Vatan cennet, muhabbet cinnet…

Vatan cennet, muhabbet cinnet…
Kanat Atkaya

GÜN, 3.80 TL’den dönüp 3.70’e yerleşen dolara, 4.50’yi gören Euro’ya, genel manada yabancı para birimleri karşısında yüzde 2-3 oranında değer kaybetmiş TL’yi selamlayarak başladı…
Haber merkezlerinin doları roketleyen “ABD ile karşılıklı olarak vizelerin durdurulması” mevzuu için görüş alınacak uzman ararken, ordunun da sınırı geçerek İdlib’e doğru ilerlemeye başladığı duyuruldu…
“Daha ‘Melih Gökçek şimdi gittigidiyorkom mu?’ sorusunun tadını çıkaracaktık” diyemeden bu vaziyete uyanıverdik işte…

Cennet vatanın cinnet gündemine hoş geldiniz…
ABD’deki seçimlerde neredeyse “tiksindiği” Obama yönetiminin devamı olarak görülen Clinton yerine Trump olsun tavrı hâkimdi Türkiye’de.
En azından iktidara yakın kalemlerin sızdırdıkları, yaydıkları hava böyleydi diyelim…

BİRAZ GERGİN MİYİZ?
Irak’tan Suriye’ye, İran’dan Zarrab’a, FETÖ’den YPG’ye yardıma ve elbette S-400’e kadar anlaşmazlıklarla örülü ilişkiler ağı hiç olmadığı kadar gergindi.

Erdoğan ve Trump ilk olarak telefonda görüştü. Yemin töreninden sonra Erdoğan, Trump’ı kutlarken ikilinin 45 dakika süren görüşmesinin “son derece olumlu ve samimi” bir atmosferde geçtiğini duyurdu Cumhurbaşkanlığı kaynakları.
Geçen mayıs ayında ABD’de görüştüler ama “Görüşmeseler daha mı iyiydi?” denilecek şekilde gelişti hadiseler.
Trump tarafından kapıda karşılandı Erdoğan, 20 dakika süren görüşmede samimi pozlar verildi, iki ülkenin ilişkilerine klasik övgüler geldi vesaire…

Var olan problemlerden hangileri çözüldü tam anlaşılamadı ama bir de listeye bir de “koruma krizi” davası eklenmiş oldu…
Son olarak yüz yüze yaklaşık iki hafta önce görüştüler.

ÇOK SAMİMİ SAMİMİYET
Görüşmenin nasıl geçtiğini iktidara yakın Takvim gazetesine bakarak aktaralım mesela…
Yan yana dalgalanan Türkiye ve ABD bayrakları ve iki liderin yine samimi bir pozunun üstünde “Hiç olmadığı kadar yakınız” manşetiyle çıkan gazete, spotta da şu ifadeleri kullanıyordu:
“İki lider samimi bir görüntü sergiledi. Cumhurbaşkanı, Trump’a ‘Dostum’ diye hitap etti.

Trump ise şunları söyledi: ‘Erdoğan dünyanın çok zor bir bölümünü yönetiyor. Güçlü inisiyatif kullanıyor. İki ülke hiç olmadığı kadar yakın. Bunun kişisel ilişkimizle de ilgisi var…”
Suriye, YPG’ye yardım, Kuzey Irak’taki referandum, korumalara silah satışının yasaklanması ve Fetullah Gülen’in iadesini de 5 kritik başlık olarak duyuruyordu gazete.
Biriken ve artan problemleri samimi pozları çözemiyormuş işte…

PAPAZ KİMDE?
“Al papazı, ver papazı” filan derken gelinen noktada ABD’nin eşi görülmemiş, Türkiye’yi Kamboçya ve Eritre gibi 4-5 ülkeyle aynı kefeye koyan utanç verici vize kararı ve yaptığımız misilleme var karşımızda…
Bir de 3.70’i de aşıp giden dolar…

Dün sabah, Beşiktaş’ta fırından ekmek alırken normalde mısır ekmeğinin incelikleri üzerine lafladığımız fırıncıya “Pazartesi sabahı çarşı pazar bomboş mu, bana mı öyle geldi? Ne oldu?” diye sordum.
“3.70 oldu, daha ne olsun?” dedi.
Vatan cennet, muhabbet cinnet; Turist Ömer selamıyla çekileyim huzurlarınızdan…

FETÖ iktidara kumpas kurdu ama…

FETÖ iktidara kumpas kurdu ama…
Türker Ertürk

Gülen Cemaatinin attığı kumpaslar ve yaptığı operasyonlar arkasını dolduracak verilerin toplanması açısından iki kategoriye ayrılıyor. Birinci kategoride hedef kişi ve kurum uzun dönemde gözetim altına alınıyor, elektronik takip yapılıyor, hedef yakınındaki ve içindeki köstebekleri vasıtası ile en mahrem bilgiler toplanıyor ve zamanı gelince düğmeye basılıyor.

Bu yöntem menzil birlikteliği içinde bulunulan kişi ve kurumlara karşı da yapılıyor, hatta daha da kolay oluyordu. Yollar ayrıldığında veya ayrılması gerektiğinde; bu toplanan bilgiler kullanılıyor ve ipi çekiliyordu. İşte 17-25 Aralık, cemaatin böyle bir operasyonuydu!

ERGENEKON-BALYOZ
İkincisi kategoride ise cemaat eğer kumpas atacağı ve operasyon yapacağı hedef kişi ve kurumlarda suçlayıcı ve itibarsızlaştıran yeterli bilgi bulamazsa; uyduruk belgeler, imal edilmiş deliller, dijital terör unsuru sahte kanıtlar, ayarlanmış mahkemeler, hâkimler ve savcılarla medya desteğinde saldırıya geçerdi. İşte, Ergenekon-Balyoz tipi gayri hukuki davalar da böyle bir operasyondu.

17-25 Aralık’ta yaşadıklarımız, dünya gözü ile gördüklerimiz ve kulaklarımızla işittiklerimiz yenilir, yutulur cinsten değildi ve korkunç şeylerdi. 17-25 Aralık 2013’te şahit olduğumuz; belki de dünya tarihinin görüp görebileceği en büyük yolsuzluk ve rüşvet olayıydı.

HALVETKEN BELGELERİ TOPLAMIŞLAR
Cemaatle halvet olduklarından ve iç çamaşırı gibi birbirlerine yakınlıklarından dolayı her şeyleri ama her şeyleri kayıt altına alınmıştı. Cemaat, sayelerinde devletin tüm mahrem yerlerine nüfuz ettiğinden, devlete ait çok gizli bilgilerin teati edildiği kriptolu telefon devrelerini bile dinlemişti. Bu devrelerden yolsuzluğun ve rüşvetin inkâr edilemez belgelerini toplamışlar ve yol ayrımı geldiğinde kullanmak için saklamışlardı.

İktidar; “Cemaat bize kumpas attı ve tapeler montaj” diyerek ve devletin baskıcı gücünü kullanarak yargıyı, medyayı ve halkı sindirerek olayı hasıraltı etmeye çalıştı. Ama bu hasıraltı ediş ilanihaye olmaz, olamaz. Esasında söyledikleri doğruydu; “Cemaat iktidara kumpas kurdu” ama bu, kumpasın içini dolduran bilgilerin yanlış olduğunu göstermezdi. Buna karara verecek olan yargıydı ama konu yargıdan kaçırıldı. Çünkü; en yandaş yargıda bile bu konu asla ve kat’a aklanamazdı.

O ZAMAN KİM ALDI
Bakan Erdoğan Bayraktar; “Her şey Başbakan’ın bilgisi dâhilinde yapıldı. Bize ne emir verdiyse, onu yaptık” dedi. Yani “Bizi yargıya teslim edersen, senin ipliğini pazara çıkarırız” demek istedi. Mesaj alındı ve gereği de yapıldı.

Cemaatin Ergenekon-Balyoz gibi ikinci kategori sınıflandırmasına giren kumpası çökmüştü ama birinci kategori sınıflandırmasına giren 17-25 Aralık kumpası çökmemişti. Kaçmak nereye kadar? Eninde sonunda hesap verilecek. İranlı Zencani, “Türkiye’de 8,5 milyar dolar rüşvet dağıttım” diyor! Sanırım bu rüşveti CHP almadı! Ben de almadım. Kıyısından köşesinden bir TL bile aldın diyorlarsa, yargı önünde hesap vermeye hazırız. Bilmiyorum, siz aldınız mı? O zaman kim aldı?

DEVLETİ SOYMAK HEM ZOR, HEM KOLAY
Devleti soymak; hem çok zordur, hem de çok kolaydır. Halk için, sıradan insan için devleti soymak zordur. Adamı 10 TL için hapse bile atarlar. Ama iktidarsan, üst düzey devlet memuru isen, belediye başkanıysan; çalmak ve soygun kolaylaşır.

Ayrıca; soygun devletin hazinesinden ve bütçesinden cebine para koyarak olmaz. Her şeyin bir yöntemi, adabı ve usulü vardır. Ülkenin öncelikli ihtiyacı olup olmamasına bakılmadan, ayağını yorganına göre uzatmadan ve “kamu zarar etmesin” endişesi duyulmadan yapılacak büyük projeler (köprü, baraj, otoyol gibi) en büyük yolsuzluk ve soygun girişimleridir. Tabii ki; köprünün müteahhidi verilecek komisyonun fazlasını proje bedeline ilave eder. Bu yüzden bu projelerde hazine yani kamu, yani siz fahiş oranda zarara uğratılırsınız.

“MİLLETİN A… KOYACAĞIZ”
Malum müteahhidin “Bu milletin a… koyacağız” sözleri, bu kapsamda söylenmişti. Anlamı; “Benden aldığınız komisyonu, ben de ihale bedeline ilave ederek halktan çıkaracağım” demekti, anlaşılamadı. Yoksa, durup dururken niçin milletin a… koysun!

İmar durumu değişiklikleri, büyük metropollerde kupon araziler üzerinde siyasi tasarruflar, hazine arazileri ve kamu mallarının süratle devri ve peşkeşi, abartılı örtülü ödenek kullanımı, ihalelerin ve harcamaların Sayıştay ve yargı denetiminden kaçırma girişimleri; soygunun ve yolsuzluğun çok açık belirtileridir.

TARİH BÖYLESİNE TANIKLIK YAPMADI
Ülkemizde geçmiş siyasi dönemlerde de yolsuzluk yapıldı, rüşvet dağıtıldı ve hazine zarara uğratıldı. Ama hiçbir dönem 2002’de başlayan, halen devam eden siyasi dönemle karşılaştırılamaz ve kıyaslanamaz. Hatta; bu toraklarda yaşayan Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bile bu çapta örgütlü, yaygın, üst düzeyde korunan ve kollanan yolsuzluk ve rüşvet düzenine tarih tanıklık yapmadı.

Bu dönemde iktidar eliyle, görünürde arttırılan ama arkası boş din ve dindarlık ile halkı kandırmaya ve yapılanların üstünü örtmeye çalışıyorlar! Sanırım; Amerikalı mafya lideri Al Capone’un yöntemini uyguluyorlar.
“Çocukken, her akşam yatmadan önce Allah’a bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Allah’ın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her aksam yatmadan önce Allah’a günahlarımı affetmesi için dua ettim” demiş Al Capone!

