Yeniden çift kutuplu dünyaya giderken beka sorunu ve referandum…

Yeniden çift kutuplu dünyaya giderken beka sorunu ve referandum…
Noyan Umruk

Hayrola diyeceksiniz… Nereden çıktı bu çift kutuplu dünya? Ben ne yapayım, kabahat bende değil, çıkıyor işte… Reel politik yapıyoruz…

Değişmeyen tek şey değişim…
Sovyetler Birliğinin çöküşü ile oluşan tek süper gücün jandarmalığına dayalı dünya düzeni, çeyrek asırlık toparlanma sürecinden sonra Rusya-ekonomik gücü ABD’ye erişmiş Çin-İran bloğunun güçlenmesi ve ABD’nin ekonomik zorunluluklarla jandarmalık maliyetlerini düşürme ya da bu yüksek maliyetleri, jandarmalıktan nemalanan diğer ülkelere de yükleme stratejisi nedeniyle çift kutuplu dengeye dönüşüyor… Obama ile başlayan bu süreç Trump’la kısa zamanda mesafe alacak gibi görünüyor…

Değişimde mihenk taşı Suriye…
Afganistan, Irak işgalleri, ”Turuncu Devrimler” ve “Arap Baharları” ile yükselen süper jandarmalık Suriye’de fena halde duvara toslandı.

Mısır’da ise kafasına düşen Mursi saksısının şaşkınlığı ile eski yavuklusu Mısır ordusuna sarılarak bu ülkeye demokrasi(!) getirilmiş oldu…
Diğer blokta ise çeyrek asırlık toparlanma ve özellikle kendi hinterlandındaki turuncu devrimlere karşı savunma sürecinden sonra “Savunma Konseptinden” Gürcistan’la başlayan Ukrayna ile devam eden “ “Etkin Müdahale Konseptine” geçiş yaşanıyor. Tahmin ve iddiaların aksine blok Suriye’yi “satmayarak” rüştünü ispatlamış oluyor…

Yumuşamadan Soğuk Savaşa…
Ukrayna müdahalesi nedeniyle Rusya’nın G-8 den çıkarılması ile yine çeyrek asırlık “Detent-Yumuşama” sürecine son verilme adımları atılırken, siyasi literatürde “Soğuk Savaş” denilen “dehşet dengesi” sürecine geçişin ilk adımları atılmış oluyor.

Bu sürecin sosyoekonomik yansımaları, AB’nin kendi halkları için, 70’lerin neoliberal fırtınasına rağmen sürdürdüğü “Welfare State-Refah Devleti”ni sarsıyor ve aşırı milliyetçi dalgalanmalarla sarsmaya devam ederek Avrupa’nın içlerine kadar uzanacak gibi görünüyor. Örneğin, Romanya, Moldavya, Macaristan, Yunanistan, İspanya, İtalya ve giderek Fransa…

Etme, bulma dünyası… Irak’ı sudan, uydurma bahanelerle işgal edip 1milyonu aşkın insanın ölümüne yol açarak, bölünmesini sağlarsanız, Libya’yı paramparça ederseniz Kırım referandumuna ne diyebilirsiniz?

Bakındı hele şu yüce rabbimin işine… Dinsizin hakkından imansız mı geliyor ne…

Ya Türkiye…
Dünya çift kutuplu yeni dengelere doğru evrilirken, Türkiye başını kuma gömmüş, taammüden hırpalanmış kurumları ve kışkırtılmış etnik ve dinsel motiflerle karpuz gibi dilimlenmiş bir toplumsal yapısıyla yolsuzluk ve hukuksuzluğun arş-ı alaya vardığı bir ortamda iki kutup arasında bi namaz, iki kutupla da ciddi sorunlar yaratarak ve yaşayarak referandum sürecine giriyor.

2002-2003’de Bahçeli’nin nereden önüne çıktığı hala bilinemeyen bir virajı hızla dönmesi ile erken seçime sürüklenen Türkiye, yine aynı üslupla durup dururken dünyada eşi menendi görülmemiş, kimbilir nerelerde redakte edilmiş sahipsiz bir metinle bir garip rejimi kabule zorlanıyor…

Gerçekten bu kadar kötü bir metnin bu ülkenin hukukçuları tarafından yazıldığına insanın inanası gelmiyor…
Bilmem, 2006’lardan itibaren ABD çıkarlarına göre bölgenin şekillendirilmesi sürecinin Türkiye’nin ancak böylesine tuhaf tek adam rejimiyle gerçekleştirilebileceğini açıkça ortaya koyan Paul Henze, Graham Fuller raporlarını hatırlatmaya gerek var mı?

Küresel oyunun envai çeşit rezillikleri anlaşılabilir şeylerdir de…
Anlaşılmayanı zaten ülkede her istediğini anında yapabilen, “keyfi yerinde” bir siyasi iktidarın ve yine köklü bir siyasi kadronun kendi geleceğinin de sonunu getirecek desteğiyle, “fiili durumu hukuki duruma uydurma” gibi anlamsız bir bahane yanında “beka” sorununu da ileri sürerek böyle ucube bir rejim değişikliğine apar topar gitmesidir…

Şimdi bırakalım bir yana şu “fiili durumu hukuki duruma uydurma” komedisini ve ülkeyi referanduma sürükleyen liderlerin kişisel neden, sorun ve sorumluluklarını da, gelelim çok ciddi, tüyler ürpertici olduğu söylenen “beka sorununa”…
Acaba bölge üzerindeki emellerini rahatça gerçekleştirmek için kutuplardan biri, ekonomik alandaki tartışılmaz gücünü kullanarak ülke ekonomisini depreme uğratma tehdidi mi talep edilen rejim değişikliğine yönelik referandumu zorunlu hale getirmiştir?

Yoksa yine bir yerlere “Yanlışlıkla” bir şeyler atmak ya da toplumu sarsacak cinayetler ve malum terör örgütlerinin de iyice azgınlaştırılması ile oluşturulması öngörülen “büyük kaos” tehdidi mi söz konusu rejim değişikliği için ülkenin referanduma götürülmesini zorunlu kılmıştır?
Ya da mesela Membiç dolaylarındaki provoke edilmiş bir sıcak çatışmanın, ülkemize karşı ciddi güç kullanımına yol açmasıyla ortaya çıkacak bir “Metal Fırtına” çağrışımı, tehdidi mi liderleri bu yola sürüklemiştir?
İşte bu nedenlerle mi siyasi iktidar söz konusu rejim değişikliğini, kabul görse dahi uygulamayı 2 sene erteleyerek, zaman kazanmak için topu taca atarak gün ola harman ola mı demek istemektedir?
Tabii hüner, aslında ülkeyi bu denli envai çeşit tehdit ve baskılara açık hale getirmeyecek basireti göstermekti ya, neyse…

Sonuç:
Eveeeet parlamenter ve çoğulcu demokrasi talepleri yanında “beka sorunu” başlı başına önümüzdeki referandumu ülke için gerçekten hayati kılmaktadır.

Hayır! Hem küresel emellere otur yerine diyecek, hem de önümüze aniden damdan düşen bu süreçte başta, yeni gelişmekte olan dünya dengeleri çerçevesinde güvenlikten dış politikaya, eğitimden ekonomiye değin çoğu zaman hırsla, bazen “aldatılarak” yapılan ve de artık ülkenin tarihsel bellek, beyin ve belkemiğini çatlatmak üzere olan korkunç hataları sakin ve ciddi bir biçimde değerlendirmemiz için yeterli zaman sağlayacaktır.

Böylece, hayır diyerek, bir kısmı bizim dışımızdaki nedenlerden, bir kısmı ise siyasi iktidarın bariz ve akıl almaz hatalarından doğan duruma fenersiz yakalanmamış olacağız…
O halde “ilelebet payidar olacak” 100 yaşına giden Cumhuriyetimizin bu en kritik dönemecinde, aynı kayığın içinde olduğumuzu da hiç unutmadan yeniden aklımızı başımıza toplayabilmek için sandığa gitmek ve “HAYIR!” demek hem yaşamsal, hem toplumsal, hem de milli bir görev olup, “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır!”

Referandum…

Referandum…
Taha Akyol

TÜRKİYE 16 Nisan’da bir sistem değişikliğini oylayacak.
Yeni anayasa yapmaktan daha önemli olan bu konuda hem vatandaşlar olarak bizlerin hem doğuracağı sonuçlar hakkında siyaset sınıfının yeterince araştırma yaptığı söylenebilir mi?

Maalesef baştan beri konjonktürel heyecanlar ağır basıyor, içerik yeterince konuşulmuyor.

Halbuki bir anayasal düzenlemenin sağlıklı olması için:

Hazırlık ve referandum sürecinin “olabildiğince geniş, açık ve kapsayıcı olması, muhalefet dahil sivil toplumun ve kamuoyunun katılımının gerçekleşmesi lazımdır.”

Böyle olmaz da “anayasa değişikliğinin kuralları ve süreçleri zıt yorumlara ve tartışmalara yol açacak şekilde aceleye getirilir veya demokratik müzakereler ihmal edilirse ülkenin siyasi istikrarı ve nihayet anayasanın kendisi bundan zarar görür.”

VENEDİK KOMİSYONU
Yukarıda alıntıladığım satırları yedi yıl önce yazılmış hukuki bir metinden aldım: “Hukuk Yoluyla Demokrasi”, kısaca Venedik Komisyonu denilen hukuk kurumunun anayasa değişikliklerinde geçerli olması gereken ana hukuk kurallarına ilişkin 10 Ocak 2010 tarihli raporundan.

Bizim 16 Nisan’da oylayacağımız metin konusunda aynı Venedik Komisyonu’nun raporu dün yayımlandı. 30 sayfa, 134 paragraftan oluşan rapor, böyle daha önce yazdığı ilkelerden alıntılar yapıyor, ardından “Türk Tipi Başkanlık” metnini inceliyor.

Dolayısıyla, Türkiye hakkında bir tavır değil, eski kararlarında yer alan ilkeler açısından yapılmış bir inceleme…

Venedik Komisyonu’nu AK Parti çok iyi bilir. Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açıldığında, Cemil Çiçek Venedik Komisyonu raporlarıyla partisini savunmuştu…

2010 yılındaki referandumda, Devlet Bahçeli HDP ile birlikte “hayır” derken, AK Parti Venedik Komisyonu’nun raporuyla “evet” kampanyası yürütmüştü.

Yargıyı bağımsızlaştırma yolunda düzenlemeler vardı, “bireysel başvuru” getiriliyordu.

YARGI VE YASAMA
Bugün aynı Venedik Komisyonu’nun raporunda, başkanlık sistemlerinde yargının özellikle bağımsız olması gerektiği anlatılarak deniliyor ki:

“Türkiye’de yargının bağımsız olmadığı konusunda uzun süredir kaygılar yaşanırken, şimdi anayasa değişikliği ile yargı üzerinde yürütmenin kontrolünün güçlendirilmesi daha sorunlu bir durum ortaya çıkarabilecektir. Yargının yürütmeyi denetlemesi zaten yetersizdi, şimdi daha da zayıflayacaktır.” (Paragraf 129)

Teorik değil, 16 Nisan’da oylayacağımız metinde yargıya yapılacak atamalarla ilgili düzenlemeler teker teker incelenerek bu sonuca varılıyor.

Parti disiplini yoluyla başkanın yasamayı kontrol edebileceği… Başkanlık sistemlerinde yüksek düzeyli atamalar yasama organının denetimine tabi olduğu halde TBMM’ye bu yetkilerin verilmediği… TBMM’nin yürütmeyi denetlemesinin ise çok zorlaştırıldığı anlatılıyor.

GELECEK NESİLLER
Hollanda’nın çirkin davranışlarından önce de sistemin içeriğini yeterince konuşmuyorduk. Venedik Komisyonu raporunda, yeni sistemin Meclis’te bile yeterince konuşulmadığı anlatılıyor.

Halbuki raporda yer alan en önemli uyarı, yeterince konuşularak ve geniş katılımla çok büyük çoğunluğun “sahiplenmesi” sağlanmadan yapılacak anayasal düzenlemelerin uzun vadede iyi sonuç vermeyeceğinin belirtilmesidir.

Ahmet Davutoğlu çok haklı olarak, sistem konusunda konjonktürel yaklaşmanın “bizden sonraki nesiller için sıkıntı doğuracağını, elli sene sonra bizi yönetecek bir sistem” düşünülmesi gerektiğini söylemişti. (25 Aralık 2015)

Konjonktürel duygularla değil, farklı duygulara sahip olacak gelecek nesilleri düşünerek sistemin içeriğini konuşmalıyız.

10 soruda anayasa değerlendirme rehberi…

10 soruda anayasa değerlendirme rehberi…
Rıza Türmen

Anayasa değişikliklerine “hayır” ya da “evet” oyu vermek konusunda bir değerlendirme yaparken, hareket noktası gücün kötüye kullanılabileceği varsayımı olmalı. Başka bir deyişle, gücü elinde tutanlara karşı “güvensizlikle” işe başlamalıyız. Nasıl ki, başkanlık sisteminin doğduğu yer ve en başarılı örneği olan ABD’de sistem başkana karşı güvensizliğe dayanır.

Bunun nedeni şu: ABD Anayasası’nı yazan devletin kurucuları, İngiliz monarşisine karşı yürüttükleri bağımsızlık savaşı sonrasında yeni bir devlet oluşturdular. Yeni devletin anayasasına egemen olan düşünce, iktidarın tek bir elde, yürütme ya da yasamada yoğunlaşmasına ve yeni bir kral yaratılmasına izin vermeyecek denge ve denetim mekanizmalarını içeren bir sistem kurmaktı. Bu amaçla, sert güçler ayrılığına dayanan, yani yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirlerinden karşılıklı bağımsız oldukları bir sistem oluşturuldu. Bireysel özgürlüklerin ancak bu yoldan güvence altına alınabileceği düşünüldü.

