Gazetecilik, hamam böceği gibidir her koşulda yaşar!

Gazetecilik, hamam böceği gibidir her koşulda yaşar!
Ayşe Arman

Mirgün Cabas… Yıllardır basının içinde. Güvenilir, saygın bir gazeteci. Ve televizyon habercisi. Çeşitli haber programları yaptı; Banu Güven’le, Ruşen Çakır’la, Hakkı Devrim’le, Can Kozanoğlu’yla…
Şimdi işsiz. Fakat öyle bir kitap yazdı ki, kayıtsız kalmak imkânsız. Çok sıkı bir araştırma. 2001 yılının ıcığını cıcığını çıkarttı. O yıl yaşanan 30 farklı olayı yorumladı. Neden mi yaptı? Bugüne nereden geldiğimizi anlamak ve anlatmak için. Geride bıraktığımız ve unuttuğumuz olayları okuyup yeniden hatırlayınca dehşete düşmemek elde değil! Mirgün Cabas’ın ‘2001-Eski Türkiye’nin Son Yılı’ kesinlikte okunması gereken bir kitap bence…

Mirgün, gönülden tebrik ediyorum. Manyak titiz bir çalışma bu! Tarihe kalacağı ve araştırmacıların bu kitaba başvuracağı kesin. Hadi başlayalım… Niye kafayı 2001 yılına taktın?
– Çünkü çok acayip bir yıl! Bugün yaşadığımız Türkiye’nin, başımıza gelen iyi ya da kötü her şeyin sebebini, temelini görüyorsun o yılda…

En önemli yanı ne?
– Görünürdeki en önemli yanı, AKP’nin kurulduğu yıl olması. Ama asıl önemli özelliği, AKP’yi işbaşına getiren zemini olgunlaştırmış olması. 30 ayrı olay anlatıyorum kitapta. Bunların arasında ekonomik kriz, siyasal istikrarsızlık, askerlerin siyasete müdahalesi, yolsuzluklar, 11 Eylül gibi olaylar da var. Ama siyasetle doğrudan ilgisi olmayan daha renkli konular da… O yılın medya, magazin gündemini, televizyon âlemini filan da anlatıyorum. Amacım, yaşadığımız dönüşümü de göstermek…

Sence ‘eski Türkiye’nin son yılı, ‘yeni Türkiye’nin başlangıcı mı 2001?
– Önce şu ‘yeni Türkiye’ tanımını bir konuşalım. Çünkü biliyorum, bu söze sinir olan çok. ‘Yeni Türkiye’ sözü benim için bir yargı ya da olumlama taşımıyor. Yani bunu, iktidarın kullandığı anlamda, bugünkü Türkiye’yi parlatmak için kullanmıyorum. Ama 15 yıl öncesine göre, yeni bir durum yaşadığımız da ortada. Yeni Türkiye de bir günde ortaya çıkmadı. Ama bir yere çizgi çekeceksek, her şeyin başladığı, AKP’nin kurulduğu yere çizgiyi çekmek bana yerinde geliyor…

“Buraya nereden geldik” diye soruyorsun… Buraya oradan mı geldik?
– Valla, tam da oradan gelmişiz Ayşe! Ben bu kitap için çalışmaya başladığımda, doğrusu bu kadar renkli malzemeyle karşılaşacağımı düşünmüyordum. Her gün, “Vay canına! Yuh! Bu da mı olmuştu ya! Bu da mı 2001’deydi” diye diye çalıştım. Düşün ki, 2001’de ben televizyonda haber yapıyordum, haber merkezinin müdürüydüm üstelik! Bunların hepsi, bölük pörçük elimin altından geçmişti. Ama nasıl da unutmuşuz her şeyi… Ve bugünden bakınca her şey nasıl da acayip görünüyor! Bir de tabii bugünleri yaşamayan, hiç bilmeyen bir nesil var. Bugün 20 yaş civarında olup da AKP’den başka iktidar görmemiş bir kuşak. Bir önceki Başbakan Ecevit’i bile şöyle böyle biliyorlar. Sanırım en çok onlar şaşıracak o Türkiye’yle karşılaşınca…

O 2001 yılı, sence ne kadar felaket bir yıldı? Ve sonucu ne oldu?
– Felaket olması şuradan kaynaklanıyor: İki yıl önceki korkunç depremin ardından 2000’de bir ekonomik kriz yaşanmış, bununla boğuşulurken 2001’in başında MGK’da, Cumhurbaşkanı’yla Başbakan çocuk gibi kapışıyorlar ve olaylar gelişiyor. Büyük bir kriz, sonra Kemal Derviş’in gelişi… Sıkı bir ekonomik dönüşüm, koalisyonda her dakika kapışma… Bahçeli’nin bugünkü gibi çıkışları… Asker, hükümetin ensesinde boza pişiriyor… AKP, adım adım kuruluyor… Bu arada sırf Melih Gökçek’in AKP kurulurkenki dansını izlemek için bile o bölümü okumaya değer! Zevkle yazdım o bölümü. Gülen Cemaati palazlanıyor ve milletin başına bela olmaya başlıyor. Her gün bir başka banka batıyor, anlı şanlı işadamları, yaka paça yurtdışından getiriliyor. Yolsuzluk operasyonlarıyla yüzlerce kişi içeri alınıyor. Mafya bir yandan cezaevinde katliam yapıyor, öbür yandan gazetelerde mafya magazini diye bir şey başlamış. Çeçen eylemcisi, Hizbullah’ı, UFO’ya taş atan köylüsü, Reha Muhtar haberciliğinin en parlak zamanları… Bir ülkede yaşanan her şeyin siyasal ya da toplumsal sonuçları oluyor. İşte o sonuç, bu sonuç…

Bize neyi göstermek için yazdın bunları?
– Birçoğumuz, “Niye böyle oldu memleket? Şimdi ne olacak” diye kendi kendimize soruyoruz. Bu sorunun doğru cevabını bulmak için, “Eski Türkiye neye benziyordu? Biz buraya nereden geldik” sorusunun cevabını bulmak gerekiyor. Ben doğru cevabı buldum sanırım. Kitabı okurken şunun cevabı da kendiliğinden ortaya çıkıyor: İnsanlar, nereden kaçtı da AKP’ye sığındı? Merkez sağın, yerle bir olup siyasetten silinişi, iki partili Meclis… Abuk sabuk fanteziler peşindeki bir CHP… Bir önceki seçimde iktidar olup sonraki seçimde yüzde 2.5 oy alan DSP… Anlatmakla bitmez ki!

Peki bu kitap, nasıl delilik örneği? Ne kadar uğraştın?
– Fikrin ortaya çıkmasıyla bitmesi arasında iki yıl var. En büyük şansım, malzememin çoğunun internette olmasıydı. O kısmı aylar sürdü. Her gün oturup 2001’in herhangi bir gününü yeniden yaşıyordum. Sonra bir gün daha… Sonra bir gün daha… Sonra başka bir gazetenin arşivine girip yeniden… Sonra döneme ve olaylara dair kitaplar, anılar… Bir de röportajlar var tabii. 15 kişiyle konuştum. Anlattığım olayların aktörü ya da tanığı olan, Mesut Yılmaz’dan Dinç Bilgin’e kadar…

Kitap bitince ne hissettin?
– Boşluğa düştüm. Televizyondaki programım bitince düzenli işim bu olmuştu. Biraz tadını çıkarayım, yeni bir şeye girişeceğim. Yazmak ayrı, yayınlandığını görmek ayrı mutluluk…

KİTAP NASIL GİDİYOR BABA?
Kitabı kızın Leyla’ya adamışsın. Çok hoşuma gitti. Onun, “Kitap nasıl gidiyor baba?” diye sorması seni nasıl etkiledi?
– Leyla, beni bir televizyoncu olarak tanıdı. Sonra bir anda işsiz kalınca, bunun etrafımda yarattığı dalgalanmadan o da etkilendi. Sokakta insanlarla ya da çevresindeki konuşmalara tanık oluyordu. Bir anda “Nasıl yani! Babam kovuldu mu? Niye?” diye bir şaşkınlık, bir güven sorunu yaşadı. Hafif de ürkekleşti galiba. Ona kitap yazdığımı söylediğimde bu fikre çok sarıldı: “Babamın bir işi var!” Herkese, “Benim babam kitap yazıyor” diye anlatıyordu. Hemen her gün de bana o soruyu soruyordu: “Baba, kitap nasıl gidiyor?” Ben de ona, “Bugün 10 sayfa yazdım”, “Bugün bir bölüm bitti” diye rapor veriyordum. Sonra bana gelen ilk kopyayı ona götürdüm. İthaf sayfasında adını görünce yüzündeki güzelliği anlatamam!

BİR ÇUKURDAN BİR BAŞKA ÇUKURA
Kitapta sorduğun soruların cevabını sen nasıl veriyorsun: AKP öncesi Türkiye neye benziyordu? Türkiye nasıl değişti? Bazı şeyler nasıl değişmedi? Başka türlü olabilir miydi?
– Özetle şöyle söylüyorum. Bir çukurdaymışız, bizi çıkarıp başka bir çukura atmışlar! Bu çukur, biraz daha derin olabilir hatta. Başka türlü olabilir miydi? Olurdu elbet. En azından bu kadar kötü olmayabilirdi…

Sence Türkiye’de gazetecilik bitti mi?
– Bitmedi. Türkiye’deki başka pek çok şey gibi ciddi bir krize girdi. Ama kitabın sonunda NTV’deki mesaimizden yola çıkıp Can Kozanoğlu’yla uzun uzun konuştuğumuz gibi, “Gazetecilik nedir, nasıl yapılır”ı görmeden işe başlayan ve bugünün koşullarında, çalışırken de öğrenemeyecek bir genç gazeteci kuşağı, mesleğe girdi. Nasıl yapılacağını bilenlere ne olduğunu da biliyorsun işte…

ESKİ TÜRKİYE Mİ? YENİ TÜRKİYE Mİ?
“Eski Türkiye de matah bir şey değildi!” diyorsun bu kitapta…
– Eski Türkiye’ye bakıp ne gördüğüne göre değişir. Ekonomik olarak iyi değildi. Sağlıksız bir Başbakan ve sıkıntılı bir koalisyon vardı. Peki bugün ekonomi daha mı iyi? Başkanımız sağlıklı ve tek parti iktidarı var. Herkes daha mı mutlu? O zaman, ülkenin daha az muhafazakâr olmasını, bugünkü muhafazakâr görünme numarasını saymıyorum bile. Bak, en azından şu var: O günün gazetelerini okuduğunda, Türkiye’nin gerçekte ne durumda olduğunu anlayabiliyordun. Bugün gazeteyi okuyunca, aslında bilmen gereken bir sürü şeyin satır aralarına gömüldüğünü, yutulduğunu görüyorsun. Kitabın girişine de yazdım. Benim bu kitapla yaptığımı, 15 yıl sonra biri 2017 için yapmak istese işi zor.

