan Tevhid Tugayları’nın PYD’yle ittifak anlaşması imzalaması da tesadüf değil. Ankara’nın PKK’yla başlattığı çözüm sürecinin artık yepyeni bir ”stratejik” ayağı var. Gerçek şu ki, Ak Parti hükümeti bile Orta Doğu’da İslami radikalizm ve mezhep çatışmasının devam edeceğinin, Türkiye’nin bunu ancak (Zübeyir Aydar’ın terimiyle) ”bir Kürt setiyle” göğüsleyebileceğinin farkında. PKK da bunun bir parçası…
Dedim ya, tüm kartların yeniden karıldığı, eski düşmanlıklardan yeni ittifakların yeşerdiği çok çok değişik bir döneme girdik…

Hayatımızdaki bütün ‘yeni’likler kapitalizmin şanlı kalesi olarak varlık buluyor!

Hayatımızdaki bütün ‘yeni’likler kapitalizmin şanlı kalesi olarak varlık buluyor!
Fatma Barbarosoğlu

Yeni, tüketim çağının en sevgili sıfatı.

Tüketimin hızı, henüz gelen yeninin eskimesine bir hayli zaman olan ‘muhkim’i, suni olarak eskitebilme kapasitesine bağlı.

Modalar, trendler yapısal olarak henüz eskimesi mümkün olmayanın, imaj olarak eskitilmesini sağlar.

Modern zamanlar yeniye meftundur.

Kadim dönemlerde ise yeniye şüphe ile bakılır. Nev zuhur işlere mesafe korunur, henüz denenmemiş olana teslim olmak cahillerin ve çocukların hanesinde kayıtlı tutulur.

Şu atasözünde mesela hem yeni olana hem de Türkmenlere olumsuz bakışın izini görmek mümkündür: Türkmenler bi yeniye bi de deliye düşkün olur.

Dante İlahi Komedya adlı eserinin ön habercisi olan ‘Yeni Hayat’ı 1292′de yazmaya başlamıştı, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu yıllarda.

Lakin bizde ‘Yeni Hayat’ın konuşulmaya başlaması Tanzimat ile birliktedir. Meşrutiyet döneminde ‘Yeni Hayat’ın yeni kadınını, yeni aileyi inşa eden metinler ortaya konmaya başladı. Eski ile yeninin iş içe geçtiği bu dönemde, genç kuşak ‘epistemik kopuş’u tercih ederek yeni bir hayat tasavvuru üzerine fikrini ziyadesiyle yordu. Bakınız Ziya Gökalp’in ‘Yeni Hayat’ adlı kitabı.

Bu gün biz yeni sıfatını kullanmaktan ziyade, 21 Yüzyıl’ı kavramak için çaba harcamak zorundayız. Gelmekte olan ‘yeni’nin yıkımına odaklanarak.

Berlin Duvarı’nın yıkılması, Afganistan’ın işgali, Körfez Savaşı, Sovyetler Birliği’nin dağılması, Körfez Savaşı, Irak’ın işgali, Arap Baharı, Suriye’nin parçalanması, Türkiye’nin uğradığı mülteci akınları, küresel ekonominin ortaya çıkardığı 21.Yüzyıl köleliği, maruz kaldığımız internet devriminin zamanı ve mekanı imha eden hoyratlığı.

İçinde yaşadığımız zaman bu.

Ne ki hiçbir zaman tamamını göremiyoruz. Maruz olduğumuz iletişim devrimi, bütünü görmemizin önündeki en büyük engel.

Anlayamadıkça karamsarlaşıyoruz, karamsarlaştıkça şikayet katsayımız artıyor. Orta kuşak olarak kendimizi şikayetin konforuna teslim edip, gençler ile mesafemizi giderek açıyoruz.

Oysa içimizde en masum olan gençler.

21.Yüzyıl’da özellikle gençlerin en büyük sorunu ne kendilerini ne de çağın getirdiklerini anlayamamaları üzerinden düğümleniyor. Bizim vebalimiz tam bu noktada başlıyor.

Gençler anlayamıyor da orta kuşak olarak biz pek mi iyi anlıyoruz?

İtiraf edersek bir şey kaybetmeyiz.

Anlamıyoruz, anlamak için çaba sarf etmek yerine şikayet ediyoruz. Çünkü anlamaya çalışmak akıntıya karşı yüzerek kıyıya varmak demek.

Şikayet etmek kolay, deniz kenarında ayaklarını suya hafif daldırarak, engine karşı efkarlı bir bakış. Tamam.

Gençler bozuldu diyoruz. Yozlaştı kelimesini cümle içinde kullanınca piri pak arınma yaşadığımızı zannediyoruz.

Oysa tek parça bir gençlik yok. Açılan açı en ziyade gençler arasında. Bir tarafta kendi fani bedenine hayran bir gençlik var diğer tarafta bilgili ve birikimli gayretli bir gençlik var. Bizim kuşaktan çok daha bilgili ve birikimli olan gençliği neden göremiyoruz! Onların çalışmalarını görmek yerine niye her şeyin ‘İslamca’sını tüketmeye talip moda-gençliğe odaklanıyoruz!