ABD başkanlık sistemi her şeyden önce, yargının mutlak bir bağımsızlığını ve yasama ve yürütmenin hukukun üstünlüğü ilkesinin sınırları içinde kalmasını sağlayacak saygınlığa sahip olmasını öngörür. Yasama ve yürütmenin karşılıklı bağımsızlığı, birbirlerinden farklı süreçlerle oluşturulmaları ve birbirlerinden farklı yöntemlerle görevlerinin sona ermesi yani yasama ve yürütmenin karşılıklı fesih yetkisi olmaması ile sağlanır. AKP’nin başkanlık önerisi, başkanlık sistemini tanımlayan bu unsurlardan hiçbirini içermiyor.

AKP’nin hazırladığı anayasa önerisi gücün tek bir elde yoğunlaşmasını önleyecek araçları içermediği için, daha büyük ve daha haklı bir güvensizlik söz konusu. O nedenle, AKP’nin önerisini olabilecek en kötü varsayımları göz önünde tutarak değerlendirmek gerekir. Şunu da belirtmek gerekir ki, öneriye karşı duyulan güvensizlik kişilerle değil, sistemle ilgili.

Referanduma sunulan metni değerlendirirken şu soruları sormak gerekir:

1. Bütün güç başkanın elinde toplandığına ve başkan aynı zamanda bir siyasal partinin başkanı olacağına göre, başkanın elindeki gücü üyesi olduğu siyasal partinin programının gerçekleşmesi için kullanmayacağına ilişkin bir güvence var mı?

Örneğin, başkanın partisi, Meclis’te çoğunluğu sağlayamazsa, başkanın Meclis’in görevine son verip yeni bir seçime gitme olanağı var mı? (ABD’de başkanın meclisi fesih yetkisi yok.)

2. Başkanın parti başkanı olması anayasa 103. maddedeki “tarafsızlık” yemini ya da 104. maddedeki Cumhurbaşkanı’nın tarafsız,hakem rolü ile nasıl bağdaşacak? (ABD’de başkan parti başkanı değil)

3. Başkan ile Meclis çoğunluğu aynı partiden olursa, parti başkanı olan başkan sayesinde Meclis’e giren milletvekillerinin, Türkiye’de sert bir parti disiplini olduğu da düşünülürse, aynı zamanda Meclis grubu başkanı olan başkanı etkili bir biçimde denetleme olanağı var mı?

Örneğin, bu Meclis çoğunluğunun, başkanın cezai sorumluluğuna karar vermesi, ya da başkanın veto ettiği yasayı aynen kabul etmesi, ya da başkanın kararname ile düzenlediği konularda kanun çıkararak kararnameyi hükümsüz kılması gerçekçi bir olasılık mı?

4. AKP’nin önerisinde, başkanın eşini, oğlunu, kızını, damadını, gelinini, Cumhurbaşkanı yardımcısı ya da bakan olarak atamasına engel var mı?

ABD sisteminde var. Başkanın yaptığı atamaların Senato tarafından onaylanması gerekiyor. Senato bu onayı kılı kırk yararak veriyor. ABD’de başkanın atama yetkisi, başkan ve Senato tarafından ortaklaşa kullanılan bir yetki. Oysa AKP tarafından önerilen sistemde başkanın keyfine kalmış. Frenleyen, denetleyen başka bir makam yok. Bu şekilde atanan başkan yardımcısının,başkanın yokluğunda ona vekalet edeceği düşünülürse,işin vahimliği daha iyi anlaşılır.

5. AKP önerisi Türkiye’nin başkanlık kararnameleriyle yönetilmesine mi yol açacak?

ABD sisteminde başkanın kararname çıkarma yetkisi kongrenin açık ya da zımni onayına dayanır. Ya da başkan mevcut bir yasanın uygulanması için kararname çıkarır. Oysa AKP önerisinde, başkanın kararname çıkarma yetkisi Meclis’in iradesini atlayarak kullanılan bir yetki. Yasamanın yetkilerinin yürütmeye devri söz konusu. Meclis çoğunluğunun başkana tabi olduğu bir sistemde,meclisin yasama yetkisi ancak başkanın izin verdiği dar bir alana sıkışmış olacak.

6. Başkanın tek başına OHAL ilan etmeye ve OHAL kararnameleri çıkarmaya yetkisi var mı?

Başkan Türkiye’yi sürekli bir OHAL rejimiyle yönetebilir mi? Hitler iktidarı boyunca Almanya’yı OHAL ile yönetmişti. AKP önerisinde başkanın bu yetkisini istediği gibi ve istediği süre kullanmasına bir engel yok. OHAL kararnamelerinin meclisce onaylanması koşulunun ne denli bir frenleyici etken olduğunu günümüz uygulamalarına bakarak değerlendirebiliriz.

7. AKP önerisiyle başkanın yetkilerine,mevcut anayasada olmayan şöyle bir yetki eklenmiş:

“Milli güvenlik politikalarını belirler ve gerekli tedbirleri alır.”

Milli güvenliğin tanımı,kapsamı,alınacak önlemler başkanın takdirine bırakılmış. Partili başkanın,ülkenin milli güvenliğiyle partisinin çıkarlarını özdeşleştirip buna uygun önlemler almasını engelleyecek bir denetim mekanizması var mı?

Örneğin,seçim sırasında başkan ulusal güvenlik gerekçesiyle OHAL ilan edip OHAL kararnamesiyle muhalefeti susturabilir mi?

8. Önerilen sistemde yargı başkana bağımlı mı olacak?

Başkan Anayasa Mahkemesi’nin 15 üyesinden 12’i, HSYK’nın 13 üyesinden 4’ü (gerçekte Adalet Bakanı ve Müsteşarı ile birlikte 6) atayacak. ABD sisteminde başkanın Yüksek Mahkeme’ye yaptığı atamalar Senato’nun onayına bağlı. AKP’nin önerdiği sistemde böyle bir denetim var mı? “Mevcut sistemde de Cumhurbaşkanı HSYK’a 4 üye atıyor” argümanı doğru değil. Mevcut sistemde Cumhurbaşkanı 22 üyeden 4’ü yani toplam üyelerin yüzde 18’i atıyor. Önerilen sistemde ise başkan 13 üyeden 4’ü yani toplam üyelerin yüzde 30’u atayacak. Adalet Bakanı ve Müsteşarını da eklersek bu oran yüzde 46 olur. Geri kalanını nasıl olsa başkana tabi Meclis tamamlar. Bu arada, Adalet Bakanı’nın Avrupa Yargıçlar Konseyi, Venedik Komisyonu ve başka kuruluşların eleştirilerine karşın hala HSYK başkanlığında ısrar etmesi, AKP’nin yargı bağımsızlığına ilişkin niyetlerinin bir göstergesi.

9. Başkanlık seçimi ile milletvekili seçiminin aynı tarihte yapılmasının amacı başkan ile partisinin aynı çoğunluğa sahip olmasını mı sağlamak?

ABD’de başkanlık seçimleri ile milletvekilleri seçimleri ayrı tarihlerde yapılır. Farklı süreçlere tabidir. Başkanlık sisteminin mantığı da bunu gerektirir.

10. Önerilen sistemin darbelere son vereceği, terörü sona erdireceği söyleniyor.

Geçmişteki darbelerin nedeni parlamenter sistem miydi? Başkanlık sistemi olsaydı darbeler olmayacak mıydı? Darbeler ile hükümet sistemi arasında nasıl bir ilişki var? Başkanlıkla yönetilen Latin Amerika ülkelerinde sistemin tıkanması darbelere yol açmadı mı? Terörü bitirmek konusunda başkanlık sisteminde alınacak olup da bugün alınamayan önlemler nelerdir?
Önerilen anayasa değişikliğine ne yönde oy vereceğimizi düşünürken bu soruları sormak ve yanıtlarını aramak karar vermeye yardımcı olur. Bir de Alman hukukçu Schmitt’in “diktatatörlüğe dayanıklı anayasalar ve diktatörlüğe dayanıksız anayasalar” ayrımını akılda tutmakta yarar var.

Karar vermeden önce, “bu anayasa önerisi diktatörlüğe dayanıklı mı? Yoksa diktatörlüğe giden yolun taşlarını mı döşüyor?” sorusunu sormak gerekli.

Savcılık, TSK’daki FETÖ’nün resmini çekti…

Savcılık, TSK’daki FETÖ’nün resmini çekti…
Tolga Şardan

FETÖ mensupları 1970’lerde orduya sızmaya başladı, 2000-2008 arasında TSK’da yerleşme ve yayılma dönemi yaşandı. Yüksek sicil ve takdir verilerek parlatılan örgüt üyeleri, sadakat testlerini geçince kilit görevlere geldi. Örgütten olmayan generaller ise yakın takibe alınarak kumpaslarla saf dışı edildi

15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan adli soruşturmayla ilgili son gelişmeleri önceki Büyüteç’te paylaşmıştım.
Ankara Cumhuriyet Başsavcı vekili Necip Cem İşçimen’in koordinesinde Anayasal Düzene Yönelik Suçlarla Mücadele Bürosu’nda görevli savcıların yürütttüğü soruşturma, FETÖ’nün TSK içindeki faaliyetlerini günışığına çıkartacak hiç şüphesiz. Soruşturma savcıları, süreçte pek çok delil, belge, bulgu ve ifadeye ulaştı.

Kurmaylığa özel önem
Büyük olasılıkla iddianamelerinde yer verecekleri bu tespitlerden bazıları şöyle:
FETÖ kadrolarının genellikle kurmay sınıfından. FETÖ, bunun için askeri okullardan mezun olanların harp akademilerine yönlendirilmesine özel önem verdi.
FETÖ’nün, küçük yaştan beri yetiştirdiği ve TSK’ya soktuğu mensuplarının hemen tamamı, bağlı oldukları abiler veya imamların izin ve talimatı doğrultusunda evlendirildi. Böylece, eşi de kendisi gibi örgüte bağlı olan örgüt mensuplarının hem FETÖ ile olan bağları daha da kuvvetlendirildi hem de örgütten ayrılması durumunda eş ve çocuklarının da kendisinden uzaklaşacağı endişesiyle üzerinde baskı oluşturuldu.

KPSS’den şüpheli kurmay eşleri
Eşi; doktor, hakim gibi mesleklerdeki TSK mensubu personelin bir çoğunun FETÖ’yle bağlantılı olduğu belirlendi. Eşi KPSS soruşturmasında şüpheli durumda 487 personel bulunuyor. Bunlardan 90’ı Kara Kuvvetleri Komutanlığı (K.K.K.) mensubu karacı kurmay subay. Örneğin, K.K.K.’da kurmay subayların genel subay mevcuduna oranı yüzde 5.62 iken eşi KPSS soruşturmalarında şüpheli durumda bulunan kurmay subayların tüm şüpheli personele oranının yüzde 19 olması hayatın olağan akışına aykırı olarak değerlendirildi.
Örgütle hiçbir ilişkisi olmayan veya örgüt karşıtı TSK personelinin de faaliyetleri, FETÖ mensuplarına yakından takip ettirildi. Böylece örgüte zarar
verebilecek her türlü hareketin önüne geçmeye çalışıldı.
2000-2008 arasında TSK’da yerleşme ve yayılma dönemi yaşandı. 1970’li yıllardan itibaren TSK’ya sızmayı başaran FETÖ mensupları, 1990 yılların sonundan itibaren personel temin, atama ve sicil birimleri, istihbarat ve istihbarata karşı koyma birimleri, başta Harp Akademileri olmak üzere eğitim kurumlarının ölçme değerlendirme birimleri ile diğer askeri okul, eğitim ve kurs birimlerine yuvalandı.

Yüksek sicille parlatma
TSK’daki örgüt mensuplarına yüksek sicil ve takdir verilerek parlatıldı. Bu uygulama yıllarca sistematik olarak yürütüldü. Sonuçta, örgüt üyesi TSK personeli, örgüt üyesi olmayan personelin önünde yer aldı.
Örgüt, güvenilirliğini çeşitli şekillerde sadakat testiyle kanıtlayan mensuplarını faydalanabileceği emir subayı/astsubaylığı, atama subaylıkları, istihbarat birimleri, adli müşavirlikler, icra subaylığı, özel kalem müdürlüğü gibi en
kritik kadrolara atama dairelerindeki mensupları aracılığıyla yerleştirdi. Bu sadık örgüt mensuplarının neredeyse tamamı 15 Temmuz’daki darbe girişiminde aktif olarak görev aldı.
Geçiş döneminde kendilerinden olmayan generallere ulaşmayı hedef olarak gören FETÖ, generallerin yanında yaver, emir subayı/astsubayı ve emir erleri monte etti.

Kadrosuzluktan emekli
FETÖ’nün kendilerinden olmayanlara yönelik uyguladıkları kıyımlardan birisi de “kadrosuzluktan emeklilik” seçeneği oldu. 2012’den itibaren TSK’daki tüm personelin “sicil sıra çizelgesi”nin yayınlanmasında vazgeçildi. Bu yöntemle özellikle general olmalarını bekleyen albaylar sicil durumlarının ne olduğunu bilemediklerinden neden terfi alamadıklarını sorgulayamadı.

