Devletin yeniden inşası…

Devletin yeniden inşası…
Özgür Mumcu

Türkiye uzunca süredir travma üzerine travma yaşamakta. Doğup büyüdüğüm şehir Ankara’nın payına ise bu travmalardan belki de en fazlası düştü. Tren garı, Merasim Sokak, Kızılay intihar saldırılarıyla şehir ardı ardına kalbinden vurulmuştu. 15 Temmuz’da ise iş, savaş uçaklarıyla bombalanmaya kadar vardı.

Dün, Cumhuriyet gazetesinden bir grupla CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’yla röportaj yapmaya giderken hem Ankara’nın hem de memleketin bu sarsıntıyı nasıl atlatacağını düşündüm. Zannederim bir süredir başka bir şey düşünen de yok. CHP Genel Merkezi’nde fazladan bir güvenlik tedbiri alınmışa benzemiyordu. Şehrin üzerine gündüz vakti çöken sessizlik, parti binası için de geçerliydi.

Kılıçdaroğlu’nun da içinden geçtiğimiz sarsıntının nasıl atlatılacağına kafa yorduğu belliydi. Temkinli ama kararlı bir tavırla karşılaştık. Bu tavır cevaplarına da yansıyor.

Bugün röportajı Cumhuriyet’te ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz. Ancak altı çizilmesi gereken, Kılıçdaroğlu’nun darbe karşıtlığı kadar darbecilerle mücadelenin diktaya dönüşmesine imkân vermeme konusundaki kararlılığı. OHAL uygulamalarında hak ihlaline uğrayanlar için bir komisyon kuracaklarını ve ihlal iddialarını burada değerlendireceklerini söyledi. Bu kritik dönemeçte, en azından hak ihlalleri bakımından, muhalefetin demokratik denetim işlevini görmesi, demokrasi ve hukuk devletinin korunması için çok önemli.

Genelkurmay ve MİT’in Cumhurbaşkanlığı’na bağlanması konusundaysa, bu tarz konuların ayaküstü ve tek kişiye dayanarak çözülemeyeceğine inancını belirtti. CHP’nin, TSK’de reform tekliflerini içeren bir çalışma başlattığını söyledi. CHP, Taksim mitinginde “devletin yeniden inşası” fikrini ortaya atmıştı. Somut öneriler bu fikrin de gereği.

Kılıçdaroğlu, Gülenci oluşumun devlete sızmadığını, yerleştirildiğini söylüyor. Bu konuda iktidarı defalarca uyardıklarını da ısrarla belirtiyor. Devletin yeniden inşası meselesini liyakat üzerine temellendirmesini de buna bağlıyor. Dini ya da etnik sebeplerle kadrolaşmanın kurumları çökerttiğinin, devletin ancak güçlü kurumlarla ayakta durabileceğinin de özellikle üzerinde duruyor.

Başkanlık sistemi konusunda kafası net. Bombardımana uğrayan Meclis’in tekrar ağırlığını koymasından yana. Meclis’te kurulan araştırma komisyonunun, darbe girişimini bütün boyutlarıyla araştırmak ve özeleştiri için bir fırsat olarak değerlendirilebileceği fikrinde.

Yani CHP’ye göre, “yeniden inşa” fikrinin ipuçları, liyakate dayanan bir anlayışla kurumların kuvvetlendirilmesi ve parlamenter rejimin ihyasında. Kılıçdaroğlu bu sebeple, HDP’nin dışlanmamasının parlamenter rejim için önemini de vurguluyor.

Taksim’den sonra 4 Ağustos’ta İzmir’de de büyük bir miting düzenleyeceklermiş. Bütün vatandaşları davet ediyor.
CHP cephesinde vaziyet böyle. Darbecilere karşı sert, insan hakları ihlallerine duyarlı, kurumların güçlendirilmesine dayanan bir reformdan ve ısrarla parlamenter rejimden yana.

Elbette bu söylenenler, zaman kaybetmeden somutlaştırılmalı. Yoksa genel geçer sözler ve salt bir iktidar eleştirisinden ibaret kalır. Bu kargaşa günlerinde ise fazla esamisi okunmaz. Umalım ki Türkiye bir daha asla böyle zamanlardan geçmesin ve CHP “Türkiye’nin Birleştirici Gücü” iddiasını yerine getirecek politikaları üretsin.

Hizmet Harekâtı: Hocam, emrindeyiz!

Hizmet Harekâtı: Hocam, emrindeyiz!
İsmail Saymaz

Orgeneral İlker Başbuğ’un tutuklanmadan önce ifade ettiği üzere TSK, Cemaat’in ‘asimetrik psikolojik savaşı’ karşısında yenik düşmüştü. Ve kaybedilen savaşın sonunda Atatürkçü bilinen teğmeninden orgeneraline yüzlerce subay tutuklandı, sanık haline getirildi ve nihayet TSK’dan atıldı. Davalarla gönderilemeyenler; fişlenerek, notları kırılıp baskı altına alınarak yıldırıldı. Bu, ‘gizlenme’ ve ‘tedbir’ konusunda uzman bir grubun TSK’da nasıl yavaş yavaş yerleştiğinin hikâyesi.

İzmir’de 1133 Sokak’taki evin kapısı, 13 Mart 1999 günü yumruklarla dövülüyordu. Kapıyı, üniversite öğrencisi Alpay Akyol açtı. Eve doluşan polisler, Maltepe Askeri Lisesi’nde okuyan Mustafa Soysal ve Murat Yanık’ı içeride otururken buldu. Evde, askeri liselilerin torbalara konulmuş üniformalarından başka, Fethullah Gülen’in kitap ve teyp kasetleri ile Said-i Nursi’nin risaleleri çıktı. Tahmin edileceği üzere ev, Cemaat’in Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) örgütlendiği adreslerden biriydi.

Soysal ve Yanık’ın tanışıklığı, birlikte büyüdükleri İstanbul Sultanbeyli’ye dayanıyordu. Soysal babasız büyümüştü; annesi file örüp satarak evi geçindirebiliyordu. Yanık ise bir fırıncının oğluydu. İki arkadaş ortaokuldayken, Cemaat’in ‘ışıkevi’ denilen evlerine götürülmüştü. “Ağabey” dedikleri sorumluları, onları askeri liseye yönlendirmişti. Bu amaçla ders çalıştırmış, toprak sahada koşturmuş, sağlık kontrolüne bile götürmüştü. Bir gün Ömer, iki gence “Askeri liseyi kazanırsanız sahabe mertebesine ulaşacaksınız” demişti.

Nihayet askeri liseyi kazandıklarında, ‘Ağabey’ olarak, Akyol ile ilişkilendirildiler. Artık Soysal’ın kod adı, İsmail; Yanık’ınki ise Numan’dı. Onlara, Atatürk’ün tecavüzcü ve vatan haini olduğu, askerlerin ipsiz sapsız ve Allah’a küfreden kişiler olduğu anlatıldı. Soysal ve Yanık ise sahabelik makamına ulaşmışlardı. Yani, Hazreti Muhammet’in yol arkadaşları arasına katılmışlardı.

ALTIN NESİL
Gülen’in ‘Altın Nesil’ine dahil edilen Soysal ve Yanık, iki haftada bir okullarından çıkıyor, Cemaat’e ait yakındaki bir lokantada üzerlerini değiştiriyor, sonra da Cemaat’in tuttuğu eve gidiyorlardı. Polis evi bastığında, Gülen’in deyimiyle, ele geçirdikleri ‘devletin kılcal damarlarından’ yalnızca birine ulaşılmıştı.

İzmir’deki baskın, kayıtlara göre 1971’den beri TSK’da örgütlenen Cemaat’e yönelik devletin son operasyonuydu. Erzurumlu vaiz Fethullah Gülen’in lideri olduğu yapılanma, diğer tarikat ve cemaatlerden farklı olarak, önüne devlette yuvalanma hedefini koymuştu. Bu amaçla okullar ve dershaneler açmış, temas kurduğu gençleri TSK’ya, emniyete ve yargıya yönlendirmişti. ‘Altın Nesil’ denilen gençler, 12 Eylül’ün ve sağ iktidarların yardımıyla adım adım devleti kuşattı. 1994 yılında Harp Okulu’nun sınav sorularının çalınmasıyla Cemaat, TSK’ya kitle halinde girme olanağı buldu. Ne var ki Atatürkçü öğretinin taşıyıcısı olan TSK, İslami hareketlerin sızmasına karşı teyakkuz halindeydi. Bu sayede 1984-2003 yıllarında Cemaat’le ilişkili olan 400 subay ve astsubay ihraç edildi.

Fakat 3 Kasım 2002’de tek başına iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 28 Şubat’tan ağzı yandığı için her yıl bir kez yapılan Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantılarında ihraç kararlarına şerh koydu. Seyreden yıllardaki YAŞ’larda hiçbir Cemaatçi subay ihraç edilmedi.

Bu esnada Cemaat, TSK ve emniyette 2006 yılına kadar ‘tedbir’ dediği ‘gizlenme’ yöntemine başvurdu. Gerekirse ibadeti terk edecek, alkol alacak, Cumhuriyet okuyacak, Zülfü Livaneli dinleyeceklerdi.

ERGENEKON KUŞATMASI
Cumhuriyet gazetesine el bombalarının atıldığı, Danıştay’a suikastın gerçekleştirildiği, Cumhuriyet Mitingleri’nin düzenlendiği, AKP’ye kapatma davasının açıldığı, ‘Kızılelma Koalisyonu’nun sokaklara döktürüldüğü ve nihayet Hrant Dink’in öldürüldüğü 2006 ve 2007 yılları, Cemaat için ‘uyanış’ vakti oldu. AKP, güvenlik aygıtında kadrolaşamadığı için ‘ulusalcı tehdidi’ bertaraf edemeyeceğini düşünüyordu. Öteden beri kamuda var olan Cemaat, iktidarın önüne ‘suikast ve darbe planları’ ile geldi. İlk örneği, 2006 yılında ‘Atabeyler’ adlı bir çete kurarak, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a suikast planladıkları suçlamasıyla iki subay ve iki astsubayın tutuklanması oldu. İkinci adım, 2007 yılında Nokta dergisinde yayımlanan, Orgeneral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlüklerdi. Günlüklerde yazıldığına göre TSK’da 2003-2005 yılları arasında darbeler planlanmıştı. Örnek, günlüklerinin tahrif edildiğini iddia etse de, “Bu günlükler nasıl sızdı” sorusunun yanıtı hiçbir zaman bulunamadı. Kaldı ki soranların, ‘darbeci’ olmakla suçlandığı bir devir açılmıştı. Aynı anda AKP ve liberal çevreler, Cemaat’in bu ‘planlarını’ dolaşıma soktu.