Türkiye’nin akademiyle savaşı ve direniş üzerine…

Türkiye’nin akademiyle savaşı ve direniş üzerine…
Umut Özkırımlı / Pınar Dinç*

“Büyük fikirler dünyaya bir güvercin gibi nazik ve yumuşak bir şekilde gelir derler.
Eğer öyleyse, dikkatlice kulak verirsek, imparatorlukların ve milletlerin kükremeleri arasında hayatın ve umudun ürkek bir kanat çırpışına benzeyen nazik ve yumuşak kıpırdanışlarını duyabiliriz belki de. Kimileri bu umudun kaynağını bir millette, kimileri bir liderde arar. Bana göre ise bu umudu uyandıran, yeşerten ve besleyen, eylemleri ve ürettikleriyle tarihin en acımasız sonuçlarını reddeden, sınırları zorlayan tek tek bireylerdir, sayıları milyonları bulan.” – Albert Camus

Rakamlar dudak uçuklatıcı. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden bu yana, Türkiye’de 117 üniversiteden 5717 akademisyen çeşitli gerekçelerle işlerinden atıldı; 15 üniversite tamamen kapatıldı. 2016 yılı sonu itibariyle cezaevinde olan öğrenci sayısı 69 bin 301 – ki Adalet Bakanlığı verilerine göre bu sayı cezaevindeki toplam mahkûm sayısının üçte biri.

Artan baskı ortamında halihazırda yurt dışında olan akademisyen ve öğrencilerin Türkiye’ye dönmemesine, bir şekilde işlerine devam edebilen akademisyenlerin büyük çoğunluğunun otosansür uygulamasına, henüz yurtdışına çıkmaları yasaklanmayanların da kariyerlerini ve eğitimlerini başka ülkelerde devam edebilmek için her fırsatı kollamasına şaşırmamak gerek. Nilüfer Göle’nin Türkiye’de akademik özgürlükler konusunu tartıştığı yakın tarihli bir söyleşisinde sarf ettiği şu cümle durumun bir özeti gibi: ​​ “Konuşma özgürlüğümüz saldırı altında, kişisel seslerimiz susturuldu, sözlerimiz cezalandırıldı.”

Türkiye’nin akademiyle savaşı

Zia Weise’nin 15 Temmuz 2016 sonrasında yaşanan akademik kıyım ve sonuçlarını anlattığı makalesinde kullandığı ‘Türkiye beynini kaybediyor’ (Turkey loses its brains) başlığı aslında oldukça manidar! Zaten Türkiye’nin akademiyle savaşı ve bu savaşın sonuçları da sadece sayılarla anlatılacak kadar basit değil. Yaşanan bir ‘akademik kıyım’ ve bu kıyımın gerçek kurbanları var. İş bulamadıkları için umutsuzluğa kapılıp intihar eden ya da geçimlerini sağlamak için geçici işlerde çalışırken kaza sonucu hayatlarını kaybeden akademisyenler; seyahat yasakları yüzünden ayrı düşürülen aileler; kamu sektöründe çalışmaları yasaklanan, KHK’larla işten çıkarıldıkları için ‘sakıncalı piyade’ gözüyle bakılan, dolayısıyla özel sektörde de iş bulamayan ve açlıkla test edilen eğitmenler, bilim insanları… Bir hücrede değilse bile bir boşlukta, geleceği olmayan karanlık bir şimdiki zamanda kapana kısılmış on binler…

Ve direniş

Bu boğucu baskı ortamında bile Camus’nün sözünü ettiği ‘hayatın ve umudun ürkek bir kanat çırpışına benzeyen nazik ve yumuşak kıpırdanışları’nı duymak mümkün. Direniş kimi zaman Erdoğan’ın Türkiye’sinin dayattığı yeni normları kamusal alanda açıkça reddeden eylem ve ‘performanslar’ biçiminde; kimi zamansa kendini ünlü antropolog James C. Scott’un klasikleşmiş eseri ‘Güçsüzlerin Silahları’nda (Weapons of the Weak) anlattığı daha örtülü, ‘sembolik bir konformizm’ maskesinin ardına gizlenmiş gündelik karşı koyuşlarla kendini gösteriyor.

Nisan 2016’da 1260 meslektaşıyla birlikte işinden edilen Doç. Dr. Latife Akyüz’ün Ankara Üniversitesi bahçesinde öğrencileriyle buluşması ya da Şubat 2017’de KHK’yla ihraç edilen 330 akademisyen arasında bulunan Prof. Dr. Yüksel Taşkın’ın Abbasağa Parkı’nda verdiği ‘alternatif’ ders bu direnişin ilk akla gelen örnekleri. O gün Taşkın, aralarında meslektaşları ve milletvekillerinin de bulunduğu bir dinleyici kitlesine kar yağışı altında verdiği derste ‘sabırla direneceğini’ söylemişti. Ocak 2017’de ihraç edilen 631 akademisyen arasında bulunan Prof. Dr. Nilgün Toker de “Benim akademik niteliğim o binalarla sınırlı değil” diyerek derslerini anlatmaya ve yazılarını yazmaya devam edeceğinin altını çizmişti.

İşlerinden edilen kimi akademisyenler ise teknolojik imkanlardan yararlanarak akademik faaliyetlerini sürdürüyor. Örneğin ihracının ardından Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiği son derse Skype üzerinden bağlanan Doç. Dr. Murat Sevinç sözlerine “Hiç bu kadar teknolojik bir şey yapmadım bugüne kadar, hayatımda ilk kez Skype’ı dün bu alete indirdim” diyerek başladı. Öyle ki, Türkiyeli muhalif akademisyenlerle dayanışma içinde hareket eden uluslararası akademik camia konferans çağrılarında ‘seyahat hakkı elinden alınan akademisyenlerin Skype ile konferansa katılabileceğini’ belirtir oldu. İşi bir adım daha ileri taşıyan Doç. Dr. Ertuğrul Uzun “Dünyanın en büyük üniversitesinde ders vermeye başladım: YouTube!” şeklinde bir Twitter duyurusuyla YouTube üzerinden hukuka giriş dersleri yayınlamaya başladı. Uzun’un bir hafta içinde yüklediği üç ders binlerce kez izlendi.

Akademisyenlerin seslerini duyurması bazı derneklerce de destekleniyor. Yeşil Düşünce Derneği Mart 2017’de akademisyenlerle ‘Akademi susmuyor, dersler devam ediyor!’ sloganıyla gerçekleştirilen bir konuşma dizisi düzenledi. 2017 yazında KHK’larla işlerinden atılan akademisyenler İstanbul Dayanışma Akademisi’ni kurdular ve ilk etkinliklerini bir kampüste değil, İstanbul Beşiktaş’taki Dünya Barış Parkı’nda gerçekleştirdiler.

Bu direniş eylemlerinin en son örneği ise KHK’yla işten atılan üç Barış İmzacısı Prof. Dr. Ayşegül Yılgör, Doç. Dr. Ulaş Bayraktar ve Deniz Galip Altınay ile feminist aktivist Nalan Turgutlu Bilgin tarafından Mersin’de kurulan Kültürhane. Kurucuları tarafından bir ‘bilim [ve] akademi bostanı’ olarak tanımlanan Kültürhane, görevlerinden atılan diğer akademisyenler tarafından bağışlanan kitaplardan oluşan bir kütüphane ile isteyenlerin okumak, çalıştay düzenlemek, kitap tanıtmak ve tasfiye edilen akademisyenlerle dayanışma dersleri gerçekleştirebilmelerini sağlayacak şekilde tasarlanmış bir kafeden oluşuyor.

24 Eylül’de yüzlerce kişinin katılımıyla açılan Kültürhane şimdiden direnişin sembolleri arasına girmiş görünüyor. Ülkeyi yöneten siyasi irade ise direnişe gözlerini ve kulaklarını kapamaya devam ediyor. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın temmuz ayının sonunda İslam Dünyası Yükseköğretim Alanının Oluşturulması Toplantısı’nda yaptığı konuşmasında sarf ettiği “Allah aşkına şu yardımcı doçentlik olayı nedir? Şunu bir gözden geçirin” sözlerini sadece görevlerinden atılan on binlerce akademisyenin yerini doldurmaya yönelik bir arayışın göstergesi olarak değil, bir tür umursamazlık olarak da okumak mümkün. Ancak Kültürhane’nin kurucularının başlattıkları yardım kampanyasında belirttiği gibi, “[Hedefimize] ulaşabilirsek, bizi kamu görevlerinden ihraç edenleri, işimizi yapmak için ve kamuyla ilişkimizi korumak için unvanlara ve makamlara ihtiyacımız olmadığını göstermiş olacağız”.

Başladığımız gibi Albert Camus ile bitirelim. Bu tür direniş eylemleri, bu ‘umutsuz umut’ zor zamanlarda bizi ayakta tutan tek şey. İhtiyacımız olansa ‘infaz memurlarından daha sabırlı ve onların mermilerden çok daha fazla’ olmak.

* Lund Üniversitesi, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi

Bu “OVP” ile birinci sınıfta çakar bunlar…

Bu “OVP” ile birinci sınıfta çakar bunlar…
Yalçın Doğan

“Tulumbada su bitti”.

Bu cümle bir kaç ay önce söyleniyor. Söyleyen Recep Tayyip Erdoğan.

Ne demek bu cümle? Para bitti, demek. Madem tulumbada su bitiyor, o zaman tulumbayı doldurmak üzere, pamuk eller cebe. Şimdi o tulumbaya “su” doldurmak üzere, hepimiz yeni ve ağır vergilerle karşı karşıyayız.

Adına “2018-2020 Orta Vadeli Program” diyorlar, kısaca “OVP”, aziz milletimizin büyük çoğunluğu bu teknik deyimden bir şey anlamasın diye.

Türkçesi, “orta vadeli kazık”.

Bol bol, yeni vergiler, maksat “tulumba dolsun”.

Peki, tulumbayı aziz halkımız mı boşaltıyor? Yooo.. Ama, AKP kendi boşalttığı tulumbayı doldurmak görevini halka yüklüyor.

Yine torba yasa

Adı üstünde, “orta vadeli program”. Yani, önümüzdeki iki yılı kapsayan halkın refahını arttıran ya da öyle olmasını gerektiren bir program. Sanayileşme, daha yüksek bir büyüme hızı, işsizliği azaltan, yatırımlara hız veren, ihracatı arttırmayı öngören bir program. Yani, öyle olması gerek.

Oysa, ağır bir fatura ile karşılaşıyoruz. “Tulumbayı doldurmak” üzere.

CHP milletvekili Faik Öztrak’ın dün bir toplantıda yaptığı değerlendirmeyle, “su biten tulumba vatandaşın cebine bağlanan hortumla doldurulacak”.

Nasıl doldurulacak?

“Motorlu taşıt vergisinden gelir vergisine kadar uzanan geniş bir yelpazede”.

AKP bunu nasıl yapıyor?

Kim bilir kaç kez, “bir daha yapmayacağım” dediği, torba yasayla. Torba, içinde ne ararsan var.

Halkın geliri artıyor mu? Hayır. Ama, geliri artmadan, vergisi artıyor. Maksat tulumba dolsun, AKP de istediği gibi harcasın.

Vergi furyası

– Ağır vergiler arasında motorlu taşıtlar vergisi önde geliyor. Yüzde 40 artıyor. Yeni satın alınacak binek otomobillerde aracın değeri arttıkça, vergi miktarı yüzde 10-20 oranında artıyor.

– Şans oyunlarında kazanılan ikramiyelerde halen yüzde 10 vergi alınıyor. Bu oran yüzde 20’ye çıkartılıyor. Haftanın her günü boşuna şans oyunları ve at yarışları yok ya… Hatta, bazen aynı günde iki at yarışı bile var. Aziz halkımız nasıl olsa, kaderini şansa bağlamış, oynuyor da oynuyor, şans topu, süper loto, sayısal loto, piyango, v.s

– Şu anda kolalı gazozlardan alınan yüzde 25 oranındaki ÖTV bütün meyveli gazozları da kapsayacak ölçüde genişletiyor. Hani, “çocuğuma çilekli gazoz alayım” derseniz, bundan sonra biraz daha fazla düşünmeniz gerekecek.