FETÖ, örgütten olmayan generallere ulaşmak için değişik yöntemleri kullandı. TSK’nın dolayısıyla generallerin ihtiyacı olan, teknolojiye hakim, başarılı bilgisayar ve elektronik mühendisleri bu komutanların çalışma ekibine monte edildi. Böylece generallerin her türlü gizli ve mahrem bilgileri elde edildi.

Karargah ve kıtalarda komutanların sekreter, yabancı dil bilen personel, şoför gibi büro elemanlarına olan ihtiyaçları bilindiğinden örgütten yetişmiş, kalifiye elemanlar generallerin yakın çevresine tavsiye edildi, en kritik bilgilere bu şekilde ulaşıldı.

Fuhuş şantajı
FETÖ, haram olmasına rağmen kişilerin zaaflarını araştırdı, zaafını belirlediği kişiyi her türlü kullanmasını bildi. Bu konuda insanlara cinsel içerikli kumpaslar kurma yolunu sıklıkla kullandı. Bu konuda “fuhuş hizmeti” kurdu. Bir kısım yüksek rütbeli, aslında örgütle hiçbir bağlantısı olmayan komutanlar görüntüleme ve şantaja alet edildi.

Generallerin mal ve mülk artışı yakın takip edildi. Generallerin eş ve çocukları FETÖ’nün takibi altında tutuldu. Elde edilen en küçük bilgiyle komutanlar tasfiye edildi.

Kritik kadrolara yerleştirilen personel sayesinde yurtdışı sürekli/geçici görevlere personel seçimi, atama, sicil, terfi ve erken terfi konularında şeffaf olan sistemin kapalı hale getirilmesiyle kendi yandaşlarına avantaj sağlandı. Devamlı “parlatılan” örgüt mensuplarının örgüte olan bağlılıkları artırıldı.

Eşlere yüksek puan
Yurt dışı görevlere personel seçiminde en önemli kriter olan yabancı dilde, notu 65-70 arasında olan bir personelin bir yıl içerisinde notunu 20-25 puan artırdığı veya Arapça gibi çok zor bir dilden bir gün bile kursa gitmeden veya alt yapısı olmadan ilk girdiği sınavda yüzde 70 üzeri not alarak yurtdışı görevi seçilen personel bulunduğu belirlendi. Aynı şekilde yabancı dil sınavına giren eşlerden her ikisinin de hem dinleme, hem de okumadan aynı notu aldıkları saptandı.

Yurtdışı görevlere seçilerek NATO kadrolarına atanan FETÖ mensubu subayların bazı milli ve askeri bilgiler, gerek NATO makamlarına servis ettikler, gerekse de milli menfaatlerin söz konusu olduğu bazı konuların örgütün istediği biçimde gerçekleşecek şekilde kullanıldı.

İddianame açıklandığında, örgütün faaliyetlerinin nasıl yürütüldüğünü bütün detaylarıyla görebileceğiz.

Bunlar benim binbir gece masallarım…

Murathan Mungan: Bunlar benim binbir gece masallarım…
Çağlayan Çevik

Çağdaş edebiyatımızın en üretken ve dersine en sıkı çalışan yazarlarından biri Murathan Mungan. Kaleme aldığı her türü, o türün meseleleri içinde değerlendiren, türün imkânlarını sonuna kadar zorlayan bir yazar. Bundan tam 30 yıl önce ilk kitabını yayımladığı ‘Kırk Oda’ serisinin dördüncü öykü kitabı ‘Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’ bu hafta Metis etiketiyle raflarda. Hayata, yaşama, varoluşumuza dair kadim anlatılardan çağdaş biçimlere genişleyen öykü kitabı için Murathan Mungan’la konuştuk.

Tam olarak 30 yıl öncesine denk geliyor. Birbirine eklemlenen ‘Kırk Oda’ dizisinin ilk kitabının çıkması. Bu kitap serinin dördüncü kitabı ancak kapağında beşinci kitabın müjdesini veriyorsunuz. ‘Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’ ilk ne zaman doğdu?

‘Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’nın ilk fikri, neredeyse on yıl önce, ‘Yedi Kapılı Kırk Oda’ yayımlandığında ortaya çıkmıştı. Kitap kendi içinde ilerlerken, bir noktada Dante’nin ‘Cehennem’inin dokuzuncu katta olduğu düştü aklıma. Kitaptan bununla çıkacağımın kararını verdim. Daha önceleri de dillendirdiğim gibi, hikâye kitaplarımın da bir tür roman bütünlüğü göstermesini amaçlarım. Dokuzuncu öykünün cehennem katı olması fikrini bir kenarda tutup yola öyle devam ettim. Öykünün adı ve fikri belli, ama ne anlatmam gerektiğinin bilgisi yok henüz. Arıyorum.

Kitabın sekiz öyküsü de fantastik sıçramalarla saçaklanırken son öyküde hiçbir fantastik unsura yer vermeden kaskatı bir gerçekliğe düşelim istedim. Gündelik ilişkilerde hayatı birbirimize nasıl cehennem ettiğimizden daha iyi cehennem mi olur? Otur bunu yaz, dedim kendime. Sıradanlığın çıkışsızlığını, yolları kesişse de birbirine açılmayan hayatları. Birbirinden bağımsız öyküleri, dükkânın anahtarı, kasanın anahtarı, garsoniyerin anahtarı gibi anahtarlarla birbirine bağlamak, son öyküyü de, kitabı da gene bir kara alayla bitirmek istedim. Ne de olsa ironi cehennemi yumuşatır. Her seferinde uzun süre kitabı dinlerim. Ne yazdığını bilmekten farklı bir şeydir bu. Kitabı dinlemeyi bileceksin. Bana ne söylüyor, nereye gidiyoruz? Ne yapsam fazla, ne yapsam eksik? Diğer kitaplarımla buluştuğu köprüler hangisi? Ya da ayrıldığı yol ağızları? Elbette bu kitaba çalışırken başka şeyler de yazdım ama bir noktada tamamen buna kapandım.

Bu kitapta daha önceki kitaplarınızdan tanıdığımız ‘bilge’ karakterler yine karşımıza çıkıyor. Bu kez ‘Öykü Temizleyicisi’ eklenmiş hatta onlara, bilge, yol gösteren…

Oyunlarımda, öykülerimde, romanlarımda bir tür bilge kişiler olur hep. ‘Geyikler Lanetler’de, ‘Şairin Romanı’nda, ‘Üç Aynalı Kırk Oda’da… Bu kişilerin ortak özelliği hayata çok dokunmuş olmalarıdır. Hayatın nice süzgecinden geçmiş, nice tecrübeyle demlenmiş berrak akıllardır. Bu karakterler bana felsefe yapma imkânı sunar. Kitapta bana, hayatta okura yol aldırırlar. Bir tür ‘yol göstericilerdir’. ‘Üç Aynalı Kırk Oda’da yer alan ‘Aynalı Pastane’ öyküsündeki Muştik bu kitapta da çıkıyor karşımıza. Ama bir gereklilik olarak. Öykü Temizleyicisi’nin Muştik’e söylediği “Artık bizim gibi insanlara sadece öykülerde rastlanıyor” sözü, okura bir göz kırpma olduğu kadar, biraz da hayatın özsuyunun kurumasıyla ilgili. ‘Yedek Anahtarlar’ öyküsünde karşımıza çıkan ‘Öykü Temizleyicisi’nin bildiğimiz anlamda öyküyle bir ilgisinin olmadığını belirtmeliyim.

Onun işi kendisine getirilen yaşam öykülerini temizlemek. Herkes yaşamdan öğrendiklerini ifade etme becerisine sahip değil elbette, bu çeşit karakterler biraz da onlara tercüman oluyor. ‘Kırk Oda’daki öykü-masalların kendi yazdıklarımla, benden önce yazılan, yapılanlara yaptığım göndermelerle zenginleştirilmiş kişisel ‘binbir gece masallarım’ olduğu söylenebilir. Hiçbir kitap sırlarını bir kerede ele vermez. Kendi uzayı içinde ortaklıkları, kesişmeleri var ama, ‘Kırk Oda’ dizisi sırayla okunması gereken bir toplam değil. Önceki kitaplardaki bir karakteri yeni bir sahneye çağırıyorsam, Muştik, Alice ya da Rapunzel örneklerinde olduğu gibi, yeni bir metnin inşasında yeni bir rolleri var demektir. Öyküler arasında amaçlanmış simetrik ya da asimetrik dengeler olmalıdır. Ben bu edebiyat içi oyunları seviyorum, sanıyorum okurlar da seviyor.

Aslında başka öykü ve romanlarınızda da karşımıza çıkan bir durum olsa da ‘Kırk Oda’ dizisi özeline baktığımızda dört kitapta da kadim anlatı geleneğinden çağdaş öykülemeye kadar türün bütün imkânlarından yararlanma dikkatimizi çekiyor…

Daha önceleri de dillendirmiştim. Kaba bir ayrımla, öykü Batı’da kurulan, Doğu’da anlatılan bir sanattır. Kendi öykücülüğümde, öykü sanatının dünya ölçeğindeki evriminden, arayışlarından yararlanmak, bunları sentezlemek istemişimdir. Öykü sanatının çeperlerini zorlayan, kabuğunu çatlatan yeni yönelimler peşindeyim.
Maupassant, Çehov, Amerikan kısa hikâye geleneğinden, bizim tahkiye sanatımız, meseller, rivayet dili, masal kiplerine varasıya kendi öykücülüğümde farklı enstrümanları kullanma merakımı bu kitapta belki bir adım daha ileri götürdüm. Örneğin, ‘Bel Kuşağının Anahtarları’ öyküsündeki falcının sesini ne zaman yazara bıraktığı, öykünün ne zaman bir meddah ağzıyla anlatıldığı, olayların akışında birdenbire beliriveren ‘kafa sesi’, metin ayak değiştirirken kullandığım ara anlatıcılarla sağlanan geçişler hep okura yeni haz alanları açmaya çalışan arayışların sonucu. Bir edebiyat eserinde yazılı olan cümleler kadar yazılı olmayan cümleler de kıymetlidir. Açık cümlelerle olaylar izlenir ama diğerleri arka planı güçlendirir. Okurdan keşfedilmeyi bekler. Nasıl dilin lezzeti varsa, kurgunun da lezzeti vardır. İyi okurun birikimiyle, edebiyat görgüsüyle, bilgi deposuyla elektrik çakımları yoluyla iletişim kurmayı önemserim.

Öykü sanatının öyküsünden bahsediyorsunuz adeta…

Kitap, daha ilk öyküsüyle okura nasıl bir kitapla karşı karşıya olduğunu söylüyor aslında. “Bazıları için dünya bir anlatma yeridir” diyerek temel bir anlatıcıya, yani yazara işaret ediyor. Bilimkurgu öykülerinin, fantastik edebiyatın, bilgisayar oyunlarının bile aslında binlerce yıllık hikâyelerin temel kalıpları üzerinde yükseldiğini söylüyor. Dekor, kostüm değişse de Pandora’nın kutusu, Odisseus’un yolculuğu, Nuh’un gemisi var hepsinde. Kuklanın iplerinin eskisinden çok daha iyi göründüğü bir çağda, kuklanın ipleri yokmuş gibi yapmadan, ama kuklanın iplerini mümkün olduğu kadar saklayabilme sanatına dönüştü bütün sanatlar. Yazmak da öyle. Eskiden devraldıklarına kendi dünyanı, yazarlığının temalarını, dilini, hünerini, kendi lezzetini katarak, geçmişin üstüne yeni bir tuğla koyabildiğin zaman imzan ortaya çıkar. Ben çağımızda yazanın da okuyanın da geçmişe ilişkin paylaştığı bu farkındalığı öyküleştirmeye çalışmıştım. Bu kitap biraz da öykü sanatının öyküsü olsun istedim… Bu yüzden ‘Eşyanın Anahtar Olması’ öyküsüyle başlıyor.

Ölümlü olduğunu bilmenin zalim bilinciyle yaşıyoruz
Anahtar ve eşya üzerinden bakınca kitaptaki zaman meselesine bakışınız da önemli aslında. Zamana takıntılı bir haliniz var sanki.

Sanki değil, çok takıntılı olduğumu söylemeliyim. Bence zamanla meselesi olmayan yazar olamaz zaten. Zaman, varoluş meselemizin anahtarı çünkü. Koca evrende şu küçücük varlığımızla, sınırlı aklımızla, hayal gücümüzle; varoluş, evren, zaman, kâinat üzerine düşünerek; bulunduğumuz el kadar toprak parçasında hayatı anlamlandırmaya, ömrümüze kıymet biçmeye çalışıyoruz. Ölümlü olduğunu bilmenin zalim bilinciyle yaşıyoruz. İnsan tabiattaki en trajik canlıdır, çünkü geçiciliğin ne olduğunu biliyor, öleceğini bildiği halde yaşamakta ısrar ediyor. Ölüm bilgisiyle yaşama içgüdüsü arasında bir dengede tutmaya çalışıyor kendini. Uğraşıyor, didiniyor, yazıyor, okuyor, söylüyor. Haliyle sanatçıların, felsefecilerin bu konuya daha fazla takıntılı olmaları olağan. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Marcel Proust’a daha nicesi sayılabilir bu konuda. Ama yazar olmak için zamana takmak gerekliymiş diyerek yazar olunmaz, zaman senin nabzında atıyorsa, ruhun saatin tik taklarını herkesten daha fazla duyuyorsa takıntın anlam kazanır. Ben zamana ve ölüme ilişkin kaygılarımı edebiyat içinde dindirmeyi seviyorum. Çünkü bunlar o zaman hayatlaşıyor.