Hrant Dink’in ölümünden sonra emniyetteki istihbarat, Terörle Mücadele, Organize Suçlarla Mücadele şubeleri, yargıda özel yetkili mahkemelerin hâkim ve savcılıklarına ‘Cemaat’çi hâkim ve savcılar oturdu. Artık düzenek kurulmuştu. ‘Polis’ ve ‘Savcı’ üniformasına bürünen Cemaat, TSK bünyesinde var olan ‘Ergenekon’ adlı bir illegal yapılanmanın iktidarı yıkacağını ileri sürmekteydi. AKP, siyasal kökeni itibariyle mesafeli yaklaştığı Cemaat’e ‘beraber yürünen’ bu yol arkadaşlığının karşılığında ‘ne istediyse’ verdi.

KOZMİK ODA’YA GİRDİLER
İstanbul Ümraniye’de Mayıs 2007’de bir gecekondu çatısında bulunan el bombaları ile başlayan Ergenekon Davası, sürecin ‘işaret fişeği’ oldu. Ergenekon, halen görevinin başında olan bir generalin tutuklandığı ilk yargılamaydı. Artık TSK’dan içeriye adım atılmıştı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un tutuklanmasıyla sonuçlanan altı yıllık süreçte; Ergenekon’u ‘Karargâh Evleri’, ‘Amirallere Suikast’, ‘Poyrazköy’, ‘Kafes’, ‘Erzincan’, ‘Balyoz’, ‘İstanbul ve İzmir Askeri Casusluk’ davaları izledi. ‘Balyoz Davası’ ile görüldü ki, TSK’nın mahremi niteliğindeki ‘kozmik odasına’ çok önceden girilebilmiş ve ‘senaryo planları’ dışarıya çıkarılabilmişti. Orgeneral Başbuğ’un tutuklanmadan önce ifade ettiği üzere TSK, Cemaat’in ‘asimetrik psikolojik savaşı’ karşısında yenik düşmüştü. Ve kaybedilen savaşın sonunda Atatürkçü bilinen teğmeninden orgeneraline yüzlerce subay tutuklandı, sanık haline getirildi ve nihayet TSK’dan atıldı. Davalarla gönderilemeyenler; fişlenerek, notları kırılıp baskı altına alınarak yıldırıldı. Örneğin, Hava Kuvvetleri’ndeki deneyimli pilotlar sivil havacılığa geçmek zorunda kaldı.

Bütün bu kıyım yaşanırken, TSK’da, Cemaatçi örgütlenmeye dönük 2006’da başlatılan soruşturma kapsamında tek bir şüpheli bile tespit edilip ifadesi alınmadı. Çünkü bu soruşturma yürürken dahi, askeri mahkemeler ve savcılıklar, çoktan Cemaat’in kontrolüne geçmişti.

YAŞ’TA TERFİ EDENLERİN YARISI DARBEYE KATILDI
Bu esnada ‘Altın Nesil’ askeri liseleri ve harp okullarını doldurup bütün karargâhları tuttu. 2008’de harp okullarına sivil liselerden öğrenci alımına başlaması, Cemaat’in elini kolaylaştırdı. Çoğunlukla Cemaat dershanelerinde yetiştirilmiş liseliler, harp okullarına yönlendirdildi. 2013’te sivil liselerden gelenlerin miktarı, askeri liselerden gelenlerin iki katına çıktı. Cemaat’le bir bağı olmayan öğrenciler, şiddete uğratılarak, askeri liselerden ve harp okullarından atılarak, alan temizlendi.

Diğer taraftan, ‘Ergenekon’, ‘Balyoz’ ve türevi davalarla kademeleri özenle boşaltılmış TSK’da 2011’den sonraki YAŞ’larda Cemaatçi diye bilinen subaylar terfi etti. İstatistiksel verilere göre 2012’den 2016’ya kadarki YAŞ’larda albaylıktan generalliğe terfi eden 87 kişiden 48’i 15 Temmuz’daki darbe girişiminde tutuklandı.

AĞABEYLER DİNLEMEDE
Bu darbeci subaylardan biri, Yarbay Levent Türkkan’dı. Yarbay Türkkan, Bursalı fakir bir ailenin çocuğuydu. Lisede okurken Cemaat’le tanışmış ve ‘ağabeyinin’ verdiği çalıntı soruları ezberleyerek, 1989’da Işıklar Askeri Lisesi’nin sınavlarını kazanmıştı. Hafta sonları ‘ağabeylerin’ bulunduğu evlere giderek namaz kılıyor ve Gülen’in kitaplarını okuyordu. ‘Tedbir’ için tuvalette aptes alıyor, göz ucuyla veya zihnen namaz kılıyordu. Gülen’in ‘ilahi bir kimliği olduğuna’ inanıyordu. Türkkan ve diğer ‘Altın Nesil’e verilen tek görev, deşifre olmamaktı. Kendisini gizlemeyi öylesine başardı ki eski Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in emir subayı oldu ve orgeneralin odasına defalarca dinleme cihazı koydu. Cihazı götürüp ‘ağabeylere’ teslim etti.

Türkkan, bu ‘sızma’ sırasında yalnız değildi. O tarihte Genelkurmay İkinci Başkanlığı görevini yürüten Hulusi Akar ve Yaşar Güler’in emir subaylığını yapan Binbaşı Mehmet Akkurt da Cemaat’tendi ve dinleme cihazı koyarken, Yarbay Türkkan’la birlikte davrandı. Türkkan’a göre yalnızca Akkurt değil, 1990’dan itibaren TSK’ya alınan subayların yüzde 60-70’i ‘Altın Nesil’dendi.

Darbe girişiminden bir gün önce, 14 Temmuz’da, Yarbay Türkkan’ı sigara içmek için çağıran ve ertesi gün darbeye kalkışacaklarını açıklayan Genelkurmay Başkanı Danışmanı Kurmay Albay Orhan Yıkılkan da, keza… Yarbay Türkkan sorgulamaksızın “Evet” dedi. Aynı gün kendisinden sorumlu olan ‘ağabeylere’ danıştı. ‘Ağabeyleri’ Türkkan’a “Kimseye söyleme” dedi.

15 Temmuz akşamı Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın odası darbeciler tarafından basıldığında, silahı doğrultanlar içinde, Türkkan da vardı.

‘Hizmet Harekatı’ başlamıştı.

Nihai Darbe Yolda mı?

Nihai Darbe Yolda mı?
S. Sinan KOCAOĞLU

Emekli Kıdemli Üsteğmen, Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Hocası Av. Yrd. Doç. Dr. İur. S. Sinan KOCAOĞLU, Kara Harp Okulu Öğrencilik ve Subaylık Yıllarında Gözlemlediği Feto Üyesi Subay ve Harbiyelilere Dair Analizlerini Aktarıyor.

Sene 1991. Yanlış hatırlamıyorsam Ağustos ayı sonu. Orta ve lise eğitimini “TED Ankara Koleji” ve “Ankara Atatürk Anadolu Lisesi”nde tamamlayıp , babasını hayatının “role model”i olarak kabul ettiği için “Kara Harp Okulu”na yani Harbiye’ye girmiş aklı havada bir gençtim. İleride dört senemin geçeceği, I. Tabur Binası’nın “Prusya Tipi Mimari” tarzında yapılmış hapisvari bahçesinde bir akşam üzeri beton banklara oturmuş sigara tüttürüyor ve bahçede volta atan hiç tanımadığım benim gibi yeşil üniformali askeri öğrencileri izleyerek vakit öldürüyordum. Bilmeyenler için söyleyim. Harbiye, üniversite dengi bir askeri yüksek okuldur. Liseden sonra yazılı, sözlü, beden vs. sınavları ile girilir. Netekim ben de o sene alınan 40 sivil lise kaynaklı askeri öğrenciden birisiydim. Kuleli, Maltepe ve Işıklar Askeri Liselerinin her birinden gelen askeri lise kaynaklı öğrenciler ile birlikte 1200 civarında dönem ahbabı idik. Haliyle orantısal olarak da benim gibi sivil kaynaktan gelenler çok azınlıktı.

Bu gariplerim de ilk kez girdikleri bu yabancı ortamda şapşala dönmüş, ne yapmaları gerektiğini bilememenin çaresizliği içerisinde ortama adapte olmaya çalışıyorlardı. Aynı askeri liseden gelenler ise 4 sene yatılı bir okulda birlikte okumanın getirdiği avantaj ile birbirlerini zaten tanıyorlar ve aralarında muhabbet ediyorlardı. Ben ise zaten asker çocuğuydum. Ama öyle böyle değil TSK’nın tıp dışında ilk akademisyeni idi ve yaratışılı itibarı ile de kimseden korkusuz bir adamdı. Haliyle de sistemde kimsenin gücünün yetmediği, en popüler adamlarından birisi idi. Ordunun ordu olduğu dönemde ne Cumhurbaşkanına ve ne de Genelkurmaya Başkanı’na, kimseye eyvallahı vardı. Dava açıp iptal ettirdiği yönetmelikler, mücadele ettiği usulsüzlükler gözümde onu kahraman yapmıştı.

Ama hakikat şu ki benim subay olmamı istemiyordu. Tecrübesizliğimizin neticesinde kendimizi babama ispatlamak adına doğru veya yanlış bir karar alıp TSK’ya girmiştim. Artık harbiyeli de olmuştum. Ama, aslında pişmandım. Özgürlükten uzak ve erkek egemen bir dünyada, şekli bir askeri disiplin anlayışı içerisinde 9-10 kişilik koğuşlarda dört sene geçirecektim. İşte orada, beton bankın üzerinde babamdan aldığım son ültimatomu düşünüyordum. Babam beni yanına çağırmış ve “Yeminden önce Harp Okulu’ndan ayrılacaksan ayrıl, çünkü yemin ettikten sonra seni asla ayırmam. Buradan ayrılam diye bir şey yoktur; sadece atılırsın. Kimseye de Kocaoğlu’nun oğlu Harbiye’den atıldı dedirtmem demişti”. Dediği söz çok doğruydu. O zamanı hukuki ve siyasal konjonktürü Harbiye’den ayrılmaya izin vermiyordu. Bu okuldan bir kez atılınca da bunun bedeli toplumda damgalanmaktı. Bir de üstüne üstlük gidip haybeye disiplin cezaevinde yatacaktım. Babamın uyarısı beynimde dolanıp duruyordu. Ne yapmalıydım acaba?

