Çağın neresindeyiz?

Çağın neresindeyiz?
Taha Akyol

PISA sınav sonuçları birçok sorunumuzun göstergesidir.
Kamu kurumlarını etkin ve verimli yönetmek mi? Bunun için genel anlamda bilim zihniyeti ve o alanla ilgili uzmanlık bilgileri gerekir.

Terörle mücadele mi? Çağımızda “güvenlik” artık üniversitelerde okutulan bir bilim dalı oldu.

Ekonomik kalkınma, teknoloji, ihracat, dolar kurları falan mı?

Dün haberlerini okuduğumuz “PISA 2015 Sonuçları” adlı raporun önsözünde şu satırlar yer alıyor:

“Çağımızda bilim sadece bilim insanlarının alanı değildir. Kitlesel bilgi akışının ve hızlı değişimin gerçekleştiği çağımızda herkes ‘bilim insanı gibi düşünmek’ ihtiyacındadır: Verileri tartmak ve sonuca varmak için, bilimsel ‘gerçeğin’ zamanla değişebilir olduğunu, yeni buluşların yapıldığını anlamak için…”

Bilgi çağı, bilgi toplumu falan diyoruz ya, işte budur. Ekonomi de buna bağlıdır.

EĞİTİM VE EKONOMİ

21. yüzyılda gelişmiş toplumlarda bile bilim insanları küçük bir azınlıktır ama “bilim adamı gibi düşünmek” yani “bilim zihniyeti” o toplumlarda hayli yaygınlaşmıştır.

Bunu eğitim sağlamaktadır.

Bu açıdan, PISA sınavlarında en yukarılarda yer alan Almanya ve Güney Kore’ye bakalım.

BM “İnsani Gelişme Eğitim İndeksi”nde 15. sırada yer alan Güney Kore’nin eğitim skoru 0.865’tir.

Aynı indekste 6. sırada yer alan Almanya’nın eğitim skoru 0.884’tür…

Ve maalesef 69. sırada yer alan Türkiye’nin eğitim skoru 0.652’dir.

Almanya ve Kore’de kişi başına gelir 30 bin doları aşmıştır! Türkiye’de ise 10 bin doların altına indi.

PISA sınavları, eğitim skoru ve milli gelir arasındaki paralelliği, daha doğrusu etkileşimi görüyorsunuz değil mi?

Dahası “hukuk devleti” olmak da buna bağlı.

HUKUKTA YERİMİZ

PISA sınavlarındaki sıralama ve İnsani Gelişme İndeksi’ndeki sıralamalar gibi bir de dünyada “Hukuk Devleti İndeksi” (Rule of Law Index) var.

2016 indeksinde Türkiye 99. sırada!

Bunda terörle mücadele gibi sorunların etkisi var elbette.

Fakat önceki yıllara bakalım: “Hukuk Devleti İndeksi”nde 2015 yılında 80. sırada, 2014 yılında 72. sıradaydık.

Hele 2011 yılında daha iyiydik, “Temel Haklar” konusunda 58. sıradaydık, 2014 yılında 78. sıraya düştük.

Nispeten iyi olduğumuz 2011-2014 yılları arasında bugünkü PKK terörü, IŞİD, FETÖ gibi sorunlar genel düzeni etkileyecek durumda değildi, darbe hiç söz konusu değildi.

“Yargı bağımsızlığı” kriterini de içeren “iktidarın sınırlanması, denetlenmesi” konusunda 2011 yılında 52. sıradaydık, iyimser olabileceğimiz bir sonuçtu… Fakat her yıl biraz daha gerileyerek 2016 yılında, genel ortalamamızın da altına inerek 105. sıraya düştük.

HAMASET DEĞİL BİLİM

AB İlerleme Raporları dahil bu tür indekslerde kabaca 2010’a kadar hep “yükselen Türkiye” verileri vardı. Son yıllarda ise raporlar ve bulgular olumsuz.

Bunlar “küresel güçlerin oyunu” olabilir mi?! Ama önceki yıllarda niye son derece olumluydu? Türkiye’ye bütün tarihimizden fazla dış yatırım o dönemde olmuştu.

PISA sınavlarına, reyting kuruluşlarına, BM indekslerine “Bize vız gelir, biz millete bakarız” dersek, milletin sorunlarını çözemeyiz, hatta sorunlar büyür.