‘Hayat’ kavramının altını çizdiniz şimdi. Kitaptaki öykülerde de hayata dair tanımlamalar, sorgulamalar, çıkarsamalar var…

Belki de okura zaman kazandırmak istiyorumdur. Nedir zaman kazandırmak? Tecrübe edilmiş hayatları aktarmaktır belki edebiyat. Kendin deneyimlemedikçe, yani başından geçmedikçe öğrenemezsin bazı şeyleri, gereken sonuçları çıkaramazsın. Diğerini ise, kaba bir örnekle açıklayayım: Yanından geçen bir arabaya, “Sağdaki yoldan gitme, ileride inşaat çalışması var yolu kapatmışlar. Sen soldan git” diyorsun. Bunlar aktarılabilir deneyimlerdir. Edebiyat okura, zamanı kaliteli kullanmasını sağlar… Benim de kendi yazarlığımda yapmaya çalıştığım şey biraz da bu. Edebiyattan da en az hayattan öğrendiğimiz kadar çok şey öğreniriz. Okudukça hem kendimiz oluruz, hem başkaları. Edebiyat insana hayat ve zaman kazandırır. Yazdığım kitaba, kitabın sayfasına gözü değmiş okurlar kıymetlimdir. Bana uğramış, kendi ömründen bana zaman ayırmış insanlardır onlar. O zamanı kıymetli bulur, hakkını vermek isterim. Hayat çok kısa, doğru kitapları okumak gerek. Dünyada okuyacak çok güzel kitaplar var, size iyi vakit geçirttiğini sandığınız kötü kitaplar ömrünüzden yer aslında. Kendi payıma bana ömründen zaman veren okuruma zaman borcum olduğunu düşünür, yazdıklarımla ödemeye çalışırım. Zamanın bir de bu yönü var.

Kitabın ismindeki ‘anahtar’a gelelim. Pandora’nın kutusundan Hz. İsa ve Aziz Petrus hikâyesine, masallardan en sıradan anlatıya kadar çok şey barındırıyor içinde. Sizin kitabınızda da bütün yönleriyle ‘varoluşsal’ bir kavram olarak çıkıyor karşımıza.

Çünkü tüm hayatımız cevap anahtarları aramakla geçiyor. Var olmak nedir, nasıl var oluyoruz? Niye varız? Aslında insanlık tarihi varoluş tarihi. Belki ortada bir anahtar bile yoktur. Biz varsayıyoruz. Yazarlığım boyunca insanlığın öyküsüyle, varoluş sorunlarıyla ilgilendim. Duygular, düşünceler, ilkeler, değerler, kimlikler, ilişki kanavaları, toplumsal roller, uğruna vazgeçtiğimiz veya canımızı verdiğimiz şeyler ve bizi biz yapan hikâyeler, sadece bu kitapta değil yazarlık yaşamımda anlatma ihtiyacımı tetikleyen şeyler oldu hep. Ama bu kitapta en çok öne çıkan şey, karanlık gibi gelebilir ama galiba şu oldu: Bu dünyada biz ne yapsak olmuyor. Ömür diye biçilen zaman dilimi, doğup büyüdüğümüz yer, içinde yetiştiğimiz koşullar, seçimlerimiz ya da zorunluluklarımız öyle de olsa böyle de olsa olmuyor. Ne yapsak olmuyoruz. Olmuyor. Tüm bu arayışlar, çırpınışlar sürerken arkasında bir sürü öykü bırakıyor. İnsanın kendini oldurması, bulması, kendi gözündeki kendi, başkalarının gözündeki kendi… hepsi başlı başına bir sorun, bir varlık problemi. Kitaba böyle baktığımızda anahtar sözcüğü hem sözlük anlamıyla, hem metafor bağlamında yeni anlamlar kazanıyor. Anahtar aslında bir paradoks içerir: Açtığı gibi kilitler de… Küre kitabımda “Şiir tereddütleri olanların sanatıdır” demiştim. Anahtar da bu anlamda tereddüdün, şüphenin eşyasıdır. Dünya şüphe edilmesi gereken bir yerdir.

Elimde kalem varsa umutsuz değilimdir
Ben yapılması gerekenin, okurun içgücünün güçlendirilmesi olduğuna inanırım. İnsanın içini daha dayanıklı kılmamız gerekir. Yalancı ışıklarla geçici umut vermek değildir doğru olan. Hayatla mücadele azmi, dayanma gücü, karanlığa bakma gücü kazandırmak daha kıymetlidir. Aydınlığı, en iyi karanlığa bakmayı bilenler görür çünkü. Gözü karanlığa alışmamış insan aydınlığın kıymetini bilmez. O gelip geçici çiğ ışığı aydınlık zanneder. Benim önemsediğim şey, her durumda hayatta ve ayakta kalabilen insana içgücü, dayanıklılık kazandırmaktır. Aslında bazılarının ümitsiz, umutsuz, karamsar sandığı insanlardır asıl gelecek vaat eden insanlar. Eğer yazmayı sürdürüyorsam, hâlâ elimde kâğıt kalem varsa, dünyayı mesele ediyorsam umutsuz değilimdir. Hepimiz en iyi yaptığımız şeyi en iyi biçimde yapmayı sürdürerek muhalefet edebiliriz. Bizi biz yapan şey ‘evet’lerimizden çok ‘hayır’larımızdır. Hayır demek bilinç ve güç gerektirir. Evetlerin çoğu itaat yatkınlığıdır.

Okurluk hakkımı yazarlığıma kaptırmam
Hayat karşısında öğrenciliğimi, meraklarımı koruyan biriyim ben. Çok okurum. Özellikle işimin kuramsal yanı konusunda takipçiyimdir. Okur hakkımı asla yazar Murathan Mungan’a kaptırmam. Biri güzel bir şey yazmışsa, ben onun okuruyumdur. Takdir etmeyi de hayran olmayı da bilirim. Güzel bir kitap yazan herkesin başımın üstünde yeri vardır. Çünkü edebiyat bir güzellik yarışması değildir. Podyuma çıkıp sağa sola gülücük dağıtmanın anlamı yok. Herkesin kendi dünyası, sözü, imzası biriciktir. Dünyanın sofrasında herkese yer var. Ama tek bir koşulla: İyi edebiyat, sağlam edebiyat.

Poligamik bir yazarım
Sanırım verimli, üretken olmamdaki nedenlerin başında zaman kullanma becerim gelir. Zamanı iyi yöneten biriyim. Çalışkanlık yetmez, organize olmak gerekir. Yazar olarak poligamik bir yazarım. Aynı anda birkaç kitabı birden idare ederim. İster tek kitap üzerinde, ister dağınık düzen çalışayım gelen zarfları kutularına dağıtan postacı titizliğiyle yeni fikirleri, aldığım notları kendi raflarında istiflemeyi bilirim. Bütün o demlenme ve birikme süreci malzemeyi keşfetme sürecidir. Bir nokta gelir, içlerinden biri öne çıkar, o zaman bir tek ona kapanır, kitap bitene kadar yalnız onunla uğraşırım. Önceden biriktirdiklerime yenilerini eklerim. Bu da işimin monogami evresidir.

Hiçbir seçimde bu kadar popülist karar alınmamıştı…

Hiçbir seçimde bu kadar popülist karar alınmamıştı…
Erdal Sağlam

HÜKÜMETİN geniş halk ve iş kesimlerini rahatlatmak için başlattığı popülist kararları bitmek bilmiyor. Şurası bir gerçek ki; son 15 yıldır, hiçbir seçimde olmadığı kadar, çok sayıda popülist kararı son 3 aydır gördük, görüyoruz.
Aslında geçen yılki büyümenin düşük çıkacağı belli olduktan sonra, 2016’nın ikinci yarısında, hükümet özellikle yeni teşvik kararları almaya başladı. Ancak referandum çalışmaları başlayınca bu kararlar, geniş halk kesimlerini ve zor durumda olan şirketlere, esnaflara dönük olmaya başladı.

Turizm sektöründeki Rusya sıkıntısını gidermek için başlayan kredilerin yeniden yapılandırılma işlemi tüm kredilere genişledi. Bankalar kağıt üzerinde eski kredi kapatılmış, yeni kredi açılmış gibi kârlar yazdılar ve bilançolar gerçek durumu göstermez oldu. Aynı şekilde sermaye yeterlilik rasyosu da yapılan esnetme düzenlemeleri ile artık eski anlamını yitirdi. Kamu bankaları seçim için yüklü borçlanmalar yapar oldular. Bunlar ileriye dönük sistemi olumsuz etkileyecek, yani ekonomik istikrarda dayanılan banka ayağını çürüten kararlar oldu.

İstikrarın kalan diğer ayağı mali istikrar da alınan kararlarla ciddi tehdit altında. Bütçeden yükler artınca, son yeni işçi alımında verilen yüklü devlet desteğinde, işsizlik fonu gibi fonlar, amaç dışı kullanılmaya başladı. Tartışmalı Varlık Fonu’ na Savunma Fonu’ndan geçici aktarılan 3 milyar TL de bu kapsamda sayılabilir.
Nisan sonuna kadar KDV indirimleri yapılması referandum öncesi piyasaları canlandırmaya dönük bir karar ve bütçede ciddi delikler açacak.

Vergi affı yapılıp, ilk kez affın da affı getirildi; af kapsamındaki vergi ve SGK ödemeleri mayıs sonuna kadar ertelendi. Bu da mayıs sonuna kadar bütçede, artacak SGK yükü dahil, ciddi gelir kayıplarına yol açacak bir karar.
KOSGEB, 50 bin liralık faizsiz kredi uygulaması başlattı; başvuru 500 bine ulaştı herkese bu kredinin verileceği söyleniyor. Bunun gibi KGF’den yükü Hazine’yi binmek üzere, yeni sübvansiyonlu krediler oluşturuldu.

FATURA AĞIRLAŞACAK
Son olarak torba yasada çiftçilerin Ziraat Bankası ve kooperatiflere olan kredi borçlarının yeniden ertelenmesi yer alıyor. Yanı sıra 2.2 milyar TL tutan TEDAŞ’a elektrik borçlarının da yeniden yapılandırılması kapsama alındı. Bunlar da yetmedi, daha önce kamu kuruluşlarının döviz alacaklarında yılbaşı kuru uygulanacak denirken, Merkez Bankası son olarak ihracat reeskont kredilerinde de kuru yine yılbaşı kuruna sabitledi.
Yani mali disiplini bozma yanında, kambiyo sistemini bozma, dalgalı kura rağmen farklı kur uygulamasına girmiş olmamız da, ileride büyük sorun olabilir.

2000 yılından önce kurulan hükümetlerin hemen hepsi, seçimler öncesinde popülist kararlar alır, bunu finanse etmek için karşılıksız para basıp enflasyonu zıplatır, ayrıca artan kamu yükleri nedeniyle dengeyi ve faizleri bozarlardı.
2000’de yapılan sınırlayıcı reformların da etkisiyle, daha sonra bu yola pek gidilmedi, AKP hükümetleri “popülist karar almayıp, mali istikrarı sürdürmekle” hep övündüler.

Ancak bu kez ipin ucu iyice kaçtı; bu kararların yılın ikinci yarısından itibaren ekonomik istikrar üzerindeki bozucu sonuçlarını görmeye başlayacağız. Artan enflasyona rağmen büyümenin artmayacağı beklentisi hızla yayılırken, iç borç çevirme oranları artan kamu yüküyle hızla yükseliyor. Bunun ilk sonucunu artan faizlerde göreceğiz. Küresel iklime de bağlı olarak, acil, her açıdan disipline dönüş kararları alınmazsa, ekonomik istikrar ciddi tehlike altında demektir.
Yine; oy için alınan popülist kararlar halka çok büyük fatura çıkaracak…

Üniversitenin özgürlüğü neden hepimizi ilgilendiriyor?

Üniversitenin özgürlüğü neden hepimizi ilgilendiriyor?
Cemal Tunçdemir

Antik Yunan kralı Theseus, 50 yaşında boşandıktan sonra Helen adlı 12 yaşında bir kızı kaçırıp alıkoyar. Sonraki yaşamında Menelaus ile evliyken Paris ile kaçıp Truva Savaşına da neden olacak Helen’dir bu. Helen’in kardeşleri Castor ve Pollux, kız kardeşlerini kurtarmak için şehri kuşatır ve Atina’yı yakıp yıkacakları tehdidinde bulunur. Kimse kralın korkusundan konuşamaz. Akademos adlı şehir sakini, kralın kendi keyfi için bütün şehri tehlikeye attığını görüp bu sırrı açıkça ifşa eder ve kızın saklı tutulduğu yeri kardeşlerine söyleyerek Helen’in ve Atina’nın kurtulmasını sağlar. Akademos, Atina’yı kurtardığı için ‘şehrin kurtarıcısı’ diye anılarak büyük saygı görmeye başlar. Bu asil ve cesur davranışından dolayı Sparta kralı da Akademos’a büyük saygı duyar. Bundan dolayı da Atina’yı kuşattıklarında, Akademos’un Atina’nın hemen dışında bulunan arazisine dokunmazlar.

Belki de ‘Akademus’un sözcük anlamı ile aynı zamanda ‘sessiz bölge’ anlamına gelmesi de bundandı. Çünkü bu arazi, şehrin kuzeybatısında, hükümet duvarlarının dışında yani şehrin ve toplumun müdahale sınırları dışında bir yerdi. Sonradan zeytin ağaçlarıyla donatılan bu arazi orijinal sahibinden dolayı Akademia diye adlandırıldı.