Kitapta, Unakıtan’la, orman arazisine yasa dışı ev yapma tartışmasını nasıl yaşadığınızı anlatıyor… Bugün benzeri bir şey yaşanabilir mi?
– Al işte… Beğenmediğimiz eski Türkiye’nin sınırlarından bir manzara! Haber bültenine bakanı bağlayıp, “Sizin yasadışı araziniz varmış!” diye sorabiliyordun. Birincisi yayına çağırabiliyordun, ikincisi başına bir şey gelmiyordu. İktidarın hala bir hesap verme derdi vardı, hala hesap verebilir durumdaydı. Eski Türkiye mi iyiydi, yeni Türkiye mi sorusunun tek cevabı yok. Ama karşılaştırabilmek her zaman iyidir…

KRİZ Mİ? NE KRİZİ!!!
“2001 ekonomik krizinde, hükümet, duvardan duvara vuruldu, 2017’de kriz lafı dahi edilemiyor” diyorsun… Bu durumu nasıl açıklıyorsun?
– Sindirilmişlikle! Silah ve güvenlik sektörü dışında işleri geçen yıla göre daha iyi olan hiç kimse yok Türkiye’de. Tek bir sektör gösteremeyiz. Yine de kimse ağzını açıp “İşler kötü gidiyor, ben batıyorum!” diyemiyor.

BUGÜN TÜRKİYE’NİN MİMARI: ASKER
Bugünkü Türkiye’nin mimarı sence kim?
– Asker. Askerlerle, işgüzar savcılar, elbirliğiyle bizi bugünkü çukurun ağzına getirdiler! Sen çukurun ağzına gelince, seni arkadan itecek birileri de çıkıyor tabii. Bugünden bakınca, o askerlerin kalın kafalılığı daha da can yakıyor.

Günün birinde tekrar dört başı mamur gazetecilik yapılabilecek mi sence?
– Bunun için hem ekonomik olarak güçlü hem de bağımsız bir medyaya ihtiyacımız var. Gücü olanların tepesinde baskı var, baskıyı göğüslemeye hazır olan bağımsızların da gücü yok. İkisi nasıl bir araya gelecek, bilmiyorum. Ama gazetecilik hamamböceği gibi. Her koşulda hayatta kalmayı başarır…

HABERDE HER ŞEY VAR AKIL YOK!
“Bu haberde her şey var. Akıl yok! Ne münasebetle etmiştin o lafı?
– Taraf Gazetesi’nin manşeti yüzünden. Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin NTV santralinden yapılan aramalar yüzünden düştüğünü iddia eden haber! Saçma sapan bir şey. Bir de uzman görüşü almışlardı. Helikopterin içinde çip yerleştirilmiş olabilirmiş filan. Klasik bir Mehmet Baransu haberiydi. Haberi yapış biçimleri savunmaları, o sonsuz kibir. Tam bir gazetecilik faciasıydı. Aramaları ben yaptığım için suç duyurusu yapıldı hakkımda, beş yıl filan soruşturması sürdü. İşte Taraf’ın, iyice gemi azıya aldığı zamanlar… Yeni Türkiye’nin önceki versiyonlarından biri…

DÜNYANIN EN ROMANTİK YERLERİNE ERDİL’LE GİDİYORUZ!
Motorsiklet manyaklığı ne münasebet?
– Manyaklığım hem motora hem de arkadaşlara aslında. Motosiklet arkadaşlarımla yaptığımız seyahatlere. Durup dururken gitmeyeceğiniz yerlere toplanıp motora binmeye gidiyorsun. Namibya’nın çölü, Mozambik’in gölü, Karadağ’ın ormanı… Ne işin var normalde? Bir de iki sezon motosikletle program yaptım televizyona. 2011’de bir gecede NTV’nin yayın formatı değişti. Bütün siyasi programları ekrandan kaldırdılar. Seçim öncesindeki siyasi baskıyla başa çıkamadıkları için. Benim program da bir gecede bitiverdi. Sonra “Ben bir seyahat programı yapayım bari” dedim. Tabii seyahat programıydı ama Hatay’daki kamplardaki İslamcı Suriyeli savaşçıları da çektim, yıkılan heykelleri de konu ettim, düşürülen uçak enkazlarına da gittim, HES’leri de, bilumum çevre hoyratlığını da… Yani motosikletin arkasına sığınıp tatlı tatlı işimi yaptım, en sevdiğim en çok izlenen işlerimden biri o oldu…

Erdil Yaşaroğlu’yla birlikte ne tür çılgınlıklar yapıyorsunuz?
– Pek çılgınlık yapmıyoruz! Birbirimizin en hızlı zamanlarını ıskaladık çünkü, biraz geç tanıştık. Bizi en çok yakınlaştıran, motosiklet seyahatleri. “Ulan, dünyanın en romantik yerlerine seninle gidiyoruz. Yetmezmiş gibi bir de aynı odada kalıyoruz!” diye dalga geçiyor…

UÇAK DÜŞERSE ÇOCUKLAR N’OLACAK?
“Artık iki çocuğum var, daha dikkatli olmak zorundayım!” diyor musun?
– Bak, bu delice bir şey. Sen de bilirsin. Şöyle bir şey olmaya başladı. Şimdi bizim üç çocuğumuz var ya, son zamanlarda Tuba’yla (Ünsal, eşi) baş başa seyahat için her uçağa bindiğimizde şunu düşünüyorum, “Uçak düşerse çocuklar n’lacak? Leyla’nın annesi var, o tamam… Sare’nin babası var, o da tamam… Peki ya Civan? Acaba Leyla’nın annesi mi alsa, teyzesi mi büyütür, büyükannelere mi gitse?” İşte o zaman biraz nefesim daralıyor…

TAM ZAMANLI BABA �
İşsiz kalınca, “Tam zamanlı babayım” dedin. Tuba da, senin sıkı bir baba olduğu anlatmıştı. Öyle misin gerçekten?
– Tutulması gereken her köşeyi tutmaya çalışıyorum, öyle diyeyim. Beslenmeden okul hayatlarına, uyku düzenlerinden sosyal yaşama kadar. Bir de bizde trafik karışık. Biri annesinden geliyor, diğeri babasına gidiyor. Gittiler, geldiler, okul, gösteri, resim, müzik, eve gelen ablalar derken, birinin trafik polisliği yapması gerekiyor. Tuba’yla el ele götürüyoruz.

Ne kadar düşkünsün çocuklarına?
– Çoook. Sevgi, sorumluluk, vicdan azabı… Bu paket standart geliyor herkese sanırım. Her ana baba ne yapıyorsa, onu yapıyorum herhalde…

EN BÜYÜK MESELE TRAFİĞİ DÜZENLEMEK
Siz Tuba’yla yepyeni bir aile modeli oluşturdunuz… İkinizin de başkalarından çocukları var, bir de ortak çocuğunuz var. Çok da mutlu görünüyorsunuz. Peki ne tür sorular yaşanıyor?
– En büyük mesele, trafiği düzenlemek. Gidiş gelişler… Sonrasında da birbirleriyle geçinmeleri. Ama o kısmı atlattık. Kızlar çok iyi arkadaş oldular, her faaliyette önce biri, diğerini soruyor. Şu ara Civan’la başımız dertte. Dünyanın en sevimli haydutu oldu!

Kızlar, oğlanı en şanslı mı buluyor?
– Bir keresinde öyle dediler, evet. “Civan, ne şanslı hep aynı evde kalıyor…” Bunu dediler ama gidip gelmekten de hiç şikayet etmiyorlar. Sare’nin babasında, Leyla’nın da bize geldiği zaman müthiş karakteri değişiyor, fark ediyoruz. Acayip munis ve uysal oluyorlar. Annelerine çıkardıkları zorlukların hiçbirini babalardayken çıkarmıyorlar!

BU HAYAT, BU ÇOCUKLAR, BU EŞ BENİM!
Ekşi Sözlük’e göre, siz Beckham ailesi gibiymişsiniz. Güzelsiniz, medyatiksiniz, insanlar hayatınızı merak ediyor, karın çok güzel, önde ve gözde… Bunlar seni rahatsız ediyor mu?
– “Roma’ya gidince Romalı gibi yaşanır!” diye bir söz var. Bu hayat, bu çocuklar, bu eş benim… Hayatta bir tercih yapınca, o başka tercihleri de yanında getiriyor. Şikâyet etiğim hiçbir şey yok hayatımla ilgili…

Nasıl bir hayat istiyorsun gelecekte?
– Mesleğime yeniden kavuşmak istiyorum. Bu koşullar beni işsiz değil, mesleksiz bıraktı çünkü. İşsiz olmak; teorik olarak bildiğin işi başka bir yerde yapabilme ihtimalinin olması demek. Bugün bu ihtimal yok. Gerçi bu koşullarda yapmak istiyor muyum? Sanmam. Aslında aynı anda siyasetten de uzak kalmak istiyorum. İkisi birden nasıl olacak, bilmiyorum…

Zeytinliklere mezarlık ve arıtma tesisi ve hastane…

Zeytinliklere mezarlık ve arıtma tesisi ve hastane…
Yalçın Doğan

Komisyon masalarında zeytin dalları. Zeytin üreticileri dağıtıyor.

Zeytin dalı, hem “barış” simgesi olarak, hem de Türkiye’de ne kadar zeytinlik varsa, onları kurtarmak adına.

Meclis Sanayi Komisyonu önceki gün ve dün, iki gün üst üste, zeytinlikler üzerine müthiş tartışmalar, kulisler, söz vermeler, sözünden caymalar yaşıyor.

AKP kim bilir, kaç kez söz vermiş olmasına rağmen, “bir daha asla gelmeyecek” demesine rağmen, hem de Başbakanın ağzından, yine de Meclis’e yeni bir “torba yasa tasarısı” getiriyor.

23 ayrı yasada değişiklik öngören, 73 maddelik yeni bir torba tasarı.

Torbanın başlığı “Üretim Reform Paketi”.

İçinde ne ararsanız var, TRT payı, YÖK yasası, sanayi bölgeleri, serbest bölgeler, damga ve resim harçları, emlak vergisi, hastaneler, kıyı yağması.