Üstelik dünya o raporlara bakar.

Hakiki milliyetçilik ya da vatanperverlik hamaset değildir, “bilim zihniyeti” ile sorunlarımıza bakmak ve çözümler geliştirmektir. Hitap ettiğimiz insanlarda, özellikle gençlerde ideoloji yerine bilim, teknoloji, hukuk, sanat ve üretim heyecanı yaratmaktır. Türkiye ancak böyle “gelişmiş ülkeler” düzeyine çıkabilir, ancak bu yolla “büyük devlet” olabilir.

Fuat Köprülü, Sadri Maksudi, Ali Fuat Başgil, Mümtaz Turhan gibi âlim hocalarımdan benim öğrendiğim budur.

Dolar satan kahramansa alan ne oluyor?

Dolar satan kahramansa alan ne oluyor?
Can Ataklı

İRONİ
Ekonomi tarihimizin en büyük kandırmacalarından biri olan “dolarını bozdur” kampanyası bütün hızıyla sürüyor.
AKP’li küçük esnaf bu kampanyaya “Şu kadar dolar bozdurduğunu makbuzuyla ispat et yemek bedava” veya “tıraş bedava” gibi faaliyetlerle katılıyor.
Gazete ve televizyonlarda ellerindeki 50-100 dolarları bozdurmak için döviz büfelerinin önünde sıraya girenler görüntüleri yayınlanıyor.
“Dolarını bozdur” kampanyasının amacı şu; millet yastık altındaki dolarını çıkarıp piyasaya sürecek, böylelikle piyasada dolar bolluğu olacak, dolar bollaşınca da fiyatı düşecek.
Bu kadar basit.
Lafta basit tabii. Uygulamada ise öyle olmuyor işte. Nitekim saray bu kampanyayı desteklemeye başladığından bu yana gariban vatandaş elindeki dövizi bozduruyor bozdurmasına da doların fiyatı da bırakın düşmeyi veya sabit kalmayı yükselmeyi sürdürüyor.
Ekonomi uzmanlarının söylediğine göre şu anda halkın elinde, bankada olan değil, yastık altında saklanan 60 milyar dolar varmış.
İktidarın ekonomiyi düze çıkarmak için gözünü diktiği para bu işte.
Ancak bu 60 milyar dolara yakın para milyonlarca kişinin elinde. Oysa sadece AKP iktidarı döneminde palazlanan ve bir anda zengin olan müteahhitlerin elindeki para bunun çok üzerinde.
Demek ki milyonlarca kişinin üç beş yüz dolar bozdurması yerine milyarlarca doları elinde tutanlar piyasaya dolar sürseler iş çok daha basit hale gelecek.
Gariban vatandaşın bir şekilde elde ettiği ve güvence parası olarak sakladığı üç beş yüz doları elinden almak ve üstelik bunu harcamasına neden olmak ne kadar vicdanidir, bu birinci nokta.
İkinci olarak şunu sormak istiyorum.
Her konuda “heyecanlanan” bir kısım halk elindeki avucundaki üç beş yüz oları bozduranı “kahraman” ilan ediyor.
İyi de madalyonun bir de tersi var.
Birileri dolar bozduruyorsa demek ki birileri de alıyor. Satan “kahraman” oluyorsa alanlar ne oluyor?
Medyadan gözlediğimiz kadarıyla dolar bozduranların büyük bölümü bankada tuttuğu dövizi değil (zaten onların bankada parası yok ki) evindeki dövizi bozduruyor. Bu da doğal olarak döviz büfelerinden gerçekleştiriliyor.
Döviz bürosu ne yapıyor? Elindeki dövize kâr koyarak (komisyon) bir başkasına satıyor.
Doları Amerika’ya gönderip oradaki Türk liralarını getirmiyoruz ki. Aynı dolar Türkiye içinde el değiştiriyor.
Büyük ihtimalle doların daha da artacağını hesaplayan kimi çıkarcılar şu sıralar döviz büfeleri üzerinden dolar-Euro stokluyordur.
Kısa bir süre sonra elindeki güvence paraları da uçmuş gitmiş olan gariban vatandaşlar yaptıkları “kahramanlıktan” pişmanlık duyacaklardır mutlaka ama olan olmuş olacaktır.