Sokrates’in öğrencisi Plato (Eflatun), MÖ 5. yüzyılda öğrencilerine, şehir yönetiminin ve toplumunun müdahalesinden uzak özgürce ders verebileceği ideal bir yer aradığında Akademos koruluğunda karar kılacaktı. Plato’nun buradaki dersleri, ‘Akademi’nin, felsefenin ve Batı uygarlığının doğuşu olarak kabul ediliyor. Alfred Whitehead’ın, ‘bütün Batı düşüncesi, Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibarettir’ demesi boşuna değildir. Bugün bile bazı kaynaklarda ‘üniversite’ sözcüğü yerine “the groves of Academe (Akademi Koruluğu)” deyiminin kullanılması o ağaçlık yüzündendir.

Antik Akademi, sonradan Julius Caesar’ın da diktatör olmasında ilham kaynağı olan ve böylece Roma imparatorluğunun tarihe karışmasının sebeplerinden biri olan Romalı general Sulla tarafından, MÖ 84 yılında yerle bir edilinceye kadar bir bilim ve düşünce üretim merkezi oldu. Yeni Platocular, MS beşinci yüzyılın başında akademiyi yeniden canlandırdılar. Ancak o da 529 yılında Bizans kralı 1. Justinian tarafından, Hristiyanlık propagandası yaptığı ve imparatorluğa karşı faaliyetlerin odağı olduğu gerekçesiyle kapatılarak dağıtıldı. Akademi’yi yok eden bu saldırı, antik çağın bitişi olarak kabul ediliyor.

Antik akademinin üyeleri, canlarını ve bilimsel özgürlüklerini Justinian’ın zulmünden korumak için doğuya kaçtılar. Sasani Kralı birinci Hüsrev bir kısmını kendi şehrine kabul ederek onlara garanti verdi. Bazı akademi üyeleri ise Harran’a yerleşti. Bunların başında, Akademi’nin efsane isimlerinden Şam kökenli Damaskius’un öğrencisi ve aynı zamanda Atina akademisinin son lideri Simplicius da vardı. Bazı tarihçilere göre ‘akademi’ tamamen pes etmedi ve Harran’da 9’ncu yüzyıla kadar varlığını sürdürdü. Bağdat’ta 9’ncu yüzyılda Dar’ül Hikme’nin açılması ve burada Antik Yunan eserlerinin Arapçaya çevirisiyle başlayan büyük uyanışta akademinin Harran merkezli varlığının da rolü olduğuna inanıyorlar. Nitekim, Avrupa’nın Orta Çağı yaşadığı dönemde akademinin özgür ruhu, Bağdat’ta, Semerkant’ta, Endülüs’te büyük bir bilimsel ve kültürel üretime güç veriyordu. Selçuklular, Nizamülmülk adına en büyüğü Bağdat’ta olmak üzere İsfahan, Nişabur, Belh, Herat, Basra, Musul, Amul’da kampüsleri bulunan ve Çin’den Mağrib’e kadar geniş bir coğrafyadan, farklı inanç, dil ve kavimlerden öğrencileri bilginleri kendine çeken Nizamiye Medreselerini kurduğunda, Oxford Üniversitesinin ilk Anglo Saxon olmayan öğrencisi Frizyalı Emo’yu (Emo of Friesland) okula kaydetmesine daha 125 yıl vardı.

Bu dinamizm Müslüman yoğunluklu coğrafyada özgür düşünceye ve felsefeye karşı bağnaz reaksiyonun yeniden yükselmesine kadar sürdü. Rönesans ile birlikte Avrupa’da yeniden özgürlük iklimini bulan akademi, 16’ncı yüzyılda adeta büyük bir patlama yaşadı. Art arda bilimsel ve sanatsal akademiler açıldı. Saniyeyi gösteren mekanik saati ilk kez icat eden kişi olan astronom ve optikçi Takiyüddin Efendinin Tophane sırtlarındaki rasathanesinin, fetvayla veba afetinin sebebi ilan edilmesi üzerine 1580 yılında Kaptan-ı Derya Kılıç Ali tarafından gemiden attırılan toplarla yıkıldığı dönemde Galileo, bilimsel ve kültürel bir devrimin kıvılcımını yakıyordu.

18’nci yüzyıl, Yeni Dünyanın üniversite ile tanıştığı yüzyıl oldu. John Harvard adlı bir İngiliz vaizin öncülüğünde Yeni Dünyanın ilk üniversitesi olan Harvard kurulduğunda takvimler 1636’yı gösteriyordu. Bugün dünyanın en etkili, en prestijli üniversitesi konumunda olan Harvard’ı, Princeton, Yale, MIT, Columbia, CalTech, Stanford ve daha onlarca dünya çapında eğitim kurumu izleyecekti.

ABD’nin başarı sırrı: Üniversitenin devlet ve toplumdan bağımsızlığı

Bana ‘Amerika’nın görece başarısının sence sırrı ne?’ diye her sorulduğunda yanıtım değişmez. ‘İki kurumun ‘devlet’ten ve ‘toplum’dan görece bağımsızlığı’ derim; Üniversite ve yargı.

Avrupa kampüslerinde akademik özgürlük bir ayrıcalıktır. Hükümet gücüne karşı kampüslere imtiyaz tanınmıştır. Birçok ülkenin kampüsüne, polisin, üniversitenin akademik yetkililerinin izni olmadan asla girememesi bundandır. Akademisyenlerin, devlet ve toplum baskısı olmadan düşündüklerini, araştırmalarıyla bulduklarını, önerilerini özgürce ifade edebilmeleri içindir bu. Örneğin Risk Altındaki Akademisyenler ağının bir raporuna göre bu korumanın olmadığı bir Kuzey Afrika ülkesinde, bebek ölüm oranının hükümetin açıkladığından çok daha fazla olduğunu tespit edip yayınlayan akademisyen, ülkeyi dünya karşısında karalamak suçlamasıyla hapsedildi. Hükümet, toplumun geniş kesiminin, ‘ülkenin dünyanın gözünde karalanmasının’, bebek ölüm oranından daha fazla rencide olacağı ve akademisyeni kınayacağını biliyordu. Ancak gerçekte ise bu hapsediş, ülkeyi dünya karşısında aklamayacağı gibi, bebeklerin de ölmesine neden olacağı için halkın ve ülkenin aleyhineydi.

Avrupa’daki sistemin aksine, ABD’de ise, ‘düşünce ve ifade özgürlüğü’ bir ayrıcalık değildir, herkes için geçerli anayasal haktır. Bu nedenle de ABD’de polisin kampüse girmesini engelleyecek özel bir yasa yapma gereği duyulmamıştır. Kampüsteki bir basın açıklamasına, bir toplantıya, barışçıl bir protestoya polisin müdahalesi düşünülemez bile. ABD’de ‘akademik özgürlük’ kavramı, daha çok akademisyenleri, mütevelli heyetlerine, meslektaşlarına, öğrencilerine, üniversitelerin idari yönetimlerine ve halka karşı korumak için vardır. En önemli varlık nedeni ise profesörün, yazdıklarından, konuştuklarından, araştırmalarından dolayı işsiz kalmasını engellemektir. Böylece akademisyen, işini veya akademik statüsünü kaybetme korkusu olmadan araştırabilir, yazabilir, konuşabilir. ‘Tenure (kadro)’ almış bir akademisyeni üniversiteden kovmak mümkün değildir.

Kadro almanın, yeteneksiz bir akademisyen ile yetenekli bir akademisyene aynı derecede iş güvenliği sağladığı söylenebilir. Ancak bu akademinin özgürlüğü için ödenmesi göze alınış bir bedeldir. Çünkü, yeterliliği ölçecek somut bir ölçü yok. Bir kere yetersiz akademisyeni işten çıkarma kolaylaştırıldığında, gayet yetkin bir akademisyen olduğu halde mütevelli heyetinin çalışmalarını çıkarlarına aykırı bulduğu akademisyenin de işten çıkarılmasının yolu açılır. Yine, akademik özgürlükten, ‘gerçeği’, ‘doğruyu’, ‘haklıyı’ öğreten profesör ile ‘yanlışı’, ‘gerçek olmayanı’, ‘kötüyü’ öğreten profesör aynı derecede yararlanır. Eğer, neyin gerçek, neyin doğru, neyin haklı olduğuna idare, mütevelli heyeti, toplum veya devlet baştan karar verebiliyorsa akademiye zaten gerek yoktur. Yani bu özgürlük kapsamında saçmalayan akademisyenler de olabilir topluma yeni ufuklar açan akademisyenler de… Devletin ve toplumun müdahalesine kapalı bir alandır.

Üçüncüsü, akademik özgürlük bir akademisyenin, kendi branşının dışında, dini, kültürel, sosyal, politik bir konuda yaptığı açıklamaları ve eylemlere katılmasını da kapsar. Oryantalizm adlı klasik eserin yazarı ve Columbia Üniversitesi edebiyat profesörü Edward Said’in, 3 Temmuz 2000 günü Lübnan’ın güneyinde İsrail sınır gümrüğüne taş atarken çekilmiş fotoğrafı, ‘akademik ifade özgürlüğünün ihlali’ olduğu iddiasıyla Amerikan sağcı grupların büyük tepkisine neden olmuş ve Said, “The Professor of Terror (Terörün Profesörü)” olmakla yaftalanmıştı. Ancak Columbia Üniversitesi, Said’in işine son verilmesi çağrılarına kulak vermemiş ve yapılan açıklamada, taş atma ”doğrudan bir başka insana yapılmadığı ve her hangi bir yasa da ihlal edilmediği için politik bir ifade eylemi olarak’’ kabul edilmişti. Yine, ABD ve İngiltere koalisyonu 2003 yılında ‘Terörle Savaş’ politikası gereğince Irak Savaşına başladıklarında her iki ülkede de en güçlü tepkiler üniversitelerden yükseldi.

Oxford Üniversitesinin akademisyenleri 2100 imzalı savaş karşıtı ve ‘Irak’ta değil Washington’da rejim değişikliği’ talep eden bir dilekçeyi, Downing Street 10 numaraya götürüp elden, savaşın en önemli destekçisi olan İngiltere Başbakanına verdiler. Benzeri bir savaş politikası karşıtı dilekçeyi onlardan 1 ay önce yine Başbakana elden veren Cambridge Üniversitesi bununla da yetinmeyerek, ‘Savaşa Karşı Üniversiteler Koalisyonu’ kurup bir de web sitesi açmışlardı. Aralarında Eric Hobsbawm, Will Alsop, Wendy Savage, Anne Power, Richard Sennett gibi kendi alanında dünyaca saygın isimlerin de olduğu onlarca akademisyen ise Guardian gazetesine ilan vererek ülkelerinin savaş politikasını eleştirmişlerdi. New York’taki savaş karşıtı protesto gösterilerinde, dünyanın her yerinden gelmiş akademisyenler bile yürümüştü. Ne İngiltere’de ne de Amerika’da, ‘Bir savaştayız. Böylesi davranışlar açıklamalar ihanettir’ diyen hiçbir devlet yetkilisi olmamıştı.

Akademisyenlerin her söyleyeceği doğru olduğundan değil, ama alternatif bakışların herkes için daha doğru düşünme imkanı yaratmasından dolayı, akademinin, toplumun ve devletin en güçlü görüşlerine bile karşı çıkabilmesi, bir toplum ve ülke için hayati derecede önemlidir. İsrail’in Gazze’de 2014 Ağustos ayındaki operasyonuna ortak açıklamayla karşı çıkan akademisyenlere yönelik tepkiler üzerine kendilerini savunmak için düzenledikleri konferansta konuşan Tel Aviv Üniversitesi İbrani Kültürü Fakültesi profesörü Ishay Rosen-Zvi, ‘’Kamuoyunu, güvenlik merkezli ve hamasi konuşmalardan artık arındırmalıyız. Bundan bıkıp usandığımız için değil. Bunların düşünmeyi ve sorgulamayı engellemesi nedeniyle… Bir savaş sırasında bir toplumun en öncelikli ihtiyacı düşünmekken, bugün en yoksun olduğumuz şey budur. Birçok kurum özellikle bunu engellemek için uğraş veriyor. En başta da medya…’’ şeklinde yakınırken bu gerçeğe dikkat çekmişti.

Anglo-Sakson dünyanın üniversiteleri, öğrenciye ve akademisyene sağladıkları özgürlükler nedeniyle dünyanın yeteneğini ve zekasını kendine çekmeye devam ediyor ve ülkelerinin gelişmesinin, refahının ana motorlarından biri olmaya devam ediyorlar. Dünyanın her yerinden yetenekli gençler, askeri güçlerine, Amerikan bayrağına, Trump’a, Blair’e, Kraliçe’ye, hamasete imrendikleri için bu ülkelere gidiyor değiller. Oxford, Harvard, MIT, UCLA, Columbia ve diğerlerinin sunduğu özgürlük ve kuşatıcı bakış onları çekiyor.

İstanbul Üniversitesi’nin kökeni olan Sahn-ı Seman Medreselerinin kuruluşundan 174 yıl sonra 1636 yılında kurulan Harvard Üniversitesinde 130 ülkeden binlerce akademisyen ve öğrenci var. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin kökeni Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyûn’dan 88 yıl sonra kurulan Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) bugün 91 ülkeden 2060 yabancı bilimadamı akademik ve bilimsel araştırma çalışmaları yapıyor. Türkiye’nin ilk modern üniversitesi olan Darulfünun’dan 48 yıl sonra 1895 yılında kurulan ve küresel politik elitin oluşmasında rol oynayan London School of Economics’in bugün lisans öğrencilerinin yarısı ve yüksek lisans öğrencilerinin yüzde 80’i İngiltere dışından geliyor.