Çünkü tüketirken tükenenlerin alevi geçici, lakin parlaktır. Şikayete başlamadan önce gözümü kamaştıran onların ‘görüntü’sü oluyor.

Aklı başında sosyalistlerimiz bile bu kadar bölünmemiştik, ne ara bu kadar kötü olduk cümlesini kurunca köklü bir eleştiri getirdiğimizi sanıyor.

Her şeyin çok hızlı değiştiği, değişim hızının geometrik bir artış gösterdiği zamanda yaşıyoruz.

Değişimin yol haritasını kaybetmemek için hayatımızda olan bitenler hakkında, siyasetin, ekonominin, teknolojinin etkisini önce birbirinden bağımsız olarak analiz etmeli sonra bunların oluşturduğu değişimin bireyin ruh dünyası, gündelik hayat iletişimi üzerindeki baskılarına odaklanmalıyız.

Ay enerjisini güneşten, insan enerjisini insandan alır.

Enerjimizi kimin için ne adına tüketiyoruz!

Hep beraber ses verdiğimiz konunun sadece kadınlar plajı olmasında sizce bir tuhaflık yok mu!

Kadın sahilleri için herkes seferber. Peki ama daha 19. Yüzyıl’ın ortalarına kadar hiç kimse denize girmez iken neden şimdi birden hayatımız yüzmezsem ölürüm takıntısına büründü.

Yanlış anlaşılmak istemem. Kadınlar plajı olsun. Erkekler plajı da olsun.

Anlayamadığım deniz deyince mekan kullanımında herkes bu kadar duyarlı olurken, neden vaktin bereketleneceği, üretim üzere kullanılacağı mekanlar için ölü suskunluğu hakim !

Kadınlar plajında en fazla bir ay kalabilirsiniz. Ama insani şartlara sahip semt kütüphanesinden 12 ay istifade etmeniz mümkün.

Alt katlarda annelerin minik bebekleri, çocukları ile birlikte kullandığı rahat mekanlar; üst katlarda yeni bir dil öğrenmek için kurulmuş dil laboratuvarından DVD koleksiyonuna, yeni çıkan kitaplardan klasik eserlere kadar zengin bir koleksiyona sahip sessiz mekanlar.

Aydınlık, temiz ferah bir ortam.

Koca Türkiye’de böyle özelliklere sahip tek bir kütüphane yok.

Bunu tuhaf bulan bir ben miyim?

Neden farklı gençleri gördüğümüzün ip ucu tam burada gizli. Ben kütüphanede çalışmak için sıra bekleyenlere, siz kadınlar plajından gelen disko havasına odaklanıyorsunuz.

Kadın sahilleri için bu kadar seferber olan zihniyetin şehirde, okulda, üniversitede çalışılabilir şartlara sahip kütüphane olmayışına hiç odaklanmaması niye kimseleri şaşırtmıyor?

Kadınlar okuyor, kadınlar çalışıyor ama kadınların çalıştığı mekanlarda kreş yok. Kreşsizliğin kadınlar plajı kadar gündem olmamasında sizin canınızı acıtan bir duyarsızlık yok mu?

Hakimi olduğumuz mekanlara merdiven altı mescit yaparak, sahillere kadınlar plajı kondurarak kullandığımız zamanı ve mekanı İslamileştirmiş olmuyoruz.

Dikkat buyurun hayatımızdaki bütün ‘yeni’likler kapitalizmin şanlı kalesi olarak vücut buluyor.

12 Eylül Şiddetleniyor!

12 Eylül Şiddetleniyor!
Emre Kongar

Siyasal tarihimizde 2 tane 12 Eylül var:
İlk 12 Eylül, 1980 yılında bir askeri darbeyle yaşandı:
Türkiye’ye bol geldiği iddia edilen 1961 Anayasası’nın hacamat edilmesi için yapılan 12 Mart 1971 askeri müdahalesinden sonraki daha kalıcı ve kapsamlı olan ikinci darbeydi.
Elbette ortam da hazırdı; ya da hazırlanmıştı…
Ülkede güvenlik kalmamıştı; günde ortalama 6-7 genç öldürülüyordu…
Büyük birikimler, politikacılar, yazarlar, gazeteciler suikastlara kurban gitmişlerdi…
Ekonomi bozulmuş, kriz başlamıştı…
Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılamamış, siyasal rejim, sorun çözme konusundaki işlerliğini yitirmişti…

***

Bu ortamda yapılan askeri darbe, sol-sağ cinayetlerini önleyerek pek çok kişinin hayatını kurtardı belki ama ülkenin geleceğini kararttı:
1961 Anayasası’nın özgürlükçü yaklaşımı tümüyle rafa kaldırıldı…
Siyasal partiler, sendikalar, sivil toplum örgütleri kapatıldı…
Siyasette sol kanat bütünüyle ezildi, ortam sağa, dincilere açıldı…
YÖK kuruldu, üniversiteler, ilkokul derekesine indirildi ve tümüyle denetim altına alındı…
Din eğitimi, anayasaya girdi…
Ve bu rejim, yapılan referandumla halk tarafından yüzde 92 ile onaylandı!