– Gelir vergisi tarifesinin “üçüncü diliminde” bulunanların vergi oranı yüzde 27’den yüzde 30’a yükseliyor. Üçüncü dilimde olanlar kim? Ücretleri 30 bin lira ile 70 bin lira arasında olan kamu personeli, sözleşmeli personel, üretim teşvik primi alan kamu personeli ve bazı KİT çalışanları. Tulumbayı doldurmakla görevlendirenler arasında üçüncü dilime giren ücretli kamu personeli de var.

– Şirketler de vergi yükü artışından nasibi alıyor. Bankalar ve finans sektöründeki diğer şirketlerin Kurumlar Vergisi yüzde 20’den yüzde 22’ye çıkıyor.

Dolar kuru

Programın en tutarsız yanlarından biri dolar kuru tahmini.

Dolar Türk Lirası karşısında sadece bu yıl içinde yüzde 18.5 değer kazanıyor. Buna karşılık, programda:

Üç yılda dolar kurunda artış yüzde 12.3 olarak hesaplanıyor. Böyle bir hesap programın çökmesi için yeter de, artar bile.

2017 için tahmin edilen milli gelirde ortalama dolar kuru 3.56 TL olarak alınıyor. Oysa, programın açıklandığı 27 Eylül günü dolar 3.57’lerde geziyor.

1 Ocak-27 Eylül 2017 arasında ise, ortalama dolar kuru 3.60 lira.

2017’de programdaki ortalamayı tutturmak için yılın geri kalan Ekim, Kasım ve Aralık ayları ortalamasının 3.50 lira olması gerekiyor.

Bu hesap nasıl tutacak, bunu ancak programı hazırlayanlar biliyor olmalı.

Kişi başına gelir

Program 2018-2020 arasında, üç yılda her yıl yüzde 5.5 oranında büyüme öngörüyor. Buna göre, kişi başına gelir bu yıl 10.579 dolardan 2020’de 13 bin dolar aşmayı hedefliyor. Tam olarak, 13.024 dolar.

Devamı var:

Daha önce atılan nutuklarda 2023’te kişi başına gelir 25 bin dolar olarak ilan ediliyor.

2020’de 13 bin dolar, 2023’de 25 bin dolar!..

Üç yıl içinde 10.579 dolardan ancak 13 bin dolara yükselecek olan kişi başına düşen gelir, sonraki üç yılda dört nala kalkacak ve 13 bin dolardan 25 bin dolara katlanacak, yani iki misli artacak!..

Bu programı hazırlayanları ekonomi fakültelerinde birinci sınıfta çaktırırlar.

Para bitmiş, şimdi bunu nereden çıkartacağız telaşıyla, çek bir Orta Vadeli Program, hesaplar tutuyor tutmuyor, fark etmiyor.

Aziz halkımız nasıl olsa, on beş yıldır kazık yemeye alışmış bulunuyor.

Rezillik kimseyi vezir etmez, kesin bilgi!

Rezillik kimseyi vezir etmez, kesin bilgi!
Gülse Birsel

BU ara filmin çekimleri yüzünden sabahtan akşama kadar sokaklardayız. Beyoğlu’ndan Üsküdar’a gezip duruyoruz. Yakalayan “Ne olacak bu ülkenin hali?” diyor büyük bir karamsarlıkla. “Siz ne düşünüyorsunuz, ne yapmalı bu ruh halinde?” filan diye soruyor.

“Valla” diyorum, “Biz harika bir film çekmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Dünyanın her yerinde seyredilebilecek, gurur duyacağımız bir komedi filmi. Yani kendi bildiğimiz değerlerle, ahlak, çalışkanlık, azim, vs ile işimizi iyi yapmaya uğraşıyoruz ve gelecek hayalleri kuruyoruz. Siz de öyle yapın.”
Zira pompalanan, şiddet yanlısı, daha çok bağıranın kazanıyor gibi göründüğü, hakaret ve palavranın diz boyu olduğu, gerçek erdemlerin prim yapmıyor gibi göründüğü bir ortamda, biz ve çocuklarımız nasıl hayatta kalacağız endişesi içinde insanlar.

Çünkü artık burun buruna geldiğiniz aracın şoförü yol verdiyse bütün gün eşe dosta bunu anlattığınız bir ülke oldu burası.
Bir fikir tartışmasında iki taraf birbirine nezaket gösteriyorsa şaşkınlıktan dilimizi yuttuğumuz bir ülke oldu burası.
Esnafın biri, paranız çıkışmayınca “Sonra getirip ödersin abla, aşkolsun” dediyse gözlerimizin dolduğu bir atmosfer oldu burası.

İşini yaptırmak için tanıdık-torpil aramayanın, kapı önüne su kabı koyanın, yoksul komşusuna yemek götürenin, cinsiyet ayırımcılığı yapmayanın, iş ortağına güvenenin, gerçek sınavlarla kalifiye eleman seçenin, kanunlara uyanın, emeğiyle, yeteneğiyle bir yerlere gelenin bizi hayrete düşürdüğü bir memleket oldu.
Kadınların akşam sokakta rahatça yürüdüğü sokakların, çocuklara bedava tiyatro kursu veren ilçelerin, tarikatsız-şeyhsiz-şıhsız, sadece komşuluğun egemenliğindeki mahallelerin, terör estirip kabadayılık taslamayan dayıların, vatanseverliğin önce birbirimizi sevmek olduğunu bilen gençlerin mumla arandığı bir yer oldu.

Hödüklüğün güç sanıldığı…
Riyakârlığın zekâ zannedildiği…
Yalancılığın yetenek gibi sunulduğu…
Cahilliğin içtenlik muamelesi gördüğü…
Başarılı, azimli, yenilikçi herkesin kafasına vurmanın halk olmak diye yutturulmaya çalışıldığı…
Gözünü kırpmadan iftira ve çamur atmanın iğrençliğinin unutulduğu, ateşli taraftarlıkla karıştırıldığı bir yer haline geldi burası.

Bu üstte saydıklarım vasıf değil, bildiğiniz rezilliktir!
Böyle insanlara bu topraklarda aslında tepeden bakılır, müstehzi ifadeyle gülünür, eş dost arasında dalga geçilir. Bu reziller asla vezir olmaz, herkes de yüzyıllardır bunu bilir. Zira en sağlam gerçekler aslında anaokulunda öğrendiklerinizdir: İyi beslen, erken uyu filan dışında ahlaklı ol, arkadaşlarına kibar davran, yalan söyleme, senin olan şeyleri etrafınla paylaş, çalışkan ol!

Bu topraklarda insanların çoğu, aynı anaokulunda öğrettikleri gibi, ahlaklı, akıllı, fikirli, gelişim, ilerleme yanlısıdır. Geleneklerimiz eşitlik, adalet, zarafet, saygı temellidir. Yüzyıllardır alkışı bilimin, sanatın, icatın aldığı bir yerdir burası. Aileler çocuklarının zengin, başarılı, evli, mutlu, çocuklu filan ama en çok da “okumuş, bilgili” olmasını ister!

Son yıllarda sosyal medyada ve basın başlığı altında geçen kâğıtlarda bağıranlara, çamur atma modasına, yaratılan sahte atmosfere bakmayın. Ki kimsenin bakmadığı satışlardan da belli de… Karamsarlığa kapılıp “Biz nasıl insanlar olduk, nereye gidiyoruz, ülke ne hale geliyor, bu nasıl yozlaşma” filan demeyin. Hâlâ iyiler iyi, kötüler açıkça kötü ve herkes de her şeyin farkında!

Bu topraklar çok sağlam topraklardır.
Burada insanların en yüzeyseli, bırakın iç huzurunu, duygusallığı, en basitinden, en pragmatik bakış açısıyla, aslında hayatta nezaketin en büyük güç, bilginin en önemli ihtiyaç, liyakatın vazgeçilmez, çalışkanlığın ise para ve başarı demek olduğunu gayet iyi bilir.

O yüzden…
O müessesenin fabrika ayarları, bunun mizacı, şunun mayası…
Boş verin. Çürük elmaların aşırı görünürlüğü ve yaygaracılığını koy bir yana, bu milletin fabrika ayarları sapasağlamdır!
Rahat ol. Gülümsemeye ve gelecek planı yapmaya devam et!

– Gençlik ne ister? – Gerçeği, önce gerçeği!

– Gençlik ne ister? – Gerçeği, önce gerçeği!
Ayşe Arman

Evrim Kuran bir araştırmacı, kuşak araştırmacısı. Daha çok gençlerle ilgili çalışıyor. Bu konuda Türkiye’deki en yetkin kişilerden biri. Ulusal ve çokuluslu şirketlere danışmanlık yapıyor. Konferanslar veriyor. Üniversitelere gidiyor. Konuşuyor, anlatıyor. Kanada’da ve Türkiye’de yaşıyor. Bir orada, bir burada ve dünyanın geri kalanında…
Dünyanın 60 ülkesinde araştırmalar yapan bir organizasyonun parçası. Milyonlarca gence ulaşan çok kapsamlı bir araştırma modelleri var. 54 bin gençle, 2017 Türkiye’si gençliği için yapılan araştırma yeni sonuçlandı.
Ben de teybimi kaptım, karşısına geçtim.

Sonuçlar bence vahim.
Tahmin ediyordum ama bu kadarını beklemiyordum.
Çok açık ki, gençlerini sevmeyen ve onlara sahip çıkmayan bir ülkeyiz. Türk gençleri 2017 Türkiye’sinde sıkışıp kalmış durumdalar. Umutsuzlar, mutsuzlar ve geleceğe son derece endişeyle bakıyorlar.
E işte, ne ekersek onu biçiyoruz. Buyrun
buradan okuyun…

2017 Türkiyesi’nde gençlerimiz genel olarak mutlu mu, mutsuz mu?
– Mutsuzlar! Her ne kadar resmi istatistik kurumumuz TÜİK’e göre, mutlu olduğunu beyan edenlerin oranı yüzde 56.6 olsa da ben, gençlerin işsizlik, değersizlik, belirsizlik gibi unsurlardan kaynaklı olarak endişelerinin ve güven ihtiyaçlarının geçen yıla göre arttığını düşünüyorum. Bu yıl Türkiye araştırmamızda, 44 bin 260 öğrenci ve 10 binin üzerinde çalışma hayatına girmiş gençle çalıştık. Fark ettik ki; iş güvencesinden endişe duydukları için kamuda çalışma talebi hem önceki yıllara göre hem de diğer ülkelere kıyasla artmış! Kapağı devlete atarak, kendini güvence altına almak istiyorlar.

VASATA RAZI GELİYORUZ!
Peki gençlerin mutsuzluk sebeplerinden en, en, en üst sırada ne yer alıyor?
– Gençlik ne ister -Gerçeği, önce gerçeği
– Valla, en temeldeki fizyolojik ihtiyaçlardan başlayarak; güvenlik, sosyal, değer görme ve en nihayetinde kendilerini gerçekleştirme ihtiyaçlarının karşılanamadığını gözlemliyorum. Resmi rakamlara göre genç işsizliği geçtiğimiz yıla göre arttı.

Şu an hangi seviyede?
– Yüzde 21.4 seviyesine geldi. Türkiye’de 15-29 yaş arası gençlerin yüzde 30’u ne eğitim alıyor ne de bir işte çalışıyor! Ne yazık ki, bu sıralamada OECD şampiyonuyuz!