73 madde içinde üç madde var ki, zincirleme olarak on milyon insanı ilgilendiriyor.

O nedenle, Sanayi Komisyonu önceki gün ve dün ateşli tartışmalara tanıklık ediyor.

Konu zeytinliklerin imara açılması.

125 milyon ağaç

Nazım’ın şiiri var ya, “Yaşamaya Dair”, orada Nazım şunu yazıyor:

“Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı / Yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin”.

AKP iktidarı tasarıdaki üç maddeyle, bırakın zeytin dikmeyi, zeytin ağaçlarını kesmeyi programlıyor.

-170 milyon zeytin ağacının 125 milyonu kesilecek.

-Zeytinden 750 bin aile geçimini sağlıyor.

-Zeytinlikler neden kesiliyor:

Zeytinliklere ve kıyılara Dubai tipi denize sıfır hastane yapmak, TOKİ için inşaat alanı açmak, kıyıları doldurarak serbest bölgeler oluşturmak.

Bu bilgiler ve rakamlar Sanayi Komisyonu tutanaklarında var. Özellikle CHP milletvekilleri Kazım Arslan, Mustafa Akaydın, Namık Havutça’nın aktardığı bilgiler.

AKP 2023 programı

İşin“birileri bizi aldattı” yanı, yine doğrudan AKP kayıtlarında yer alıyor. AKP’nin her zamanki gibi, büyük gürültülerle yayınladığı 2023 Programında zeytin ve zeytinyağı üretimi de yer alıyor. Halka orada söz veriliyor:

“Şu anda zeytinden 900 milyon, zeytinyağından 600 milyon dolar gelirimiz var. 2023’te hedefimiz zeytinden 3.5 milyar, zeytinyağından üç milyar dolar gelir elde etmektir”.

Hedef iyi de, 125 milyon zeytin ağacını keserek, zeytinlikleri öldürerek, bu hedefe nasıl ulaşılacak, orasına cinler, periler karışıyor.

AKP’liler de karşı

Bu torba Meclis’e gelince, geçen hafta önce Milli Eğitim Komisyonunda ele alınıyor, Tarım Komisyonunda değil.

Komisyona 20 bin imzalı dilekçe ile zeytin ve zeytinyağı üreticileri başvuruyor. Şiddetle itiraz ediyorlar zeytinliklerin imara açılmasına.

İtiraz karşısında komisyondaki bazı AKP milletvekilleri aşka geliyor olmalı ki, tutanaklardan aktarıyorum, bir kaç örnek.

AKP Kocaeli milletvekili Mehmet Akif Yılmaz:

“Zeytin özel bir bitki, ileride ciddi sıkıntı yaratır. Sanayi Reform Paketinde bu maddenin sırıttığını, iktidar partisi milletvekili olarak, tasarıdan çıkartılması gerektiğini arz ederim”.

AKP Kahramanmaraş milletvekili İmran Kılıç:

“Gelir getiren ağaçlar, zeytin, portakal, bağ azami şekilde korunmalı. Kırsal alanlar boş dururken, verimli alanlar sanayi bölgesi olarak belirlenmiş, bu incelenmeli”.

AKP İstanbul milletvekili İsmet Uçma:

“Zeytin, incir kutsaldır. Kutsalları korumak lazım. Her konuda sunum yapan komisyon, zeytinliklerle ilgili tek bir sunum yapmadı”.

Tasarının sahibi Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü aynı toplantıda eleştirileri önce yanıtlıyor, ancak sonradan o da geri adım atıyor:

“Ben de doğrusu, illa böyle olsun diye, ısrarcı olmayacağım”.

Yanlıştan dönüşün işareti.

Özlü’den akıl almaz gerekçeler

O kadar acele etmeyelim.

“Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” misali, Bakan Faruk Özlü Milli Eğitim Komisyonu’nda söylediğini Sanayi Komisyonu’nda unutuyor, bir gün içinde ne oluyorsa, 24 saat sonra, yani önceki gün akıl almaz gerekçelerle zeytinlerin kesileceğini tekrarlıyor. Şu laflara bakın:

“Belediyemiz mezarlık yapmak istiyor. Ölülerimizi nereye gömeceğiz, denize mi atalım, deniyor zeytin bahçeleriyle ilgili.

(…) Barajların arıtma tesisleri yapılamıyor, bir de bu yönden bakın”. (Sanayi Komisyonu Tutanağı, 30 Mayıs 2017, s.112, 113).

Ne demek bu?

Mezarlıklar ve arıtma tesisleri için zeytinlikleri kesmek demek. Zeytinlikler mezarlık olacak, zeytinliklere arıtma tesisleri yapılacak demek.

Türkiye’de mezarlık ve arıtma tesisleri için yer kalmıyor, AKP bula bula zeytinliklere göz dikiyor.

Bunu Bakan Faruk Özlü söylüyor, tasarıda ise, sağlık tesisleri kurulacağı, TOKİ için imara açılacağı yazıyor.

Zeytinlikler üzerinde bu kadar durunca, insan ister istemez merak ediyor, acaba bu tasarı nerede, kimler tarafından hazırlanıyor.

Son dakika zikzakları

Zeytin üreticileri boş durmuyor, onlar da hem komisyonda zeytinliklerini savunuyor, hem Bakan Özlü ile özel olarak görüşüyor.

Dün sabah Bakan Özlü üretici temsilcilerine, “bu maddeler geri çekilmeyecek”, diyor, öğleye doğru komisyonda benzer direnişi gösteriyor ama, öğleden sonra yine geri adım atarak, “zeytinlikler imara ve turistik alanlara açılmayacak” diyor, bir anlamda o üç maddeyi geri çekiyor sanki.

İnanmak için henüz erken.

Kaldı ki, üreticiler ısrarla “bu sözler zeytinlikleri kurtarmaz” diyor.

Geçmişte çok gördük, AKP kamu oyunda bir olay çok yankılandığında önce geri adım atıyor gibi yapıyor, sonra gece yarısı bir önergeyle yine bildiğini okuyor.

Yanılmayı isterim ancak, kıyılara hastane yapmak, zeytinlikleri o uğurda kesmek, fikrinden kolay kolay vazgeçeceğini sanmıyorum.

Çünkü, Tayyip Erdoğan’ın planında ‘Dubai usulü hastane yapmak” var, yani kıyılara.

E zaten, mezarlıklar için yer yok, zeytinliklerden başka!.. Ve de arıtma tesisleri için!..

Zeytin ağacı üç bin yıl önce Homeros’a sesleniyor:

“Ben herkese aitim, kimseye ait değilim. Sen gelmeden önce buradaydım, sen gittikten sonra da burada olacağım”.

Ceza profesörü buram buram terler…

Ceza profesörü buram buram terler…
Mehmet Tezkan

Ceza Hukuku Profesörü kürsüde..
Dersin konusu tutukluluk..
Hoca başlar anlatmaya; ‘Tutuklama, delillerin korunması, şüpheli veya sanığın kaçmasını önleme vb. gibi nedenlerle geçici olarak başvurulan bir koruma tedbiridir..’
Sıralardan uğultular yükselir..
***
Hoca uğultulara aldırmaz, anlatmaya devam eder..
‘Tutuklamanın iki amacı vardır; delillerin korunmasını sağlamak, karartma, yok etme, vasfının değiştirilmesini önlemek, şüphelinin veya sanığın kaçmasını önlemek..’
Hoca bir an susar; sınıf kendi âlemindedir.. Sinirlenir ama belli etmez anlatmayı sürdürür;
‘Bakın çocuklar, burası çok önemli, kaçma şüphesi somut olgulara dayanmalıdır..’
***
Arka sıralardan bir ses yükselir; hocam bize gerçekleri anlat..
Hoca öfkelenir.. Sert bir ifadeyle; ‘Ben size hukuk anlatıyorum, ben size yasaları anlatıyorum, ister dinleyin ister dinlemeyin’ der..
Devam eder; ‘Tutukluluk geçici olmalıdır, tutukluluk cezaya dönüştürülmemelidir..’
***
Arka sıradaki genç bu kez ayağa kalkar, nazik bir tonla; ‘Hocam bu anlattıklarınıza somut örnek verebilir misiniz’ der..
Sözü bir başkası alır; ‘Mesela Hocam, gazeteciler, yazarlar, çizerler aylardır tutuklu. Delil dedikleri yazıları, onları karartamazlar, kaçacaklarına dair somut olgu da yok..’
***
Hoca, ‘Bakın şimdi durum biraz farklı, olağanüstü bi..’ diyecekti ki..
Hoca’nın sözü havada asılı kalır..
Başka bir öğrenci araya girer; ‘Hocam suçlanıyorlar ama suçlamanın belgesi de yok..’
Ön sıralardan bir başka; Hocam son iki olaya bakalım.. Sözcü’deki gazetecilerle, açlık grevi yapan iki eğitimci neden tutuklandı, açıklar mısınız?’
Bir başkası seslenir; ‘Anlattıklarınızla bağdaşıyor mu?’
***
Hoca terlemeye başlar; izah edecek kelime arar..
Genç bir kız ayağa kalkar; ‘Zorlanmayın hocam, ben söyleyeyim; İkisi niyet okunarak tutuklandı, öteki ikisi tahmin üzerine tutuklandı. Hocam hukukta yeri var mı?’
***
Hoca ders bitti diye bağırır; sinirle kapıyı vurup çıkar..
Aslında ders değil hukuk bitmişti!.