Üniversite bina değil, fikirdir

Latinceden gelen bir sözcük olan ‘üniversite’ bire bir çevrildiğinde, ‘bir bütünün (âlem) parçalarının veya bir topluğunun üyelerinin birliği’ demek. Evren sözcüğünün Batı dillerindeki karşılığı olan ‘univers’ ile aynı kaynaktan gelirler. Akademik anlamda ‘üniversite’ sözcüğü ise, Latince, ‘universitas magistrorum et scholarium’ yani, ‘öğretmenlerin ve akademisyenlerin heyeti’ demek. İlk olarak İtalya’da prenslere ve muktedirlere karşı ortak haklarını savunmak için bir araya gelen akademisyen ve öğretmenlerce kullanıldı ve bir tür akademisyen loncasını ifade ediyordu.

Yani, ‘üniversite’ bina değildir. Üniversite açılışı diye bina kapısına kurdela bağlanıp açılması cehalettir. Üniversiteler bir ders ile açılır. Üniversite, akademisyendir, bilgidir, sorgulamadır, düşünmektir. Bir üniversitenin kalitesini, binası değil, hocaları ve akademik özgürlüğü belirler.

Latince ‘profiteri’ sözcüğü, ‘açıkça ilan etmek, gönüllü beyan etmek, gerçeği kabul etmek, gerçeği itiraf etmek, kamuoyuna açıklamak’ gibi anlamlara gelir. Sözcüğün kökenindeki ‘fateri’ de ‘konuşmak, söylemek’ anlamlarındaki ‘fari’den gelir. İşte bu ‘profiteri’ sözcüğü, yine Latinceden dünyaya yayılmış ‘profesör’ sözcüğünün kökenidir. Profesör, ilk olarak 14’ncü yüzyılda, her hangi bir bilimsel veya sanatsal konuda yetkin kişi anlamında kullanılmaya başlandı. 18’nci yüzyıl başında ise akademik bir ünvana dönüştü.

Herakleitos, ‘’aynı nehirde iki kez yıkanamazsın’’ diyerek varlığın sürekli bir yeniden oluş halinde olduğuna dikkat çekmeye çalışır. Akademik özgürlük ve dokunulmazlık bir ülkeye, durağan toplumsal, politik, bilimsel kabullere karşı bu akışın ritmini yakalama olanağı yaratır. ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ sözü de bu gerçeğe dikkat çeker. Akademiyi, devletin ve toplumun ortalamasına çekmek, devlet ve toplumla uyumlu hale getirmek, sadece akademiye değil, o ülkeye de yapılacak en büyük kötülüklerden biridir. Bu, iktidarın cari sahiplerini ihya eder ama o toplumu ve ülkeyi, küresel uygarlığının akışından koparıp, koyu bir karanlığa iter. Akademinin 2500 yıllık tarihi bunun tanığıdır.

Paralel bütçe, paralel merkez bankası…

Paralel bütçe, paralel merkez bankası
Uğur Gürses

İÇİNE kamu şirketleri ve bankaları devredilen Varlık Fonu’na, paralel bütçe yanında; hem paralel Hazine, hem de paralel merkez bankası işlevleri biçildiği anlaşılıyor. Hem borçlanma yapması, hem de elindeki fonlarla piyasalara müdahale etmesi.

Bu kurulumla, bu bakış açısıyla beklenen ve anlatılanların tersine bir tablo kaçınılmaz.
Borçlanmadan başlayalım. Mega projelere kaynak sağlamak için borçlanmada iki kanal var; biri yurtdışı, diğeri de yurtiçi. Kuruluşları bir teminat-rehin havuzuna koyup menkul kıymetleştirme yoluna giderek, tahvil ya da sukuk ihracı yaparak fon sağlama düşüncesi ilk yol. Uluslararası sermaye piyasalarında hangi araç olursa olsun, ihraç edeceğiniz bir menkul değerin içinden geçeceği bir kapı var; o da kredi derecesi almak.

Hani o yakın zamana kadar Ankara’da, ‘sizi kim takar’ denilerek küçümsenen kredi dereceleme şirketleri. Şimdi kredi notu alacaksınız ki yatırımcıların görüş alanına girebilesiniz.
Borçlanmaya gidilirse soru şu olacak; Hazine’nin yapamadığı hangi borçlanma vardı ki bunu bir Varlık Fonu içinde yapma çabasına girişildi?

Varlık Fonu’nun çıkaracağı hangi borçlanma aracı olursa olsun, muhtemelen aynı kredi notu sağlanacak olsa bile Hazine’den daha pahalı olacağı bugünden belli. Hem Varlık Fonu’nun içine KHK ile eklenen maddenin verdiği yetki ile devredilen kuruluşların olması, hem de Hazine’nin kurumsallığı ve kurallı yapısının dışında, denetimsiz olması ödeyeceği faizi daha yüksek kılar.

Devlet fonlarının uluslararası kabul görmüş ‘Santiago Kurallarına’ göre ilk ilkesi ‘sağlam hukuki temel’ geliyor. Bizim Varlık Fonu’nun hangi kuruluşları içine alabileceğine dair maddesi KHK ile düzenlendi. En başından sakat. Bu da hem fonun işlemlerini hem de çıkaracağı menkul değerleri bu kurallar setine aykırı yere düşürüyor.

Petrol zengini Ortadoğu ülkelerinin kurduğu varlık fonlarının bile kredi notuna dayanan yatırım kriterleri var. Bu yüzden, ister onların parasına talip olun, ister başkasının; uluslararası piyasalara kredi notu olmadan çıkarak ‘ahbap-çavuş’ işi borçlanmak mümkün değil.

İkinci seçenek ise Varlık Fonu’nun dış piyasalarla aynı anda ya da tek başına iç piyasada borçlanmaya çalışmasıdır. Bu durumda, ayrı bir kanaldan Hazine borçlanmalarına rakip olarak çıkacak demektir. Hazine’nin mevcut borçlanma miktarını kayda değer biçimde artırması neyse sonuç da o olacaktır; faizler aratacaktır.

Bu tablo, sadece Hazine’ye rakip değil, ticari bankalara ve şirketlere de rakip olmak demek. Hali hazırda Türkiye’de mali sistem borç verilebilir fonlarını büyütemezken, yeni ve ‘iştahlı’ bir ‘kamu elbiseli’ borçlanıcı piyasaya girip mevcut ‘pastadan’ pay alacak. Bankaların verdikleri kredilere tek başına mevduat kaynağı yetmezken, şimdi Varlık Fonu bu kaynak alanına alıcı olarak girip faizleri yükseltecektir.

YASADA OLMAYAN GÖREV
Fonun, işlemleri ile piyasalara etki edeceği hatta kimi bakanların sözlerine bakılırsa Merkez Bankası, Hazine ve Özelleştirme İdaresi’nin kimi işlevlerini üstelenebileceği anlaşılıyor. Hem de yasada olmayan bir yetkiyle. Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli diyor ki; “Türkiye Varlık Fonu’nun diğer fonksiyonu da para ve finansal piyasalara yönelik dengeleme ve ekonomik teröre karşı mücadele fonksiyonudur. Piyasaların aşırı dalgalandığı, spekülatif işlemlerin, ekonomik sabotaj ve saldırıların yoğunlaştığı dönemlerde piyasaların sakinleştirilmesine ve saldırıların defedilmesine büyük katkı sağlayacaktır.” Bu sözler keyfi yönetim arzusunun da işareti olmalı.

Kuruluş yasasında bile olmayan böyle bir işlev seçeneğinin dillendiriliyor olması, mali piyasalarda karmaşaya neden olur. Merkez Bankası’nın yapamadığı neyi yapacaktır, müdahale yetkisi olmayan bu Fon?
Tüm bunlar, hukuksal temeli zayıf, hedefi ve kapsamı belirsiz, başka kurum ve kurul ve kuralların alanına taşan Varlık Fonu’nun, piyasada ‘zücaciyecideki fil’ etkisi yaratıp, siyasetçilerin beklediği ve bize anlattığı çerçevede sonuçları değil, tersini getireceğini bugünden görmek gerekiyor.

Daha bugüne kadar hangi köprü için hangi fiyattan kaç adet geçiş taahhüdü verildiğini, ne kadar kamusal yükümlülük oluşturulduğunu açıklamayan, tüm bu yükümlülüklerin toplamının ne olduğunu şeffaf biçimde paylaşmamış siyasetçiler, bize Varlık Fonu’nun şeffaf ve hesap verebilir olacağını anlatıyor.

‘Homo Sapiens’in yazarı Harari: ‘Gereksizler’ diye yeni bir sınıf doğuyor…

‘Homo Sapiens’in yazarı Harari: ‘Gereksizler’ diye yeni bir sınıf doğuyor…
Mehveş Evin

Yuval Norah Harari’nin ilk kitabı ‘Homo Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara’yı (Kolektif Kitap) okuduğumda insanlığa dair kafamdaki pek çok soru işaretine cevap bulmuş, daha evvel üzerinde pek düşünmediğim yeni soruların peşine düşmüştüm: “İnsan (Homo sapiens) neden ekolojik bir seri katile dönüştü? Kadınlar üstün sosyal becerilere sahipken, neden çoğu toplum erkek egemen? İnsanı bekleyen gelecek ne?”

Yalnız değilmişim, çünkü kitap dünyada satış rekorları kırarken Türkiye’de de 100 bin bandını aştı. Genç tarihçi Harari, bu defa ‘Homo Deus: Yarının kısa bir tarihi’ (Kolektif Kitap) kitabında gelecekte insanın neye evrileceğini, yine tarihi bilim ve teknolojik gelişmelerle harmanlayarak, akıcı ve anlaşılır bir dille tarif ediyor.

Geçen hafta İstanbul’da INGEV’in düzenlediği ‘Act Human-İnsani Gelişme Zirvesi’ne konuşmacı olarak katılan Harari ile söyleşi yapma şansını buldum. Tanıştığımızda, sunumunda “İnsanın en büyük düşmanı kendisi. Artık savaşlardan ziyade diyabetten ölen insan sayısı çok daha fazla. Kola, El Kaide’den daha öldürücü” dediğini ve bunun üzerine yanımdaki muhtemel Coca Cola çalışanının kalp sektesi geçirdiğini söyleyerek başladım, mahcup oldu.

Son derecede alçakgönüllü ve sıcak bir insan olduğu için tüm sorularıma sabırla yanıt verdi. İnsanlığın yeni buluşlarının başına açabileceği işlerden mutluluğa, yeni eşitsizliklerden mevcut politikalara geniş bir çerçevede konuştuk. Mesleki olarak en çok haz aldığım söyleşilerden biri oldu.

Son kitabınız ‘Homo Deus’da insan türünün (Homo Sapiens) teknolojik gelişmeler ve bilimsel araştırmalarla bir çeşit yarı tanrı, süper insan olacağını söylüyorsunuz. Bu yeni insan türünü tarif eder misiniz?

Mesele insanın yeni ve üstün beceriler kazanması. Homo Sapiens, Homo Deus’a dönüşecek, yani tanrı benzeri bir ilahi bir güce kavuşacak derken geleneksel olarak Tanrılara has düşünülen, yaşamı planlayıp düzenlemek ve yaratmak gibi özellikleri elde etmesini kast ediyorum. Çoğu mitolojide tanrılar, hayvanlardan bitkilere, hayatı yaratan varlıklar olarak betimlenir.

Aynı zamanda bedenlerini yaratabilir veya değiştirebilirler. Günümüzde bu artık bilim kurgu olmaktan çıktı. Mikroorganizmalar yaratmak ve değiştirmek mümkün, bu becerileri kendimiz de kazanıyoruz. Homo Deus’un ana fikri bu: “Yaşamı değiştirme ve yaratma becerisine kavuşmak.”

Yarı tanrı bir insandan bahsedince muhafazakarların, dindarların tepkisini çekmiyor musunuz?
Hayır, çünkü muhafazakarlar da aynı süreçten endişeli. Bunu reddetmek imkansız gibi, şu an oluyor çünkü. Laboratuarlarda, bilimsel makalelerde her yerde rastlıyorsunuz. Daha tam orada değiliz, eski bildik Homo Sapiens’iz. Ancak 20-30 yıl içerisinde kritik aşamayı geçeceğimizi düşünüyorum. Beden ve zihinlerimizi değiştirebilecek, teknik olarak insan mühendisliği yapabileceğiz, organların yerine biyonik uzuvlar yerleştirebilecek, beyni doğrudan bilgisayara bağlayabileceğiz.

Böylelikle insan ve makine birleşip bir tür sayborg ortaya çıkacak. Silikon Vadisi’nde insan zihnini bilgisayara yüklemek veya bilgisayarda zihin yaratmaktan bahsedenler var. İşte o zaman gerçekten tanrı gibi olacağız, bir dünya yaratıp içinde yaşamak anlamında. Silikon Vadisi’nde bunu yapmış bile olabilirler, bildiğimiz dünya Matrix gibi bir simülasyona dönüşmüş olabilir. Şu an yapılmamış olsa bile 50 yıl içinde bu olacak; fiziki dünyadan ayırt edilemeyen koskoca bir dünya yaratılabilir.

Matematik olarak mümkün…
Evet! Ama teknik olarak mümkün mü bilmiyorum. Ama bilim kurgu olmadığı kesin. Eskiden bilim kurgu romanlarında okuduğumuz şeyler, son derecede ciddi bilim insanları ve girişimciler tarafından yapılmaya çalışılıyor.