FETOCULUK LAFI İLE İLK TANIŞMAM
Tam böylesi dünyevi düşüncelere boğulmuş iken, yanıma Kuleli mezunu olduğunu sonradan öğrendiğim, bundan sonra yazıda “Entel” diye adlandıracağım, kısa boylu ama yıllardır yatılı okulda okumaktan anasının gözü olmuş birisi, şark kurnazı tipli birisi oturdu. Oturur oturmaz da benden bir sigara istedi. Paketi uzattım. İçinden bir tane çekti ve fısıldayarak “Kocaoğlu, çok dikkatli ol, buralar Fetocu dolu” dedi. Sigara otlanmak için yapılan lüzumsuz bir geyik muhabbeti olarak algıladığım bu söze, laf olsunvari bir kafa sallama hareketi ile geçiştirici bir cevap verdim. Ben de istediği etkiyi yapamadığını görünce sesini yükselterek “Fetocu diyorum koçum. Fetocu. Sen asker çocuğusun, sivilden geldin bilmezsin. Dikkatli ol onlara karşı” dedi. Hiç samimiyetim olmayan birisinden üst üste aynı anlamsız lafı ve üstüne üstşük bir de tehditvari bir şekilde işitmenin şaşkınlığı ile bu kişinin yüzüne boş boş bakıp “Fetocu ne demek yahu?”dedim. İşte ağlak/sulugözlü bir imamın isminin kısaltılması ile toplum dilinde pelesenk olmuş, bu saçma sapan kelam ile ilk karşılaşmam o gündür. Bir kaç sigara daha otlanma saiki ile Entel bana hayat hikayesini anlattı. Hatırımda kaldığı kadarı ile diğer pek çok askeri öğrenci gibi sosyo-ekonomik düşük bir aile yapısında gelen Entel’i ortaokulda iken Fethullah Gülen Cemaati kafalamış ve 1987 yılında bunu askeri liseye sokmuş.

O zaman dönemde okuyan öğrencilerin yarısından çoğu bu cemaattenmiş. Sonra, idare bunlardan ve aktivitelerinden huylanmış ve cemaat mensubu bu askeri lise öğrencilerinin çoğunluğunu askeri liseden atmışlar. Entel ve onun gibi pek çok kişi, nedamet getirip, cemaat üyesi diğer öğrencileri ihbar ettikleri için affedilmiş. Entel daha sonra sisteme borcunu ödemek için “Fetoist Avcısı” olmuş. Kendisinin bildiği fetoist aktiviteler takip ve idareye ihbar etmiş. Neyse, anlattığım bu siftah ile dört senelik yatılı ortamda Fetoculuktan tövbekar olmuş dönem arkadaşların cemaatte yaşadıkları hikayeleri dinledim. Zaten yapılacabilek hiç bir sosyal aktivite olmayan bir okulda milletin anlattığı hayat hikeyelerini ezberledim. Subaylık hayatım boyunca da görev yaptığım çeşitli yerlerde, şark görevlerimde, orduevlerinde yapacak iş bulamamaktan dolayı kafayı uyuşturmak için her akşam icra ettiğimiz rakı seanslarında; her kuvvetten subay ve astsubay arkadaşlardan Entel’in anlattığına benzer hikayeleri dinleme fırsatı buldum. Bunların fetoist öz yaşam öykülerindeki benzerlikleri ve ayrılıkları çaprazlama yaparak tetkik etme ve bu husustaki gerçeğe ulaşma fırsatı buldum. Böylece, ordudaki Fetoist meselenin özünü kendimce idrak ettim.

Fetoculuk’un Ordu İle İlgili Yaklaşımı Kısaca Şudur:
Fethullahçılar, yaptıkları aktivitelerin “genel” adı “HİZMET”. [2] Bir de örgüt yapısındaki genelin ve hiyerarşi piramidinde alt seviyelerdekilerden saklanan özel aktiviteler var. Bunların adı ise “HUSUSİ HİZMETLER”. Örgütün, bu husustaki sınırlı sayıda ve gizlilik perdesi altındaki faaliyetleri, Fetoculuğun özellikle “TSK” ve daha sonra “Emniyet” içerisindeki aktiviteler için kullanılıyor. Yani, her neviden askeri öğrenciler, cemaatin bu türden eylemlerinin bizatihi esasını ve odak noktasını oluşturuyor. Bu bağlamda, cemaat açısından polis akademisi öğrencileri ile ilgili aktiviteler “hususi hizmetler” çerçevesinde çok önemli değil.[3] Zira, Türk Devlet yapılanmasında polis, yargı ve istihbarat örgütleri birer tali/sekonder güç. “Türk Silahlı Kuvvetleri” (TSK) ise asli/primer güç. Niye? Çünkü, yargının, emniyetin vs. yaptığı aktiviteler rakip ideolojiyi ve üyelerini sadece sersemletir. Ataların dediği gibi “öldürmeyen her darbe, kişiyi güçlendirir”.

Bu yüzden, öldürücü darbeyi vuracak güç çok önemli. Eh, son hamleyi yapacak, “şah” çekecek ve “mat” yapacak güç kimde var? Sadece TSK’da. Ancak böylelikle, Gülen’in “İslam’ın Son Kalesi”[4] olarak adlandırdığı Türkiye “teslim-i silah” eder ve “The Cemaat”e secde eder. Bu yüzden The Cemaat, TSK’da yapılanmaya herşeyden fazla önem veriyor. Ön bilgi olarak belirtmeliyim ki fethullahçı jargonda, cemaat üyesinin adı “ŞAKİRT” deniliyor. [5] Bilmeyenler için söyleyeyim ki, cemaatin yurtlarında ve evlerinde mecburiyetten kalan bir kısım öğrencilerimden duyduğum kadarı ile, Gülen’in geceleri Hz. Muhammet ve sahabeleri ile görüştüği ve “ehl-i küffar” yani kendinden olmayanlara karşı birlikte strateji geliştirdikleri cemaat yaygın bir kanaat. Hz. Muhammed, Hz. Hamza, Hz. Ali, Mevlana gibi İslam büyükleri ile geceleri devamlı topalntı üzerine toplantı yapıyormuş hocaefendileri. Neyse efenim! Yine Hz. Muhammed’in gökten inerek Fethullah Gülen ile yaptığı manevi toplantılardan çıkan bir sonuç “hususi hizmetler” kavramını ortaya çıkarıyor.

Bu vahiyimsi bildirimlere göre TSK’da alnı secdeye değen subaylara ihtiyaç var. Kim sokacak bu subayları orduya? Elbetteki Allah.[6] İyi hoş, Allah sokacak da, subay demek rütbe demek. Rütbe sadece maddi olmaz. Cemaat’in de Allah’tab Hz. Muhammed’e, Hz. Muhammed’den de Fethullah Gülen’e sadece hakedenlere vermesi için bildirdiği bir takım manevi rütbeler var. Cemaat’in rütbe dağıtım esaslarına göre Kara Harp Okulu öğrencileri 1000; Deniz Harp Okulu öğrencileri 2000; Hava Harp okulu öğrencileri ise 3000 şakirt değerinde. Yani işledikleri her dini eylemden çoluk çocuğu playstation oynatarak kafalayan ve cemaate kazandıran “sıradan/amele şakirtlere”[7] göre 1000, 2000, 3000 kat fazla sevap alıyorlar. Haliyle de altlarından şaraplar akan Adn ve Firdevs cennetlerinde Fethullah Gülen’in sarayına yakın konaklarda kendilerine bahşedilecek çıtır huriler günlerini gün etme imkanları amele şakirtlere göre daha fazla.[8] Neyse! Peki bunlar askeri okullarda İslam’ın emirlerini nasıl yerine getiriyorlar? Çok basit.

XIII. Yüzyılda kapanmış ancak, iddiaya göre Mehdi Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri’nin tekrardan açtığı “İÇTİHAT KAPISI”ile. Fethullah Gülen’in içtihatlarına göre askeri okullarda öğrencilik yapmak bir şakirt için gelinebilecek son nokta. Kemalistlere yakalanmaları gerekli. Bu yüzden hususi hizmetlerde istihdam edilmiş şakirtlerin, namaz, abdest gibi bir takım İslami farzları özel bir şekilde yerine getirmesi gerekiyor. Bu hususi şakirtler, açıkça abdest alamayacaklarına göre, abdesti tuvalet kabinlerinde sanki hacet gideriyormuş gibi almaları gerekiyor. İcab-ı halde ise duvardaki tozlara ellerini vurarak “teyemmüm”vari abdest alabilirler. Abdest işi tamamsa sıra namazda. Ama namazı çaktırmadan kılmak lazım. Nasıl mı? Askier okul öğrencisi İslami açıdann adeta felçli bir kişi gibi. Namaz farz. Ama nasıl kılacaklar dar-ül harpte, ehl-i küffarın merkezinde? Çözüm hocaefendiden geliyor. Muhtemelen Hz. Muhammed gece toplantılarında İslamın değişmez kurallarını The Cemaat için değiştirmiş. Dolayısı ile hususi şakirtler, yani askeri okullardaki Fetocu öğrenciler aynen, boyundan aşağısı felçliler gibi, yani sadece kaş ve göz oynatarak namaz kılmalılar. Böylece kimse onların namaz kıldığını anlamaz. İcap ederse kıbleye dönme zorunluluğu da yok.

Zaten, her vakit namaz kılmakta şart değil. Duruma göre, bu hususi şakirtleri kaçan vakit namazlarını, halinde günde içtima ettirilerek bir ya da üç kere toplamda kılabilir. Entel’den dinlediğim manyakça bir hikaye anlatayım şimdi. Yukarıda anlattığım üzere Fetoculuğundan nedamet getirdikten sonra Fetoist Avcısı haline gelen Entel, aynı dönemde okudukları bir askeri öğrencinin malum cemaatten olduğundan şüphelenmiş. Bu şüphelerini gidip öğrenci bölük komutanına arz etmiş. Bölük komutanı da silsile halinde sınıf subayına/tabur komutanına, o da okul komutanına bu durumu bildirmiş. Sonra, üzerinde şüphe yoğunlaşan bu Fetocu askeri öğrenciyi takibe almışlar. Neyse, bu Fetocu çocuk etrafı iyice kontrol edip tuvalet kabinine girmiş. Entel ve bölük komutanının görevlendirdiği bir kaç kişi de, ardından sessizce tuvalete girmişler. Bir kaç dakika sonra, Entel ve yanındaki avaneleri tuvalet kabininin üzerine çıkıp oğlanı suç üstü yapmışlar. Suç ne mi? Oğlan, tuvalet kapısının alt aralığından ne yaptığı anlaşılmasın diye, farkedilmemek için alaturka tuvalette kakasını yapma vaziyetinde oturmuş, taharet musluğundan kollarını yıkayarak abdest almaya çalışıyormuş. Bunun üzerine, bu acar Fetoist Avcıları, “eller yukarı, kalk ayağa, yakaladık seni en sonunda” diye bağırmışlar. Oğlanı, tartaklayarak yaka paça bölük komutanının önüne götürmüşler.