‘Din melankoli ve gözyaşı değil’
Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu Müslümanların İslam’a bakışından televizyonlardaki din programlarına kadar öyle tespitler yapmış ki; müthiş..
Alıntılar yapamadan edemedim..
İşte Hürriyet’ten İpek Özbek’e söyledikleri.
***
İslamiyet’te ibadet sadece kıldığımız namaz değildir. İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranış ibadettir.
***
Çalışma, üretme, hak, hukuk, adalet, bir toplumun kalkınması, özgürlüğün korunması için bir şeyler yaparsanız gelişirsiniz. İslam dini dünyada yaşansın diye gönderildi, ahirette değil.
***
Müslümanlar dünya-ahiret dengesini yitirdiler.
***
Reytingi en yüksek programlar en çok menkıbenin anlatıldığı, en çok gözyaşının döküldüğü programlar. Din artık melankoli ve gözyaşı olarak sunuluyor ve algılanıyor.
***
Hazreti Muhammed’in hayatını öyle bir anlatıyorlar ki, öyle bir hayatın örnek alınması ve yaşanması mümkün değil.
***
Dinini gizemli, esrarengiz bir din olarak sunanlar, asılsız kutsallıklar üretenler aslında kendi din ticaretleri için müşteri artırımı peşindeler.
***
Geniş halk kitlesi istiyor diye menkıbe ve hurafe dolu bir din anlatanlar farkında olmadan dinin toplumları uyuşturduğu tezini de desteklemiş oluyor.
***
Böyle bir dini anlayışın çocuklarımız, torunlarımız tarafından nasıl karşılanacağından emin değilim. Artık yavaş yavaş yol ayrımına geliyoruz. Çocuklarımız, torunlarımız sorguluyor, görüyor, biliyor. Bireyin olmadığı, kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk, özgürlük, düşünce gibi temel değerlerin yeterince gelişmediği, sadece melankoli, sadece menkıbe, gözyaşı, ötekileştirme ve öfkenin yer aldığı bir din anlatımı İslamofobi’yi mahallemize indirecektir. Bizim çocuklarımız, torunlarımız da büyük sorular soracaktır.
***
Biz Müslümanlığı sadece inanma ve namaz, oruç, hac gibi belli ritüelleri yerine getirme olarak algıladığımız sürece bu mahcup edici durum devam edecektir. Allah, ‘Dünyaya inanan ve yararlı iş işleyenler egemen olacaktır’ diyor
***
Bizim din anlayışımız sığlaştı. Dindarlığı dar bir alana hapsettik. Müslümanlar şeklen dindarlaştıkça, dünyevileşmesi de artıyor. İslam, seccadeni ser, ibadetle ömrünü geçir demiyor.

Evrenin merkezinde kim var?

Evrenin merkezinde kim var?
Melike Karakartal

400 yıl önce İtalyan astronom ve matematikçi Galileo, insanın evrendeki yerini yeniden düşünmesine, kendini koyduğu yeri yeniden gözden geçirmesine neden olan olaylar silsilesini başlatacak bir keşif yaptı. Jüpiter’in uydularını keşfetti. Yani dışarılarda bir yerlerde, başka bir gezegeni merkez almış bir sistem vardı, dolayısıyla dünya, evrenin merkezi değil, benzer sistemlerden sadece bir tanesi olabilirdi!

1610 yılına kadar dünya, evrenin merkezi olarak ele alınıyordu. Bu keşiften sonra Galileo bir kitap yazdı fakat sonrasında Kilise Engizisyonu baskısı ile “iddialarından” vazgeçmek zorunda kaldı.

Bugün yaşadıklarımız belki konu olarak farklı ama matematiği ne kadar benziyor aslında değil mi? İnsan ve dünya odaklı hayat yaşayan insanoğlu, evrenin merkezinin dünya olmadığını duyduğunda, algı dünyası şaşar… Kabullenemez. Bu büyük değişikliklerle mücadele etmek yerine reddetmeyi tercih eder. O “dünya merkezdir” deyince dünya merkeze dönüşüverecektir çünkü!

Sahi ya, nasıl “Her şey dünyanın etrafında” olmaz? Dünya nasıl evrenin merkezi olmaz?
Bilmez ki, insan da, dünya da evrenin bir parçası, bir detayı aslında. Koca bir bütünde, canlı-cansız kendi gibi sayısız varlıkla, evreni oluşturan bir detay sadece.

David Eagleman, Incognito isimli kitabında Galileo’nun keşfinden sonra son 400 yılda geldiğimiz noktayı gayet güzel özetler: “Keşfi izleyen 400 yıl, bizi merkezden daha da uzağa atarak, sonunda 500 milyon gökada grubu, 10 milyar büyük gökada, 100 milyar cüce gökada ve 2000 milyar kere milyar güneş içeren görünür evrende küçük bir nokta olarak yerimizi sağlam biçimde belirledi.”

Gelişen teknoloji yerimizi belirlemiş olabilir ancak geçen 400 yılda insanın değişime olan direnci değişmedi… Bildiğini sandığı ne varsa hepsini bırakmayı öğrenemedi…

Galileo’nun verdiği ders
Galileo’ya Kilise Engizisyonu baskısıyla yazılmış ve “Tamam, sözlerimden vazgeçiyorum, Dünya evrenin merkezidir” demek zorunda bırakıldığı metnin üzerine zorla imza attıran zihniyet başka formlarda yine var…
Neden var?

Evrenle ilgili bizi şaşırtan bazı gerçekleri, insanoğlu küçük ölçekte kendi hayatında uygulayamadığı için var.
Galileo’nun keşfi, insanı ve dünyayı merkez olmaktan çıkarıyordu. Merkez olmaktan çıkmak demek, yaşayan bir bütünün bir parçası, etkileşim içinde hareket eden bir sistemin bir kolu olmak demek.

Toplumlar da uzay sistemleri gibi. Bireylerin birbiriyle etkileşim içinde yaşayarak geliştirdiği veya geliştiremediği sistemler. “Hayır efendim, dünya sadece benim etrafımda dönüyor” dediği anda bozulmanın, çirkinleşmenin, adaletsizliklerin görüldüğü yerler.

Kendi içinde Galileo’nun keşfini yapmayanları, “dünyanın evrenin merkezi olmadığını”, yani kendisinin ve kendi algılayabildiği ölçüdeki çevresinin “dünyanın merkezi olmadığı” gerçeğine vakıf olamamışları tanıyorsunuz…
Her yerde çıkıyor karşınıza: Sokakta yürürken, bir toplu taşıma aracında, işte, okulda, alışveriş merkezinde, banka sırasında…

Trafikte, yürüyüş yaparken, markette alışveriş yaparken, kafede otururken… Havalı otomobilinin camından çöp atarken, tuvaletleri ondan sonra kimse girmeyecek gibi kullanırken, düzenli yaşam adına koyulmuş kaç tane kural varsa hepsini teker teker çiğnerken…

Kamerayı biraz daha uzaklaştırırsak onları haberleri izlerken, illeri, ilçeleri, ülkeleri yönetirken, “kendi gibi” olmayana veya hayvanlara zulmederken, çirkin şehirler yaratırken, ülkesinin kaynaklarını hunharca harcarken, kısaca milyonlarca insanı mutsuzluğa sürüklerken görüyoruz.

İnsanları tanımaya çalışırken, toplumlar politikacılara önemli görevler verirken, kendi hayatımıza yeni insanlar sokarken belki de bir tane soru sormalıyız: Galileo’nun yaptığı keşfi kendi dünyasında yapmış mı?

“Benim etrafımda dönen dünya”da yaşar gibi mi davranıyor yoksa kendisinin de anlamlı/anlamsız bir parçası olduğuna inandığı bir evren içinde yer aldığını bilerek mi? Başkalarının da yaşadığının farkında mı? Herhangi bir nedenden dolayı ayrımcılık yapıyor, insan ayırıyor/kayırıyor veya aşağılıyor mu?

İhtiyaç duymadığı ne varsa onları paylaşacak kadar yüce gönüllü mü?
Sırf kendine uymuyor diye başkalarına zulmetmeyi kendinde bir hak görüyor mu?
Yalan söyleyebiliyor mu?

Adalet eksik…

Adalet eksik…
Çiğdem Toker

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, kendisi ve bütün bir Türkiye için tarihsel nitelik taşıyan 21 Mayıs’ta, günün anlamına uygun tarihsellikte bir soru sordu:
“Neyiniz eksik? OHAL neden kalksın?”
Aslında “adalet” deyip yazıyı tamamlamak mümkün.

Dünyanın en kısa fıkraları gibi, dünyanın en kısa köşe yazısı olur, ihtimal, sakil de durmazdı.
Fakat değil mi ki Cumhurbaşkanı bu soruyu cumhura hitaben sordu. Değil mi ki “adalet”, 15 yıldır Türkiye’yi yöneten partinin ilk adı. Ve bir siyasi partinin ilk adı, kendisine yakıştırdığı, niyetlendiği halidir.

O halde “Neyiniz eksik” sorusuna “adalet” derken biraz daha uzun bir yanıt verelim. Verirken de yine Cumhurbaşkanı’nın aynı konuşmadaki başka sözünü rehber alalım.

Adında adalet olan partisiyle kendisini 998 gün sonra buluşturan 3. Olağanüstü Kongre’deki şu ifadeyi mesela:
“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup da Ak Parti’nin gönlünü kazanmayacağı tek bir kişinin dahi bulunmadığını düşünüyorum. Hiç kimse kendini ötekileştirilmiş hissetmesin, özgürlük alanını tehdit altında görmesin, geleceğinden umutsuz olmasın.”

Dikkat ederseniz Cumhurbaşkanı, gönül kazanmayı sadece AKP seçmeniyle sınırlamıyor; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı diyor.
O vakit, OHAL KHK’leriyle, hiçbir idari ve hukuksal soruşturma yapılmaksızın görevlerinden ihraç edilmiş kamu görevlilerinin gönlü bu ifadeye dahil olmalı.

Dükkân ve iş halleri
OHAL’in kalkma zamanı olarak “huzura, refaha kavuşuncaya kadar” kriteri koyan Cumhurbaşkanı Erdoğan, devamla “Fabrikalarınız mı çalışmıyor, işyerinize mi gidemiyorsunuz, okullar mı kapalı” diye soruyordu.

Rastlantı bu ya, aynı gün Uluslararası Af Örgütü de OHAL döneminde işinden olan kamu görevlilerine dair raporu yayımladı. Rastlantı bu ya, bizim ekonomi sayfamızda Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu’nun dükkân verileri yayımlandı.

Cumhurbaşkanı’nın OHAL’in sürekliliğine gerekçe gösterdiği, işe gidebilme ve dükkânların açık olma halleri, cumhurun durduğu yerden şöyle görünüyor:

-Ocak-Nisan döneminde, 37 bin 743 esnaf kepenk indirdi (geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3.1 artış.)

-33 bin öğretmen, 24 bin polis, 8 bin TSK mensubu, 6 bin doktor ve sağlık çalışanı, 5 bin akademisyen, 4 binin üzerinde hâkim ve savcı, 3 binin üzerinde Başbakanlık ve bağlı kuruluş çalışanı işine gidemiyor.

İhraç edildikleri kamu görevlerine bağlı sağlık, konut hizmetlerinden yararlanma hakkını kaybettiler. Pasaportları iptal edildiği için yurtdışında da iş arayamıyorlar.

Yüz binlerce insanın işi, buna bağlı olarak da doktora gitme, yani sağlık, barınma hakları eksik. İhraç edilen yüz binin üzerinde insan ve aileleri için dükkânların açık olmasının bir önemi yok. Oradan alışveriş edebilecek güçleri kalmadı çünkü.