ŞAŞIRDIM
SAVCILAR MİT MÜSTEŞARI’NA HER ŞEYİ SORABİLECEK Mİ?
15 Temmuz dinci faşist kalkışmasının ardından FETÖ’ye yönelik operasyonlar bütün hızıyla sürerken o gece ile ilgili zihinlerde kalan kuşkular hâlâ giderilemedi…
Çünkü o gecenin en önemli iki ismi, Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı hâlâ hiç konuşmadı. Darbeyi çok erkenden öğrendikleri bilinen bu iki isim bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da suçlanmıştı. Erdoğan bu ikilinin görevden alınacağını ima ederek “dere geçilirken at değiştirilmez” demişti.
Bu ne dereymiş ki hâlâ geçilemedi.
Akar ve Fidan konuşmadıkları gibi Meclis Darbeyi Araştırma Komisyonu’na da gidip bilgi vermiyor. Gerçi komisyonun eski cemaatçi Başkanı Reşat Petek henüz bir davet yazısı yazmadı ama sanıyorum böyle bir davet olsa bile bu ikilinin komisyona gelmeme olasılığı daha yüksek.
Petek bu iki kişi için izin alınması gerektiğini söylüyor. Bu bence çok doğru değil. Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı’nı dava etmek veya mahkemeye çağırmak için Başbakanlık izni gerekiyor elbette ama komisyon mahkeme olmadığına göre böyle bir izne de gerek yoktur.
Komisyonun bir türlü yapamadığını Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yapacak galiba. Dünkü Hürriyet’te başsavcılığın Hakan Fidan’ı “mağdur-tanık” sıfatıyla ifade vermeye çağırmak için Başbakanlık’tan izin istediği haberi manşetteydi. Gerçi Başsavcılık haberi doğrulamadı ancak “henüz böyle bir izin istenmedi” diyerek iznin her an istenebileceğini belirtti ama bakalım Başbakanlık bu izni verecek mi? Verse de Fidan savcılara her şeyi anlatacak mı? Ya da savcılar o gece ile ilgili “can alıcı” sorular sormaya cesaret edebilecekler ki?

BUNU YAZMAK GEREK
İTALYA “TEK ADAM” HEVESİNE GEÇİT VERMEDİ
İtalyan halkı pazar günü sandık başına gitti. Bu kez yöneticilerini seçmek için değil referandum için oy kullandı.
İtalya’daki durum bizim yaşadıklarımıza “biraz”benziyor.
“Başkanlık sistemi” değil ama başbakanı çok güçlendirecek ve adeta “tek adam” haline getirecek bir dizi anayasa değişikliği halkın onayına sunuldu.
Halkın yüzde 60’ı anayasa değişikliklerine “hayır” dedi.
İtalya’da Başbakan Renzi parlamento çalışmalarının çok yavaş ilerlediğini bu nedenle iktidarın etkin ve güçlü çalışmalar yapamadığını ileri sürerek bir dizi anayasa değişikliği yapılmasını istedi.
Çift Meclisli İtalya’da İkinci Meclis’in yani Senato’nun etkisini azaltmak isteyen Renzi bütün gücüyle referandumdan evet çıkması için çabaladı.
Ancak İtalya’da pek çok kişi anayasa değişiklikleri ile başbakanın çok güçleneceğini ülkenin “tek adam” yönetimine gideceğini savunuyordu.
Sonunda halk “Parlamentodaki görüşmeler nedeniyle işler belki daha yavaş yürüyor olabilir ama geç de olsa daha sağlıklı kararlar almak en iyisidir” diye düşünerek “tek adamlığa” giden yola geçit vermedi.