***

İlk 12 Eylül, 2010 yılındaki ikinci 12 Eylül’e giden yolu zaten döşemişti…
Orta sağ partilerin basiretsizliği ve İslam adına terör yapanlara karşı oluşan uluslararası konjonktür, güya demokratik kurallar içinde çalışacağını öne süren, din ekseninde örgütlenen AKP’yi, bu ortam içinde iktidara getirdi…
AKP, sözde liberallerin, eski solcuların, sözde demokratların ve İslam adına yapılan teröre çözüm arayan ABD ile AB’nin desteğiyle Türkiye’yi “yeniden biçimlendirmeye” başladı…

***

İkinci 12 Eylül 2010 yılında anayasal darbe olarak geldi:
Aynen birinci 12 Eylül’ü kurumlaştıran referandum gibi yine bir referandumla, yargı, siyasal iktidarın denetimine verildi…
Yargı ve bağımlı hale getirilen bağımsız kuruluşlar ve yandaş sermaye aracılığıyla medyaya da el kondu…
Kaldırılacağı vaat edilen YÖK, kaldırılmak bir yana, daha da güçlendirilerek üniversiteler susturuldu…

***

Şimdi her iki 12 Eylül de bütün şiddetiyle sürüyor…
İktidar ortakları, AKP ile Gülen Cemaati arasındaki kavga, yine yargı üzerinde kilitlenmiş görünüyor…
Bu arada demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti güme gidiyor!

İnternet’e Büyük Gözaltı ve Kişisel Mahremiyete Büyük İhlâl…

Torba Yasada Orwell Maddesi: İnternet’e Büyük Gözaltı ve Kişisel Mahremiyete Büyük İhlâl…
Füsun Nebil

Biz artık alıştık bu tür hilelere. Torba yasa yapıp, “baskın” şeklinde, son anda bir maddeyi sokuşturuverirseniz, hem tartışma daha az oluyor, hem de madde fazla değiştirilemeden geçiriliyor. Gerçi maddeler her halukarda fazla değişemiyor. Ne de olsa demokrasi ve milli irade var!!

Katıldığım bir toplantıda, bir hakim hanım “bu kanun yapma methodu çok kötü. Hangi torba kanun, hangisi diye takip etmekte zorlanıyoruz” demişti. Ama tersinden bakarsak, amaç da bu gibi zaten. Yeni geçen internet maddesine bakarken bunu düşündük.

Torba Yasa Tasarısı’na, TBMM Genel Kurulu’nda yapılan dünkü görüşmelerde son dakikadaki önergelerle tüm internet trafik bilgilerinin, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nda (TİB) toplanması eklendi. TİB Başkanı’nın talimatıyla internete resen (başvuruya gerek kalmadan) erişim engelleme yapılacak hallere, “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi” durumları da eklendi.

Gül Değiştirtmişti

Bu madde aslında yeni değil. Cumhurbaşkanlığı döneminde, Gül’ün önüne gelip, güya değiştirilen madde. Ama milli irademiz “illa benim dediğim olacak” modunda. Dolayısıyla tekrar önümüze sürüldü.

Maddenin en önemli özelliği “takip”. Yani bundan sonra herkesin internet seyrüseferi TİB’in elinde olacak. Yani, hangi gün, hangi saatte, hangi siteye girdiniz ve orada ne kadar kaldınız bilgileri artık merkezi olarak TİB’in sunucularında toplanacak. Hani yetkililerin “o kadar kapasite nerede?” dedikleri sunucularda.

Bu bilgiler üzerinden coğrafi yer bilgisi almak da mümkün.

“Daha önce nasıldı?” derseniz.. İnternet Servis Sağlayıcılar (ISS) bu verileri, belirli bir süre boyunca kendilerinde tutuyorlardı. Neden tutuyorlardı? Örneğin internette birisi kendisini gizleyerek ya da gizlemeden, birisine hakaret etti diyelim. Hakaret edilen mahkemeye gittiğinde, mahkeme ISS firmaya başvuruyor ve o gün, o saatte kimin bağlandığını soruyordu.

Neden belli bir süre tutuluyor? Çünkü bu mahkeme süreci tahmin edeceğiniz üzere zaman alıyor. Bu zamana karşı makul bir süre bu veriler tutuluyor. Sonra siliniyor.

Neden siliniyor? Çünkü bu bilgiler “kişisel mahremiyet”e giriyor. Sizin hangi siteye girdiğiniz, ne yaptığınız sizin kendi gizliliğinizdir.

İşte şimdi bu bilgiler TİB tarafından merkezi olarak toplanmaya başlıyor.

Peki TİB’de toplanması ile ISS’lerde toplanması arasında ne fark var?

Zaten temel soru da bu. BTK yetkilileri bu konuda bir algı yönetimi ile “AB’de de toplanıyor bu bilgiler” savunması yapıyorlar. Çok doğru; bu bilgiler AB’de de toplanıyor. Ama yukarıda belirttiğimiz en önemli husus nedir; “Kişisel mahremiyet”.

AB’de toplanan bu bilgiler konusunda, ISS tarafında “kişisel mahremiyeti koruyan” önemli kurallar var. Bu bilgilere bakmak için ise ancak “mahkeme kararı” ve “suç şüphesi” gerekiyor. Üstelik toplanan bilgiler saklanamıyor. Ancak mahkeme işlemlerini gerçekleştirecek bir süre boyunca tutulabiliyor.