Onlardan ikisi olan Nuriye Gülmen ile Semih Özakça açlıkla terbiye edilmeye karşı onurlu bir hayat amacıyla itiraz ettikleri ve işlerini geri istedikleri için 75 gündür açlık grevi yapıyorlardı. Gülmen ile Özakça’nın sabaha karşı yapılan polis baskınıyla alındıkları gözaltı hali bu yazı yazılırken sürüyordu.

Görmezlikten gelinen intiharlar, hiç bilmedikleri sektörlerde yaşamını yitiren, iş arayıp reddedilen eğitimciler… İlaçları, tedavileri kesilen çocuklar, ana babalar… 10 aydır yargıç önüne çıkmayı bekleyen yargıçlar, savcılar, gazeteciler…

Fabrikaların, dükkânların açık olmasının bir karşılığı yok onlar için.
OHAL’de adalet yok çünkü.

Boştaki gençlerin de bayramı kutlu olsun…

Boştaki gençlerin de bayramı kutlu olsun…
Uğur Gürses

DÜN Anadolu kurtuluş hareketinin başlangıcını “Gençlik Bayramı” olarak kutladığımız bir günde, yeni yayımlanan İtalyan istatistiklerindeki bir tablo dikkatimi çekti.
Neden mi dikkatimi çekti? Ekonomik krizler en başta genç kesimi vuruyor. Hem de onların hayallerini, geleceğe bakışını. İşte Akdeniz kuşağında yer alan İtalya, 2008 küresel krizinin en sert yan etkilerinden biriyle yüz yüze; genç kesimde yüksek işsizlik ve tek başına hayat kuramama, geçinememe olgusu.

Bakın önce o sayılara bakalım. İtalyan Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün yayınladığı 2017 raporunda, 35 yaş altındaki 10 İtalyan yurttaşından 7’sinin ailesi yani ana ve babası ile birlikte yaşadığı yer alıyordu.

İstatistikler, İtalya’da 2008 öncesinde her yıl 250 bin evlilik yapılırken, kriz sonrası bunun hızla 200 bini altına düştüğünü gösteriyor. En çok Avrupa’yı, burada da en çok Akdeniz kuşağını etkileyen küresel ekonomik kriz, toplum yaşamını ve refahını etkiliyor. Bunun da geleceğe bakışı değiştirdiği, siyasal sonuçları olduğuna da tanık oluyoruz.
İtalya’daki krizin en belirgin yansıması, anne babası ile yaşayan bireylerin oranında hissediliyor; bu oran 15-29 yaş arasında yüzde 80’de. Türkiye’de ise aynı yaş diliminde bu oranın yüzde 60.4 olduğunu not edelim. 2007’deki yüzde 61.7’ye bakarak, çok az bir düşüş olduğu görülüyor.

15-29 yaş grubunda aileleri ile yaşayanların oranında belli ülkelerdeki artış 2008 krizinin etkilerini gösteriyor; ‘kuşlar yuvada kalıyor, yuvaya geri dönüyor’. En yüksek Fransa’daki gençlerde görülmüş; 2007’de bu yaş dilimindeki gençlerin yüzde 41’i aileleri ile birlikte yaşarken, 2015’te yüzde 53.5’e çıkmış. Macaristan, İtalya ve Yunanistan ‘eve dönüşte’ ilk sıraları paylaşıyor.

Dün 19 Mayıs; Atatürk’ü anma, Gençlik ve Spor Bayramı idi, kimi illerde kutlama yasakları vardı. Gerekçe yine bildik; güvenlik. Ama siyasetçiler gençliğe ve onların geleceğine dair hamasi konuşmalar yaptılar. Mealen gençlere söylenen ise hep “sen dur, senin için neyin doğru olduğunu biz söyleriz” tonunda.

Büyük ülke sayılmak istiyoruz ama ‘atıl gençliğe’ yasaklı bir ülke sunmaktan öte adım atmıyoruz. ‘Atıl gençlik’ çünkü 2015 itibariyle; ne işte ne de okulda olmayan gençlerin (15-29 yaş dilimi) oranında yüzde 29.8 ile OECD şampiyonuyuz. Bu oran 2007-2015 arası dönemde düşüyor olsa da çok yüksek.

Türkiye’yi izleyen OECD ülkeleri; 2008 sonrasında derin bir ekonomik krize giren ve pek de toparladıkları söylenemeyen İtalya, Yunanistan ve İspanya geliyor. Sırasıyla yüzde 26.9, yüzde 24.7 ve yüzde 22.7 ile. Tamamı da işsizlikteki artıştan geliyor. İşini kaybeden ana babası ile yaşamaya başlıyor.

Örneğin 2015 itibariyle Türkiye’de 15-29 yaş dilimindeki gençlerin yüzde 6’sı işsiz iken, yüzde 23.8’i ne işgücünde ne de okul ya da eğitimde. Türkiye’deki yüksek oran, işgücüne katılımın da düşük olduğunu gösteriyor. Oysa yüksek oranda Türkiye’yi izleyen ikinci ülke olan İtalya’da; yüzde 11.4’ü işsiz, yüzde 15.5’i ne işgücünde ne de okulda.
Bu oranlara sadece erkeklere bakılsaydı; Türkiye yüzde 15’lik bir oranla, diğer OECD ülkeleri içindeki sıralamanın içinde ‘normal’ biçimde kaybolup ‘arazi olacaktı’.

Ama öyle çarpıcı bir tablo var ki; OECD’nin grafikleri de tabloları da ‘bağırıyor’. O da Türkiye’de 15-29 yaş grubunda olup da ne işte çalışan, ne de okul ya da eğitimde olmayan kadınların oranında: Yüzde 42.8 ile yüz kızartıcı bir ‘şampiyonluk’ var orada.

Genç bir kuşağın yarısı olan kadınların da neredeyse yarısı ‘boşta’ demek. Kadınlarını evlendirip, eve mahkum eden bir toplumun geleceğe bakışı parlak olabilir mi? Böyle bir toplumun erkekleri özgüvenli olabilir mi?
İtalyanların sorunu derin bir ekonomik kriz. Bu yüzden ana babaları ile aynı eve kapanmışlar. Bizim derdimiz ne? Neden genç kuşak kadınların yarısı; ne işgücünde, ne de okulda ve eğitimde değil?

Genç kuşağın geleceğe bakışı umutla olur; umudunu kaybeden toplum bireylerini umutsuzlukla çevrelemek bizatihi toplumun kendisine, gelecek hayallerine zarar veriyor.

Wikipedia savaşları…

Wikipedia savaşları…
Funda Başaran

Robot yazılımların bile bir başlığın içeriğini değiştirebildiği, düzenleyebildiği, yeniden yazabildiği böylesi bir web sayfasının tüm dillerdeki edisyonlarını içeren tamamına, Türkiye’nin erişim engeli getirmesi utanç verici olması yanında şaşırtıcı.
Dünyanın en çok erişilen ilk beş sitesi arasında yer alan Wikipedia’ya geçtiğimiz günlerde erişim engeli getirildi. Başlangıçta bu erişim engelinin nedeni anlaşılamamış olsa da, daha sonra yapılan başvurular sonucunda iki konu başlığı, “Suriye İç Savaşı’na yabancı müdahalesi” (Foreign involvement in the Syrian Civil War) ve “Devlet destekli terörizm” (State-sponsored terrorism) başlıkları altındaki içerik nedeniyle bu kararın verildiği anlaşıldı.

Wikipedia’nın kurucusu Jimmy Wales, Twitter’dan yayınladığı mesajında “Bilgiye ulaşmak insan haklarının temelidir” derken, biz Türkiyelilere de bu hakkımız için savaşırken hep yanımızda olacağını iletti. BTK Başkanı Fatih Sayan ise, “Kimse ‘ben Türk mahkemelerini tanımam’ deme hakkına sahip değil. Yargı kararları uygulanmadan Wikipedia’nın açılması mümkün değil” açıklamasını yaptı.

Bu açıklamalar elbette Türkiye’nin internet sitelerine erişim engellemesi pratikleri düşünüldüğünde şaşırtıcı değil. Benim açımdan şaşırtıcı olan tarafı Wikipedia’nın nasıl bir internet sitesi olduğu üzerine biraz düşününce açığa çıkıyor.

EN POPÜLER ANSİKLOPEDİ
Wikipedia, günümüzün en popüler ansiklopedisi ve ortaklaşa bilgi üretme ütopyasının en gelişkin olmasa da, internetteki en görünür örneği… Malum, herhangi bir konuyu Google’a yazdığınızda karşınıza çıkan ilk sonuçlar sizi Wikipedia’ya gönderiyor.

Wikipedia kendisini gönüllüler tarafından ortaklaşa hazırlanan, açık kodlu, kâr amacı gütmeyen, ücretsiz bir ansiklopedi olarak tanımlıyor. Yani herhangi bir kişi yeni bir başlık açabilir, var olan başlıkların altındaki içeriğe ekleme ve çıkartma yapabilir, içeriği düzenleyebilir ya da yeniden yazabilir. Önceden oluşturulmuş uzman bir editörler kurulu tarafından işletilmez. Yazarları ve düzelticileri gönüllü kullanıcılardır.

Yani Wikipedia sürekli olarak genişler ve güncellenir. Bilinen basılı ansiklopedilere göre hem kullanım hem de büyüklük açısından inanılmaz boyutlardadır. Ancak bu dinamik niteliği Wikipedia’yı nitelik olarak basılı ansiklopedilerden farklı kılar. Yani ulaştığınız başlıklar altındaki içeriğin eksik, hatalı, ansiklopedik olmayan bilgilerle ya da bu maddeyi yazan kişinin öznel yargılarıyla oluşturulmuş olması ihtimali de vardır. Bu da Wikipedia’ya yöneltilen en önemli eleştirinin, yani içeriğinin güvenilirliği ve doğruluğuna dair eleştirinin temelini oluşturur. Zaten her başlık altında içeriğe dair ne zaman yazıldığı, katkıda bulunanlar, kaç kez değiştirildiği gibi bilgilerle kullanıcılar bu konuda uyarılır.

Wikipedia’ya yöneltilen diğer eleştiriler arasında içeriğin uzlaşma yoluyla oluşmasının eleştirel bilgiyi dışlaması, kullanıcıların çok az bir oranının yeni bir başlık oluşturması ya da var olan başlığı düzeltmesi, yeniden düzenlemesi yani düzeltici olması, düzelticilerin genellikle erkek kullanıcılar olması bulunuyor. Bu eleştirilerin kaynağının Wikipedia’yı kuran ve destekleyen, ama hiç bir biçimde denetlemeyen Wikimedia isimli vakfın araştırmaları olduğunu da not düşelim.