Çok fena…
– Evet, bir gencin, sabah onu uyandıran bir amaca ihtiyacı var. Bu amaca erişmek için vereceği mücadelede, ülkenin tüm kurumları ve yasalarıyla güvence altına alındığını bilmeye, emeğin gücüne ve değerine inanmaya ihtiyacı var. Bunun sağlanmaması halinde, olabilecek en iyi şey vasata razı gelmek. Şu anda da durum bu: Vasata razı geliyoruz!

Bu, çözülebilir bir sorun mu?
– Elbette! Ama karar vericilerin, yasa koyucuların bu meseleyi ne kadar ciddiye alacaklarına bağlı. Ben onlara muhalefet edenlerin bile durumun vahametinin farkında olduklarını sanmıyorum. Yetenek kıtlığında dünya beşincisi olan bir ülkenin; ticaretinden siyasetine, akademisyeninden sivil toplumcusuna varana dek tüm kurumlarının kolektif bir çabayla, nitelikli bir eğitim sistemi inşa etmek, gençleri 21’nci yüzyıl yetkinlikleriyle donatmak için çaba sarf etmesi gerekiyor. Yapılması gereken; eğitim politikaları oluştururken siyasal fayda gözetmekten vazgeçmek. Eğitimin üniversitede değil, okul öncesinden başladığını hatırlamak, eğitimde, deneme-yanılma yöntemine son vermek, niceliğe değil, niteliğe odaklanmak, okul sayısıyla değil, çağa hizmet eden yetkinlikler geliştirmekle övünmek! Bizim, eğitimde reforma; hava gibi, su gibi ihtiyacımız var!

Biz hangi uluslararası araştırmalarda nal topluyoruz?
– Meşhur PISA var biliyorsun. OECD tarafından yapılan ve üç yılda bir, 15 yaş grubundaki öğrencilerin bilgi ve becerilerini değerlendiren bir araştırma. En son PISA’da Türkiye’deki öğrencilerin matematik başarı ortalaması OECD ülkeleri ortalamasının altında kaldı. Bu alanda; Birleşik Arap Krallığı, Uruguay, Trinidad ve Tobago gibi ülkelerle benzerlik gösteriyoruz. Felaket yani! PISA sonuçlarına göre Türkiye’deki en önemli eksik: “Okuduğunu anlama becerisi”. Bu da çok vahim! Aslında kitap okuma eylemine ülkece günde ortalama bir dakika ayırdığımızı düşünürsek buna şaşırmamamız gerekiyor! Ben 2018 PISA’da sonuçların daha da geriye gidebileceğini düşünüyorum! Çünkü çok yanlış bir uygulama olduğuna inandığım 4+4+4’ün sonuçlarını esas 2018 skorlarında göreceğiz. Eğitimin deneme yanılması olmaz. Bu işin şakası yok…

ÜLKEMİZ SON SIRADA…
Ama dur! PISA performansımızın düşüklüğüne karşı şöyle bir savunma geliştirildi: “Eğer sınava sadece Fen Lisesi öğrencileri katılmış olsaydı, Türkiye, dünya sıralamasında ilk üçte olacaktı!”
– Valla ne diyeyim, buna, “Özrü kabahatinden büyük” denir! Bu arada, çocuğunun önce mutlu, sonra başarılı olmasını önemseyen bir anne ve bir kuşak araştırmacısı olarak söylemeden geçemeyeceğim: PISA’nın en ilgilendiğim tarafı; öğrencilerin hayatlarından memnuniyetini ölçen boyutu. Ülkemiz bu alanda da son sırada yer alıyor!

PARAYA DAHA ÇOK ÖNEM VERİYORLAR
Gençler için para kazanmak ne kadar önemli?
– Dünyanın pek çok gelişmiş ekonomisine kıyasla daha önemli. Bu da son derece anlaşılabilir. Türk gencinin kendini geliştirebilmek, yaşamdan keyif alabilmek, spor yapabilmek, sanatsal etkinliklere katılabilmek, kısaca yaşamda aktif olabilmek için diğer pek çok ülke gencine göre daha fazla para kazanması gerek. Gençlerin, kariyer davranışlarını yedi başlıkta inceleriz. Türkiye’de özellikle iki yıldır artış görünen, ‘avcı profil’. Yani iş seçiminde parasal niteliklere daha fazla odaklananlar…

PERFORMANSIMI ADİL DEĞERLENDİR!
Sen, bu gençlik araştırmalarını aynı zamanda Kanada’da da yürütüyorsun. Türkiye’yle kıyaslandığında sonuçlar nasıl?
– Kanada’daki gençliğin en büyük hedefi, iş ve özel yaşam dengesini koruyabilmek. Onlarda gençler için, topluma faydalı bir işe hizmet etmek önemli. Türkiye’de bu konu, en önemli hedefler içinde yer almıyor. Sonra Kanada’da gençler, “Yaptığım iş rekabetçi olsun, beni düşünsel olarak geliştirsin!” diyor. Türkiye’deki gençlerse, işin zorlayıcı olmasını pek de istemiyor. Kanada’da gençler için çalışacakları şirketin ilham veren bir amacının olması çok önemli, Türkiye’de ise prestijli olması daha önemli. Gördüğün gibi, gençlerin beklentilerini yaşadıkları coğrafya belirliyor. Örneğin Türkiye araştırmasında, “Performansımı adil değerlendir” diyen gençlerin oranı çok yüksek, Kanada’da düşük. Bunun sebebi ortada.

BU ÜLKE ARKADAN GELECEK…
Bu ülkeden gitmek isteyen gençlere ne diyorsun?
– Dünyanın neresinde olursanız olun; akla, bilime, sanata ve çok çalışmanın gücüne inanın! Ve yaptığınız çalışmalarda Türkiye’yi unutmayın! Ülkenizin aydınlık nesilleri için çalışmaya devam edin. Bir de, arada sırada Kavafis’in ‘Şehir’ şiirini okuyun…

GENÇLERE GÖRE BAŞARININ ŞARTI: ADAMCILIK
Gençlerin güvendiği herhangi bir kurum var mı?
– Ben Türkiye’de, sadece gençlerin değil, tüm nesillerin kurumlara olan güvenlerinin azaldığını düşünüyorum. Ülkede bazı televizyonculara, futbolculara, şarkıcılara kurumlardan daha fazla güveniliyor!
Sırtı sağlam değilse, kilit yerlerde tanıdıkları yoksa, ailesi zengin değilse, bileğinin hakkıyla bir şeyleri elde edemeyeceğini mi düşünüyor gençler bu ülkede? Bu mudur?
– Budur. Her yıl, binlerce çalışanla gerçekleştirdiğimiz bir başka araştırmamız var. Çalışanlara, kurumlarındaki başarı kriterlerini soruyoruz. Son yıllarda özellikle genç çalışanlarda, başarının şartı olarak tariflenen maddelerin ilk sırasında ‘adamcılık’ gelmeye başladı. “Adamın varsa, sırtın yere gelmez” diye düşünüyorlar! Tamam, hep bir miktar böyleydi ama artık tavan yapmış durumda. Bu da, korkutucu! Çünkü emeğin gücüne inancını yitiren bir gençlik hızla vasatlaşır! Potansiyelini, performansa çevirmez. Böyle ülkelerde ‘inovasyon’ ancak konferanslarda kullanılan, kulağa hoş gelen bir sözcük olarak kalır.

FARKLILIKLARIMIZLA BULUŞTUĞUMUZ BİR TÜRKİYE HAYAL EDİYORUM
– Gençlik ne ister -Gerçeği, önce gerçeği
Sen aynı zamanda Bavul Dergisi’nde yazıyorsun? Oradaki gençlere yönelik ne tür tespitlerin var?
– Bavul, çok önemli bir platform. Çünkü Bavul ve benzeri dergiler, gençliğin bu kadar ayrıştığı bir dönemde nadir ortak paydalardan biri oldu. Okur profili çoğunlukla gençlerden oluşuyor. Muhafazakârı da, solcusu da, politikadan uzak duranı da var. Ümraniye’de bir kahvede de, Bebek’te bir kafede de rastlayabilirsin. Yetişkinlerin süslü cümlelerine inanmaktan ve eli boş dönmekten usanmış, dizilerde gösterilen, hiçbir zaman ulaşamayacakları hayatlardan sıkılmış, iş, aşk ve gelecek umudu beklemekten yorulmuş bir grup gence yalnız olmadıklarına hissettiren bir dergi.

Birbirine pek de benzemeyen bu gençlerin etrafında buluştuğu şey sıradan insan hikâyeleri. Bir hurdacının hayalini, bir işportacının tedirginliğini anlamaya çalışan, kalbi sokakta atan, gerçeğin peşine düşmüş bir dergi Bavul. Yıllarca bana sorulan, “Gençlik ne ister” sorusuna “Gerçeği, önce gerçeği” diye cevap verdim. Şimdi, gerçeğin peşine düşmüş, hem yazarları hem de okurları anlamında müthiş çeşitliliğiyle gençlere gerçekçi bir alan sunan Bavul’un ve benzer tüm dergilerin çok yaşamasını, daha çok gence ulaşmasını bütün kalbimle diliyorum. Bavul gibi bizleri farklılıklarımızla buluşturan bir Türkiye hayal ediyorum.

İSTİFA EDEN ÖSYM BAŞKANI’NI KUTLUYORUM
Geçen günlerde, yaşanan vahim bir yanlışlık sonrası ÖSYM başkanı istifa etti. Çok şaşırdık. Sence neden? Şaşkınlığımızın sebebi neydi?
– En sevdiğim eserlerinden biri olan “Şaşıp Kalmak Üstüne” şiirinde Nazım Hikmet şöyle der: “…gel gör ki çoktan unuttum şaşıp kalmayı. Şaşkınlık, alabildiğine yuvarlak açık ve alabildiğine genç gözleriyle bırakıp gitti beni. Yazık.” İşte ben epey bir süredir bu ülkede kendimi bu şiirdeki gibi hissediyordum. Ama bu kez, ben de şaşırdım! Aslında, dört binden fazla gencin yerleşmesini doğrudan etkileyen, iki milyondan fazla gencin başarı sıralamasını değiştiren bir hatanın yapılabilmiş olmasına şaşmalıydık ama ona şaşmadık. “Büyük idari kusur olduğunu kabul ediyoruz” diyen ÖSYM Başkanı Sayın Demir’i kutluyorum. Aynı sorumlu davranışı siyasetten, ticarete her seviyedeki liderlikte umuyorum.

Peki bu neredeyse her yıl yaşanan ÖSYM saçmalıkları sence gençlerimizi nasıl etkiliyor?
– Tartışmalı KPSS’lere, TUS’lara, YGS’lere fena halde alıştık. Ne acı ki hemen tüm kurumlarda, performansa dair güvenin sorgulandığı bir dönemdeyiz. Ve bu çok tehlikeli. Liyakatın değil, sadakatin esas olduğu bir sistem yeni ‘normalimiz’ haline gelirse ve hatta geldiyse; bu, toplumda kuşaklar boyu tamir edilemez arızalar bırakır! Fukuyama, güven duygusunu ‘kilit’e benzetiyor: “Bir toplumda, insanların birbirine veya kurumlara duydukları güven sarsılmaya başladığında kilit açılır” diyor. Bence doğru tespit.

SINAVA GİREN HER BEŞ İMAM HATİPLİDEN SADECE BİRİ ÜNİVERSİTEYE YERLEŞTİ
– Anadolu lisesi mezunu 396 bin adaydan 138 bini, fen lisesi mezunu 22 bin adaydan 12 bini üniversiteye yerleşirken, 222 bin 925 imam hatip lisesi mezunundan sadece 40 bini girebildi. Yani sınava giren her beş imam hatipliden sadece biri üniversitelerin lisans programına dahil oldu.