Tutanak falan tutulmuş. Oğlan atılmış mı yoksa nedamet getirip o da Entel gibi Fetoculuktan ayrılıp, Kemalist güçlere mi katılmış hikayenin sonunu hatırlamıyorum. Ama, Entel’in kahkahalar atarak oğlanı yakaladıkları sıçma pozisyonu dramatize ederek anlatmasını hala unutamıyorum. Peki yukarıda anlattığım bu olay hem Kemalizm ve hem de Müslümanlık açısından ele alındığında şizofrenliğin değil mi? Kaka yapıyormuş imajı vererek abdest almaya çalışan beyni yıkanmış gariban bir çocuk ve onu peşine düşmüş avcı statüsündeki başka gariban çocuklar. Bence her ikisi de ayrı bir tür ruh hastalığı. İsteyen istediği gibi ibadet etsin kardeşim devlete ne? Tapma özgürlüğü var. Peki, dinde olmayan usuller uydurarak askeri okuldaki çocukların cemaat ile psikolojik bağının kopmamasını sağlayan Fethullahçılara ne demeli? Hz. Muhammed ve sahabeler putperestlerin şerrinden korunmak için böylesi usuller mi uydurmuşlar? Yoksa delikanlı gibi neye inanıyorlarsa onun gereğini mi yapmışlar?

ÖZETLE
Bu Fetoculuk bahsinden sıkıldım. Hatta bu konuyu yazmak ve düşünmekten nefret ettim. Bilin ki içimi bayan bu konudan sizleri de sıkmak istemiyorum. Ama anlaşılmalıdır ki Fethullahçılık asla masum bir hareket değildir. Zira, cemaatin kafa kola aldığı çoluk ve çocukların arasından seçtiği en zeki gençlerini askeri öğrenciliğe yollaması son derce bilinçli bir harekettir. Bu yüzden, iddia edildiği üzere, kaşla gözle namaz kılmanın Fethullah Gülen tarafından caiz kılınması, tuvaletlerde gizlice alınan abdestler, içki içiyormuş gibi yapıp içmemeler vs. gibi şizofrenik hareketler üzerine bina edilen “kripto kimlik”ler iyi niyetli bir kısım özgürlüçülerin ileri sürdüğü gibi inanç özgürlüğü ile alakalı bir hamle değildir (bkz. cehenneme giden yol, iyiniyet taşları ile döşenmiştir ne demektir?).

Fethullahçıların “hususi hizmetler” olarak adlandırdığı bu faaliyetin altında hain emeller vardır. Eskiden bu cemaate girmiş ve sonra nedamet getirmiş Denizci Binbaşı bir ahbabıma, deniz harp okulundayken cemaatte kendisinde sorumlu abisi şunu demiş: “Düşünsene! Sen Cenab-ı Allah’ın izniyle Amiral olmuşsun. Filona emir verip boğazdan içeri sokuyorsun ve İstanbul’a göz dağı vermek için çeşitli hedefleri topa tutuyorsun. Kim önümüzde durabilir?” Buna benzer başka bir hikayeyi de eski cemaatçi halen muvazzaf havacı bir subaydan dinlemiştim. Askeri okulda iken cemaatte bu binbaşıdan sorumlu kişi,[9] bu gence “jet pilotu olması gerektiğini, ancak böylelikle savaş jetleri meclisin üzerinden ses hızından yüksek uçurarak ve icap eden hedefleri bombalayarak İslam’ın son kalesini kurtarmaktan bahsetmiş”. Sorarım sizlere? Böylesi bir manyaklık var mı? Sabah akşam, Fethullahçıların kendi haber kanallarında ve gazetelerinde darbecilikten kesin hüküm verilmemiş ve sadece yargılamaları süren kişileri adil yargılamayı etkilemek amacıyla ve herkesi bıktırıncaya kadar devam etmelerini nasıl tevil etmeliyiz? Fethullahçılar, önce asıl kendi gizli hedeflerinin hesaplarını versinler. İnşallah ileride bir seçim yapmak zorunda kalmayız. Ancak, en geç bir on-on beş sene sonra geleceğimiz noktada iddia ediyorum ki otoriter Kemalizm’i mumla arayağız! Zira, Kemalizm genetik yapısı gereği asla totaliter Fetoizm kadar ruh hastası olamaz!

SON SÖZ YERİNE
Okudugunuz yazıyı yazdıktan 6 sene sonra Kelimesi Kelimesine Gerceklesen Hayali Senaryomun Gercek Aktörleri. Fetocu Damadının Gazı ile Darbe Planyan Hava Kuvvetleri Komutanı, Genelkurmay İstihbarat Başkanı Fetocu Korgeneral ve Deniz K. İstihbarat Başkanı Tuğamiral hala aklı başına gelmemiş Kemalist komplo teorisyenlerinin gözünü acar insallah. Kemalistlerin bu ruh hastalıkları yüzünden bu ülke Siyasal İslam ve Feto’ya muhtaç oldu. Umamasam da Kemalistlerin Artık Ders Almasını Dilerim!

Doğrudur! Kemalizm için darbe dönemi kapanmıştır. Kemalist generallerin ve subayların kalbine başarısız olma ve yargılanma korkusu çoktan düşmüştür. Uluslararası konjonktürün bir daha bu ülkede Kemalist darbelere izin vermesi ihtimali muhal görülmektedir. Ancak, bu demek değildir ki ülkemizde darbeler dönemi bitmiştir. Hayır, Türkiye son bir darbeye gebedir! “Ultima Coup D’Etat Religio Fethoisma” yani “Fetoism Dininin Nihai Devlet Darbesi” pusuda beklemektedir. Bu darbenin Fetocu piyonları, alttan alta ve sinsi sinsi TSK içindeki uykuya dalmış bir vaziyette, uyandırılmayı beklemektedirler.

Kardeşlerim! Uyanık olunuz!
Çok yakın zamanlarda, Fethullahçılığa iman etmiş general ve amiraller binbir takiyye ile elde ettikleri mevkilere meşru bir şekile oturacaklar. Şimdi dışarıda cemaatin yancıları yani diğer uzantıları, muhalefeti eziyor. Ancak son darbeye az kaldı. Bütün ülkeye ve özgürlüklerimize Cemaat tarafından “Şah” çekilmesine ve oradan da “Mat” edilmemize ramak var. Fakat biliniz ki bu son darbe ne Kemalist ve ne de İslami olacak! Özgürlüklerimize inecek, bu son darbe Fetoist olacak! Ülkeyi bir daha çıkmamak üzere karanlıklara gömecek! Belki de, mazallah, istikbalin genelkurmay başkanlarından birisini masasında çalışırken kendi en güvendiği emir subayı arkadan gelerek ensesinden 16’lık baretta ile infaz edecek. Belki daha sabırlı davranıp Genelkurmay Başkanın’nı çıkartmayı bekleyecekler.

Ama ister inanın veya isterseniz inanmayın İstanbul’u gemiler ile topa tutmak, Ankara’yı jetler ile bombalamak için “Pavlov’un Köpekleri” gibi şartlandırılmıl ve çocukluklarından itibaren The Cemaat tarafından beyinleri yıkanmış bir üst düzey yönetici askeri nesil geliyor. Dilerim iktidar partisi AKP ve onun halihazırda % 50’lik halk desteğini elinde tutan başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bu uyarılarımızı anlar ve en azından kendi iktidarını korumak için de olsa toplumumuzu bu beladan temizler. Dilerim Kemalistler biraz pragmatikleşir; ideoloji değil proje bazlı, dünya ile bütünleşerek çoğulculuk ve çok kültürlülüğü sağlayacak siyasi ve entelletüel oluşumlar ile tehlike ile mücadele ederler. Aksi takdirde, hepimiz bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!

Saygılarımla,

AD LUCEM Nura Doğru! /Towards the Light!
Yrd. Doç. Dr. iur. S. Sinan KOCAOĞLU

[1] ÖNEMLİ NOT: Fethullah GÜLEN ve Devlet ve özellikle TSK’daki örgütlenmesi hakkında 2010 senesinde sinankocaoglu.com sitemde ard arda pek cok yazı yazmıstım. Bu site önce hacklendi. Daha sonra mahkeme kararı ile kapatıldı. Üzerime atılı suçlamalardan beraat etmeme rağmen senelerdir hukuka aykırı bir şekilde hala da kapalı. Bu yazıları sıra ile facebook sayfamda yayınlayacağım. Neden bu adamların yargı aracılığı ile 6 senedir benimle uğrastıklarını, iftira ve komplolar ile yıpratmaya çalıştıklarını bu yazıları okuyunca anlayacaksınız. 15 Temmuz 2016 Fetocu Darbesi aynen benim 6 sene evvel öngördüğüm gibi yapılmış maalesef. Keşke haklı çıkmasaydım. Not2: Bu tekrar yazılarım sistematik bütünlük içerir. Lütfen diğer yazıları da ben yayınladıkça takip ediniz ki bu Fetoculuk belasının özellikle TSK ve MİT yapılanmasını anlayabilesiniz. [2] Bu “hizmet” adlandırması çok enteresan aslında. Zira, “hizmet”in ingilizcesi “service” demek. Tüm dünyada istihbaratçıların başlı oldukları CIA, KGB, MOSSAD, MİT çalışanları kendi örgütlerini isimleri ile değil de servise şu tarihte girdim, bu tarihte emekli oldum vs. şeklinde konuştukları göz önüne alınınca, Fetoculuğun opus dei karakteri ile düşünüldüğünde bu örgütün kendisini hizmet olarak adlandırması gayet normal birşey aslında. [3] Bu konuda geniş bilgi için bkz. KINDIRA Zübeyir, “Fethullah’ın Copları”, http://www.netkitap.com/kitap-fethullahin-coplari-zubeyir-kindira-su-yayinlari.htm . [4] http://www.turkislamdevletleri.com/showthread.php?t=91811 [5] http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=%C5%9Fakirt [6] http://www.youtube.com/watch?v=DQw5YryhCC8 [7] Bu hususta cemaatin içerisindeki tek tip insan yetiştirme projesini, anti sosyalliği, lakırtı ve boş inançları alaya almak için yapılmış iki video çekimini ilgilerinize sunarım: http://www.youtube.com/watch?v=WZ1nbSUzfF4 ; http://www.youtube.com/watch?v=4CODM1NlBjM&feature=related [8] Cemaatle ilgili başka bir sarcastic yaklaşın için bkz. http://www.youtube.com/watch?v=H8YC-PMUn4Q&feature=related ; http://www.youtube.com/watch?v=M7ZDmyU7z8M&feature=related ; [9] Anlatılanlara göre, cemaatçi askeri öğrenciler diğer sıradan cemaat üyeleri ile aynı ortama sokulmuyor, bu hususi şakirtlerde bir gün birbirlerini ispiyonlama ihtialine binaen birbirlieri ile kesinlikel karıştırılmıyor, bu kişiler emir ve talimatları belirli tek kişiden alıyormuş. Ne istihbarat sistemi ama? Tabi, bu hususi hizmetlerdeki şakirtler her ne kadar birbirlerini evvleden tanımasalarda, davranışlarından birbirlerinin kripto kimliklerinin altında yatan asıl kişiliği hissediyorlarmış. O yüzden bir kazağın ucu gibi, birisi açığa çıkınca bütün tedbir ve gizliliklere rağmen diğerlerini de sisteme ispiyonluyorlarmış.!