Ama en önemlisi, bu bilgilerin merkezi toplanması. Yani “profilleme” yapılmasının yolunun açılması. Bu bir anlamda Orwell Dünyasının gelmekte olduğunu gösteriyor.

Kısacası yeni eklenen madde tamamıyla “kişisel mahremiyete” aykırı. Yine tekrarlayalım; “özel hayatı koruyacağız” denilerek getirilen internet değişikliklerinin hepsi aslında özel hayatı ihlal etmek için getiriliyor.

Bunu Neden Yapıyorlar?

Böyle bir maddenin temel nedeni, Twitter, Google gibi firmaların kullanıcılarının IP verilerini vermiyor olmaları. Örneğin şu meşhur FuatAvni olayında, son zamanlarda neredeyse alaya varan ifadeler var ama hala kimliği tespit olunmadı.

Ama İnternet “bağlı (connected)” bir dünya. Ordan bulamazsanız, burdan bulursunuz. Mesela Twitter’a belli bir saatte giren tüm IP’ler elinizde olursa, zaman içinde eleye eleye, kim olduğuna ulaşma olasılığınız var.

Bahane Neydi?

TBMM”de yapılan görüşmelerde, bu değişikliklerin nedeni açıklanırken, “Bir trafik bilgisi mahkeme tarafından talep edildiğinde bu bilginin temin edilip mahkemeye sunulması en az 1 aylık bir süreci kapsıyordu. Bu da birçok konuda gecikmeye neden oluyordu. Trafik bilgilerinin TİB’de tutulmaya başlanmasıyla birlikte, hâkimler bir karar verdiğinde hızlıca hareket etme imkânı olacak” denildi.

Ulusal Güvenlik ve Kamu Düzeninin Korunması

Yapılan bir diğer değişiklikle de, TİB Başkanı’nın talimatıyla internette resen erişim engelleme yapılacak hallere, “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi” durumları da eklendi.

Buna göre söz konusu nedenlerden bir veya bir kaçına bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, internette erişimin engellenmesi TİB Başkanı’nın talimatı üzerine, TİB tarafından yapılacak. Böyle bir durumda erişim sağlayıcı engelleme kararını 4 saat içinde yerine getirecek. Engelleme kararı 24 saat içinde mahkemeye sunulacak ve hâkim 48 saat içinde kararını açıklayacak.

Bu kapsama örneğin, “Gezi parkında şurada toplanalım” gibi Twitter mesajları dahil olabilecek çünkü kamu düzeni kapsamına girecek.

Orwell Dünyasından Kaçış

Bu dünyadan kaçış var mı? Biz eğer Anayasa mahkemesi bu duruma dur demez ise, ya da İnternet Camiası sesini daha yüksek çıkarmaz ise, bağların gitgide daha çok sıkılaştırılacağını düşünüyoruz. Yani George Orwell dünyasına iyice hoşgeldiniz.

VPN, HTTPs, vsvs bunlar şu anda olmaz şeyler olsa da, herşeye bir çözüm bulma çalışmaları devam ediyor. Ne kadar başaracaklar bilemiyoruz. İnternet, IGF sırasında başta Vint Cerf tarafından olmak üzere pek çok internet uzmanı tarafından belirtildiği üzere, merkezi olmayan bir yapı. Üstelik üzerinde “ortak akıl” var. Bu ortak akıl, devletlerin ya da şirketlerin geliştirdiği herşeye bir cevap veriyor. Bunu da not edelim.

Ama ülkemizdeki internetle ilgili sivil örgütlenmeler, dernekler yeterince çalışmıyorlar. İnternet kullanıcıları da haklarını arıyor değiller. Belirtmeden geçemeyeceğim.

‘İleri Demokrasi’de Emekçi Hakları…

‘İleri Demokrasi’de Emekçi Hakları…
Emre Kongar

“İleri Demokrasi” rejimi, işçi haklarını işçi cenazelerine, işçi cenazelerini de polisin TOMA’lar ile müdahalesine dönüştürdü!

***

“İleri Demokrasinin” “ekonomi-politik” modeli kısaca şöyle işler:
Kaynak oluşturma:
Özelleştirme yoluyla elindeki varlıkları ve hizmetleri satarsın…
Devlet bankalarından ve dışardan kredi bulursun…
Vergi ve sosyal güvenlik reformu adı altında, halkın gırtlağına basar, özellikle işçinin, memurun, köylünün, esnafın, serbest meslek sahiplerinin canlarına okur, yeni fonlar bulursun.
Kaynak tahsisi:
İhale yasasında, her karşılaştığın sorunu aşmak için yüzlerce değişiklik yaparsın…
Arsa tahsislerini, özelleştirmeleri, yandaşlarına verirsin…
Yasaları ve yönetmelikleri değiştirerek yandaşlarına her türlü ayrıcalığı sağlarsın.
Tahsilat:
Medyadaki mülkiyet yapısını kendine bağlı hale getirmek için yandaşlardan para toplar, “havuzlar” oluşturursun…
Oy istemek için halka dağıtacağın kömür ve kuru gıda gibi temel ihtiyaç maddelerini yandaşlarından alırsın…
Kendi payını da unutmaz, paraları ayakkabı kutularına, kasalara nakit olarak istiflersin, sıkışınca evdekileri sıfırlar, gayrimenkule yatırırsın.
Eleştirilerin bastırılması:
Önceden, bu düzene muhalefet edebilecek olanları, çeşitli bahanelerle içeri tıkarsın…
Gezi Parkı Direnişi gibi, 17 Aralık, 25 Aralık gibi, Soma Felaketi, Torunlar inşaattaki işçi ölümleri gibi olayları, “İhanet”, “Çete”, “Komplo”, “Darbe girişimi”, “mesleğin fıtratında var”, “çalışanların ihmali” diyerek hem savuşturur hem de cezalandırırsın.
Kâr maksimizasyonu:
Bu modelin kârlılığını artırmak için, emekçi sömürüsünü görülmemiş boyutlara taşırsın…
Bunun için, bütün bilimsel ve demokratik uyarılara kulaklarını tıkar, yasaları ve yönetmelikleri değiştirir, bununla da yetinmez, “kamu yararı var” diyerek, onları da aşan, özel çalışma izinleri verirsin.