– Üniversiteye yerleşenlerin oranının düşük kaldığı bir diğer okul türü de meslek liseleri. Dünyanın gelişmiş ekonomilerinde meslek okulları çok önemsenir çünkü bu okullar mesleğin ‘artizan’larını yetiştirir. Bizde meslek liselerine, “Bir an evvel eve ekmek getirsin” beklentisi olan düşük gelir grubundaki ailelerin çocukları yönlendiriliyor.

– Fen Liseleri ve yabancı dilde eğitim veren özel liselerin üniversite yerleşme oranlarında da düşüş var. Bunu gençlerin yurtdışı eğitim fırsatlarını değerlendirmeleriyle açıklayabiliriz. Yani beyin göçü!

EVRİM TEORİSİ OLMADAN OLMAZ
Evrim Teorisi’nin müfredattan çıkarılmasının sonuçları ne olacak?
– Bilimsel bir teoriyi, ideolojik iddialarla tümden yok saymak bilimin çalışma prensibine aykırı. Evrim Teorisi’nin çıkarılması, ilintili biyoloji müfredatının anlaşılmasını zorlaştırmanın ya da bundan sonra PISA sınavlarında Türkiye’nin üç soru daha yapamamasına sebep olmanın (en son sınavda teoriyle ilgili üç soru vardı) yanı sıra bilimsel düşünme nosyonuna da zarar verecek. İzin versinler öğrenciler, bu teorinin temellerini öğrensin ve teoriye karşı duracak olanlar da neden karşı olduklarıyla ilgili bilimsel argüman geliştirebilsin.

HEM DİPLOMALI İŞSİZLİK VAR HEM DE YETENEK KITLIĞI!
‘Diplomalı işsizlik’ diye bir kavram yerleşti dilimize. Ülkemizdeki diplomalı işsizlerin oranı nedir?
– Şu anda bir milyona yakın üniversite mezunu, genç, işsiz var Türkiye’de. 2017 araştırmasında dikkat çekici olan şu: Hem önceki yıla göre artan oranda diplomalı işsizlik var hem de yetenek kıtlığı! Yani şirketlerde aranan yetkinlikte insan kaynağına erişimde sorun var. Fotoğraf net: Çok sayıda üniversitemiz var ama bu üniversitelerin tamamının kurumların ihtiyacı olan yetkinlikte mezun verebildiğini söylemek mümkün değil.
Geçen günlerde Prof. Oya Başak’ın sözünü ettiği şey….

– Çok da doğru söylüyordu Oya Hoca. Onun deyimiyle pıtrak gibi üniversite açılıyor, herkes doçent, profesör yapılıyor ama aradığımız yetkinlikte gençlere ne yazık ki şu anda ulaşılamıyor.

Peki hayal kuruyor mu bizim gençlerimiz?
– Geçen sonbaharda yaptığımız bir araştırmada Türkiye’nin gençlerine hayal kurup kurmadıklarını sorduk ve tamamına yakınından “Evet” yanıtını aldık. Ancak burada da çarpıcı olan şuydu: Gençlerin yarısı hayallerini gerçekleştirebileceğine inanmadığını ifade etti!

İbrahim Betil söyleşimizde, Türkiye’nin, 55 yaş üstü erkek hakimiyetinde bir ülke olduğundan söz etmişti. “Kadınların ve gençlerin esamisi okunmuyor!” demişti…
– Yüzde 1500 katılıyorum! Minicik bir örnek vereyim: Meclis’te 550 milletvekilinden sadece dokuzu, 25-35 yaş aralığında. Kabinenin yaş ortalaması 51. Böyle bir yapının gençlerle empati kurması çok zor.

AK Parti’nin kendi seçmenine yaptığı büyük kötülük…

AK Parti’nin kendi seçmenine yaptığı büyük kötülük…
Levent Gültekin

Esasında yazımın başlığını, ‘AK Parti’nin Türkiye’ye yaptığı büyük kötülük’ koymalıydım.
Çünkü benim dünyamda ‘biz ve onlar’, ‘o mahalle, bu kesim’ ayrımı yok, Türkiye var.
Tek bir kesimin gördüğü zararı, Türkiye’nin zararı, kaybı olarak görenlerdenim.
Fakat mesele net olarak anlaşılsın diye konuyu iktidarın sık kullandığı ‘biz ve onlar’ paradigması üzerinden anlatmaya çalışacağım.

AK Parti iktidarı için Türkiye’de iki toplum kesimi var: ‘Biz ve onlar.’
Kendi gibi düşünen, yaşayan, AK Parti’ye destek veren muhafazakar, dindarlara ‘biz’, farklı düşünen, yaşayan, AK Parti’nin politikalarına itiraz eden, özellikle ‘seküler’ kesimi de‘ onlar’ olarak tanımlıyor.
İktidar, uyguladığı politikalarla esasında bütün ülkeye büyük zarar veriyor.
Fakat işler öyle bir aşamaya geldi ki iktidarın politikalarından artık en büyük zararı ‘biz’ dediği kendi seçmeni görüyor.

Yani iktidarda kalmak için topluma dini hamaset enjekte ediyor, bunun en büyük zararını ise bu hamasete kanıp iktidara destek verenler görüyor.
Daha iyi anlaşılması için birkaç örnek vereyim.
Geçtiğimiz günlerde üniversite sınav sonuçları açıklandı.
240 bin imam hatip mezunundan yalnızca 40 bini üniversiteyi kazanabilmiş.

İktidar, “Dindar nesil yetiştiriyoruz”, “Türkiye’yi dindarlaştırıyoruz” “Büyük medeniyet kuruyoruz” diyerek ‘biz’ dediği kendi tabanını imam hatiplere teşvik ediyor.
İktidarın ‘onlar’ dediği, hamasetin farkında olan ‘seküler’ kesim ise bu politikaların tahribatından kurtulmak için bireysel tedbirler alıyor.
Mesela hali vakti yerinde olanlar, çocuklarını daha iyi eğitim için kolejlere, yurt dışına gönderiyor.
Hamasetten öteye gitmeyen sözlere kanıp imam hatiplere giden çocukların ise geleceği kararıyor, hizmetçiliğe mahkum oluyorlar.

Çünkü iktidar, imam hatiplere gönderdiği çocuklara o okullarda iyi eğitim vermiyor, onları dünyadan kopuk, geleceği olmayan bireyler olarak ortada bırakıyor.
Bir diğer örnek dış politikadaki hiçbir gerçekliği, mesnedi olmayan hamasi kavgalar.
Batı ile girişilen kavganın bütün bir ülkeye zararı var.

Fakat en büyük zararı yine AK Parti’ye destek olan gurbetçiler görüyor.
Yaşadıkları ülkelerde dışlanıyorlar. Ağız tatları bozuluyor. Kurulu düzenleri zarar görüyor.
Bir diğer örnek, terörle mücadele.
İktidarın savaş politikalarının arkasındaki niyetin farkında olan, bu mücadeleye inanmayan hali vakti yerinde eğitimli kesim bir şekilde başının çaresine bakıyor.

Çocuklarını askere göndermiyorlar.
Askere giden genellikle fakir, gariban insanların çocukları. Özellikle de AK Parti’ye oy veren yoksul kesimlerin çocukları.
Şehitlik edebiyatına kanıp hayatlarını feda edenler de onlar.
Şehit cenazelerinde tek bir zengin, varlıklı aile görmememizin nedeni de bu.
Dünyada evlat acısından daha büyük acı mı var? İktidar, bu acıyı umursamıyor, şehitleri kullanıyor ve kendi seçmenini perişanlığa, çaresizliğe sürüklüyor.

Bir diğer örnek, ekonomideki daralma.
“Yeni bir Türkiye, dindar bir ülke kuruyoruz” diye özgürlüklerin kısıtlanması, demokrasiden uzaklaşma, hukukun katledilmesi, bütün dünyayla kavga… tüm bunların ekonomiye etkisi ortada.
İktidarı koruma güdüsüyle yapılan hamaset, o hamasetle oluşturulan dengesiz, ayarsız politikalar, meydan okumalar… tüm bunları neticesinde ekonomi kötüye gidiyor.

Bu politikalardan bütün ülke zarar görüyor fakat en büyük zararı orta sınıf denilen kesim görüyor.
Referandum sonuçlarının ortaya çıkardığı bir gerçek var ki onların çoğunluğu da AK Parti seçmeni.
İktidarı desteklemek, Ak Parti seçmenine pahalıya mal oluyor.
Bir diğer örnek iktidarın sorumsuzluğu, başıboşluğu, ciddiyetsizliği sonucunda yaşadığımız felaketler.

Maden kazaları, iş kazaları, yurtlarda çocuklara tecavüz, denetimsizliğin, kayırmacılığın neden olduğu kazalar, felaketler.
Bunların da hepsinde en ağır faturayı ödeyen hep AK Parti’nin ‘biz’ dediği kesim.
Çünkü ‘onlar’ dediği kesim, çocuklarını yurtlara, kurslara göndermiyor.
AK Parti seçmeninin zarar gördüğü böyle onlarca örnek verebilirim.

AK Parti ona inanan, destek olan, güvenen insanların hayatını, geleceğini çalarak, onların yaşamını heba ederek varlığını sürdürebiliyor.
Şöyle bir benzetme yapayım: İktidar varlığını sürdürmek için topluma bir ilaç enjekte ediyor. Bir kesim bu ilacı almamak için kendince direniyor. İktidara inanıp bu ilacın faydalı olduğunu düşünerek alanlar ise o ilaçla çürüyor, hayattan kopuyor.

İktidar bunu gördüğü halde vazgeçmiyor. Çünkü onun birinci ve tek önceliği iktidarda kalmak.
AK Parti seçmeni bu durumun farkında mı bilmiyorum.
Birkaç yıl sonra nasıl bir ülkede, nasıl bir konumda olacaklarının, nasıl bir yaşamla karşı karşıya kalacaklarının farkındalar mı onu da bilmiyorum.
O nedenle bir kere daha dikkatlerini çekmek istiyorum.

Hamasetin en büyük zararını siz görüyorsunuz. Bu hamasi politikaların en ağır bedelini sizin çocuklarınız ödüyor. Görünen o ki ödeyecek de.
‘Bizden’ diyerek kandığınız, inandığınız bu iktidar sizin hayatlarınızı, geleceğinizi heba ederek varlığını sürdürmeye çalışıyor.
Uyguladığı bütün politikaların en büyük zararı size dokunuyor. Bu o kadar açık ki buna rağmen bu politikalardan vazgeçmiyor.

Hem bu iktidarın yaptığı dini hamasetin bedelini ödüyorsunuz, hem de bu politikalardan canı yanan toplumun diğer kesimlerinin nefretini kazanıyorsunuz.
Çocuklarınıza sahip çıkın. Hayatınıza, geleceğinize sahip çıkın.
İktidarın dinî söyleminin, dini önemsediğini gösteren kimi icraatının, size verdiği zararı görünmez kılmaktan başka bir amacı yok.
Bu çağrılarım, uyarılarım “Canım sana feda olsun Erdoğan, Allah benim ömrümden alsın sana versin” diyenler için değil.

Benim onlara söyleyecek bir sözüm yok.
Bütün çabam, AK Parti’ye oy verip de bu ülkede insan gibi, huzur içinde yaşam sürmek isteyenlerin bu zararın, yıkımın farkına varmaları için.

FETÖ yargılamaları ve kazanmamız gereken psikolojik harp…

FETÖ yargılamaları ve kazanmamız gereken psikolojik harp…
Metin Gürcan

Haziran ayından itibaren başta Genelkurmay Çatı, Akıncı Üssü, Marmaris Cumhurbaşkanı’na Suikast ve Özel Kuvvetler Davası olmak üzere asker kişilerin karıştığı FETÖ yargılamaları başladı. Mahkemede ifade veren sanık askerler konuştukça zaten bulanık olan zihinlerimiz daha da bulanıyor, kafalardaki soru işaretleri daha da artıyor.