DÜZENLEME SAVAŞLARI
Genellikle farklı düzelticilerin bir önce yazılanı hem metin düzeyinde hem de bilgi düzeyinde düzeltmesi ve değiştirmesi yoluyla üzerinde uzlaşılan bir hale getirmesi sonucunda bir başlık son halini alır. Ancak bu, o başlığın yeniden düzenlenmeyeceği anlamına gelmez. Wikipedia içeriği üzerinde yapılan akademik çalışmalar, içeriğin çok büyük bir kısmının (neredeyse yüzde 99’unun) kullanıcıların işbirliği ile gerçekleştiğini göstermekte. Ancak bazı başlıklar altında farklı görüşleri savunan düzeltici ve düzeltici grupları, içerik üzerinde bazen yıllar süren bir kavgaya da girebiliyorlar. Bu durum “düzenleme savaşları” (edit wars) olarak adlandırılıyor.

Düzenleme savaşları bir başlığın altında yer alan içerikte iki veya daha fazla katılımcının birbirlerinin değişikliklerini geri alma işlemini tekrarlaması ya da sürekli olarak içeriğin büyük bir kısmını değiştirmesi olarak tanımlanıyor. Ancak düzenleme savaşları, değişik biçimler alabiliyor. Örneğin “geri alma düellosu”, kişisel bir yarış halinde içeriğin bazı bölümlerinin ısrarla sürekli eklenip-çıkartılmasını ifade ediyor. Sitenin temel ilkelerine ters olduğu düşünülse de, 24 saat içinde üç kezden az yapıldığında herhangi bir yaptırımla karşılaşmıyor. 24 saatte üç kezden fazla geri döndürme olursa bu ihlal olarak tanımlanıyor ve katılımcıların engellenmesi ile sonuçlanıyor.

Engellemeler, korumalar ve silmelerle beraber yürüyen düzenleme savaşları ise “direksiyon savaşları” olarak adlandırılıyor. Düzenleme savaşlarının nedenleri arasında politik görüş, dini görüş ve diğer inanç farklılıkları; aşırı boş zaman; dar görüşlülük/önyargı; kendini üstün görme ve belli bir kullanıcıdan hoşlanmama durumları olduğu Wikipedia’nın kendi sayfalarında belirtiliyor.

EN ÇOK DÜZELTİLEN BAŞLIKLAR
İngilizce Wikipedia’nın istatistiklerine göre en çok George W. Bush başlığı değiştirilmiş (46 bin 103 kez). En sık değişiklik yeniden başkan seçildiği ve Irak Savaşı’nın başladığı dönemde gerçekleşmiş. Obama başlığı ise, Bush’unkinin neredeyse yarısı kadar, 25 bin 404 kez değişikliğe uğramış. Michael Jackson başlığı, 28 bin 607; İsa’nın anlatıldığı “Jesus” 29 bin 101; Adolf Hitler 24 bin 995; Britney Spears 24 bin 144 defa değiştirilmiş. “Türkiye” başlığı ise 17 bin 594 değişimle en çok değiştirilen başlıklar arasında 69’uncu sırada.

En çok değiştirilenler sıralamasında en yoğun biçimde politikacıların ve popüler kişilerin başlıkları bulunuyor. Tüm dillerdeki Wikipedia sayfalarına bakıldığında ise dini konular, tarihi olaylar, bölgesel çatışmalar, futbol takımları ve spor karşılaşmaları en çok düzeltilen sayfalar olarak öne çıkıyor. Bazı akademik çalışmalar ise bu düzenleme savaşlarını izleyerek bazı tartışmalı konuların ne yönde seyredeceğinin öngörülebileceğini iddia ediyorlar.

BOT‘LAR
Wikipedia’da düzenleme savaşları sadece insanlar arasında yaşanmıyor. Wikipedia 2001 yılında kurulduğundan bu yana bot diye bilinen robot yazılımlar yazım hatalarını gidermek, sayfalara dış bağlantıları eklemek gibi işlevleri yerine getirmek üzere kullanılıyor. Başlangıçta herhangi bir etkileşime girmeden işlerini yapan bu robot yazılımların, zaman içerisinde bir bilim kurgu kabusu gibi birbirleriyle etkileşime girdikleri ve birbirlerinin yaptıkları düzeltmeleri geriye çevirmeye başladıkları da iddialar arasında.

Bir bot‘un yaptığı değişikliği diğer bot‘un silmesi durumunun siteye bir zararının olmadığı, bot‘ların basit yazılımlar olduğu konuyu çalışan bilim insanları tarafından belirtiliyor. Bu konuda yapılan yayınlarda bot‘ların en fazla rekabete girdiği başlıkların “Pervez Musharraf” (eski Pakistan Cumhurbaşkanı), “The Arabic Language” (Arapça dili), “Niels Bohr” ve “Arnold Schwarzenegger” başlıkları olduğu belirtiliyor. Yine en yoğun mücadelelerden birisinin Xqbot ve Darknessbot arasında gerçekleştiği ve 2009-2010 arasında 3 bin 629 farklı başlıkta Xqbot‘un diğerinin yaptığı 2 bin değişikliği, Darknessbot‘un ise 1700 değişikliği sildiği aynı çalışmaların bulguları arasında.

HÂL BÖYLEYKEN
Herkesin, hatta robot yazılımların bile bir başlığın içeriğini değiştirebildiği, düzenleyebildiği, yeniden yazabildiği böylesi bir web sayfasının tüm dillerdeki edisyonlarını içeren tamamına Türkiye’nin erişim engeli getirmesi utanç verici olması yanında şaşırtıcı.

Kimsenin aklına bir şey düşürmek istemem ama, çok da akla gelmeyecek bir şey olmadığından söylemeden edemiyorum: 11’inci cumhurbaşkanının “nasıl organize olduğunu dünya alem biliyor” dediği sosyal medya fenomenleri bir zahmet bu konuya el atsalar… Hiç olmazsa bizi tüm dünyanın kullandığı bir siteyi erişime engellemiş bir ülkenin yurttaşı olma utancından kurtarırlar.

Bir sosyopatın portresi…

Bir sosyopatın portresi…
Ayşenur Arslan

Tek bir köşe yazısı… Tek bir tweet… Bir programda dile getirilmiş, nereye çeksen gidecek vasat bir cümle…
Ne çok gazeteci, bunlarla cezaevinde.
Binlerce, binlerce kişi tek bir Kanun Hükmünde Kararname ile atılıvermiş, işsiz… FETÖ’cüler mi yoksa solcu, Atatürkçü, bu ülkenin değerlerine sahip çıkan gençler mi… Bakan, soran yok!
Onlardan ikisi, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça açlık grevinde. “İŞ EKMEK ONUR İÇİN” 66 gündür grevdeler. Seslerini duyan yok.

Ülkeyi “yönetenler” enflasyonda, işsizlik oranında, umutsuzluk kategorisinde, cezaevindeki gazeteciler alanında dünya birinciliğine oynuyor. Gerçekler ortada apaçık dururken masallar anlatıyor.
Dış politikaya gelince; Türkiye hiç bu kadar küçük düşürülmemişti. Vatandaşına da hiç bu kadar yalan söylenmemişti. Daha doğrusu, yalan, bu ülkede hiç bu kadar yaygın ve “olağan” hale gelmemişti.
Baksanıza, yalana takiyye adını takmışlar. Meşrulaştırmışlar.

Yalan söylerken yakalanınca, bunu “DAVA ADINA” yapıyormuş edasıyla bir de üstüne böbürlenmiyorlar mı!!
Son günlerde Reisçiler ile En Reisçiler “İslamcılık” üzerinden birbirinin üzerine yürüyünce takiyyenin makyajı da akıverdi.
Öyle ki, akademi dünyasının –bir zamanlarki- en popüler kalemi, “BİLİR GEZER” kadını Nuray Mert bile anladı. İslamcıların bugüne kadar takiyye yaptığını, demokrasi derken akıllarında İslamcı faşizm yattığını çözdü.
Meğerse kandırmamışlar mı Nuray Mert’i.. Ve kimbilir daha nicesini..
•••
Vaktiyle biliyorsunuz Fethullah Gülen kandırmıştı memleketi. Cumhurbaşkanından kaleminden kan damlayan medya güllerine bir kanmışlar bir kanmışlar.
Onların başında da, yıllarca Gülen’in dizinin dibinden ayrılmamış… Hatta “sözcüsü” addedilmiş… Büyük hizmet adamı Hüseyin Gülerce gelir, biliyorsunuz.
Geçenlerde bir yazısında “bir sosyopatı anlamanın yollarını” öğretti.
Harvard Üniversitesi’nden psikolog Dr. Martha Stout, The Sociopath Nex Door (Yanı Başınızdaki Sosyopat) isimli kitabından alıntılamış… Sosyopatları ele veren işaretleri sıralamış. Buyurun:
•••
»İnsanları etkileme ve kandırma konusunda kimse sosyopatın eline su dökemez; kolay kolay kimsenin inanmayacağı yalanları, allayıp pullayarak yutturmakta çok beceriklidirler.
»Genellikle karizmatiktirler; çevrelerinde çoğunlukla bir hayran kitlesi bulunur.
»Tehlikeli ve mantıksız eylemlerde bulunmaktan çekinmezler. Utanma, suçluluk veya pişmanlık duymazlar. Dolayısıyla en ufak bir vicdan azabı duymadan insanları kolayca kandırabilir, tehdit edebilir veya zarar verebilirler. Kendi çıkarları için başkalarına zarar vermekten çekinmezler.

»Beklenmedik yalanlar icat etmekte çok ustadırlar. Çarpıtılmış gerçekleri bir öykünün arasına ustaca gizleyerek, saf ve iyi niyetli insanları yalanlarına kolayca kandırırlar.
»İnsanlara hükmetmeye bayılırlar. Bedeli ne olursa olsun her kavgada kazanan taraf olmak isterler.
»Çoğu zekidir, ancak zekâlarını diğer insanları kandırmak için kullanırlar. Yüksek IQ’lu olanlar toplum için gerçek bir tehdit unsuru olabilir. İşte bu nedenle yasalara yakalanmadan cinayet işleyebilen seri katillerin çoğu sosyopattır.