***

Emekçiler, hem yeraltında hem yerüstünde ölmeye başlar…
Artık tek hakları, cenaze kaldırmak hakkıdır…
Ama bunu bile onlara çok görür, cenazeleri de TOMA’larla basarsın!

Asansör, tanker, otobüs sıra şimdi hangisinde?

Asansör, tanker, otobüs sıra şimdi hangisinde?
Tunca Bengin

Ülkedeki “yoktan” yere ölümleri engellemek için öncelikle kaza ve cinayet gibi tanımlamaları yeniden yapmak ve cezai yaptırımlarını buna uyarlamak kaçınılmaz… İşte en çok işçi ölümünün meydana geldiği inşaat sektöründeki facia nedenleri:
Asansör düştü, inşaat, iskele çöktü, halat koptu ya da şantiyede yangın çıktı…

Bunların tamamı iş ve işçi güvenliğinin önemsenmemesinden kaynaklanan olaylar. Muhatabı kim? işveren ve onu denetlemekle görevli devlet. Ama biz ne yapıyoruz? Kitaba yazdıklarımızı umursamıyor olay olduğunda da kaza deyip geçiyor ve yenisi olana dek de unutuyoruz…

Aynı durum Avcılar’da üst geçite çarpan tanker için de geçerli. Neydi faciaya yol açan sürücünün tutuklanma gerekçesi? Taksirle ölüme sebebiyet vermek. Yani, dikkatsizlik ve istemeyerek gerçekleşen bir suç. Pes… Aslında bu olası kast, hatta organizeye(!) kadar gidebilecek bir suç. Niye mi? Anlatalım; damperi açık tam gaz giden bir tankerin faciaya neden olmaması mümkün mü, üstelik de olmaması gereken bir saatte ve yerdeyken? Peki, bu tankerin oraya girmesini engelleyecek polis var mı? Yok. Devam edelim, TSE’nin 2010’da önerdiği “Damper açılır ya da tam kapanmazsa araçların hızının 10 kilometreyi geçmesini sınırlayacak” tertibatın neden uygulanmadığını sorgulayan oldu mu? Yooo.

Asansör ya da tankerler böyle de diğerleri farklı mı? Ne mümkün. İşte yollarda yanan otobüslerin durumu. Bugüne kadar 30’un üstünde otobüs yandı, bir çok insan öldü. Oysa iki sene önce çıkan (26 Haziran 2012) bir yönetmelikle 1 Ocak 2014 tarihinden itibaren tüm otobüslerde yangın alarm sistemi olması zorunlu hale getirilmişti. Buna göre; her otobüse sensörlerden oluşan ekranlı bir düzenek konulacak, olası bir kıvılcımda da sistem şoförü sesli ve görüntülü olarak uyaracaktı. Konuldu mu? Hayır, çünkü; o yönetmeliği çıkaran bakanlık ve TSE hangi cihazların önerileceği konusunda ancak harekete geçti ve tarafları toplantıya çağırdı. Ne zaman? Yönetmelikte öngörülen yürürlük tarihinden 8 ay sonra… (14/08/2014)

Partiye iktidar olmak

CHP’nin 18. Olağanüstü Kurultayı’yla ilgili en anlamlı yorumu yerel seçimlerde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday gösterilen Mansur Yavaş yaptı:
“Hedefiniz partiye iktidar olmak”
Yavaş çok haklı, kurultaydan akılda kalanlar ne? Parti içine yönelik “ince”,“sert” mesajlar ve de milletvekilliği kapısını aralayan parti meclisine girebilmek için sabahlara dek süren kulisler…

Peki ya sokak? İki günlük kurultayda ülke geneline dönük, günlük sorunlara çözüm öneren ve sokaktaki insana “umut” veren tek bir söz, proje duyduk mu? Hayır, sadece aldığı 415 oyla “partilileri” şaşırtan Muharrem İnce, dokunur gibi oldu ama o da ağırlıkla “kendi sokağının” sorunlarıyla yetindi ve delegelerin hoşuna gidecek laflar etti. Kemal Kılıçdaroğlu ise etrafındaki çekirdek kadronun gazına gelip esti gürledi…