Uygarlığın üç aşaması…

Uygarlığın üç aşaması…
İsmet Berkan

ASTROFİZİKÇİLER Evrenimizin yaşını 13.7 milyar yıl olarak hesaplıyor. O zaman, evrenin yaşıyla kıyasladığımızda henüz 4.5 milyar yaşında olduğunu düşündüğümüz Dünyamız hayli genç sayılır.
Dünyamızın yaşına ve Dünya’da hayatın başlangıcına baktığımızda da sadece birkaç on bin yıldır var olan insanı aslında bebek kabul etmek gerekir.

Bugün sahip olduğumuz uygarlık seviyesini, bilim ve teknolojinin geldiği düzeyi son 500 yılda yakaladık. 500 yıl, Evren için de, Dünya için de çok kısa bir süre. Biz kendi hayat süremize bakarak bu zamanı uzun bulabiliriz ama tarihin perspektifinden baktığımızda hiç de öyle değil. (Murat Yetkin’in kulakları çınlasın, bir sefer ders kitaplarında geçen şu cümleyi bana göndermişti: ‘Mısır’da orta krallık 2.500 yıl sürmüştür.’ Koca 2.500 yıl ve hepsi tek bir cümle. Tarihin acımasızlığına güzel bir örnek.)

Galaktik veya evrensel zaman standardından bakıldığında insanlığın gideceği daha çok yol var.
60’lı yıllarda bir Rus fizikçi olan Nikolay Kardaşev, uygarlıkları uzaya yaydıkları radyo sinyallerine göre sınıflandırdı. Amacı Dünya dışı bir uygarlığı keşfetmemiz halinde, onun yaydığı toplam radyasyon miktarına bakıp o uygarlığın gelişmişlik seviyesi hakkında bir fikir sahibi olmamızı sağlamaktı.

GALAKSİDE KOLONİLEŞMEK
Kardaşev uygarlıkları üç tip veya seviyeye ayırdı.

Ona göre Tip-1 uygarlık, gezegen çapında enerjiye hükmedecekti. Yani kendi güneşinden aldığı enerjinin tamamına (hesaba göre 10 üzeri 16 vat) hâkim olacak, bu enerjiyle meteorolojik olayları kontrol edebilecek, okyanuslara şehirler yapabilecekti.

Tip-2 uygarlık, kendi gezegenine isabet eden enerjiyle yetinmeyecek, kendi güneşinden sistemdeki bütün gezegenlere isabet eden enerjiyi (hesaba göre 10 üzeri 26 vat) kullanacak, yani kendi güneş sisteminin ve bütün gezegenlerin efendisi olacaktı.

Tip-3 uygarlık ise kendi güneş sistemiyle yetinmeyecek, bulunduğu galaksinin kayda değer bir bölümünde kolonileşip, 10 milyar yıldızın enerjisini kullanabilecekti. (Hesaba göre en az 10 üzeri 36 vat.)

Kardaşev’in sınıflamasında her uygarlık tipi kendisine göre bir aşağı uygarlıktan 10 milyar kat daha ileri veya üstün olacaktı.
Daha sonra Carl Sagan bu sınıflamayı biraz daha detaylandırdı, daha doğrusu sınıflamaya ondalıklı rakamları da ekledi.
Bu hesaba göre fizikçiler Dünyamızın halen Tip-0.7 seviyesinde olduğunu düşünüyor ve tam olarak Tip-1 olabilmemiz için 100-200 yıl daha geçmesi gerektiğini söylüyor.

5 MİLYON YILLIK MACERA
Dedim ya, kozmik zamanda saniye sayılmalı bu süre.
Mesela Londra’daki University College’dan astronom Ian Crawford, Tip-3 uygarlıklar için şöyle söylüyor:
“Varsayalım 10’ar ışık yılı aralıklarla kolonileşeceksiniz. Işığın yüzde 10’u hızla seyahat edebildiğinizi ve bir yerde kolonileştikten sonra bir sonraki koloni için yola çıkmanız için de 400 yıl bekleyeceğinizi düşünelim… Yani yılda ortalama 0.02 ışık yılı hızla kolonileşiyorsunuz. Eğer galaksi 100 bin ışık yılı genişlikteyse, tamamında kolonileşmek 5 milyon yıldan fazla sürmez. İnsan için uzun bir süre belki ama bu süre o galaksinin kendi yaşamının sadece yüzde 0.05’i.”

Kozmik boyutlar ve kozmik zamanla düşündüğünüzde her şey böyle çok büyümeye başlıyor.
Evren’de yalnız mıyız, bizden başka akıllı varlıklar var mı?
Sorunun kendisi anlamlı olmakla birlikte bugün bu soruya tam bir cevap verebilecek bilim ve teknolojiden yoksunuz. Uygarlığımız Tip-1.3-1.4 seviyelerine geldiğinde, yani kendi güneş sistemimizin efendisi olmak için adımlar atmaya başladığımızda belki cevaba da yaklaşacağız.
Ama evrende yalnızız veya değiliz; bu sorunun cevabı bizi önce Tip-1, sonra 2 ve nihayetinde Tip-3 uygarlığa ulaşmaya çalışmaktan alıkoymamalı.

(Not: Bu yazıyı yazmak için Amerikalı teorik fizikçi Michio Kaku’nun okumakta hayli geç kaldığım “Paralel Worlds – A Journey Through Creation, Higher Dimensions, and de Future of the Cosmos” adlı kitabından yararlandım, meraklısına tavsiye ederim.)

Hukuk devletini ortadan kaldırmanın yolu: Yargıtay ve Danıştay üyelerinin görevlerine son verilmesi…

Hukuk devletini ortadan kaldırmanın yolu: Yargıtay ve Danıştay üyelerinin görevlerine son verilmesi…
Rıza Türmen

TBMM’de kabul edilen bir yasa ile Yargıtay ve Danıştay üyelerinin görevine son verilecek. Yargıtay ve Danıştay başkanları, daire başkanları, başsavcı ve vekilleri yasanın kapsamı dışında. Onlara dokunulmayacak.

İstisnalar dışında tüm Yargıtay ve Danıştay üyelerinin görevlerine bir yasa ile son verilmesi anayasada öngörülen yargıç ve savcı teminatıyla ve yargı bağımsızlığı ile bağdaşmıyor.

Yargı bağımsızlığı demokrasinin temel taşı. Bağımsız bir yargı yoksa hukuk devletinden de, güçler ayrılığından da söz edilemez. Bağımsız bir yargı yoksa temel hak ve özgürlüklerin de hiçbir güvencesi yok demektir. Dolayısıyla insan hakları kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.

Yargı bağımsızlığının en temel ilkelerinden biri, yargıçların görev süreleri dolmadan görevlerine son verilmemesi. BM Genel Kurulu’nun 1985’de kabul ettiği “Yargı Bağımsızlığının Temel İlkeleri” ile ilgili kararda şöyle denmekte:

“Yargıçların görevinin emeklilik yaşı ya da varsa görev süresinin bitimine dek sürmesi güvence altına alınacaktır.

“Yargıçların görevlerinin daha önce sona ermesi, ancak görevlerini yerine getirmelerine engel bir davranış ya da yetersizlik nedeniyle olabilir.”

Ancak bu durumlarda bile, bağımsız bir organın kararıyla görevden alınmaları gerekiyor.

Avrupa Konseyi’nin 1998 tarihli “Yargıç Statüsü Avrupa Şartı”nda, yargıçların görev sürelerini sona erdiren durumlar sıralanıyor. Bunlar, yasada belirtilen bir kusuru işlemesi, istifa, emeklilik yaşı,hastalık ve görev süresinin dolması.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 17.10.2010 tarihli kararında şu ifadeye yer verilmekte:

“Görevi süresince görevinden alınmama güvencesi yargıçların bağımsızlığının anahtarını oluşturur.”

Avrupa Yargıçlar Konseyi’nin (CCJE) 23.11.2001 tarihli görüşünde şu hususlar belirtilmekte:

“Görevin emeklilik yaşı ya da yasada öngörülen süre boyunca devam etmesi, yargı bağımsızlığının temelini oluşturur. Yargıçların görevden alınmaması bağımsızlığın en açık unsurudur.”

CCJE’nin 2010 Kasım ayında kabul ettiği “Yargıçların Magna Carta’sı (Temel İlkeler) belgesinde şu görüşlere yer verilmekte:

“Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı adaletin gerçekleşmesi için gerekli ön koşullardır. Yargı bağımsızlığı özellikle şu bakımlardan güvence altına alınmalıdır: Mesleğe alınma, maaş, terfi, yargıcın azledilmemesi, eğitim, dokunulmazlık.“

Venedik Komisyonu, 14.6.2014 tarihli raporunda şöyle demekte:

“Yargının bağımsızlığının ve adaletin gerçekleşmesi, yargının keyfi azillere ve müdahalelere karşı korunmasına bağlıdır.”

AİHM Büyük Dairesi’nin 23.6.2016 tarihinde kabul ettiği Baka/Macaristan kararı olayımız bakımından önemli unsurlar taşıyor. Andras Baka eski bir AİHM Yargıcı. Ülkesine dönünce Macaristan Yüksek Mahkemesi Başkanlığı’na seçiliyor.

Görevi sırasında hükümetin çıkardığı yargı paketini eleştiriyor. (Her şeye rağmen Macaristan Türkiye’den daha demokratik. Bizde yargı bağımsızlığı ortadan kaldırılırken yüksek yargı başkanları cumhurbaşkanı ile çay toplamaya gidiyorlar. Yargı paketini eleştirmek şöyle dursun, Meclis Komisyonu’na olumlu görüş bildiriyorlar. Başkanların neden yasanın kapsamı dışında kaldığını anlamak güç değil.)

Bunun üzerine, bir yasa ile Baka’nın görevine son veriliyor. AİHM’e yaptığı başvuruda Baka, görevinin sona erdirilmesine karşı başvurabileceği bir kanun yolu olmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının (sözleşmenin 6. maddesi) ve yaptığı eleştirilerden dolayı görevine son verilmesi nedeniyle ifade özgürlüğünün (10. madde) ihlal edildiğini ileri sürdü. AİHM Büyük Dairesi her iki şikayeti haklı buldu ve 6 ile 10 maddelerin ihlal edildiğine karar verdi.