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER
FIRAT KALKANI OPERASYONUNU YAVAŞLATAN FAKTÖRLER NEDİR?
Cumhurbaşkanı Erdoğan 15 gün kadar önce Fırat Kalkanı operasyonu kapsamında El Bab’ın alınmak üzere olduğunu sıranın Menbiç’e geldiğini söylemişti.
Erdoğan’ın sözlerine göre El Bab’dan sonra Menbiç’deki PYD unsurlarının da üzerine gidilecek ve bölge IŞİD’den olduğu gibi PYD’den de arındırılacaktı.
Ancak Erdoğan’ın bu konuşmasından hemen sonra bölgedeki Türk askeri varlığına bir hava saldırısı yapıldı, 4 askerimiz şehit olurken 12 askerimiz de yaralandı.
Ardından 2 astsubayımız kaçırıldı. Onlardan hâlâ haber yok.
Erdoğan’ın “müjdesi” gereği El Bab’a ne zaman gireceğimizi merak ederken dün Hürriyet’te Uğur Ergan’ın haberi dikkatimi çekti.
Haberde Fırat Kalkanı operasyonunun yavaşladığı askerimizin hiç hareket etmediği ve hava desteği de bulunmadığı anlatılıyordu. Ergan’ın haberinde IŞİD’in ağır silahlarla direniş gösterdiği, bölgede güçlendiği, Genelkurmay’ın da askerin can güvenliğini korumak için yeni planlamalar yaptığı bilgileri var.
Belli ki Suriye’de işler Erdoğan’ın “müjdelemelerinde” olduğu gibi gitmiyor.
Anladığım şu; Suriye’deki operasyonları öncelikle Rusya’nın verdiği izinler çerçevesinde gerçekleştirebiliyoruz. İzin alırsak askerimiz de yürüyor, uçaklarımız da destek veriyor. İzin olmadığında ne asker hareket edebiliyor ne de bölgede uçaklarımız uçabiliyor.
Cumartesi günü Kremlin danışmanının söylediklerini yazmıştım. Belki bir kere daha okunmasında yarar vardır.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER
AKP KAYSERİ’DE MORAL TAZELEDİ
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül adına Kayseri’de yapılan “Abdullah Gül Müzesi” açılış töreni devletin en tepesini bir araya getirdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, pek çok bakan, AKP’nin ileri gelenleri, Türkiye’nin tanınmış isimleri oradaydı.
Bunun yanı sıra son zamanlarda parti ve iktidarla aralarının soğuk olduğu söylenen AKP’nin bazı eski ağır topları da törende hazır bulundular.
Yandaş medya bu zirveyi AKP içine fitne sokmaya çalışanlara karşı bir gösteri olarak sundular.
Çünkü “parti kurma hazırlığında” olduğu söylenen Abdullah Gül gerek yaptığı son açıklamalarla gerekse bu törendeki hal ve tutumuyla “böyle bir şey olmadığını, olamayacağını” açık bir şekilde ile getirmişti.
Cemaate yakın oldukları söylenen Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Ahmet Davutoğu gibi isimlerin de bu açılışta bir araya gelmeleri de “Kimsenin Erdoğan’a isyan etme gibi bir hazırlığı yok” şeklinde yorumlandı.
Sonuçta, başkanlık sistemi, FETÖ operasyonları, dış politikadaki açmazlar, hukuk ve demokrasinin askıya alınması ve genel şikayetlerin artması nedeniyle “acaba içimizde bir kırılma olur mu?” paniğine kapılan AKP yönetimi bu
müze açılışındaki manzara nedeniyle rahat bir nefes aldı.

HOŞUMA GİDEN ŞEYLER
AVUSTURYA İKİNCİ KEZ DİREKTEN DÖNDÜ
Avusturya halkı pazar günü Cumhurbaşkanını seçmek için sandık başına gitti.
Neyse ki korkulan olmadı ve radikal sağcı aday 45 yaşındaki Norbert Hofer seçimleri kazanamadı.
Yeşiller Partisi’nin adayı 72 yaşındaki Alexander Van der Bellen ipi göğüsleyerek Avusturya’nın yeni Cumhurbaşkanı oldu.
Avusturya halkının kararı, Hofer’in seçilmesinden endişe duyan Avrupa Birliği ülkelerine de rahat bir nefes aldırdı.
Aşırı sağ ve ırkçı söylemleriyle dikkat çeken Hofer Türkiye’ye karşı da çok sert söylemlerde bulunuyor ve Türkiye’nin AB’ye girmesi halinde Avusturya’yı birlikten çıkaracağını söylüyordu. Yani Hofer’in seçilmemesi Türkiye açısından da olumlu bir sonuç yaratmış oldu.
Avusturya benzer bir durumu 2000 yılında da yaşamıştı. O yıl yapılan seçimleri ırkçı Özgürlük Partisi önde bitirmiş ve partinin başkanı Jörg Haider Başbakan olmuştu.
Haider’in başbakan olması Avrupa Birliği ülkelerinde büyük tepkiye neden olmuş ve Avusturya’nın birlikten ihracı bile gündeme gelmişti. Sonunda baskılara dayanamayan Haider istifa etmiş Avusturya direkten dönmüştü.
Haider bu olaydan sonra siyaset sahnesinden silinmişti. Avusturya 16 yıl sonra benzer bir durumla karşılaştı ancak ikinci kez direkten dönmeyi başardı.