Oysa her ikisinden de sokağın beklentisi neydi? Birleştirici güç olduğunu savunan CHP’nin bu yönde siyaset üretmesi, işsizlik, vergi, eğitim, sağlık ve dış politika gibi konularda somut çözüm önerileriyle halkı ateşlemesi. Örneğin son Cumhurbaşkanlığı seçiminde Selahattin Demirtaş’ın somut proje ve önerilerle meydanlara çıkıp (beğenirsiniz, beğenmezsiniz) oylarını ikiye katlaması gibi…

Tamam, sonuçta bu bir kurultay, partide “iktidar olmak” yarışı ancak bu kafayla, yani sol söylemin ezberleri üzerinden farklılık edebiyatıyla, hele hele kendi pozisyonunu güçlendirmek mantığıyla “sokaktaki iktidarı” yakalamak çok zor. Çünkü bu tezi haklı çıkaran geride kaybedilmiş dört seçim var…

‘Balık adam gönderelim mi?’

Geçen yıl İzmir’de yaşanan sel felaketine ilişkin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Twitter’da ne yazmıştı:
“Bu, siz CHP’lilere ders olsun. Kurtarma aracınız kurtarılacak hale gelirse sizle alay ederlerse bundan ders çıkarmalısınız. Şimdi ‘size balık adam gönderelim mi?’ derlerse kızma yok tamam mı?”

Önceki akşamda aniden başlayan yağış nedeniyle Ankara-Sincan’da sel meydana geldi. Bazı vatandaşlar araçlarıyla birlikte sel sularına kapıldı. Bir çok ev ve iş yerinin yanı sıra araçlar da su altında kaldı. Ama hiçbir yerden, hiçbir kimseden dalga geçer gibi bir mesaj ve söz duyulmadı…

Cesur olmak çok mu zor!

Cesur olmak çok mu zor!
Sanem Altan

Bu aralar bunu düşünüp duruyorum…

Hayatlarımızı istediğimiz gibi yaşayabiliyor muyuz?

Yaşayamıyorsak, ki bence yaşayamıyoruz, neden yaşayamıyoruz?

Bazen de yaşıyoruz elbet, “çılgınlık” yaşadığımız zamanlar oluyor, hayatın o anlarda nasıl genişlediğini, o sırada herşeyin nasıl daha parlak bir hale geldiğini görüyoruz.

Sonra bütün bu gördüklerimizi unutup, yeniden o küçücük bir hapishanelerimize çekiliyoruz sanki…

Ve bir türlü karar veremiyoruz

mutlu muyuz?

***

Ve benzer türlü karar vermemiyorum, mutluluk hissedilen bir şey mi yoksa olunan bir şey mi?

***

Bazen hepimizin aynı anda farklı bahçelerde dolaşmak isteğimizi düşünüyorum.

Nerede değilsek orada olmak

istiyoruz.

İngilizlerin o sözünü seviyorum, “hep başka çimenlerin daha yeşil olduğunu zannederiz” diyorlar…

“İstediğin hayatı mı yaşıyorsun”

sorusu karşısında duraksamamızın

nedeni bu belki de…

Arzularımızın aç gözlülüğü, tatminsizliği ve arzularımızın peşinden gitme konusundaki çekingenliğimiz.

Hep daha çok istiyoruz ama hep daha çok korkuyoruz…

***

İstediklerini sınırsızca ve korkusuzca gerçekleştirmeye uğraşanlara

“çılgın” dememiz, isteklerimizle

yaptıklarımız arasında hep bir farklılık olduğunu ve hep de öyle olacağını

kabullenmemiz, bir şeyi yaşamak isterken bir başka şeyi yaşamayı akla,

kurallara ve hayata uygun bulmamız, hep bu çelişkimizden bence.

Olanı bir türlü sevemememizden..

Olanın dışına çıktığımızda da, karşılaşacağımız binlerce tehlikeden, dikenlerden, uçurumlardan, canavarlardan kendimizi kurtaramayacağımız endişesinden.

İsteklerimizle yaptıklarımız arasındaki bu farklılığı soru sormadan benimsememiz, böyle yaşamanın en güvenli yöntem olduğuna inanmamız, gerçekten yaşamak mı peki?

Emin değilim.

***

Çok istediğimiz, çok özlediğimiz, hep ondan söz ettiğimiz mutluluğa, bu korkularla ulaşamayacağımızı bile bile neden bu kadar korkuyoruz peki?

Neden olduğumuzdan farklı gözükmek, olduğumuz gibi gözükmekten her defasında daha kolay geliyor?

***

Yoksa güvenliğin zevkle ve heyecanla yan yana düşmemesi mi bizi çelişkilere sürüklüyor?

Cesaretle, hiç korkmadan, coşkuyla yaşasak başımıza gelecek belalar daha mı fazla olur?

***

Size de olur mu bilmiyorum, bazen koltukta otururken ya da yürürken ya da sohbet ederken birden yabancı bir şehirde tek başına birini bıraktığım hissine kapılıyorum, kimi terk ettim, kimi yalnız bıraktım acaba diye merak ederken içimde bir sızı oluyor ne olduğunu anlamadan…

Sonra, benim tarafımdan terk edilen kendimmişim gibi bir hisse

kapılıyorum…

O sızı daha da artıyor o an…

***

Ne o terkettiğimi düşündüğüm

parçamı çekip yanıma alabiliyorum,

ne o parçama çekip gidebiliyorum.