Hayvanlara zulüm: Ya Homo Deus böyle yaparsa?
Kitabınızda, Homo Deus ile Homo Sapiens arasındaki olası ilişkiyi anlayabilmek, aynı zamanda insanı anlamak için hayvanlarla ilişkimizi de inceliyorsunuz. Neden hayvanlarla ilişkimiz önemli?

Her şeyden evvel etik bir sorun var. Hayvanlar makine değildir, duyguları olan varlıklardır. Bilimsel araştırmalar, kuşların ve tüm memelilerin bir bilinci olduğunu, acı, öfke, sevgi ve keyfi hissedebildiklerini kanıtladı. Ancak günümüzde onlara makine gibi davranıyoruz. Yabani hayvan türlerini birer birer tüketirken çiftlik hayvanlarını kendi arzu ve ihtiyaçlarımıza göre köleleştirdik. Anadolu’da birkaç keçisi olan çiftçiden bahsetmiyorum, büyük süt ürünleri üreticilerini kast ediyorum. Bu şirketlerin derdi daha fazla ürün almak ve kazanç sağlamak olduğu için hayvanlara giderek daha kötü muamele yapıyor.

Misal, bir inek sadece doğurduğunda süt verdiği için mütemadiyen hamile bırakılıyor, yavrusu doğar doğmaz alınıp mezbahaya yollanıyor. Süt bitince tekrar dölleniyor, bu döngü 4-5 yıl içinde inek her anlamda tükenene ve mezbahaya yollanana dek devam ediyor. Hayvanın hayatı bu. Dar bir kafesin içinde, hareket etmeden ve sürekli antibiyotikler verilerek tutuluyor. Devamlı yavrusundan ayrılıyor. İnek açısından dünyadaki en sefil canlı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu ilişki bize Homo Sapiens’in geleceği açısından ne anlatıyor?
İnsanlar hayvanlara reva gördükleri muameleyi iki şekilde açıklıyor: Birincisi, hayvanların birer makine olduğu ki bilimsel olarak aksi kanıtlandı. İkincisi, acı hissedebilirler ama ama önemi yok çünkü benim kadar zeki değil, deniyor. Zekaya bu kadar önem veriliyorsa, daha zekiysen senden daha az zeki olana her şeyi yapma özgürlüğün var anlamına geliyor. Bu çok tehlikeli bir durum. Yakın gelecekte Homo Sapiens gezegendeki en akıllı varlık olmaktan çıkacak. Süper insanlar veya yapay zeka daha gelişmiş bir zekaya sahip olacaksa, bugün insanın ineğe yaptığının benzerini uygulayabilir.

İnsan tam gücü elinde bulundurmaya o kadar alışık ki bunu düşünmüyorlar bile. Diğer insan ve hayvanların açısından bakmayı unutmak çok kolay. Güçlü sınıflar her daim güçsüzlerin, daha az imkana sahip olanların, etnik azınlıkların açısından dünyanın nasıl göründüğünü hep unutur.

Gelecekte ekonomik eşitsizlik biyolojik eşitsizliğe evrilebilir
Hastalıklarla mücadele, yaşamı uzatmada önemli adımlar atılıyor. Ancak bugün dahi bu yeniliklere, tedavilere ulaşabilen insan sayısı kısıtlıyken yakın gelecekte aradaki uçurum daha da büyür mü?

Beden, beyin ve zihin mühendisliği becerisini geliştirerek tarihte ilk kez ekonomik eşitsizlik biyolojik eşitsizliğe dönüşecek. Elbette varlıklıların daha iyi beslenmeye ulaşabilmesinden doğan biyolojik farklar vardı; mesela daha sağlıklı, daha uzun boylu oluyorlardı. Ancak insanın temel becerilerine baktığınızda büyük bir fark yoktu. İster Osmanlı hanedanından gelin, ister Anadolu’da yaşayan bir çiftçi olun, bariz fark yoktu. Gelecek onyıllar içindeyse yeni teknolojiler biyolojik eşitsizliğe dönüşebilir, yoksullar sadece daha alt sınıf mensubu olmakla kalmaz, hakikatte alt türe dönüşebilir. Böyle bir mesafede açıldığında bir daha arayı kapamak neredeyse imkansız. Zira sadece varlık olarak değil, becerilerde de fark attığınız zaman, daha az beceriye sahip insanın size yetişmesi giderek zorlaşacak.

İnsan evladı için bir felaket anlamına mı geliyor bu?
Kehanet değil, hala birşeyler yapılabilir. Ancak işi pazar dengelerine bırakırsak gerçekten felaket olacak.
Sizce koyu dindarların da ömürlerini uzatmaya çalışması bir çelişki mi?

Neden çelişki olsun?
Çünkü ölümden sonra yaşama, kadere inanıyorlar, hayatın değerinden ziyade ölümü yüceltmeye meyilliler… Bazı radikal liderler bunu açık açık söylüyor.

Çok doğru, mesela IŞİD’e bakalım. Liderleri her zaman başkalarını intihar bombacısı olmak için gönderiyor. Gerçekten dediklerine inansalar kendileri gönüllü olurdu. Birkaç saniyeliğine acı çekip sonsuza kadar cennette yaşayacaklarına yüreklerinden inansalar neden 16 yaşındaki çocukları göndersinler? İnsan, çelişkili inançlara tutunma becerisine sahiptir, istediklerinde değiştirirler. Yani cennete, ölümden sonra yaşama inanabilirler ancak bu dünyada onlarca yıl daha yaşamak isteyebilirler. Bunun için pek çok bahane bulurlar, mesela ‘Başkalarına yardım edeceğim, cennete gitmek için ikna edeceğim’ gibi.

Yani ‘Şu an ölüme gitmiyorum, sizin için fedakarlık yapıyorum.’ Sanırım hayatı uzatacak teknolojiler geliştikçe dindar insanlar neden bunlara başvurduklarını açıklayacak yollar bulacak. Dinler gündemde kalabilmek için yeni teknolojilere uyum sağlamak durumunda. Yeni koşulları kabul etmiyorsan çekiciliğini kaybedersin. Papa iklim değişikliği ve insan haklarından bahsediyor, bunlar Hıristiyanlık idealleri değil ki. Aslında bu iyi bir gelişme, onu dinleyen insan çok.

İnsan neden mutluluğu ıskalıyor?
Modern insan daha fazla mutluluk için bu kadar uğraşıyorken depresyon ve intihar oranları yükseliyor. Sizce insan, mutluluk arayışında başarısız mı oldu?

Sanırım evet, başarısız olundu. Güç kazanmakta iyiyiz ancak bu güçleri mutluluğa dönüştürmekte değiliz. İnsan mutluluğu, Taş Çağı’ndan bu yana pek fark etmedi. Bunun bir nedeni, mutluluk ve ıstırap çekme konusundaki dar, sığ anlayışımızdan kaynaklanıyor. Mutluluğun haz almak, ıstırap acı çekmekten ibaret olduğunu düşünüyoruz. Tüm gücümüzü bize daha fazla haz verecek, daha az acı çektirecek koşullara harcıyoruz.

Ama sabahtan akşama tarlada çalışmak zorunda olmayan, korunaklı hatta varlıklı insanlar da depresyondan muzdarip. Tek ıstırap, acıdan kaynaklanmaz, başka türleri de vardır. Durduğumuz noktadan bunu benimsemek çok zor. Ama hırs, öfke de bir çeşit ıstıraptır.

Hırs, nasıl bir ıstırap türü olabilir ki?
Bana inanmak zorunda değilsiniz, hadi soru soralım. Herkes acı çekmenin, çok ender özel koşullar haricinde ıstırap olduğunda hemfikir. Ama hırsla yanıp tutuşan bir insan da ıstırap çekiyordur. Acıya kıyasla daha güç algılanabiliyor. Üstelik pek çok insan hırsın iyi bir şey olduğuna inanır, çünkü hırs sayesinde başarır, yükselir, yenilikler icat edilir. Mutluluk konusunda pek ilerleme kaydedilmemiş olmasının birinci nedeni, mutluluğun beklentilere bağlı olması.

Beklentiler koşullara uyum sağlar. Koşullar düzeldikçe daha çok tatmin olmayız, beklentiyi yükseltiriz. Daha derinlerde insan zihninin temel tepkisi daha fazla istemektir.

Mutlulukta daha fazla gelişme kaydedilmemiş olmasının ikinci nedeni, ıstırabı anlamaya yönelik yeterince keşif yapmamış olmak. Tüm çabamız acıdan kurtulmak ve daha fazla hazza ulaşmak. Oysa kızgın bir insan hiç de mutlu değildir. Acıdan kurtulmaya çalışmakla olmuyor ama bunu bir türlü göremiyoruz…

Anlamak zor çünkü hırsın kötü olduğu, kontrol edilebilir olduğunu düşünüyoruz, öyle değil mi? Öte yandan acı, genelde elimizde olmayan şeylerle bağdaştırılır.

Deneysel bir soru bu. Hırslı olmak nasıl hissettirir? Sakin, dengeli ve mutlu bir duygu hali midir? Ayrıca hırs bizi öylesine kontrol ediyor ki nasıl hissettirdiğini gözlemlemek zor. Pek çok medeniyette hırsın negatif anlamları vardır, ancak kapitalist dünyada gayet olumlu bulunuyor.

Başarmak, daha fazla kazanmak için hırslı olmak makuldür gibi mi?
Evet. Reklamlarda olduğu gibi daha fazlasını istemek, daha çok satın almak, daha çok yatırım yapmak zorundasınız. Tüm dünya bizi buna teşvik ediyor. Devamlı daha fazlasını isteme halinde olmak kesinlikle mutlu bir hal değil.

Gücün insandan algoritmalara kayması felaket mi?
2100’de dünya dramatik bir şekilde değişecek ancak kesin öngörülerde bulunamıyoruz. Ama bildiklerimiz de var; mesela ekonomik sistem bu haliyle devam ederse ekolojik yıkım yaşanacağı kesin. Öte yandan ‘Kapitalist sistemi kökünden değiştirecek olursak da toplum çöker’ diyorsunuz. Bu ikilemden nasıl çıkacağız? Sonumuz yakın mı?

Kimse ne olacağını bilmiyor. Tüm dünya giderek daha hızlı değişiyor… İnsan zihni ve beyninin bu dünyayla başa çıkamayacak noktaya ulaşacağız gibi görünüyor. Çok fazla veri var. İnsan artık Afrika çöllerinde yaşamıyor, ama mevcut dünyayı anlamlandırmakta zorlanıyor. Herkes, hatta siyasi liderler dahi dünyanın belirli bir kesimini görebiliyor, kısıtlı vizyona sahipler. Bu kısıtlı vizyona göre değerlendirme ve plan yapıyorlar.

Kimse daha net, geniş açılı bir vizyona sahip değil. Bunun yetersiz eğitim veya yaratıcılık eksiğinden kaynaklandığını düşünmüyorum. Sadece dünya, Homo Sapiens için fazla karmaşık oldu. Tam da bu yüzden otorite insandan algoritmalara kayıyor.

Algoritmalar nasıl hakimiyet kazanabilir?
Çünkü sadece algoritmalar neler olduğundan bir anlam çıkarabiliyor. Biz Silikon Vadisi’ndeki gibi girişimcilerin hiçbir insanın isleyemeyeceği ölçüde veriyi, olağanüstü bilgisayar gücü ve yapay zekayla işlemesini dahi anlamıyoruz. Bu algoritmalarda bir takım modeller (pattern) buluyor ve kararları, seçimleri bizim adımıza yapıyorlar.

Bu epey ürkütücü. Binlerce yılda giderek daha fazla kontrol kazandık. Sadece kendimizi değil ekonomiyi, hatta doğayı, nehirleri, hayvanları hatta iklimi kontrol altına aldık. Elimizdeki bu kontrole odaklanırken birdenbire güç, algoritmalara geçti.

Peki bu neden korkutucu olsun?
Haklı bir nedeni var. Kim algoritmaların doğru karar verdiğini bilebilir? Kim, onu programlayan kişinin önyargılarına sahip olmadığını, hata yapmadığını iddia edebilir? Ben, bunun halihazırda gerçekleştiğini söylüyorum. Dünyayı anlamlandırma becerimizi kaybederken gücü algoritmalara teslim ediyoruz. Amerika’da kredi başvurunuz algoritmalara göre değerlendiriliyor. Sizden alınan veriler, Facebook, Amazon, banka hesaplarınıza göre algoritma kredi verip vermeyeceğine karar veriyor. 20 yıl önce karşınızdaki bankacı bir insandı. Elbette pek çok önyargı vardı..

Misal, Afrika-Amerika kökenlilere karşı önyargısı varsa buna göre kredi vermeyebilirdi. Ancak insan bankacıya ırkçılık yaptığını söyleyip şikayet edebilir, hatta protesto düzenleyebilirsiniz. Algoritmanın olumlu tarafı, ırkı kriter olarak görmemesini programlayabilmek.

Başka sorunlar ortaya çıkabilir mi?
Şu anda aklımızın almayacağı yeni önyargılar gelişebilir. Algoritmalar büyük miktarda veriyi işler ve buna göre insanların düşünemeyeceği modeller çıkarabilir. Mesela kişinin borcu geri ödemesiyle ilgili bir özelliği keşfedebilir. Buna göre başvurunuzu reddedebilir. Banka size ‘Bilmiyoruz neden, algoritma böyle dedi’ deyip işin içinden sıyrılır, ‘Benim neyim var? Neden kredi alamadım?’ diye düşünüp durursunuz. Ve yapabileceğiniz bir şey yoktur, çünkü diğer reddedilen insanların hangi özellikleri taşıdığını da bilemezsiniz.