Bir milletin rüyası ya da kıyameti…

Bir milletin rüyası ya da kıyameti…
Hidayet-Ş. Tuksal

Çocukluğumda Adalet Partili dedem ile CHP’li eniştemin neredeyse her karşılaştıklarında kavga etmeleri yüzünden, siyaset hep sevimsiz ve insanları birbirine düşman eden bir şey olarak görünürdü gözüme. Dedemin hangi argümanları kullandığını şimdi hatırlamıyorum ama eniştemin Fenerbahçe tutkunluğu gibi bir şeydi Ecevit tutkunluğu; o ne yapıyorsa doğruydu, o kadarını hatırlıyorum.

Liseye başladığımda artık siyaset okul sıralarına inmişti. Sınıfımızdaki arkadaşların bazıları ülkücü, bazıları devrimciydi. Sınıfta çok şükür hiçbir kavga yaşanmadı ama bu arkadaşlar birbirleriyle hiç konuşmazlardı. Okul çıkışlarında ülkücüler ve devrimciler ayrı ayrı toplanıp birlikte çıkarlardı. Kendi aralarındaki muhabbetleri, dün akşam nerede çatışma olmuş, kim vurulmuş, kim yaralanmış üzerineydi. Lise yıllarımı bu bölünmüşlük, kavga, çatışma ortamı yüzünden bir karabasan gibi yaşadım. 12 Eylül darbesini de, arkasındaki tezgâhları öğrenmeden önce, normal yaşama dönme imkânı sunduğu için iyi karşıladım ve hattâ eski siyasetçilerin tekrar siyasete dönmesine bile — o eski düşmanlıklar yeniden hortlayacak korkusuyla — red oyu verdim. Sonrasında, günahları olsa da daha çok sevaplarıyla hatırlanan Özal dönemini yaşadık. Özal’lı yıllar pek çok ilklerin yaşandığı, insanların tekrar siyasete güvenmeye başladığı istisnaî bir dönem oluşturdu Türkiye siyasetinde. Onun ölümünden sonra, Milli Görüş hareketinin boşluğu doldurmaya aday olması ve kabine ortağı olarak hükümete girmesi başka bir normalleşme alâmetiydi; ancak dönemin vesayetçi oligarşileri buna izin vermediler ve 28 Şubatı yaşadık. Bu süreçte kurulan koalisyon hükümetinin siyasi ve ekonomik faturası taşınamaz hale geldiğinde, yine bir ilk yaşandı ve AK Parti kuruldu.

Baskıcı bir dönemin içinde, damdan düşmüşlerin, yaşayarak öğrenmişlerin, gömlek değiştirerek demokratlaşmaya karar vermiş bir kadronun partisiydi AK Parti. Zamanı geldiğinde inilecek bir durak değildi demokrasi artık; vazgeçilemeyecek bir ilkesel kabuldü. Şeriat özlemi yerine inançlara saygılı bir laikliğin; elit bir azınlığın egemenliği yerine kapsayıcı çoğulculuğun; kapalı kapılar ardında asker-patron-medya ittifakı ile çevrilen dolaplar yerine şeffaflığın; devlet destekli kayırmacı zenginlik yerine bütün vatandaşlara dağıtılacak bir refahın, adalet ve kalkınmanın; faili meçhul cinayetler siyaseti yerine insan hak ve hukukunun teminat altına alındığı bir iç barışın mimarı olacaktı AK Parti. Rüya böyle başladı.

Peki, ben bu rüyaya inanıyor muydum?