»Sevme ve âşık olma yeteneğinden yoksundurlar. İstediklerini elde etmek için severmiş, empati duyarmış gibi yaparlar. Gerçek yaşamlarında kimseyi sevmezler.
»Şiirsel bir dilleri vardır. Sözcükleri çok ustaca kullanırlar. İnsanları konuşmalarıyla kendilerine hayran bırakacak kadar iyi hatiptirler.
»Hiçbir zaman özür dilemezler. Yanlışlık yapmış olduklarına inanmazlar; suçluluk hissi duymazlar. Hatalı oldukları kanıtlanmış olsa bile özür dilemezler ve saldırılarına devam ederler.
»Derin bir hayal âleminde yaşarlar.
•••
Çok net işaretler değil mi! Dr. Martha Stout, muhtemelen kriminolojiye katkıda bulunmak için araştırıp yazmış. Hüseyin Gülerce ise, Fethullah Gülen’i anlatmak için…
Aaaa!
Siz kimi zannetmiştiniz?!
*****
MİZAH DA SUSARSA!
Bir ülkenin büyüdüğü ya da gerilediği… Demokrasiye veya otoriter bir yönetime doğru yürüdüğü… Hangi çağda yaşadığı… Binlerce parametre ile anlaşılır, açıklanır.
O parametrelerin –bence- en önemlisi insanlığın okuryazarlık oranıdır. Türkiye’de, bu ölçü, vatandaşın günde kaç gazete, yılda kaç kitap okuduğuyla ilgili değil. Okuryazar deyince, adını yazıp yazamadığını anlıyoruz artık. Ve biliyorsunuz, Türkiye denilen ülkede 2 buçuk milyondan fazla insan bunu bile yapamıyor. Okuyamıyor, yazamıyor.

Peki, okuyup yazabilenler ne yapıyor? Öyle anlaşılıyor ki, tabelaları okuyup birbirlerine mesaj atmaktan öteye bir faaliyette bulunmuyor!
Gazete tirajları, 15 yıl öncesinin neredeyse yarısına indi.
Dünya rekorları kıran mizah dergilerimiz bile okunmuyor. Ve işte bu yüzden, pek çok derginin ardından Penguen de kapanıyor.
Çok ama çok üzgünüm.
Selçuk Erdem, Erdil Yaşaroğlu, Bahadır Baruter, Cem Dinlenmiş, Kaan Sezyum, Serkan Altuniğne ve diğer tüm yazar-çizerleri…
Hayatımdan ne çok şey azalacak!

Türkiye’de 163 gazeteci içeride! Dışarıda gibi hissetmiyorum! Ben hâlâ mahpusum…

Türkiye’de 163 gazeteci içeride! Dışarıda gibi hissetmiyorum! Ben hâlâ mahpusum…
Ayşe Arman

“Ben hâlâ mahpusum. Yurtdışı çıkış yasağım da bunu hatırlatıyor. Sadece biraz daha büyük bir hücredeyim.
Ama her an, o da elimden alınabilir!” diyor dünyaca ünlü Aslı Erdoğan.
Bu köşede onunla yaptığım röportajı okuyacaksınız.
Bu arada edebiyatının tüm dünyaya yayıldığı bir dönemi yaşıyor. Şu son bir yıl içinde neredeyse edebiyat, barış ve insan hakları konusunda almadığı ödül kalmadı.
Bu röportajı yapma sebebim de Avrupa Kültür Vakfı’nın uluslararası alanda tanınmış sanatçılara verdiği Prenses Margriet Ödülü. Yurtdışı yasağı
olduğu için bugün Kraliçe tarafından verilecek ödülü de alamayacak…

SANKİ ONLARCA KİŞİYİ ÖLDÜRMEKLE EŞ TUTULUYOR GAZETECİLİK
Nasılsın?
-“İyiyim” diyemeyeceğim. Fiziksel birtakım sorunlar yaşıyorum. Cezaevinin neticesi. Boynum, sindirim sistemin. Bunun dışında psikolojik olarak epeyce hasar gördüm. 4 aydır, tek bir gece yok ki kâbuslarla uyanmayayım. Her gece ya mahkemedeyim ya da cezaevinde. Üstelik babam ağır bir kalp ameliyatı geçirdi…
Babanın yanına gittin tabii…
– Elbette! Ne yaşamış olursak olalım, zor anlarında insanları bırakamıyorum. Cezaevi, hastalık, ölüm. Bundan öte ne var?
Haklısın. Baban seni cezaevindeyken ziyaret etti mi peki?
– Hayır. Bazen öyle şeyler oluyor ki hayatta, geçmişte yaşanan hiçbir şeyin önemi kalmıyor. En azından benim için öyle.

“Dışarıda”sın, kendini nasıl hissediyorsun?
– Dışarıda gibi hissetmiyorum! Ben hâlâ mahpusum. Yurtdışı çıkış yasağı da bunu hatırlatıyor. Şansa, biraz daha büyük bir hücredeyim. Ama her an, o da elimden alınabilir. Görüyoruz, bırakılıp yeniden tutuklananları…
Gittikçe “içeridekiler” çoğalıyor, bu seni nasıl etkiliyor?
– Çok üzülüyorum. Ben şimdi ne içerideyim ne dışarıda. İkisine karşı da suçluluk duyuyorum. Şu an 163 gazeteci içeride! İnanılır gibi değil. Tüm dünyadaki diğer tutuklu gazetecilerin toplamı 100 civarında sanırım. Rusya’sı Çin’i, Afrika ülkelerinin hepsini topla bizim yanımıza bile yaklaşamıyorlar. Çok korkunç bir şey bu. Bu 163 rakamı, bile kendi başına çok şey söylüyor. Artık Türkiye’de bazı sınırların misliyle aşıldığını gösteriyor.

Bir de senin gibi dışarıda olup da davası sürenler var…
– Evet. Onlara istenen astronomik cezalar… Artık ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyor insanlar. Sanki onlarca kişiyi öldürmekle eş tutuluyor gazetecilik faaliyeti! Bana gelince ben gazeteci bile değilim. Bir gazetenin sembolik danışma kurulu üyesi olduğum için geldi başıma bunlar. Artık olan biteni; keyfiyet, zulüm ve gözdağı diye yorumluyorum. Ahmet Şık gibi çok ciddi gazeteciler içeride ve çok garip, komik suçlamalarla. Artık bu topraklarda gazeteciler her gün, nereye ne yazarlarsa yazsınlar, “Başıma iş gelir mi?” endişesi yaşıyor. Bu toplumun bence en önemli ses tellerinden biri basın. Neredeyse kesildi gibi…

İNSAN KAFASINA SİLAH DAYALIYKEN ARYA SÖYLEYEMEZ YA, BENİMKİ DE O HESAP!
Yeniden yazmaya başladın mı? Yoksa bu iklim, edebiyatçı yanını öldürüyor mu?
– İnsan kafasına silah dayalıyken arya söyleyemez ya, benimki de o hesap! Benim edebiyatım, sözcüklerle çok özel bir ilişkiye dayanan, mutlak yalnızlık isteyen, evime kapanıp müziğimi, şiirimi, karanlığımı, mum ışığımı istediğim bir edebiyat. E bu korku, gerginlik ortamı tabii ki hiçbir edebiyatçıya iyi gelmiyor. Bana daha da kötü geliyor!
Bu arada yeni bir ödül daha aldın. Avrupa Kültür Vakfı’nın uluslararası alanda tanınmış sanatçılara verdiği Prenses Margriet Ödülü…
– Evet. Ben aslında ödüllere de cezalara da mesafeli yaklaşırım. Ama bu, benim sanatçı yanıma verilen bir ödül. Çok sevindim…

Ne yazık ki yurtdışı yasağın olduğu için katılamıyorsun. Ne hissediyorsun?
– Aylar önce Karl Tucholsky Ödülü almıştım. O zaman cezaevindeydim. Karl Tucholsky, toplama kampına gitmemek için intihar etmiş bir yazar. Ve benim için çok özel. Ödülü, Bakırköy Cezaevi’nin dış duvarının önüne koyulmuş görünce çok duygulanmıştım. Daha sonra Theodor Heuss Madalyası aldım, ona da gidemedim. Şimdi Bruno Kreiss İnsan Hakları Ödülü veriyorlar, ona da gidemiyorum. Ama en çok, üzen galiba bu son ödül oldu. Çünkü bu benim kaderime ya da cezaevine verilmiş bir ödül değil, sanatçı yanıma verilmiş bir ödül. Sanat ödülü almış birinin devletin birlik ve bütünlüğünü yıkmaktan yargılanıyor olması da trajikomik. Şimdi sırada Almanya’dan aldığım yeni açıklanacak Erich Maria Remarque Ödülü var. “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”un yazarı. Barışa katılarımdan dolayı verilmiş bir ödül bu. Ve ben terör suçlamasıyla yargılanıyorum!

GÖZYAŞLARINDAN MEKTUP BİTMİYOR!
İçeride birlikte yattığın arkadaşlarını özlüyor musun? Onlardan haber alıyor musun?
– Benim çok garip bir huyum var, ben çok düşündüğüm insanları pek arayamam. Sevgili koğuşum C9’a upuzun bir mektuba başladım, hâlâ bitmedi ve hâlâ yollayamadım. Beni nankörlükle suçlayacaklar diye korkuyorum.

Olur mu canım, onlar tanımışlardır seni…
– İnşallah öyledir. Her gün, “İşte bugünlerde onun davası var, şu günlerde şunun tahliyesi geldi!” diye düşünüyorum. Yüreğim hâlâ onlarla. Ben aşırı duygusalım, gözyaşlarından mektup bitmiyor. Al 3 cümle yaz, bir kart at değil mi? Yapamadım.

Aslı Erdoğan röportajı devam ediyor. Siz de okuyacaksınız, neredeyse tüm dünyadaki edebiyat, insan hakları ve barış ödüllerinİ topladı. Bunu gururla anlatmıyor, sadece bir durum tespiti yapıyor. Ve yurtdışı yasağı olduğu için o ödül törenlerinin hiçbirine gidemiyor…
Neredeyse tüm dünyadan barış, edebiyat ve insan hakları ödülleri alıyorsun. Sence bu ödül törenlerine katılamaman Türkiye’nin yurtdışındaki imajını nasıl etkiliyor?