Eskiden ayrımcılık kolektifti, mesela tüm kadınlara, geylere, siyahilere karşı ayrımcılık gibi. Fakat şimdi bireysel bir ayrımcılık sözkonusu. Algoritma kadın veya gey olduğun için değil, seni beğenmediği için işe alınmanı istemeyebilir! Ne yapacaksın bu durumda?

Yeni bir sınıf doğuyor: Gereksizler…
Algoritmaların, teknolojik ve bilimsel gelişmelerin yeni bir elit ve yeni bir sınıf yaratacağından bahsediyorsunuz. Neden ‘gereksiz sınıf’ terimini kullanıyorsunuz? Bu yeni sınıfın hiçbir değeri olmayacak mı?

‘Gereksiz sınıf’ terimini bilerek kullanıyorum, çok provokatif olduğunu biliyorum. Kişisel olarak hiçbir insanın gereksiz olduğunu düşünmüyorum tabii. Bu terimi, sistemin bakış açısı olduğu için kullanıyorum. 20. yüzyılın sonuna dek insan, özellikle ekonomik ve askeri olarak sistem için gerekliydi. Devletler, savaşa döndürmek ve fabrikalarda çalıştırmak için insana ihtiyaç duyardı. Dünya savaşlarına bakarsanız, kadınların seçme hakkını kazanmasının bir nedeninin, devletlerin kadınlara ihtiyaç duyması olduğunu görürüz.

Birileri savaşırken birilerinin de fabrikalarda çalışması gerekiyordu, üstelik kadınlar çok faydalı olduklarını gösterdi ve ülkeler peş peşe kadınlara seçme hakkını verdi.

Peki insanlar artık sisteme faydalı değilse ne olacak? Askeri anlamda bunu yaşıyoruz bile. Artık savaşlar için milyonlarca insanı askeri almak gerekmiyor. Elit güçler yetiştiriliyor, özel harekat güçleri ya da dron kullanacak insanlar gibi. Ordular giderek sofistike ve otonom teknoloji kullanımına yöneliyor.

Kimi insanlar, askeri değerini yitiriyor. Aynısı sivil hayatta, ekonomide de geçerli: Mesela kendi kendine çalışan arabalar, taksi şoförlerini işinden edebilir. IBM’in Watson’ı doktorların yerini, algoritmalar borsacıların yerini alabilir. Borsacı olacağım diye finans okuyan biri 10 yıl sonra iş bulamayabilir.

Yeni meslekler arayı kapayamaz mı?
Elbette yeni meslekler çıkacak, ama kaybolanların yerini doldurabilecek mi orası meçhul. İnsanların iki ana becerisi var; fiziksel ve bilişsel. Makinelerin fiziksel beceride insanı kat be kat geride bıraktığını deneyimledik. Daha çok insan bilişsel beceri isteyen mesleklere kaydı.

Sanayi ve tarımdan hizmetler sektörüne geçiş oldu, ama makineler bu alanda da rakip oldu. Eğer bizden daha iyi performans çıkarırlarsa şapkadan üçüncü bir beceriyi çıkaramayız. Sanatta bile böyle. Bilgisayarlar müzik besteliyor, filmler için senaryo yazıyor.

Beş yıl önce Google çevirisine gülüyorduk, şimdi öyle gelişti ki çevirmenler işlerinden olmaktan korkuyor. Tabii Murakami romanı çeviremiyorlar, ama bir markanın el kitabını rahatlıkla pek çok dile çevirebilirler. 20 yıl sonra Murakami romanını da çevirebilir. Giderek daha fazla sayıda insanın işsiz kalacak olması gerçek ve açık bir tehlike.

Yeni meslekler çıksa dahi insan uyum sağlamakta güçlük çekecek. 50 yaşında taksi şoförü işsiz kaldıysa gidip nasıl sanal gerçeklik oyunu dizaynı yapacak değil. Çoğu insanın bu geçişi yapabileceğini sanmam.

Gelişmekte olan ülkeler, arayı kapatmakta çok zorlanacak
Hala kimi siyasi liderler daha fazla çocuk yapın, çocuklarınızı askere, işe yollayın diyor. Sizce halen 20.yüzyıl değerleriyle yönetilen ülkelerin durumu ne olacak?

Bu en korkulu senaryo. İsveç gibi bir ülkede, sosyal demokrasi ve sosyal devlet olma geleneği güçlü olduğu için teknoloji devi büyük şirketleri yüksek vergiye tabi tutabilir, işsiz kalanları destekleyebilir. Ancak bu geleceğe sahip olmayan pek çok gelişmekte olan ülkenin eliti, kitlelerin işsiz kalmasının karşısında hem isteksiz, hem de yönetimde yeterli beceriye sahip değil.

Nijerya, Bangladeş, Brezilya, Hindistan gibi ülkeleri düşünecek olursak, ekonomik ve politik olarak arayı ucuz işgücüne dayanarak kapatmaya çalıştıklarını görürüz. Çin ABD’yi böyle yakaladı, en önemli varlığı ucuz işgücüydü.
Peki ucuz işgücü bir değer olmaktan çıkınca ne olacak? Robotlar tişört üretebilirse, tasarımları 3 boyutlu yazıcıdan alınabilirse ne olacak? Petrol gibi doğal kaynaklara sahip ülkeler, kaynaklarını tüketene kadar yaşayabilir.

Öte yandan ABD’nin Google, Microsoft gibi devlerin vergilerini yükseltip Bangladeş’e para desteği yapacağını hiç sanmam. Buna inanırsak Noel Baba’nın yardım dağıtacağına da inanabiliriz.

20. yüzyıl siyasetçilerinin megalomanyak vizyonlara sahip olduğunu, bugünse kimsenin net bir vizyonu olmadığından bahsettiniz. Milliyetçiliğin yükseldiği, kolektif iş yapmak yerine içe kapanmanın konuşulduğu bir dönemdeyiz. Bu ne anlama geliyor?

Küreselleşmeye karşı bir tepki var. Milliyetçiliğin yükselişi ve uluslararası işbirliklerin bozulması son derece tehlikeli. Zira insanlığın 21. yüzyıldaki en büyük sorunları, iklim değişikliği veya yapay zekanın yükselişi gibi küresel problemler. Hiçbir ülke kendi başına bunlarla başa çıkamaz. Ülkeler kendi çıkarlarıyla bu kadar meşgul olur, milliyetçiliği ön plana çıkarır ve insanlığın ortak çıkarına duyarsız olursa karşılaşacağımız sorunları çözebilme şansımız azalıyor.

Bilgi en değerli varlık. İyi güzel, peki niye şimdi gerçek ötesi (post truth) döneme girdik deniyor?
Gerçek ötesinin yeni olduğunu düşünmüyorum. Gerçek ötesi çağda yaşıyoruz diyenlere sorarım: Ne zaman gerçeğin çağını yaşadık? 1980’ler mi, 1930’lar mı, Orta Çağ mı, Karanlık Çağlar mı? Tarih boyunca gerçeği eğip büken, gizleyen güçlü ideolojiler, dinler hep oldu. Tamamen sorgulanabilir gerçekler ve kanıtlar üzerine kurulu bir topluma rastlayamazsınız. Birkaç istisna haricinde insan hikayelerle düşünür, gerçeklerle değil.

İyi bir hikaye gerçekle çelişirse pek azımız gerçeğin bu hikayeyi bozmasına izin verir. Din, iyi bir örnek. Şimdi mesela Trump, elini İncil’e koyup başkanlık yeminini ediyor, tıpkı Obama ve ondan öncekilerin yaptığı gibi. Trump’ın söylediği gerçek ötesi diyoruz da İncil nedir?

Bilimsel açıdan bakınca kurguyla, mit ve hatalarla dolu. Bu yüzden insanların mahkemeye çıktığında elini İncil’e koyması ve yalnızca gerçeği söyleyeceğine yemin etmesi ironik.
Harry Potter kitabının üzerine el basmaktan farkı yok, çünkü kurgu bir kitap. Binlerce yıldır böyle olduğuna göre gerçek ötesi çağda filan yaşamıyoruz.

Türümüz, gerçeğe sıkı sıkıya inandığı için gezegeni fethetmedi. Gezegeni fethettik çünkü kalabalıklar halinde esnek işbirliği yapabiliyoruz. Ve her büyük işbirliği bir kurguya, ideolojiye veya dine dayandı. İnsanlara ‘E eşittir MC2’ diyerek harekete geçiremezsiniz.

Hayır, etrafınızda toplayacak iyi bir hikayeye ihtiyacınız vardır: ‘Tanrı bana şunu dedi, bunu yapmalıyız, beni takip edin’ gibi…

Nasıl iyi olunur, olmalı mı, neden?

Nasıl iyi olunur, olmalı mı, neden?
Metin Münir

“Artık hiçbir kitabı, hataları gözüme çarpmadan okuyamıyorum. Öyle çok yazım hatası var ki dikkatimi dağıtıyor. Sanırım bir şikayet maili de bunlara göndereceğim.”
Bir arkadaşım yazdığı mailde böyle diyordu.
Bulduğu hatalar, okumakta olduğu bir hukuk kitabındaydı. Hem tekil hem çoğul olan ‘evrak’a ‘evraklar’ denmesi özellikle tepesini attırıyordu.

“Nedeni mükemmellik geleneği olmaması,” diye cevap yazdım ona.
“Bir işi, o iş ne kadar gösterişsiz ve iddiasız olursa olsun, kusursuz yapmak ve bundan gurur duymak. Mükemmellik geleneği budur.
Bu hem kendine, hem işine, hem de başkalarına duyduğun saygı ile ilgilidir.
O yazım hataları en büyük yayınevlerinin bastığı en büyük yazarların kitaplarında da var.
İnsan bir işi iyi yapmayacaksa hiç yapmasın daha iyi.”
*
Mükemmellik bir uygarlık işidir.
Uygarlık da bir olgunlaşma işi.
İnsanlar olgunlaşırsa, mükemmel olur.
Uluslar olgunlaşırsa, uygar olur.
Ama galiba hem insanlar hem de uluslar için varılması olanaksız bir durumdur bu.
*
Küçük Prens adlı klasiğin yazarı Antoine de Saint Exupèry (1900-1944) “Sanırım, mükemmellik ekleyecek değil de çıkaracak bir şey kalmadığında meydana gelir,” der.
ABD’nin ilk maliye bakanı olan Alexander Hamilton’a göre (1757-1804) mükemmellik, mükemmel olan insanların işidir. “Hiçbir zaman, mükemmel olmayan birinden mükemmel bir iş beklemem,” der o da.
Mükemmelliğin ilk tarifini yapan Eski Yunan feylesoflarından Aristo’dur (MÖ 385-323).
Aristo’ya göre; “ O ki tamdır, kendinde var olması gereken bütün parçalara sahiptir, mükemmeldir. Bu tamlık o kadar eksiksizdir ki daha tam olamaz.”

Bu düzeye ulaşılabilineceğini sanmıyorum.
İsa’nın doğumundan 500 yıl önce yaşamış ve İsa gibi içinde yaşadığı toplum tarafından ölüme mahkûm edilmiş olan Sokrat şöyle der bu konuda: “Bilgi (yani mükemmellik) ya hiç elde edilemez ya da ölümden sonra elde edilir. Çünkü sadece ve sadece ölümden sonradır ki ruh gövdeden kurtularak yalnız başına kalır, kendi olur.”
*
İnsan doğduğunda mükemmeldir.
Yaşamı ise bu durumdan uzaklaşmakla geçer.
Hayatta insanı düzelten değil bozan bir şeyler var.
Vücut sürekli bakım ister, isteklerle, arzularla, ihtiraslarla doludur, talepleri insanı şaşırtır, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, önemliyi önemsizden ayırmasını zorlaştırır.
Bedeninin isteklerinin güdümündeki insan para, ün ve güç peşine takılır, iyi ve bilge olmayı arka plana iter veya tamamen unutur.

Buna karşı koyanlar da var ama başarı mümkün mü, emin değilim.
İsa’ya göre bir insanın mükemmel olup olmadığını belirleyen sahip olduğu veya yaptığı şeyler değil, ne olduğudur.
Ama bu ne nedir?
Eski Yunan felsefesi insanın mükemmelden çok iyi olması üzerinde duruyordu. Nasıl iyi olunur? Olmalı mı? Neden? Bu soruların cevabını araştıran birçok feylesof var.

Kendimi oldukça yakın hissettiğim Stoacılara göre mükemmellik, kişinin doğa, akıl ve hatta kendisiyle uyum içinde olmasıdır. Ve herkes böyle bir uyum durumuna varabilir.
Amerikan feylesof Eric Hoffer (1898 –1983) bu düşünceye katılmıyor. “Doğa mükemmelliğe ulaşır ama insan asla,” ona göre. “Mükemmel bir karınca, mükemmel bir arı vardır ama insan daima natamamdır Ne hayvan ne insan olarak tamamdır. İnsanı diğer canlılardan ayıran, tedavisi olmayan bu natamamlıktır.”

Öyle midir acaba?
Arıların, karıncaların veya diğer canlı varlıkların mükemmel olup olmadıklarını bilmek mümkün değil. Onlar da canlı kalmak ve bir sonraki kuşağı yaratmak için sürekli bir çaba içindedirler ve belki bu çabanın bir diğer adı mükemmelliğe ulaşma mücadelesidir.
*
Mükemmellik; güzellik, cesaret, adalet, iyilik, gerçek ve bunlara benzer birçok sıfat gibi tanımlanamaz.
Ama karşılaşıldığında tanınır.