Böyle zamanlarda “mutlu musun” sorusu şaşırtıyor bizi işte.

Bu soruyu kendimize sormadan bir hayat kuruyoruz biz de.

Çünkü hepimiz için en tehlikeli

sorulardan biri, şu basit soru oluyor

İstediğim hayatı yaşıyorum

muyum? Ve bunu değiştirecek gücüm var mı?

Yeni Türkiye’nin İlerleme Raporu…

Yeni Türkiye’nin İlerleme Raporu…
Cüneyt Ülsever

*Yeni Türkiye’de de rejimin adı “parlamenter demokrasi”. Yasama, yürütme, yargı arasında “güçler ayrılığı” olmalı. Ancak, “Recep” AKP Genel Başkanı, “Tayyip” Başbakan, “Erdoğan” Cumhurbaşkanı (M. İnce) olduğu için “güçlerini birleştirmiş” bir Yeni Türkiye ile karşı karşıyayız.

*RTE bir “dünya lideri”. AD ile bir emperyal güç olarak “Sünni İmparatorluğu” kuruyorlar. RTE “dünyada istihbaratı güçlü olan ülkelerin farklı ülkeleri dinlememe gibi bir durumu olamaz” deyiverdi. Böylece; Almanya, ABD, İngiltere (bunlar sadece bildiklerimiz) tarafından kevgire çevrilerek istihbaratı magazin seviyesine düşürülen Türkiye’nin emperyal güç falan olmadığını, kendisinin de tırışkadan “dünya lideri” olduğunu RTE yedi düvele bizzat kendi ağzı ile ilan etti. Yeni Türkiye’nin yeni lideri bu kadar dobra!

***

*Bir müttefiki dinleyerek dünyaya rezil olduklarına sadece bizim inandığımız Merkel de, Obama da RTE’yi telefonla olsun arama ihtiyacı hissetmedi. Özür dilemek ise söz konusu bile değilmiş.

*Zaten Türk Hükümeti’nin gazete haberleri dışında dinlemelere dair elinde kanıt bulunmuyormuş. Yedi düvelin kendisini dinlediğini MİT bile medyadan öğreniyormuş.

***

“Hürriyet Gazetesi’nden Tolga Tanış’a konuşan bir Alman Kabine yetkilisi, ABD’nin (Almanya’da) yaptığı dinlemeye dair Berlin’in elinde güçlü kanıtlar olduğunu birkaç kez vurgulamış. Bu şu demekmiş: “Sen de benim dinlediğimi ispatla, ben de senden özür dileyeyim.” (“Türkiye’yi iplemiyoruz.”)

*Tolga Tanış’a konuşan aynı yetkili Türkiye’de liderlerin dinlenmeyeceği konusunda da bir güvence vermemiş. Zaten yetkili, dinlemelerin biteceğini de garanti etmemiş. (“Canımız çektiği sürece dinleriz”)

*Almanya’da muhalefet de iktidarın Türkiye’yi dinlemesinin üzerine gitmiyormuş. Bunun sebebi “son dönem yaşananlardan sonra artık Türkiye’yi kimse ciddiye almıyor” olması imiş.

***

*25 Aralık soruşturması nedeni ile ilgili olarak 96 kişi hakkında takipsizlik kararı alınmış. Başta Bilal Oğlan olmak üzere 96 kişi aklanmış. Demek ki: Paralar katiyen sıfırlanmamış! Zira dosyanın başlangıç aşamasından fezlekenin düzenlendiği 15 Aralık 2013 tarihine kadar alınan tüm fiziki teknik takip, iletişimin tespiti ve kayda alınmasına dair kararlar “görevsiz” mahkemelerce verilmiş! Kayıtlar var (zaten ikinci bir karara dek saklanacakmış) ama kayıt kararı veren mahkeme “yetkisiz” olunca RTE ile mahdumu arasında geçen “kayıtlı konuşma” birden “yok hükmünde” oluveriyor.

*TÜBİTAK bu konuşmaların hecelerden kelime ve cümle türetilerek üretilmiş sahte konuşmalar olduğunu ilan ederek dünyada bir ilke imza atmıştı. Ama nedense “25 Aralık rezaleti”ni aklayanlar kararlarında bu “bilimsel tesbit”e hiç atıfta bulunmuyorlar.

*(Hatırlatalım; “17 Aralık rezaleti” ile ilgili olarak da bakanların evlerine milyar dolarları/Euroları, kocaman kasaları, ayakkabı kutularını “paralelciler” koymuştu.)

***

*Böylece “yolsuzluklarla mücadele”yi ana hedefleri arasına koyarak başa geçen 62. Hükümet ilk günden yolsuzluklara kafa kol girdi ve bir gün içinde yolsuzlukları “yok etti”. Artık yolsuzluk olmayan bir ülkede yaşıyoruz!

*Ayrıca anlaşıldı ki; Adalet Bakanlığı silme “darbeci vatan haini” dolu. Zira “25 Aralık Rezaleti”ni aklayanlar, “25 Aralık Rezaleti”ni ortaya çıkaranlar için “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni cebren ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs ettikleri ortaya çıkmıştır”, diyorlar.