Macaristan Hükümetini 70 bin Euro tazminata mahkûm etti. Büyük Daire kararı olduğundan karar içtihad niteliği taşıyor.

Adil yargılamayla ilgili olarak AİHM, önce 6 maddenin bu olaya uygulanabilirliğini inceledi. Bu bağlamda bir hakkın mevcut olup olmadığı konusunu ele aldı. AİHM’e göre, Baka’nın görev süresi (yasada belirlenen süre 6 yıl) dolana dek görevinden alınmaması yargı bağımsızlığının gereği. Macaristan Anayasası da bunu öngörmekte. Görev süresi dolmadan, bir yasa ile geçmişe etkili olarak görevinin sona erdirilmesi ve böylelikle seçildiği zaman sahip olduğu bir hakkın sonradan çıkarılan bir yasa ile elinden alınması, başvurucuyu şikayet konusu olabilecek bir hak sahibi yapıyor.

Aynı mantık, görevden alınan Yargıtay ve Danıştay üyelerimiz için de geçerli. Yargıtay ve Danıştay üyeleri halen, yasada görev süresi belirtilmediği için, emekli olana yani 65 yaşı dolana dek görev yapıyorlar. Yeni çıkarılan yasa ile görevlerine son verilmesi ve sahip oldukları bu hakkın ellerinden alınması, yargı bağımsızlığı ile bağdaşmayan bir hak ihlali. Yargıtay ve Danıştay üyeleri, göreve başladıkları zaman mevcut olan kurallar gereğince sahip oldukları bir hakkın,görevleri süresince geçerli olacağı konusunda meşru bir beklentiye sahipler.

Anayasamızın 140 maddesi hakim ve savcıların özlük işlerinin yasayla düzenleneceğini belirtiyor. Ancak aynı madde bu düzenlemenin “mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre” yapılmasını öngörüyor. Başka bir deyişle, iktidar keyfi bir biçimde yüksek yargı organları üyelerinin görevine son veremez. Bu yargı bağımsızlığına ve Anayasa 139. maddedeki yargıç teminatına aykırı. 139. maddeye göre, “Hakimler azlolunamaz, kendileri istemedikçe anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz.”

Siyasal amaçlara hizmet ettiği açık olan bu yargı paketi için yapılacak en doğru şey, anayasaya aykırılığı nedeniyle AYM tarafından iptal edilmesi.

Bunun dışında, AYM’ye ve AİHM’e bireysel başvuru yapılabilir. Görevden alınan Yargıtay ve Danıştay üyelerinin yapacağı böyle bir başvuruda şu hususu göz önünde bulundurmak gerekli:

Göreve son verilmesi tek başına Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamına girmemekte. Baka davasında, göreve son verilmesiyle başvuracak bir yargı yolu bulunmaması ve Baka’nın eleştirileri arasında bir bağ kurulması yoluyla 6. ve 10. maddelerinin ihlaline hükmedilmişti. Bizim yargıçlarımız suskun olduklarından, ifade özgürlüğü bağlantısı kurma olanağı yok.

Buna karşılık, görevden alınan yargıçlar HSYK tarafından başka bir göreve atanacaklar.Anayasa gereğince, HSYK kararlarına karşı yargı yolu kapalı. Bu nedenle, yargıya erişme hakkı bulunmadığı,dolayısıyla adil yargılama hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle AYM’ye ve AİHM’e bireysel başvuru yapılabilir.

AİHM, örneğin Oluyic/Hırvatistan (2009) kararında olduğu gibi, yargıçların görevden alınmalarının sözleşmenin adil yargılamaya ilişkin 6. maddesi kapsamına girdiğini kabul ediyor. Başvuruda, yargıya erişme hakkı yanında, görevden almanın hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı ile bağdaşmadığı ileri sürülebilir. Ayrıca, Yargıtay ve Danıştay başkanları ve daire başkanlarının yasanın kapsamı dışında bırakılmalarının eşitliğe aykırı olduğu ve sözleşmenin 14 maddesinin ihlal edildiği de belirtilebilir.

Sorunun temelinde, Türkiye’nin bir hukuk devleti olup olmadığı yatmakta. Bu son yargı paketi de gösteriyor ki, iktidarın çoğunlukçu anlayışla kurduğu hegemonyada hukuk devleti gibi bir kaygıya yer yok. Demokrasiyle yönetilmeyen ülkelerde, ilk kurban her zaman hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı olmuştur.

Manifesto…

Manifesto…
Ali Rıza Aydın

AKP döneminin istikrarı, bir yanda patlayan bombalar ve katliamlarla, diğer yanda “baskın basanındır” diyerek hukuk ve yargı operasyonlarıyla kesintisiz devam ediyor. Hukukla yargının, yargıyla da hukukun hizaya getirilmesi alışkanlık haline getirildi. Yüksek mahkeme yargıçlarının kapının önüne konulup sonra saray işaretiyle seçilenlerin yeniden içeri alınması güncel olaylardan biri… Bu tür düzenlemelerin çıkmaması için mücadele edenlerin çabası yadsınamaz.

Ancak, savunmada kalınarak ya da aynı düzenin araçlarına sarılarak baskı düzenini alt etmek mümkün mü? Yalnızca AKP dönemine bakmak bile mümkün olmadığını gösteriyor. Daha gerçekçi, daha tutarlı ve ilkeli tavır ve eylemlere ihtiyaç var. Düzenin tozlu rüzgarını durdurup nefes aldıracak, savunmadan çıkıp saldırıya geçecek dik duruşlara ihtiyaç var. Hukukta Sol Tavır Derneği (HSTD) bu konuda kararlı. Kararlılığını bir “yargı manifestosu” ile duyurmak için harekete geçti:

1- Piyasacılık ve gericilik, siyasal temsilcileri aracılığıyla hukuku ele geçirme, değiştirme, yönlendirme, keyfileştirme, çifte standart uygulama ve uygulamama gibi tüm maharetlerini eş zamanlı olarak kullanma konusunda hiç tereddüt etmiyor.

2-Yargı, hukuka dayanır. Ancak, anayasal organ olan ve “ulus” adına yetki kullanması gereken “bağımsız” yargının yasasını yürütme organı hazırlayıp tasarı olarak yasama organına sunamaz. Kanun devletinde yapılacağı iddia edilen bu durum, hukuk devletine uymaz. Yargı mensuplarının eğitimini, mesleğe kabulünü, yargının yönetimini ve denetimini de yürütme organı yapamaz.

3-Siyasal iktidara teslim olmuş yargı, belli bir siyasetin ve sermaye iktidarının eline bırakılmış olur ve “adalet” yerine yalnızca o siyaseti ve sınıfı temsil etmeye başlar.

4-Hukuk ve yargı, siyasal iktidarın kendisini aklama ve ödüllendirme, kendisinden olamayanları baskı altında tutma ve cezalandırma aracı değildir; siyasal iktidar da hukuka uymak zorundadır ve yargı denetimine tabidir.

5-AKP döneminde yargıya müdahale kesintisiz sürmüş, 2010 Anayasa değişikliği ile tavana vurmuştur. Sonraki süreç, “yazboz tahtası” halidir. Kendi yaptığını kendisi bozan, günlük ihtiyacına göre hukuk ve yargıyla oynayan AKP, kendi çıkarlarını düşünmektedir. Bu çıkar ilişkisinde, siyaseten temsil ettiği sermaye sınıfını ihya etmekte, emekçileri ezmekte, halka korku salmakta tereddüt etmemektedir.

6-Yargı operasyonu ile devletin baskı ve şiddet operasyonları koşuttur. İç güvenlik paketinin yenilenmesi, özel güvenlik yasası bunun kanıtları arasındadır. Yargıda tasfiye operasyonuna ilişkin isimlerin MİT’ten gelmesi her şeyi netleştirmektedir. Katliamları silahlı çetelere havale edenlerin görevleri arasına yargıyı hizaya getirmek de eklenmiştir.

7-Yargı üzerine oynanan oyunlara, iktidara teslim olmuş kimi yargı mensupları da ortaktır.

8-Yargıç, doğrudan ya da dolaylı olarak her hangi bir sebeple ya da her hangi bir yerden gelen müdahale, tehdit, baskı, teşvik ve dış etkilerden uzak, vicdanî hukuk anlayışı ile uyum içerisinde bağımsız olarak yargısal işlevini yerine getirmelidir.

9-Yargıç, yasama, yürütme ve yargı organlarının, çıkar gruplarının etkisinden fiilen uzak olmakla kalmayıp, aynı zamanda öyle de görünmelidir.

10-Yargıç, yargısal görevlerini tarafsız, dürüst, tutarlı, önyargısız, kayırmacılık ve ayrımcılık yapmaksızın yerine getirmelidir.

11-Savcılar iddialarında, siyasal yönetimin elindeki polisin değil hukukun ilkelerini esas almalıdır.

12-Savunmasız yargı olmaz. Avukatlar susturulmamalı, baskı altında tutulmamalıdır.

13-Gerek evrensel hukuk ilkeleri, gerek iç hukuk ve uluslararası sözleşmeler hiçe sayılarak AKP hükümetleri yargıyı yeniden şekillendirmek, tamamen kendine bağlamak, yargıçları yürütmenin memurları haline getirmek, istediği kararları aldırmak, bu yolla halkı baskılamak, gericiliği ve sömürüyü sürdürüp pekiştirmek amacıyla defalarca yargı kurumlarının oluşumuna, işleyişine, karar alma süreçlerine, yargı mensuplarının atama ve disiplin işlerine müdahalede bulunmuştur. Bütün bunlar herkesin gözü önünde çekincesizce, pervasızca yapılmaktadır. Yüksek yargıdan sonra sıra mahkemelere gelecektir.

14-Tüm kurum ve kurallarıyla neoliberal politikalara teslim edilen Türkiye, İslami faşizm çukuruna yerleştirilmektedir.

15-Yargıya müdahalenin gerçek yüzü, mücadele ve çözüm bu kapsamda görülmelidir.

16-Yargının ve adaletin tarihi, gerici ve sömürücü kafalarca yazılmamalıdır.

17-“Sömürü, gericilik ve savaş” için hukuk ve yargı değil, “eşitlik, özgürlük, adalet, aydınlanma ve barış” için hukuk ve yargı hedefi çerçevesinde, bitmeyen hukuk ve yargı operasyonlarını durdurma eylemi, bu operasyonların sahibi olan düzeni ve siyasetini, ortaklarıyla birlikte deşifre etmeden gerçekleşemez.