Bazı konularda yalpalamaların olacağını tahmin etmekle birlikte, evet, bu rüyaya inanıyordum. Aslında rüyanın aktörlerinden çok hikâyesine inanıyordum demek daha doğru olacak sanırım. Şöyle düşünüyordum: Bunca yaşanmışlık, bunca acı tecrübe, bunca kayıp artık bizi akıllandırmış olmalı. Düşmanlık ve zorbalıkla elde edebileceğimiz hiçbir iyilik yok, o halde dostluk ve anlaşmayı denememiz lazım. Hele bu vizyonu AK Parti kadroları gibi dindar kimlikli insanların üstlenmesi, hem Türkiye hem de 11 Eylül sonrasında giderek İslamofobikleşen dünya açısından büyük bir meydan okuma olacak. Türkiye demokratik, laik bir Müslüman cumhuriyeti örneği sunarak, pek çok başka ülkeye örnek olacak. Tarihin sonu tezleri çökecek, Müslüman düşmanlığı gerileyecek, İslami sıfatlı otoriter rejimler böyle bir örnek karşısında bekâ telaşına düşerek kendilerini gözden geçirecek ve ister istemez reformlara yönelecek vs, vs, vs.

Peki, neydi beni ve benim gibi pek çok insanı bu rüyaya ve rüyanın hikâyesine inandıran? Cevabı işte şurada: https://www.youtube.com/watch?v=YZrGqyKnIPY.

Verdiğim linkte, AK Parti’nin ilk tanıtım filmi var. Ali Murat Güven’in yaptığı bu film, 14 Ağustos 2001’de, Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti’nin genel başkanlığına seçildiği oylamanın sonuçlarının açıklanması ile başlıyor. Oylamaya katılan 121 üyenin oyunu almış olan Erdoğan, bir yanında mütebessim çehresiyle Abdullah Gül, diğer yanında Ali Coşkun ile birlikte görülüyor. Kendisi o kadar mütebessim değil, daha çok heyecanlı ve tedirgin gibi. Sonucun açıklanmasının ardından kopan alkışlarla birlikte kürsüye geliyor ve şunları söylüyor:
Değerli dostlar!
“Bugün önemli bir gün!
Bugün Türk siyaset hayatına, lider oligarşisinin çöktüğü gün olarak, tekelci bir anlayışa dayanan liderlik anlayışının yerine kolektif aklın temsilcisi olan bir anlayışın yerleştiği gün olarak geçecek.
Bugün Türk siyaset tarihine, parti içi demokrasi geleneğinin yalnızca bir kuru temenni olarak değil, aynı zamanda da bir zihniyet değişikliği ve zorlayıcı tüzük kuralları biçiminde egemen olduğu gün olarak geçecek.
Bugün Türk siyaset tarihinde her yönüyle şeffaf, seçmenin sorgulamasına ve denetimine açık, yepyeni bir siyasal örgütlenme modelinin kurulduğu gün olarak geçecek.
Bugün Türk siyaset tarihine, hizmete sevdalı insanların kurduğu Ak Parti’nin doğum günü olarak geçecek.
Kutlu olsun!
Ve bugünden sonra Türkiye’mizde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!”

Bu konuşma unutulabilir mi?

Bu konuşma, uzun bir tek parti rejimi yaşamış, çok partili döneme geçildiğinde bile asker vesayetinden kurtulamamış, başbakanı asılmış, çeşitli ihtilallerle demokratik hayatı kesintiye uğramış, yıllarca kardeş kanının döküldüğü, siyasi parti liderlerinin koltuklarını koruma sevdasıyla uzlaşma yerine düşmanlık üretmeye alışkın olduğu bir ülkede, evet böyle bir ülkede, yepyeni ve demokratik bir vizyonu müjdelemek bakımından eşsiz bir konuşmaydı gerçekten. Film bunu belgelemekle kalmıyor; AK Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın nereden nereye geldiğini göstermesi bakımından da gerçekten ibretlik bir vesika olma özelliğini taşıyor. Çünkü filmde kendisinin bugün hatırlamak istemeyeceği pek çok kare var. İşte bunlardan bir tanesinde şöyle diyor sayın Erdoğan, her zamanki yüksek ses tonu ve kararlı üslubuyla:
“Lider dâhil, altını çiziyorum, sorulanlara cevâb olsun diye açıklıyorum, lider dâhil, milletvekillerinin, belediye başkanlarının, il ve ilçe başkanlarının görev süreleri, onların keyfine ve vicdanına göre değil; parti tüzüğündeki sınırlamalara göre belirlenmiştir. Çünki, ülkesinin siyasal hayatında kalıcı olacağına inanan ve kendisine güvenen her siyasal hareket, kendi teşkilatları içinden ya da ülke topraklarından doğacak yeni insan kaynaklarına da aynı oranda güvenmek zorundadır.”