***

Yeni Türkiye’nin İlerleme Raporu’nda yer alan ilgi çeken üç saptama şunlardır:

1) Bundan böyle her türlü soruşturmada “yakalayan” kafadan suçlu, yakalanan kafadan masum ilan edilecektir.

2) O kadar şeffaf bir ülke yaratılmıştır ki, isteyen canının çektiği siyasi lideri sonsuza dek dinleyebilir.

3) Zira derdest edilenin kafadan masum ilan edildiği Yeni Türkiye’de en büyük Türk büyüklerinin çekindikleri/çekinecekleri herhangi bir mesele kalmamıştır.

25 Aralık Kapatılamaz!

25 Aralık Kapatılamaz!
Can Dündar

Ne komik görüntü:
25 Aralık yolsuzluk soruşturmasını yürüten Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Yakub Saygılı’yı Emniyet takibe alıyor.
Yıllarca takip eğitimi veren Saygılı, takip ekibini hemen fark edip atlatıyor. Ardından da dalga geçmek için tweet atıyor:
“Bir takip eğiticisine bir çaylak… Alındım doğrusu…”
Sonra, panikleyen “çaylak”a yardımcı olmaya karar veriyor:
“Endişe etmeyin, Halkalı Kent Hastanesi’nde serum yiyorum. Bitince gelirim.”
Emniyet’in haline bakar mısınız?

***

Ne hazin durum:
Genel Başkan seçildiği kongrede, “Tüyü bitmemiş yetimin hakkına uzanacak eli, kardeşimizin olsa koparırız” diyerek işe başlayan Davutoğlu’nun ilk icraatı, tüyü bitmemiş yetimin hakkına uzanan ellerdeki zinciri çözmek oluyor.
Hükümet, hırsızı salıverirken, onu yakalayan polisin elini zincirliyor.
Devletin haline bakar mısınız?

***

Ne vahim manzara:
25 Aralık fezlekesini satır satır okudum; uzun bir yazı dizisiyle sizlerle paylaştım. 900 sayfanın herhangi bir satırındaki iddia bana yöneltilse dünyayı ayağa kaldırır, suçsuzluğumu ispatlamak için “Hodri meydan, gelin soruşturun” derdim.
900 sayfada hırsızlıkla suçlananlar ne yaptı:
İddiayı belgeleyen polisleri görevden aldı.
İddiayı soruşturan savcıyı sürdü.
İddia dosyasına yayın yasağı koydu.
İddiayı yazanlara dava açtı.
Ve nihayet kendilerine takipsizlik kararı çıkarttırdı.
Şimdi de dosyayı hepten kapatmak için, yolsuzluğu soruşturan polisleri tutukluyorlar.
Peşinden delilleri, belgeleri yok edecekler.
Unutulmasını bekleyecekler.
Türkiye’nin haline bakar mısınız?

***

Ne nafile çaba:
İstediğiniz kadar yakın, silin, imha edin o ses kayıtlarını, dosyaları, fotoğrafları…
Hepsi dinlendi, okundu, görüldü, kopyalandı, kaydedildi bir kere; ebediyen yok etmeniz imkânsız…
Şehir şehir, sokak sokak, hane hane, oda oda, bilgisayar bilgisayar basıp silseniz; yine de nereye gitseniz, gelecek peşinizden; ille çıkacak karşınıza, valla sorulacak hesabı…
Kaçış yok; sonunda yargılanacaksınız.

***

Mülkiye’de bir derste hocamız Mehmet Ali Ağaoğulları, “karşı ütopyalar”ı okutmuştu.
“Ütopyalar”, insanlığın mutlu geleceğinin masallarıdır; “karşı ütopyalar” ise despotizmi haber veren korku romanları…
Ray Bradbury’nin “Fahrenheit 451”i, ikincilerdendir.
1950’lerin Soğuk Savaş ikliminde yazılmıştır.
Bradbury’nin kurguladığı “yeni dünya”da kitap, bir suç unsurudur. Çünkü despotlar, korkar kitabın ışığından; yasaklar okumayı… İtfaiye, ihbarla evleri basıp bulduğu kitapları yakar.
Yine bir baskında, itfaiyeci Montag, kütüphaneden düşen bir kitabı yangından kurtarıp göğsüne saklar. Aydınlanır onunla…
Lakin karısı ihbar eder Montag’ı; o da kaçar, direniş örgütüne katılır. Örgüt, baskıya direnen bilgelerden kuruludur. Her örgüt üyesi, önemli bir eseri ezberlemiştir. Kitaplar, bu “kitap-adamlar”da saklanır.
Her kitap bir adamdır artık; her adam, bir kitap…
İnsanlık mirası, böyle korunur.

***

Evi basılanları, dosyası kapatılanları, bağıracakken susturulanları gördükçe o “kitap-adamlar”ı anımsıyorum.
Bütün suç evraklarının silindiği bu yangın yerinde, hepimiz hafızamızda saklayıp ezberimizde gezdireceğiz o belgeleri…
Taa ki yangının, itfaiyeyi yakacağı güne kadar…