Çok derin izler bırakıyor. Hatta, bu ödülleri de olduğundan daha fazla önemsetiyor. Çünkü ödül töreni hakkında 2-3 yazı çıkacaksa, “Yurtdışı yasağı var, gelemiyor, davası şu durumda, şu kadar içeride yattı!” diye haberler çok daha uzun çıkıyor. Dünya basınında epeyce yer tutuyorum yani. Hakkımda bu son dönemde 100’ün üstünde röportaj çıktı. Şöyle bir çelişki var. Milliyetçi ülkeler ilk önce, kendi yazarlarını korurlar ve saygı duyarlar. Türkiye de milliyetçi bir ülke olduğunu iddia ediyor. Ama bugüne kadar geçmişte yüzlerce yazarını hapsetmiş durumda. Aziz Nesin’inden Nâzım Hikmet’ine, Atilla İlhan’ından Yaşar Kemal’ine kadar aklınıza gelebilecek daha pek çok yazarını içeri atmış. Son dönemlerde bu furya yeniden hortladı. Niye yazarına bu kadar hınç duyuyor bu ülke? Baktım da 70 yıldır Avrupa’da hiçbir kadın yazar, benimki kadar ağır bir ceza istemiyle yargılanmamış. Devletin birlik ve bütünlüğünü bozmak gibi ağır bir maddeden yargılanıyorum.

25’E YAKIN ÖDÜL ALDI
Davan devam ettiği için mi yurtdışı yasağın var? Senin kaçma ihtimalin mi var?
Tabii ki yok! Ben bir yazarım. Okurlarıma karşı bir sorumluluğum var. Ve kendi dilime karşı sorumluluğum var. Ben Türkçenin bir yazarıyım. Türkiye dışında bir hayat, bir başka cezaevi. Niye kaçayım? Niye gideyim? Sadece ödül törenlerine gidecek kadar izin versinler yeter. Birçok festivale de çağrılıyorum, onların hepsini de kaçırdım. Bir keresinde Burmalı bir yazar, yurtdışı çıkış yasağı olduğu için gittiğim bir festival katılamamış, bir video yollamıştı. Dehşet içinde kalmıştım nasıl bir ülke acaba Burma diye. Şimdi biz, o durumdayız! Her ödül töreninde yüzlerce basın oluyor. Bütün dünya benim davamı öğrendi. Bu da benim seçimim değil ama oldu…

Bu aldığın kaçıncı ödül?
25’e yakın ödül aldım. 90’da Yunus Nadi’yi aldım. 96’da ilk yurtdışı ödülümü aldım, Deustche Welle’den. 2005’de Yılın Kitap Ödülü’nü aldım. 2010’da Sait Faik Ödülü’nü aldım. 2011’de Norveç’te Sınırdaki Sözcükler Ödülü aldım. Bu uluslararası alanda tanınıp kendi ülkesinde dışlanan kadın yazarlara verilen bir ödül. Kadınların oy hakkı kullanmasının 100. yıldönümünde de ödül aldım. Sonra bu son 1 yıl içinde de Karl Tucholsky, Theodor Heuss, Bruno Kreiss Avusturya, Erich Maria Remarque ve son olarak da bu Avrupa Kültür Vakfı Ödülü’nü aldım. Onun dışında Musa Anter Ödülü, Yayıncılar Birliği’nin Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü, Bilge Olgaç Ödülü. Ayrıca Mucizevi Mandarin, İsveç’te yılın kitabı seçilmişti. Zürih şehir yazarı seçilmiştim. Geleceğe kalacak 50 yazar arasına seçilmiştim. Unuttuklarım da vardır…

ZOR ZAMANLAR YAŞIYORUZ
Dün Avrupa Kültür Vakfı’nda, Prenses Margriet Ödülü senin adına kime verildi?
Yayıncıma verildi. Biz de buradan, Cezayir Cafe’den görüntülü olarak törene katıldık. Avrupa edebiyat dünyası, sanat dünyası hakikaten beni sağ tutmak için olağandışı bir çaba sarf ediyor. Bir sürü edebiyat dergisine kapak oldum. Her kitabımı aynı bir eleştirmen değerlendiriyor. “İstanbullu Kafka” diye başlık atılıyor.
Tebrik ediyorum seni…

– Evet, bir taraftan, her yerden ödüller alıyorum ve edebiyatımın keşfedildiği bir süreç. Ama öteki taraftan sürekli dava gerginliği, duyduğum endişeler, zor zamanlar yani…
UMARIM BU YÜZDE 49’U DİNLERLER
Referandumdaki 49 seni umutlandırdı mı?
Artık bu ülkede olup bitene, tutuklamalara, baskılara karşı ciddi bir hoşnutsuzluk var. Halkın arasında durup konuştuğumda, bir yıl öncesine göre artık çok farklı şeyler duyuyorum. Bu baskı ortamına bir tepki doğuyor. Yani ben umut mu duymalı, korkmalı mı bilmiyorum. Türkiye’nin geleceği konusunda umarım AKP çevreleri bu yüzde 49’u biraz işitirler. Çok ciddi çalkantılara ve sarsıntılara doğru gidiyoruz…

AVRUPA PARLAMENTOSU’NA SKYPE İLE BAĞLANDIM
Avrupa Parlamentosu seni davet mi etti?
Evet, Türk hükümetinden izin istedi, Brüksel’e gelip, kendi durumumu, yazarların, edebiyatçıların ve gazetecilerin durumunu anlatmam için. Ama tabii izin vermediler. Ben de Skype’la bağlandım…
Ne zaman oldu bu?

Geçen hafta. Çok gerildim. Bir taraftan, evet çok sıkı eleştirilerim var olan bitenle ilgili. Ama ben pek öyle siyasetçiler gibi ustaca, diplomatik bir dille anlatamıyorum, giderek kişiselleşiyor anlattıklarım. Bir yandan söylediklerimle Türkiye’ye zarar da vermek istemiyorum ama olan biteni de aktarabilmek istiyorum. Zor bir durum. Bir de anlattıklarımdan başıma bir iş gelirse korkusu da var. Neyse yaptım konuşmayı ve hayret, çok büyük bir alkış aldım…

Ya o uzaya gidilecek ya o uzaya gidilecek…

Ya o uzaya gidilecek ya o uzaya gidilecek…
Kanat Atkaya

İNGİLİZ fizikçi Stephen Hawking, BBC tarafından çekilen ve bu yıl içinde yayınlanacak yeni bir belgesel (Stephen Hawking: Expedition New World) için yapılan söyleşide “Toparlanın, hafiften bu Dünya’dan gitmemiz lazım” dedi.
Daha önce de “Bu Dünya’nın sonu geliyor” demişliği vardı büyük fizikçinin. Önceleri 10 bin yıl içinde gelecekti Dünya’nın sonu; kısa bir süre önce 1000 yıla çekmişti.
Şimdi “100 yıl içinde insanın Dünya’daki işi bitmiş olacak” diyor…
İnsanoğlunun neslini devam ettirebilmek için önlem alınması gerektiğini, başka gezegenlerde koloniler oluşturulması gerektiğini söylüyor.
Niye gelecek, nasıl gelecek Dünya’nın sonu?

UZAYLI, BAKTERİ DEĞİLİZ
Hawking sıralıyor: Aşırı nüfus artışı, iklim değişiklikleri, bulaşıcı hastalıklar veya asteroid çarpması…
Uzaylı veya “dünya dışı yaratık” istilası?
İhtimal dışı değil! Hawking böyle bir karşılaşmada istilacıların insanoğlunu kurtulmak gereken bir bakteri olarak göreceğini söylüyor.
Bizim parti içi dalgalanmalar, sporda şiddet, yandaş medya polemikleri gibi çok daha mühim başlıklarla dolu gündemimizde Hawking’in haberi elbette fazla büyümedi.
Kaldı ki “CHP’de ne oluyor?” tartışmasına kafa uzatıp “Evren genişliyor, boş verin ya!” desen ne yazar?

EYY HOVKİNK!
Eğer “Eyy Dünya dışı yaratıklar! Eyy intergalaktik şer odakları! Eyy Hovkink!” tarzı şahsi bir çıkış gelmezse, bu konunun gündemde yer bulmasını beklemek saflık olur zaten.
100 yıl sonra yok olmaktan kurtulmak için bir koloniye gidilecekse herhalde Türkiye de bir uzay aracına ve bunu kullanacak bir astronota, kozmonota, taykonota, spasologa veya ne bileyim Türkonot, Fezanot tarzı birilerine ihtiyaç duyacak.

Bildiğim bir astronotumuz yok. Bir ara genç bir arkadaş çıkmıştı ‘İlk Türk astronot’ diye.
Sonra anlaşıldı ki NASA ile alakası yokmuş, bir tür kursa katılmış, bir firmanın reklam yüzüymüş ve “eğer her şey yolunda giderse”, bu firmanın sponsorluğu ile “uzay turisti” olarak paralı bir tura katılacakmış.
Neyse, İstiklal Caddesi savaştan çıkmış gibi dururken Taksim Meydanı’na 24 saat korunan laleler yerleştiren idareci yapımızla, bu büyük vizyonla kısa sürede Mars’a da, Jüpiter’e de gideriz.
100 yıla kadar hayatın sona erme ihtimali bulunan bir gezegende yaşamak fikri 100 yıl sonra buralarda olmayacak benim gibiler için bile tuhaf, çok yakın…
Ama daha önce de bahsetmişimdir, Woody Allen sayesinde bu konuyu zaten yıllar önce halletmiştim.

ÇOCUK HAKLI MİLLET
“Annie Hall” filminde Allen’ın alter ego’su olan Alvy Singer’ı 9 yaşındaki haliyle Doktor Flicker’ın karşısında görürüz.
Alvy’yi doktora getiren annesi şikâyetçidir. Okuduğu bir yazının ardından depresyona girmiştir oğlu, ders filan da çalışmamaktadır.
Doktor Flicker ve annesinin sıkıştırması üzerine 9 yaşındaki depresif çocuğumuz “Çünkü evren genişliyor…” der ve devam eder: “Yani evren genişliyor ve böyle genişlemeye devam ederse, bir gün parçalanacak ve bu her şeyin sonu demek olacak…”

Annesi “Sana ne çocuğum evrenden, biz Brooklyn’deyiz” der, Doktor Flicker “Daha milyarlarca yıl var, dert etme. Buralardayken keyfini sür dünyanın” noktasından çalışır, konu o sahne için kapanır.
Ben o çocuğun tarafındayım.
İnsanoğlunun bu akılla/akılsızlıkla, bu vahşi sistemle, bu kadar vahşetle, bu kadar sevgisizlikle, bu kadar bencillikle, bu kafayla gideceği uzun bir yol olmadığı aşikâr zaten.
Hem zaten evren de genişliyor…
Bu dünyanın malına, gücüne tapanlar düşünsün gerisini.
Koloni mi kurarlar, o koloniyi nasıl yönetirler baksınlar işte…

(Not: Başlıktaki sözler Gaye Su Akyol’un güzide bir eseri olan ‘Develerle Yaşıyorum’dan alınmıştır.)