Film, Arif Nihat Asya’nın bir şiirinden okuduğu dörtlük nedeniyle hapis yatmış ve o günlerde halen siyasi yasaklı bir lider olan Erdoğan’ın bu durumuna atıfla hazırlanan şakacı bir bölümle bitiyor:

Erdoğan bir mitingdedir, mitingin sonuna gelinmiştir ve Erdoğan halka şöyle seslenmektedir:
“Arif Nihat Asya’dan bir dörtlük…”
Mitingdekiler şakayı gerçek sanarak bağırırlar: “Okuma! Okuma!”
Erdoğan:
“Fakat, fakat bizim temel hak ve özgürlükler mücadelemizde şairlerimiz susmasın istiyoruz, şairlerimiz yazsın istiyoruz. Çünki şairleri susan bir millet, evet, kıyameti gelmiş bir millettir!”

Filmi izledikten sonra, gerçekten içim acıdı. Belki şairleri değil ama yazarları, akademisyenleri, gazetecileri, siyasetçileri, sivil toplum örgütleri, meslek örgütleri, sendikaları susturulmaya çalışılan bir milletiz bugün ve eğer Erdoğan haklıysa, kıyametimize doğru gidiyoruz.

Nasıl ölüyor çocuklarımız?

Nasıl ölüyor çocuklarımız?
Fikret Bila

ÜNLÜ Fransız yazar ve filozof Albert Camus’nün “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız insanların nasıl öldüğüne bakın” sözünün anlamını dün bir kez daha yaşayarak gördük…
Adana’nın Aladağ ilçesinde 11 kız çocuğumuz ve 1 eğitmen yanarak can verdi.

Bir tarikata bağlı ortaöğretim kız öğrenci yurdunda çıkan yangında, çocuklarımızın cenazeleri birbirine sarılmış halde, yangın merdiveninin kilitli kapısında bulundu. Bir umut yangın merdivenine yönelmişlerdi ama kapı kilitliydi. 21. yüzyılda cayır cayır yanarak öldüler, cenazeleri kömür gibi olmuştu…

Bu vahim olay, hepimizi tarifsiz acılar içinde bıraktı…

Kabullenilmesi mümkün olmayan bir olaydı.

Yoksulluğun, kimsesizliğin, cahilliğin, çaresizliğin sürüklediği, derme çatma tarikat yurdunda canını yitiren bu yavrularımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Çocuklar masumdur. Melektir, mekânları cennettir.

Anne ve babalarına sabırlar diliyorum, çaresiz anne-babalarına…

Bir umut okusun diye çocuklarını tarikatlara terk etmek zorunda kalan, minik cenazelerini alırken ‘kaderdir’ diye avunmaya çalışan, korkudan doğru dürüst şikâyetçi bile olmayan ana-babalarına…

Geçen yıl Diyarbakır Kulp’ta, Kuran kursunun derme çatma soğuk yatakhanesinde yaktıkları elektrik ocağının devrilmesi sonucu yanarak can veren 6 çocuğumuzun anne-babası gibi… 2008’de Konya’da tüp patlamasıyla çöken Kuran kursu binasında ölen 17 kız çocuğumuzun hiçbiri şikâyetçi olmayan anne-babaları gibi…

Böyle ölüyor bizim çocuklarımız, Albert Camus, çok ucuza…

Babaları da öyle…

Soma’da, Ermenek’te, Zonguldak’ta…

SIKINTI YOKMUŞ!

On yıllardır cemaatlere, tarikatlara bırakılan ‘Milli Eğitim’imizin Bakanı İsmet Yılmaz olayla ilgili olarak konuştu:

“Bir yıl önce denetim yapılmış. Sıkıntı yok. Altı ay sonra da yapılmış. Orada da sıkıntı yok. Gereken dersi çıkaracağız…”

Nasıl sıkıntı yok?