15 Temmuz’un üzerinden 13 ay geçti. Tüm yargılamalardaki açık kaynaklara düşmüş asker ifadelerini dikkatle okuyorum. Kafamda bu yazının ana fikrini netleştirmiştim ve ‘şimdi yazma zamanı’ geldi diyordum ki Sn. Nihat Ali Özcan benden önce davrandı. Emekli asker Özcan yargılanan asker sanıkların ‘entelektüel kapasitelerine’ ve manipülasyon yeteneklerine dikkat çektiği dünkü yazısını şu sözlerle bitiriyor:

“Stratejileri açık. Hikâyelerin neredeyse tamamı bireysel. Ortada bir örgüt yok!.. Darbe günü dağılan emir komuta sisteminin yarattığı ‘muğlaklık nedeniyle şaşıran, karar veremeyenlerin’ arasına karışarak ‘arazi olmanın’ peşindeler. Ya da, ‘tesadüfi darbecilerden’ birisi olduklarını ispata çalışıyorlar.

Aynı zamanda işi yargılama sürecinin ötesine “politik, toplumsal vicdan alanına” taşımanın peşindeler. Öte yandan, 15 Temmuz gecesi emir komuta sisteminin işleyişine dair gri alanlar üzerinden üretilen spekülasyonları da kullanmayı sürdürüyorlar. Anlaşılan, önümüzdeki dönemde FETÖ stratejisini farklı alanlarda, farklı araçlarla ve yeni ittifaklarla zenginleştirme çabalarını sürdürecek.”

Şimdi Nihat Ali Hoca’nın bıraktığı yerden devam edelim. Özellikle Yurtta Sulh Konseyi üyesi olduğu iddia edilenler ile Genelkurmay Çatı, Akıncı Üssü ve Özel Kuvvetler davalarındaki sanık binbaşı ve üstü rütbedeki çoğu subayı tanıyorum, bir kısmı devre arkadaşım, bir kısmı ile mesai yapmışlığım da var. Kendileri hakkındaki şahsi görüşlerim ve okuduğum mahkeme ifadeleri ışığında aşağıdaki hususları paylaşmak isterim:

Yargılamalarda ortaya çıkan ‘tilki subay’ tipi

15 Temmuz’un üzerinden 13 ay geçmesine rağmen ‘gizli tanıklar’ haricinde ‘çözülen’, suçunu ve FETÖ ile örgütsel bağlarını itiraf eden ismini net bildiğimiz bir subay yok. Yani ‘Evet 15 Temmuz kalkışmasına katıldım. Gerekçelerim de şunlar şunlar’ diyerek şövalye subay çıkışı ile mertçe mahkemede hakim karşısına dikilen ve sisteme kafa tutan bir subay çıkmadı. Kritik davalardaki kritik sanık askerlerin hepsi kendi anlatımları ile aynen Nihat Ali Hoca’nın da dediği gibi;

Ya ‘kalkışmayı önlemeye çalışırken olaylara karışmış’
Ya ‘Sıkıyönetim Emrini yani ve emir komuta zinciri içinde gerçekleştiğini düşündüğü faaliyetlerde Genelkurmay’dan gelen yazılı direktifi uygulamış’
Ya da ‘elinde olmadan, kazara/veya birinin kandırmasıyla kendini olayların içinde bulmuş’ ezik, belki de kendilerine acımamız gereken ‘kader kurbanları’.
Ben 15 Temmuz’un hemen sonrasında 18 yıllık subaylık mesleğimde bana öğretilen şövalyelik dürtüsünden olsa gerek bu ‘tilki subay yaklaşımını’ çok ezik, çok şeref yoksunu ve namertçe buluyordum ve bu olaylara ‘FETÖcü ihanet’ nedeniyle veya en azından ‘gafleten’ bulaşanları affedemiyordum. Ancak şu geçen bir senede anladım ki aslında bu ‘tilki subay ezikliğinin’ arkasında bir strateji var. Aynen;

15 Temmuz gecesi TSK’nın felç olan karar mekanizmalarındaki ‘gri alanlara’ oynuyorlar,
Olayı bireysel zeminde tutup örgüt işine girmiyorlar,
Olayı somut hukuki yargılama süreçlerinden çıkartıp siyasi ve toplumsal zemine taşımayı amaçlıyorlar,
Dava süreçlerini ‘uluslararasılaştırmak’ istiyorlar,
Aileleri de işin içine katarak sosyal bir direniş çemberi kurmak istiyorlar,
Somut hukuki süreçleri siyasallaştırıp, magazinselleştirerek dikkat dağıtmak istiyorlar,
Davaları zamana yayarak hüküm süreçlerinin meşruiyetini sorgulanır hale getirmek istiyorlar,
Mümkün olduğunca çok hukuk ihlali yapmamızı istiyorlar.

FETÖ sanığı tilki subay tipi ne yazık ki huninin ağzını geniş tutup ’15 Temmuz gecesi durumu kavrayamayıp aktif mukavemet gösteremeyen herkesi’ potansiyel suçlu kabul ettiğimiz için oluşan tutuklu kalabalığı içinde ‘arazi olmaya’ çalışıyor. Sanırım çoğu TSK’da Gayri Nizami Harp, Özel Kuvvetler, Komando İhtisas, Komando Temel gibi fiziki ve psikolojik mukavemete dayalı kritik kurslar gören bu tilki subaylar kendilerini düşman tarafından ele geçirilmiş ve esir kampına düşmüş birer ‘Şerefli Türk Askeri’ olarak tahayyül ediyorlar. Bu nedenle TSK doktrininde öğretilen ‘Esaret ve Zor Koşullarda Hayatta Kalma’ eğitimi ışığında ‘bir çınar misali rüzgara kafa tutup sonunda kökten sökülmek ve yok olmak yerine bir kavak misali rüzgarla yatıp kalkmak, bu sayede de hayatta, ayakta ve dimdik kalmak’ istiyorlar. Önceki yazımda demiştim ya FETÖ radikalleşmesinde ‘şehadet’ kavramının gücü zayıf, ‘şerefli ölüm’ ise FETÖ kitabında yok.

Bu radikalleşmede her ne pahasına olursa olsun hayatta kalma var. Şimdi kritik soru şu: FETÖ sanığı tilki subay tipi ile nasıl bir psikolojik harbe girmeliyiz? Elimizdeki psikolojik, sosyal, siyasal ve hukuki mühimmatlar neler? Onların elinde bu alanlarda ne tür mühimmatlar var? Örneğin idam tartışmaları, tek tip kıyafet tartışmaları bu psikolojik harpte bize mi onlara mı fayda sağlar? Bu sorulara iyi kafa yormak lazım. Ha bir de önemli bir hatırlatma: Bu psikolojik harbi öncelikle ulusal ama daha çok uluslararası alanda ‘mağdur’ kalabilen, ve mağduriyetinin hukuki ve meşruiyet zeminini iyi inşa eden kazanacak.

Psikolojik harpte asıl cephe: Uluslararası kamuoyu

FETÖ sanığı tilki subay tipi ile mücadelenin asıl cephesi bana göre uluslararası alan. Türkiye içi ise tali cephe. Zaten yapılan anketler gösteriyor ki toplumda % 85-90’lar düzeyinde FETÖ’nün 15 temmuz treninin ‘lokomatifi’ olduğu konusunda içeride kafalar net. Ama ya asıl cephe olan uluslararası ortam? İşim gereği muhatap olduğum pek çok yabancı gazeteci, akademisyen, uzman ve diplomata göre 15 Temmuz gecesi olanları çok ‘spekülatif’ bulanlar hala çoğunlukta. Yine, yabancı gözlemcilerde Türkiye’nin 15 Temmuz sonrasındaki yaşamsal kriz sürecini yönetmesi ile ilgili ciddi endişeler var. ‘Aman boşver’ diyebilirsiniz. Ama gördüğüm kadarı ile FETÖ sanığı tilki subay tipi de uluslararası ortamda arkasına aldığı FETÖ diasporasının entelektüel, finansal ve siyasal desteği ile bu alana sağlam yığınak yapıyor. Unutmayın daha en azından 4-5 sene daha mücadele etmemiz gereken bir örgütten bahsediyoruz. Bu örgütle mücadeleyi de uluslararası alana iyi yığınak yapan ve bu yığınağı tutarlı eylem-söylem paketleri ile iyi kullanan kazanacak.

Yine uluslararası durum üstünlüğünün korunması için yabancı gazetecilerin davaları izleyebilmesi de önem kazanıyor. Davalar başlayalı neredeyse iki ay oldu ben daha yabancı önemli bir gazetede veya haber ajansında davalar ile ilgili dişe dokunur bir haber/analiz okuduğumu hatırlamıyorum. ‘Satılmış yabancı medya’ deyip, kızabilirsiniz ama bu tavrınız acı gerçeği değiştirmeyecek.

Psikolojik harbin önemli cephesi: Eş ve çocuklar

Yine önceki bir yazımda özellikle TSK içindeki FETÖcü radikalleşmenin çoğunlukla eşleri de kapsayan kollektif bir radikalleşme türü olduğunu, yani FETÖ’nün ‘TSK içinde adam devşirmekten ziyade ailesi ile adam yetiştirdiğini’ vurgulamıştım. Hani demiştik ya FETÖcü tilki subay tipi ‘şüphelilerin’ sayısını arttırıp arada ‘arazi olmak’ istiyor. Tam da bu nedenle özellikle TSK içinde FETÖ ile mücadelede ailelerin kazanılması, hakkında somut delillerle desteklenen hukuki süreç olmayan eş ve çocukların kalplerinin ve beyinlerinin kazanılması çok önemli. Yine TSK’dan idari kararla ihraç edilmiş ancak haklarında hukuki bir süreç olmayan, yani üzerlerine isnat edilen bir suç nedeniyle gözaltında veya tutuklu olmayan yüzlerce asker bulunuyor. Bu askerlerin çoğunluğunun bu durumu metanetle karşıladığını duyuyorum, görüyorum. Örneğin yurt dışından ısrarla dönmek istemeyen ve uluslararası ortamda sesleri çok çıkan ‘firari’ (böyle oldukları için de bana göre kuvvetle muhtemel FETÖ bağlantılı) subayların karşısına TSK’dan ihraç edilmesine rağmen devlet ve millet yanlısı duruşunu koruyan ve vatan ve millet uğruna bu zor şartları ‘görev bilip’ metanetle göğüs geren eski subaylardan yabancı dil bilenler uluslararası kamuoyu önüne görünür hale getirilemez mi?

Psikolojik harbin kurumsal cephesi: Genelkurmay Başkanlığı

Hani hep diyoruz ya ‘Bu cuntacılar en çok TSK’nın kurumsal kimliğine ve itibarına zarar verdi’ diye. Ancak 1-2 dava dışında Genelkurmay Başkanlığının asker sanığı olan FETÖ davalarına kurum olarak müdahilliği yok. Yine bildiğim kadarı ile Genelkurmay Askeri Savcılığı bünyesinde bu çabaların yönetilmesi ve koordinesi için kurulmuş bir bölüm de yok. Özellikle bir gözlemim: Mahkemelerdeki sanıklara yönelik hakim ve mağdur avukatı sorularının çoğu askeri teknik açısından zayıf, popüler-magazinsel tartışmalarla kirlenmiş zayıf sorular soruyor. Bu nedenle Genelkurmay Başkanlığı’nın talep eden hakim ve mağdur avukatlarına destek vermek için ‘Askeri Bilirkişi’ tahsis etmesi, bu sayede FETÖcü tilki subay tipini sıkıştıracak daha teknik soruların kendilerine sorulması iyi olmaz mı?