18-Mücadele ve çözüm için niceliksel çoğunluğa değil, niteliksel ve ilkesel birliğe dayalı yeni bir örgütlenme hamlesine ihtiyaç var. Farklı çevrelerden, uzlaşmacılardan, düzen içi muhalefetten ve bu muhalefete koşut ilkesiz örgütlerden gelen çok söz yerine, boyun eğmemeyi ilke edinen kararlı, yeni bir örgütlenme ve mücadele hamlesinin başlatılması gerekli hatta zorunludur.

19-Yargıçlar, savcılar, avukatlar, akademisyenler, hukuk öğrencileri ve yargı emekçileri başta olmak üzere tüm hukukçuları sömürücü ve gerici düzene hizmet etmeyeceklerini, bu düzenin siyasetine boyun eğmeyeceklerini ilan etmeye çağırıyoruz.

20-Bu çağrı, aynı zamanda eşitsizlik, özgürlük yoksunluğu, adaletsizlik ve gericilik içinde ezilen ve sömürülen emekçilerin ve halkın çağrısıdır.

21-Bu çağrı, eşitlik özgürlük diyalektiğinin, gerçek adaletin ve aydınlanmanın çağrısıdır.
* * *
Yargı manifestosunun özü sınıfsaldır.
Kapitalist/emperyalist ve gerici düzen içinde birbirinden farklı, iyi ya da kötü tanımlı iki ayrı hukuk ve yargı sistemi varmış gibi düşünüp iyinin üzerine oynamakla yetinmek yanılsamadır. Hukuk ve yargının sınıfsal olduğu gerçeğini görmeden, hukuk ve yargıyı teslim alan sermaye düzeni ve siyasal ortaklarıyla mücadele edilemez.

Can, kan, vicdan kaybı…

Can, kan, vicdan kaybı…
Kanat Atkaya

CAN kaybediyoruz, kan kaybediyoruz, vicdanı kaybediyoruz.
İdeolojisiyle birlikte cehennemin dibini boylayasıca terör bu kez 42 can aldı, 239 yaralı bıraktı ardında “son resmi açıklamalar ışığında”…

Kararan, endişe ve umutsuzluğun açtığı yaralarla kan kaybeden milyonlarca ruhlarımızı saymıyorum bile…
Son 7 ayda sadece İstanbul’da 6 “büyük” terör saldırısı yaşandı ve ne yazık ki hepimizde bunun son olacağına dair hiçbir inanç kırıntısı bulunmuyor.

“Yılmayacağız, boyun eğmeyeceğiz, yenilmeyeceğiz, alışmayacağız bu karanlığa” deniyor ‘Ah!’lar ve ‘Of!’lar” eşliğinde…

SESİMİZ GÜRLEŞMİYOR, TİTRİYOR
Ama nefesimizi tutarak, kalan sabrımızı tütün niyetine acımızın üstüne basarak bu sözleri tekrarlarken sesimiz giderek gürleşmiyor, daha da titriyor işte…

Can kaybediyoruz, kan kaybediyoruz…
Bir de vicdanı kaybediyoruz ki; gelecekle ilgili kaygıları körükleyen, umutsuzluğa kapı aralayan da bu zaten…

Böylesine büyük bir acının ardından bile kamplarımızda toplaşıveriyoruz.
Öfkemizi, acımızı karşı kampta gördüklerimizin üstüne yığarak haklılık savaşlarından muzaffer çıkacağımızı düşünüyoruz.

VEKİLİN TEMENNİSİNE BAK!
“Biri de istifa etsin!” isyanı suç haline gelebiliyor mesela.
Bir vekil (ismi hiç lazım değil muhteremin!) daha patlayan bombaların, silahların dumanı tüterken “Eleştirenler umarım böyle bir patlamada can verirler” diyebiliyor.

Ağzından filan kaçmıyor bu vicdanını kaybetmiş sözler, sosyal medyadan duyuruyor bu gerzekçe “temenni”sini!
Günlük siyasi avantajlar sağlamak için neredeyse rutine bağlanan acıları sorgulamaya kalkanların üstüne çullanmaktan utanmıyoruz, sıkılmıyoruz…

İLERİ ZEKÂ TESPİTLER
Canından can kopmuş insanların ciğer yangını sürerken “Artık havayoluyla seyahat etmek işkence haline gelir” veya “Ay bitti turizm!” gibi ileri zekâ belirtisi tespitlerimizi dizginlemeyi beceremiyoruz…

Sonra bir de taksicilerin can pazarında yolcu taşımak için “adam başı 100 lira” veya “100 dolardan aşağı kontak açmam” dedikleri gibi “iddialar” var.

“İddia” diyorum çünkü henüz kanıtlanmadı, “iddia” diyorum çünkü içimdeki ses “Yapmıştır kesin bazı şerefsizler” dese de inanmak istemiyorum…

“İddia” diyorum çünkü “bazı” akbabalar için bütün taksicileri töhmet altında bırakmak istemiyorum, “iddia” diyorum çünkü Havaalanı Taksiciler Kooperatifi
“İftira! Araştırıyoruz” diyor; araştırmaları hele bir bitsin diye bekliyorum…

SONUMUZ HAYROLSUN
Büyük acılarda, gittikçe sıklaşan ve toplumsal morali yerle yeksan eden sarsıntılarda bile birleşemiyoruz.
Acıyı sopa yapıp birbirimizin kafasına vuruyoruz, “avantaj”, “mevzi” kazanmaya/korumaya çalışıyoruz.

Can kaybediyoruz, kan kaybediyoruz, vicdanı kaybediyoruz.
Toplumlar böyle çürür ve çözülür; bunu göremiyoruz…
Sonumuz hayrolsun ne diyeyim…

İslam dünyası Allah ile aldatılarak mahvedildi…

İslam dünyası Allah ile aldatılarak mahvedildi…
Yalçın Bayer

PROF. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, son çıkardığı ‘Allah ile Aldatmak’ kitabı ile yeniden gündeme oturdu ve TV’lerdeki söyleşilerinde çarpıcı açıklamalar yaptı.

Öztürk’e sorduk:
“Türk halkına altmış küsur eserle aydınlık getirmiş bir bilim ve düşünce adamısınız. Ama son yazdığınız ve 20 gün gibi kısa bir sürede 15 baskı yapan ’Allah ile Aldatmak’ (Yeni Boyut) adlı kitabınız Türkiye’yi adeta salladı. Adı bile sarsıcı… Bu adı Kuran’ın bir uyarısından alarak kullanıyorsunuz. Bugüne kadar bunu bize neden söylemediler? Bu Kuran’sal uyarıyı neden sakladılar? Kuran, bu muhteşem ve sarsıcı uyarıyla neye dikkat çekmek istiyor?”

Öztürk yanıtladı:
“Kuran, insanlığın en büyük ıstıraplarının kaynağı olarak gördüğü bir aldatma ve tahribe dikkat çekiyor. Çünkü Allah ile aldatılan kitlelerin aldatıldıklarını anlamaları bile asırlar sürer. Kuran bu büyük zulme yakamızı kaptırmamıza engel olmak istiyor. Ne yazık ki, Kuran’ın bu uyarısı dini çıkar ve saltanat aracı yapan zümreler tarafından halktan saklandı, üstü örtüldü. Kuran zaten bu şikâyetini de gündeme getirmektedir. Kuran’a göre, Hz. Muhammed’in, kendi ümmetinden bir tek şikâyeti olacaktır ve o da Müslüman kitlelerin Kuran’ın fizik varlığını koruyup başüstü ettikleri halde onun buyruklarını ve aydınlık mesajını hayatın dışına itmeleridir.

Din hayatında, aklın ve Kuran’ın buyruklarının yerini tarikat ve mezhep dayatmaları almış bulunuyor. İşte, İslam dünyasının felaket sebebi budur. Çünkü Kuran, şunu açıkça söylemektedir: “Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik indirir.” (Yunus suresi, 100) Kuran’ın bu temel buyrukları, dinci saltanatların İslam’a musallat olmasından sonra, halktan gizlendi ve bu gerçekler Müslümanlar tarafından fark edilip değerlendirilemedi. Bunun sonucu olarak İslam dünyası asırlarca Allah ile aldatılarak mahvedildi.

Türkiye de bu mahvedilen ülkeler arasına sokulmuştur. Bu mahvoluşa engel olacak tek değer Mustafa Kemal Atatürk mirasıdır. Allah ile aldatan dinci ve emperyalist güçler işte bunun için son yıllarda içten ve dıştan hep Atatürk mirasını yıkmaya odaklandılar. Ben bu eserimle, bir büyük ihanet ve zulmün maskesini düşürüp milletimizi uyandırdım. Bu bakımdan “Allah ile Aldatmak” kitabımın Cumhuriyet’in aydınlanma sürecini tamamlayan bir manifesto kitap olduğunu düşünüyorum. Umarım, Türk aydınları ve Türk siyaseti bu kitabı gereğince değerlendirip milletimize aydınlık bir ufuk açmada üstlerine düşeni yaparlar.

İNSANLIK SUÇU
– Dinci basın bu kadar sarsıntı yaratan bu eseri görmezden gelir gibi. Neden?
– Eser, dindarlar tarafından fark edilmiştir ve yoğun biçimde okunmaktadır. Dincilere gelince, onlar Allah ile aldatanların ta kendileridir. Bu kitap onlar için bir tür İsrafil Suru oldu. Onu görmek, anmak, öne çıkarmak isterler mi? Ben, onların yüreklerine de bir aydınlık ulaşsın istiyorum, ümitle bekliyorum. Allah ile aldatmanın ne büyük bir insanlık suçu olduğunu fark edip bu suçu işleme sürecini kapatmalarını niyaz ediyorum. Aksi halde daha ciddi uyarılar yapan, daha ciddi vuruşlar getiren yeni eserler yayınlayacağız.

– Kitabınızda, halifeliğin bize geçmesi çöküşümüzün de başlangıcı oldu diyorsunuz. Bu ne demektir?
– Halifelik, esası bakımından devlet başkanlığı ve yönetimin diğer adıdır. Bu kurum, Hz. Peygamber tarafından kutsal adına yürütüldü. Çünkü o, ‘Tanrı’nın Elçisi’ sıfatını taşıyordu. Hz. Muhammed son peygamber olduğu için ondan sonraki yönetimler Kuran’a göre, seçimle olacak ve kutsal adına değil, kitle adına yürütülecektir. Peygamberimizden sonraki Dört Halife bu ilkeye uygun olarak seçimle geldi. Hz. Peygamber, kendisinden 30 sene sonra halifelik kurumunun ‘azgın-kudurgan sultanların eline geçeceğini’ söylemiştir ve aynen dediği gibi olmuştur.