Hukuk açısından bilemiyorum ama 15 Temmuz gecesi yaşanan bana göre ‘askeri isyanın’ Askeri Ceza hukukundaki net tanımları ışığında asker sanıkların karıştığı FETÖ yargılamalarını daha teknik zemine çekip popüler-magazinsel zeminden uzaklaştırmak için 15 Temmuz’un en büyük kurumsal mağduru TSK içinde de ayrı bir mahkeme veya idari tahkikat sürecinin işlemesi ve bu süreçle ilgili kamuoyunun şeffafça bilgilendirilmesi gerekmez mi? Çoğu mahkeme sürecinde sanık asker ifadelerinde mesele örneğin Hava Kuvvetleri K.lığındaki kriz süreci yönetimi, Özel Kuvvetlerde ‘Alarm Planları’ veya TSK’daki izinli/kurstaki/mesai dışı personelin görevlendirilme prosedürleri vb. teknik konulara geldiğinde sanıkların hakim ve mağdur avukatlar karşısında ‘psikolojik üstünlüğü’ hemen kazandıkları görülüyor.

Örneğin, Özel Kuvvetlerde görevli ancak kurs nedeniyle İstanbul’da olan veya 15 Temmuz’da izinde olmasına rağmen sırf bir ‘üstü’ telefon etti diyerek bu telefondaki talimatı sorgulamadan koşa koşa başka bir askerin silah ve görev malzemesi ile Marmaris’e kendi ifadeleri ile ‘bir terör operasyonuna’ gittiğini söyleyen çoğu binbaşı, yüzbaşı ve başçavuş rütbesinde yani tecrübeli askerler var. Bu sanıkların bu ifadelerine karşı ilgili mahkemede hakime TSK içinde bunun ‘rutin’ bir uygulama olmadığını açıklayabilecek bir ‘Askeri Bilirkişi’ neden hazır bulunmaz?

Sonuç olarak, asker sanıkların yer aldığı dava süreçleri yani FETÖcü tilki subay tipi ile psikolojik harbimiz yeni başladı. Anlaşılan Ankara’da bu dava süreçlerinin hızla bitirilmesine yönelik ‘aceleci’ yaklaşım öne çıkıyor. Ama unutulmamalı: dava süreçlerinin kısaltılmasına neden olacak her adım dava süreçlerini uzatmaya çalışacak FETÖcü tilki subay tipi ile aramızdaki psikolojik harbin önemli çatışma alanlarından biri olacak.

‘Psikolojik Harp’ kavramının içini boşaltıp kirlettik. Ama zaman FETÖcü tilki subay tipi ile meselenin teknik özünü kaçırmadan, sulandırmadan, magazinleştirmeden, hedef saptırmadan, ulusal ve uluslararası kamuoyu nezdinde meşruiyetini sorgulatmadan psikolojik harp zamanı. Ve bu yıpratıcı harpte de ‘öldürmemiz’ gereken askerler yok. Karşımızdaki düşman bir ideoloji ve onu besleyen bir motivasyon. Onun için de eylem-söylem paketlerinde tutarlılık, mağdur zeminini kaybetmeme, mücadelede toplumsal uzlaşı, devlet-toplum birlikteliği, hesap verilebilirlik ve olabildiğince şeffaflık en önemli mühimmatımız olacak. Şimdi herkes bir mühimmat kontrolü yapsın. Mühimmat sıkıntısı çekiyor muyuz?

Sosyal medya ve “meme çatalı” …

Sosyal medya ve “meme çatalı” …
Melike Karakartal

Niye iletişim kuruyoruz? Birbirimizi anlamak için.
Peki birbirimizi anlamamız için ne gerekli? Tutarlılık. Sağduyu.
Söylediğimiz sözün, karşımızdaki insanda söylediğimiz şekliyle ve söylediğimiz anlamıyla anlaşılması…
Haliyle, kendimizi olduğumuz gibi anlatabilmek, ifade edebilmek için gayret gösteririz.
Peki nasıl iletişim kuruyoruz? Yazarak, konuşarak, jest ve mimiklerimizle.
Buraya kadar olan kısmı bir kenara koyalım, zira analog yaşadığımız yıllarda da vardı.
İnternet öncesi, bugün uzak bir galaksi gibi görünen zamanlarda…

Sosyal medya ile değişen iletişim şekillerini gözlemlemek, özellikle “kodları” internet öncesi dünyada girilmiş nesiller için bazen eğlenceli, bazen de “Bu ne yav” dedirtiyor.
Yeni dünyanın diline adapte olanlar da çok ama şöyle bir uzağa çekilip durum değerlendirmesi yapacak olduğumuzda, “eski dünya”nın asla anlayamayacağı konular ve kabul görmeyen durumların sıradanlaşması belki de bu çağın en büyük acayipliği.

Malum, iletişim, her zaman “olduğun insanı” göstermek değil artık.
Sosyal medyada “olmak istediğiniz” insanı yaratabilir ve bunun üzerinden aslında sahte ama size hayli gerçek görünen bir tatmin yaşayabilirsiniz.
Veya beğenilme ihtiyacını buradan bol bol giderebilirsiniz.
Bir de “görsel ile metnin birbirini tutmaması” hadisesi var.
Sosyal medya özel hayat ve iş hayatının sınırlarını ortadan kaldırdığı için yadırgadığımız durumlarla karşılaşmak gayet mümkün.

İşiniz aracılığıyla biriyle tanışıyorsunuz diyelim.
Sizli bizli konuşuyorsunuz, aranızda resmi sayılabilecek bir iletişim kurmuşsunuz.
Kısa sürede takipleşmeler başlıyor.
Ve… Hayatınıza bir meme çatalı giriyor!
Evet efendim, meme çatalı.

Sadece iş konuştuğunuz bir insanın Instagram’ı aracılığıyla her gün düzenli olarak meme çatalına maruz kalıyorsunuz.
Takip etmemek de bir seçenek ama o da ayıp sayılıyor tabii.
Önce “follow”, sonra “unfollow” olmaz.
“Follow”un arkasında durmak lazım, zira takibi bırakmak da bir ara bozulması sebebi.
Ofiste insan içi ilişkileri sağduyuyla çözmüş ve insanlarla mesafesini koruyan bir kadının, Instagram’da bir erotik film yıldızı profili çizmesi gayet normal karşılanıyor.
Sınırlar bulanıklaştı

Sosyal medya özel hayat, öbürü iş” diyemiyoruz artık, sınırları çizmek kolay değil yeni çağda.
Kimse “ilk defa” karşılaşmıyor artık sosyal medya sayesinde.
Toplantı veya ortak iş yapacakları insanın paylaşımlarına illa bakıyorlar artık. Bakıyoruz.
Sosyal medya hesapları da iyi kötü fikir edinmek için gayet ideal zira.
Bir araya gelinecek kişiyi paylaşımlarından, takip ettiği profillerden bir “profil” çıkararak o kişiyle iletişim stratejisini belirlemek gayet mümkün.

İşte burada özel hayat ile iş hayatının sınırları kalkıyor.
Mesela bir kadın, toplantı yapacağı adamın profilini karıştırıyor, bakıyor sırf kelle.
Sırf selfie, sırf kendisi, sırf burma bıyıkları. Diyor ki, hah bu egosu yüksek bir adamcağız.
“Konuşurken ona göre muamele etmeli” diyor, temkinli davranıyor.

Veya kadın, adamın takip ettiği insanlara bakıyor, tamamı kadın, tamamının menşei Rusya, Ukrayna, tamamı meme çatalından oluşuyor, tamamı kum saati vücut vurgusu, tamamı öpücük vererek kameraya bakan kadın.
Güzel kadınlar tarafından kolay ikna edilebilecek bir profille karşı karşıya olduğunu anlıyor.
Adamımızın belli ki kontrol merkezi beyninde değil.
Kadınlarda da var benzer durumlar.

Mesela bir pazarlama uzmanı profil fotoğrafı olarak yatakta iç çamaşırlı halini tercih ettiğinde, başka (ve muhtemelen arzu etmeyeceği türde) bir mesaj göndermiş oluyor. Sırf “like”, sırf beğenilmek uğruna üstelik.
Çağa ayak uyduran, bugünün ruhunu anlayan firmalar da işe eleman ararken kurcalıyor sosyal medyayı.
Kişinin beyanları, profili, paylaşımları pek çok şey söylüyor.

Bu durum kendi kendine sansür koymayı elbette gerektirmiyor.
Sansür ayrı, sosyal kodları göz önüne alarak ve sağduyuyu esas alarak paylaşımda bulunmak ayrı.
Çoğu zaman “like alma arzusu” ağır basıyor elbette…
Sosyal medya, hem “tanışmadan tanışmaya”, hem de en büyük tatmin aracına dönüşüyor…

Felsefe yasaklandı, Osmanlı çöktü…

Felsefe yasaklandı, Osmanlı çöktü
İpek Özbey

Namık Kemal Zeybek, yeni kitabı ‘Türk’ün İnancı’nda bilimin önemine dikkat çekiyor, Türk ve Arap Müslümanlığı arasındaki farkları ortaya koyuyor. Osmanlı’nın çöküşünü Türk inancından çıkıp, Arap Müslümanlığına geçmekle açıklıyor. Felsefe yasaklanıyor ve Osmanlı çöküyor. Zeybek ile buluştuk, iki inanç arasındaki zihniyet farkları ve ‘evrimin müfredattan kaldırılması’nın sonuçları üzerine konuştuk.

– Bir kitap yazdınız, adını ‘Türk’ün İnancı’ koydunuz. ‘Türk inancı’yla ‘Arap Müslümanlığı’nın farklı olduğunu söylüyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?
Müslümanlık İslam dininin halka ulaşmış şeklidir. Türk’e ulaştığı zaman başka, Arap’a ulaştığı zaman başka olur. Bu da tabii bir şeydir.

– Neden?
Çünkü kültürler dinleri etkiler. Dinler de ortaya çıkarken ister istemez geldikleri halkın kültürünü şekillendirirler. Mesela Müslümanlık dini geldiği zaman Arapların bütün âdetlerini yok etmedi. Zaten ayetlerde diyor ki, “Size anlayasınız diye Arapça bir kitap indiriyoruz.” Haccı, namazı kabul ediyor. Namaz zaten var Araplarda. Daha önce, putların önünde eğiliyor. Putları kaldırıyor ama namaz devam ediyor. Araplarda mesela küçük çocuklarla evlenmek, kölelik, cariyelik var. Bunlar kaldırılmıyor. Ama ne oluyor? Dinin özü olan adalet, şefkat, merhamet, eşitlik gibi kavramlar bu Arap âdetlerinin içine gömülüyor. “Tamam, cariye var diyor ama cariyenize iyi davranın, dövmeyin, zulüm yapmayın” diyor. Yani Arap toplumunun âdetleri dinin içine giriyor. Başka bir millet bunu alırken bunu kendi kültürüne göre alıyor. Bir süre sonra Araplar bile bazı şeyleri bırakıyor. Mesela Kuran’da bir buçuk sayfa haram aylar var. IŞİD bile dinlemiyor, kesiyor, biçiyor. Bu da zamanla olan bir dönüşüm. Dolayısıyla Türk İslam’ı, Arap Müslümanlığı doğru kavramlardır.

– Türk İslamı nedir peki?
Türklerin bir inancı var. Türklerde din yok, inanç var diye tespitler vardır.
– Din yok ne demek?
Yani teşkilatlanmış din kurumu yok. Halife, ayetullah, papa ya da patrik gibi şeyler yok Türklerde. Hatta din adamı kurumu yok.
– Peki Türkler inançlarını kimden öğreniyorlar?
Ailenin en yaşlısından. Bu böyle sürüp gidiyor. Türklerde mabet yani tanrıya ibadet edilen özel bir mekân yok.
– Cami?…
Camii, mescit, cemevi yok. Kilise yok.

– Ne zaman yok?
Dinlere girmeden önce… Türkler mevcut dinlerin hepsine girip çıkmışlardır. Hıristiyan olmuşlardır, Budistler var, Musevi Türkler var.
– Şunu anlamak istiyorum. Biz şu anda ‘Türk İslamı’nı mı yaşıyoruz, Arap Müslümanlığı’nı mı?
Türk inancında Tanrı, dinlerin söylediği tanrı değildir. Yani ne Hıristiyanların ne Musevilerin ne de Arap Müslümanlığının kavrayış olarak anlattığı Allah değildir. Arap Müslümanlığına göre düşünmeye alışmış olan bizlerin kafasında ne var? Varlığın, evrenin dışında bir Allah olduğu. O Allah yoktan var ediyor. “Ol” diyor oluyor. Einstein’ın bir tanımı var, varlığı yaratan Allah ve insanların yarattığı Allah diye.

– Türklerin Allah inancı nasıl?
Varlığın dışında bir Tanrı falan yok. O yüzden Türk inancında ‘Tanrı var mıdır, yok mudur’ tartışması da yok. Çünkü Tanrı gök. Gök dediğimiz uzay, kozmos. Bayat ve mengü. Başlangıcı ve sonu olmayan, sınırsız, ne varsa içine alan ama her var olanın da içinde olan. Varlığın kendisi Tanrı yani. Onun için Türk Tengri dendiği zaman gök kastedilir. Allah varlığı kendisinden yaratmıştır. Varlığın kendisi Tanrı’dır. Türk Müslümanlığıyla Arap Müslümanlığını ayıran birinci mesele budur: Tanrı inancı.

– Bugün hangisini yaşıyoruz?
Bugün Türk Müslümanlığına inanıp yaşayanlar da var ama Türkler 16. yüzyıldan başlayarak Arap Müslümanlığına girmişlerdir. Ve ocakları batmıştır. Türklerin gerilemesinin nedeni Arap Müslümanlığına girmeleridir.
– Ne değişti o zamandan sonra?
Türkler’in eski inancında varlığın kendisi Tanrı olunca, Allah’ı bilmenin yolu da bilimdi. Jeolojiyi, gökbilimini, insanların arasındaki tabiat yasalarını bilirsen Allah’ı bilmiş oluyorsun. Bilimle uğraşan Allah yolunda yürüyor. Düşünmek tapınmanın kendisi. Tapınmak Tanrı’yı bulmak, ona ulaşmak demektir. Türk’ün erdem anlayışı var bir kere.

– Nedir o?
Bir insana kötülük yapıyorsan, Tanrı’ya kötülük yapıyorsun. Hayvana, doğaya kıyıyorsan, suyu kirletiyorsan Allah’a kötülük yapıyorsun. Türkler, Türk inancını İslam içinde yoğurarak sürdürdükleri için bilime, felsefeye önem verdiler. Mesela Kâtip Çelebi diyor ki; ulu Osmanlı devletinde başından başlayarak Sultan Süleyman Han Hazretleri’ne kadar felsefe, akıl bilimleri, nakli bilimleri, birlikte ve bağdaştırarak okutulur. Fatih, bunu yasa haline getirdi. Kurduğu medreselerde felsefeyi ve din bilimlerinin birlikte okutulmasını yasa haline getirdi. Fatih’in kendisi büyük bir âlimidir. O bir dâhidir. Türk tarihinde zaten iki adam vardır o boyutta. Biri Fatih diğeri Atatürk. Ama sadece bilim teknikte değil erdemde de öyle. İstanbul’u alıyor, herkesin dini kendine, bir tek Ayasofya’yı cami haline getiriyor. Aleviler için bir tekke yaptırıyor. Onun dışında isteyen istediğine inansın, hiç karışmıyor. Yeter ki devlete zarar gelmesin.

– Sonra ne oluyor?
Sultan Süleyman Hazretleri zamanında bazı müftülerin de etkisiyle günah diye felsefe yasaklandı. İşte buyurun Arap Müslümanlığı… Kâtip Çelebi diyor ki, bundan sonra Osmanlı’da ilim hayatına kesat girdi. Böylece Osmanlı çökmeye başladı. Çünkü bilimsiz bir toplumun yaşaması mümkün değildir.
– Eğer o gün bu yanlış yapılmamış olsaydı ne olurdu?
Dünyayı Türkler yönetir ve Einstein Türk olurdu. Celal Şengör Hoca’nın ‘Newton Neden Türk Değildi’ diye bir kitabı var. Olmaz ki. Burada yaşasa Newton olmasına izin vermezdik. Darwin neden Türk değil? O zaman Darwin’in yaşamasına müsaade etmezdi bu toplum. Ama Fatih döneminde gelseydi, Fatih onu başına taç yapardı. Kanuni ve sonrasında gelseydi asardık, keserdik.

– Bilime bu kadar uzak olmamızın nedeni, dini yanlış okumamız mı?
Tabii ki. Kuran’dan adalet de çıkarırsınız zulüm de… Nasıl okuduğunuza bağlı.
– Neden insanoğlu adalet yerine zulüm çıkarmayı tercih etsin ki?
Öyle işine geldiği için. Mesela Kuran’da “O müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” diyor. IŞİD bunu alıyor, terör yapmak istediği için burada kullanıyor. Onu kabul etmeyenler diyor ki, “Altında üstünde başka ayetler var, onu niye okumuyorsunuz”… İnsanlar aslında bakış açılarına göre dinleri de yeniden oluşturuyorlar.

– Size göre, Türkler aslında çok güçlü ama sırf bu yüzden Sanayi Devrimi’ni de kaçırıyor…
Çünkü bilimden kopuyor. Kitapta ne yazıyorsa o, araştırma falan bitti. Bilimden koptuktan sonra ancak Kâtip Çelebi gibi adamlar çıktı, o da kendi söyledi kendi dinledi. Rasathane yapıldığı zaman da “Bunlar meleklerin bacaklarını inceliyorlar” dediler. Hiç başka neden aramaya gerek yoktur, Osmanlı’nın, Babürlü’nün Karakoyunlu İran devletinin de çökmesinin nedeni bilimden uzaklaşmak nakliciliğe saplanmaktır.

– Müfredattan evrim teorisinin kaldırılması bizi endişelendirmeli mi?
Tabii ki, çünkü aynı sonu getirir. Bakın, Atatürk, Osmanlı’nın son döneminde doğan aydınlanmacıların en bilinçlisi olarak, bir istisna olarak geldi. Mesela biz Ahmet Mithat Efendi’yi romancı olarak biliriz. Aslında Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ kitabını çevirip yayımladı. Bu tartışma yarattı ve yasak geldi. Yasak şöyleydi: Bundan sonra Ahmet Mithat Efendi’nin maymunlarından bahsetmek yasak. Zihniyete bak. Bugün müfredattan evrimin çıkarılması doğru değildir. Bu zehirli yemişten bir süre sonra IŞİD kafasıyla nesiller yetişir.

– Atatürk’ü bambaşka bir yere koyuyorsunuz…
Atatürk dönemi Türkiye’de aydınlanmanın bir 15 yıllık süresidir. Onun şu sözünü bütün duvarlara yazmak lazım: “Bir gün benim görüşlerimle bilimin gerçekleri çatışırsa, beni bırakın bilimin yolundan gidin. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Bilimden başka mürşit aramak da cehalettir, ahmaklıktır.” Ama neden söyledi bunu?
– Neden?
Ona “Efendim, sizin görüşlerinizi doktrin haline getirelim, gençlere öğretelim” dediler. “Asla” dedi, “Donar kalırız. Ben hiçbir dogma bırakmıyorum. Benim yolum akıl ve bilim yoludur.”

– Peki biz böyle mi yaptık?
Hayır, biz tuttuk Atatürk’ün hiç istemediğini yaptık, Atatürk ilke ve inkılapları diye başka bir din icat ettik. Atatürk’ten sonra Türkiye akıl ve bilim yolundan çıkmıştır. Yarım yamalak bir laikliğimiz vardı, o da gitti. Şu anda Türkiye bir din devletidir. Bu iktidar değil, daha önce başladı. Kenan Evren, anayasaya din dersi zorunluluğu koydu. Amerika’da yasak bu. Darwin okutulur. Sen bunu nasıl yok sayarsın.

SEN İYİLİK YAPARSAN, DÜNYA DA SANA İYİLİK YAPAR
– Kitapta çok sık altını çizdiğiniz bir cümle var: İyilik yap, dünya daha iyi bir yer olsun!
Sen iyilik yaparsan, dünya da sana iyilik yapar. Ağaç dikiyor musun, tabiatı güzelleştiriyor musun, hayvanlara yiyecek veriyor musun, yaralı bir hayvanı tedavi ettiriyor musun, insanlara yardımcı oluyor musun, insanların okuması için bir şey yapabiliyor musun? Bütün inançlar bunu söyler. Namaz insanı kötülüklerden men eder, namaz kötülüklerden men etmiyorsa bir şey ifade etmez. Boşuna yatıp kalkma. Dinlerin koyduğu kuralların hepsinin insanı iyileştirme amacı vardır.

– Bu kitabı okuyup ikna olan birinin hayatında ne değişir?
Birincisi, lüzumsuz kitapları bırakıp bilim kitapları okuyacak. Çocuklarına da bunları okutacak. Yıllarca ben de kof kitaplar okudum. Kenara koydum şimdi. Gençlere “Bunları okumayın” diyorum şimdi. Boş boş laflar. Bu Türk inancı, her dinin içinde yaşanabilir. Hatta deist ise bile yaşayabilir. Çünkü hedef iyi insan olmaktır. İyilik yapmaktır. Ağacı da çiçeği de sevecek. Hepsinin içinde Tanrı var.

– Atatürk’ün Yalova’daki evinin temeline zarar veriyor diye yandaki ağacı kesmek isteyenlere engel olduğunu anlattığınız bir bölüm var.
Evet tabii. Ağacı kesmektense evinin altına ray döşettirip evi kaydırtmıştır. Çünkü Atatürk, Varlık Birliği bilincindeydi ve ağaçların da bilinçli varlıklar olduğunu biliyordu. Bir kayısının tadında, bir aşk şarkısının inceliklerinde ‘Yaratıcı’yı hatırlayan biriydi Atatürk. Bu yüzden ağaç kesilmesine hep karşı çıkmış ve ağaç diktirmiştir. Ben Atatürk’e evliya dedim, kızdılar. Atatürk evliya değilse, kim evliya yahu?
– Hâlâ Türk inancı ile yaşıyor olsaydık, bu kadar çevre katliamı olmaz mıydı yani?
Olmazdı tabii.

KİMDİR?
1944’te Bayburt’ta doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 21 yaşında MHP’den siyasete girdi, Gençlik Kolları Başkanı oldu. 1987’de ANAP’tan milletvekili, 1989’da Kültür Bakanı oldu. Süleyman Demirel’e başdanışmanlık yaptı. 1995’te DYP’den milletvekili seçilip, 1997’ye kadar devlet bakanlığı yaptı. 2011’de Demokrat Parti’nin başına geçti. Bir yıl sonra ayrıldı. Genel başkanlığı bıraktığından bu yana 9 kitap yazdı. Son kitabı ‘Türk’ün İnancı’nda bilimin öneminin altını çizdi.