Çünkü Dört Halife’den sonra seçim kaldırılmış, saltanat usulü oturmuştur. Buna karşı çıkılmasın diye halifeliğin bir din kurumu, bir Tanrı emri olduğu yalanı uydurulmuştur. Bu yalanın İslam tarihinde maskesini ilk düşüren ve gereğini yapan lider Atatürk oldu. Halifelik bizim tarihimizde yıkılış ve çöküşün başlangıcı olduğu gibi, İslam’ı saltanat ve Allah ile aldatma aracı yapmanın da kurumudur. Atatürk bunu tarihe gömerken, Hz. Peygamber’in bir buyruğunun gereğini yapmış oluyordu.

YENİ UYANIŞ KİTAPLARI
– ‘Allah ile Aldatmak’ kitabınızın büyük bir çalışma havuzunun ilk ürünü olduğunu söylediniz. Bu havuzun öteki önemli ürünleri neler olacaktır?
– Bu havuz, bugün itibariyle altı bin sayfanın üstünde bir havuzdur. Çalışma 15 yıldır devam ediyor. ‘Allah ile Aldatmak’ kitabından sonraki önemli eser, benim hayatımın eserlerinden biri olacaktır ve adı şudur: ‘Türk Bağımsızlık ve Aydınlanma Savaşı’nın Kurani Boyutları.’ Üçüncü önemli ürün, çok büyük sarsıntı yaratacağına inandığım şu eser olacaktır: ‘Yakın Tarihimizde Molla-Papaz İşbirliği.’ Havuzun ana eseri ise muhtemelen şu adla yayınlanacak ve üç cilt olacaktır: ‘Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İslam ve İslam Dünyası.’
Bu ana eserin, sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada ama özellikle Müslüman dünyada çok büyük sarsıntılara, uyanışlara vesile olacağına inanıyorum.

MATÜRİDİ’NİN FİKİRLERİ
– Akılcı bir Türk din bilgini olduğunu söylediğiniz Matüridi hakkında kısa bir bilgi verir misiniz?
– Ebu Mansur Matüridi (ölm. 944) ile ilgili temel birkaç cümle… Semerkand’da doğmuş bir Özbek Türk’üdür. Temel düşünceleri açısından kendisinden 160 küsur yıl önce ölmüş olan ve yine bir Türk olan İmam-ı Âzam ekolüne mensup bir tefsir, kelam ve fıkıh bilginidir. Tıpkı İmam-ı Âzam gibi akılcıdır; dini anlamada aklın gereğini ilk sıraya koyar. Vahiy ikinci sırada gelmektedir. İlham ve rüyaları, kerametleri, kişisel fantezi olarak görür ve bunlara din hayatında asla yer vermez. Bu akılcı tutumu yüzünden 20’ye yakın eserinin üstü örtülmüş ve çağdaşı olan nakilci Eşari’nin gerisinde bırakılmıştır. Bugün, Müslümanların muhtaç oldukları yeniden yapılanmada bu büyük Türk bilgininin eserleri çok hayati bir rol oynayabilir. Biz Türkler onu inançta mezhep imamımız saymamıza rağmen fikirlerini ne yazık ki hayata geçirmedik.

(19 Mayıs 2008’de köşemizde yayınlanan söyleşidir.)

“Sapkın eşcinsellerin gittiği bar”

“Sapkın eşcinsellerin gittiği bar”
Orhan Kemal Cengiz

Amerikan filmlerinin favori temalarından birisidir.
Yan evde oturan komşu, azılı bir seri katildir; teröristtir; sapıktır falan…
***
Yani tehdit çok yakından, hatta içeriden gelmektedir.
Kendinizi güvende zannettiğiniz yer, eviniz, en büyük tehdit altında olduğunuz yere dönüşmüştür.
Bugünlerde, bu klasik film senaryosunun bir başka versiyonu Batılı insanların bilinçaltlarına derin izler bırakarak kazınıyor.
***
Bu defa, bu “komşunun” karakteristik bir özelliği var; o bir “Müslüman”.
Yan tarafta oturan, Amerika’da doğmuş, büyümüş, bütün hayatını orada geçirmiş Müslüman, bütün o “entegre” görüntüsüne rağmen, meğer içinde bulunduğu topluma, ülkeye karşı teskini mümkün olmayan bir hınçla doluymuş…
Brüksel, Paris ve diğer benzeri saldırılardan sonra Orlando’daki katliam da, bu “ürkütücü” komşu imajını pekiştiriyor.
***
Orlando saldırganı da, bütün Müslümanların, ne kadar masum görünürlerse görünsünler, bir gün bir intihar bombacısına dönüşecek, uyuyan bir hücre olabileceği yönündeki korkunç şüpheyi insanların kafasının arkasına yerleştiriyor…
***
Bu korkunç imajı yıkmanın sadece bir tek yolu var, o da, bu katliamlara en büyük, en sert tepkinin Müslümanlardan gelmesi…
***
Peki öyle mi oluyor?
Hangi Müslüman ülkede, bu katliamlardan sonra, Peygambere hakaret edildiği gerekçesiyle toplanan öfkeli kalabalıkların onda birinin toplandığını, bu katliamları protesto ettiğini görüyoruz?
Hangi Müslüman ülkede bu katliamlarda ölen insanlar için bir yas tutulduğuna tanık oluyoruz?
Hangi Müslüman din alimi, bu katliamcıların kendilerine dayanak aldıkları dinî referansların dinde yerinin olmadığını açıkça söyleyebiliyor?
Hangi kitlesel dinî hareket, kadınla erkeğin eşitliğini, insan haklarını, hoşgörüyü, demokrasiyi her şeyin üzerinde tutan, bunlarla çatışma halinde olan dinî referansları göz ardı etmeyi öneren bir yorum getirebiliyor?
***
Bunlar yerine, o katliamcıları neredeyse kutsayan Müslümanların sözlerinin dalga dalga dünyaya yayıldığına tanık oluyoruz.
Dün neredeyse bütün dünya gazeteleri, Yeni Akit’in Orlando katliamı için “Sapkın eşcinsellerin gittiği barda ölü sayısı 50’ye çıktı” yorumunu sayfalarına taşıdı…
***
Dindarların çıkıp, “İslam hoşgörü dinidir” gibi kalıpları tekrarlamaları hiç kimseye bir şey söylemiyor; onun yerine, bu katliama gösterdikleri tepki ve böylesi korkunç bir katliamdan sonra bile kurbanları şeytanlaştırmaya çalışan korkunç Akit kafası hakkında ne söyledikleri önem taşıyor…

İslam entelektüelleri ve ‘entel’leri…

İslam entelektüelleri ve ‘entel’leri…
Aydın Engin

Türkçeye kim kazandırdı(!) bilmiyorum ama “aydın”ın Batı dillerindeki karşılığı “entelektüel”den yola çıkıp “yarım aydın” anlamında “entel” sözcüğü kullanılıyor ve epey de yaygınlaştı.
Küçümseme hatta aşağılama içeren bir anlam kazandırıldı. O kadar ki geçenlerde densizin biri Murat Belge için de “Ne entelektüeli? Entel o, entel” diye yazdı, bana da “O-ha, çüşşş” filan gibi ayıp sözcükler mırıldanmak düştü…
Ancak densizlerin budalaca kullanımlarını bir yana itersek “entel” sözcüğü “yarım aydın” nitelemesini aşan bir anlatım olanağı sağlıyor…

Üniversite yıllarımda İstanbul’un baş döndürücü kültür yaşamında Hilmi Ziya Ülken, Abdülbaki Gölpınarlı, Cemil Meriç gibi İslam üstüne düşünmüş, İslam üstüne araştırmalar yapmış, kitaplar yayımlamış İslam entelektüellerini tanıdım. Masanın ucunda da olsa sofralarında bir iskemleye ilişme fırsatım bile oldu. Fuat Köprülü’yü tanımadım ama Tahir Alangu öğretmenimden Köprülü’nün önemini, özellikle İslami konulardaki araştırmalarının derinliğini uzun uzun dinledim.

Benim tıfıllık yıllarımdaki tanıklığıma boşverin; mütedeyyin olmayan, hatta dinle uzak yakın ilişkisi olmayan pek çok aydının gözünde bu saydıklarım ve bilgisizliğimden dolayı sayamadıklarım sahici birer aydın, Müslümanların gururlanabileceği birer “İslam entelektüeli” idiler…
Bir de günümüze gelelim.
Ortalıkta “İslam âlimi” diye dolanan, ancak bırakınız “İslam entelektüeli” olmayı, “entel” nitelemesini bile taşıyamayacak sığlıktaki adamlar var.
Bir magazin figüründen ibaret ve Cübbeli namıyla ünlenmiş zatı bir kalem geçelim; 6 yaşındaki kız çocuğunun evlenebileceğine ilişkin fetva veren ve hâlâ ortalıkta din âlimi diye dolanan zata ne diyeceksiniz?

Ya Galatasaray Lisesi’ni bitirmişliğini ısıtıp ısıtıp önümüze süren ve son olarak kadınların gülerken dişlerini göstermelerinin “En hafif deyimle hafiflik olduğu” gibi yürekler acısı bir düşünce ürünü(?!) ortaya atan zat için “İslam entelektüeli”nden vazgeçtim yarım aydın anlamında “entel” diyebilir misiniz?
(Çeyrek aydın anlamında “ent” diye bir sözcük üretsem işe yarar mı acep?)

Siyasal İslamcı hareket ve kadrolarca “İslam âlimi” diye onurlandırılan, verdikleri fetvalar, söyledikleri, yazdıkları cümleler, paragraflar ile saç baş yolduran “âlimlerin”(!) hepsini sayamam. Yerim yetmez.
Eh, şiddetli bir entelektüel kıtlığı ve kısırlığı yaşanan bu çevrenin siyasal kadrolarının, hatta en tepede yer alanlarının kültürel birikimlerinin yürekler acısı bir düzeyde olmasına kim, neden şaşsın?
Ömrü bunları görüp tanımaya yetseydi mesela Hilmi Ziya Bey (Ülken) kahrından yataklara mı düşerdi, yoksa o sevimli öfkesiyle sopayı kapıp…

Ömrü bunları görüp tanımaya yetseydi mesela Abdülbaki Gölpınarlı üstat. çok iyi bildiği o okkalı küfürlerden birini savurur, ardından “Aptesim bozuldu, gidip tazeleyeyim” diye kıkırdar mıydı?
Yazının sonuna geldim ve kişisel buluşum “ent” sözcüğünün işe yarayacağına daha çok inanmaya başladım.
Aferin bana!..

Bir Sultanahmet Camiinin içine girin ve tavana, pencerelere bakın bir de İstanbul’da yol boyu çiçeklerin canına okuyan çiçek süslemelerine…
Bir Hilmi Ziya Ülken’e, Fuat Köprülü’ye, Abdülbaki Gölpınarlı’ya, Cemil Meriç’e bakın bir Tayyip Erdoğan’a…