11 çocuk cayır cayır yandığına göre nasıl sıkıntı yok?

Denetim yapılmış!

Peki nasıl bir denetim yapılmış?

MESELA MEVZUAT

Denetim neye göre yapılmış, kim yapmış?

Kim bir şey yok diye rapor yazmış, kim onaylamış?

Türkiye’de Avrupa standartlarında yangın yönetmeliği var…

Ekleriyle birlikte yüzlerce sayfa, çok detaylı bir yönetmelik…

Bu tarikat yurdu binası bu yönetmeliğe uygun muymuş mesela?

Yönetmelik öğrenci yurtlarını, konaklama yerleri olarak tarif ediyor…

Nasıl yapılar olmasını da tek tek yazıyor…

“Kaçış yolları, kapılar ve yangın merdivenleri 120 dakika yangına dayanıklı malzemeden yapılacak” diyor.

“Çatı yangına dayanıklı malzemeden yapılacak” diyor.

“Döşemeler yangına dayanıklı malzemeden yapılacak” diyor.

“Elektrik, su, gaz tesisatı yangına karşı yalıtılacak” diyor.

“Kaçış yolu, kapıları, dumanı 90 dakika sızdırmayacak malzemeden yapılacak” diyor.

“Çok hassas yangın alarm sistemleri kurulacak” diyor.

“Belli yükseklikte ve belli sayıda kişinin barındığı konaklama yerlerinde, yangın kaçış kapıları otomatik açılacak ve dışarıdan içeri girilebilecek şekilde yapılacak” diyor… “Mekanik sisteminde kapı kolu olmayacak, bas-aç mekanizması bulunacak” diyor.

“Otomatik devreye girecek yangın söndürme depoları ve tavanlarda fıskiyeleri olacak ve her zaman suyla dolu olacak” diyor…

Var mı bunlar bu binada?

Çatı ahşap, döşemeler halı, yangın merdiveninin kapısı kilitli…

Malzemeler plastik ağırlıklı…

Nasıl sıkıntı yok!?

EĞİTİM KURTARILMALI

Aladağ’daki yurtta feci şekilde can veren çocuklarımız, bir tarikat binasında kalmak zorunda olan fakir köy çocuklarıydı…

Devlet, yoksul çocuklarımıza çağdaş, bilimsel eğitimi bedava vermek zorundadır. Okul binasını da insan gibi yaşanacak yurt binalarını da sağlamak zorundadır. Sosyal devlet olmanın gereği budur. Devlet bu sorumluluktan kaçamaz, bu kamu hizmetini tarikatlara, cemaatlere, tekkelere, derneklere bırakamaz.

On yıllardır cemaatlerin, tarikatların resmi okullarda da kendi okullarında da yoksul çocukları nasıl teslim aldıklarını, hangi koşullarda barındırdıklarını gördük. En son bu ‘eğitim’den geçmiş ‘çocukları’n 15 Temmuz’da neler yaptıklarını da gördük.

Türkiye geleceğini kurtarmak istiyorsa, önce eğitimini kurtarmalıdır.

Kıyamet Çağı’mızın ütopyası: MARS

Kıyamet Çağı’mızın ütopyası: MARS
Tayfun Atay

Hiç şüphe yok, geleceği karanlık gördüğümüz ve dünyadan ümit kestiğimiz bir zamanda yaşıyoruz.
Bu “distopik” çağ, daha önce defalarca vurguladığımız gibi, fantezileri (sinema ve dizi filmleri) ile de, gerçekliği (IŞİD, Pegida, İslamofobi, İslamofaşizm, Trump, Putin, Le Pen) ile de bir kıyamete doğru doludizgin yol alışın emarelerini karşımıza çıkarıyor.

Elbette emarelerin ötesinde bu bakımdan bilimsel kredisi hayli yüksek bir öngörü de çağın en büyük dehası Stephen Hawking’in geçtiğimiz günlerde basına yansıyan konuşmasında insanlığa hepi topu 1000 yıllık bir ömür biçmesiyle şekillendi.
Eğer insanlık, yaşamını sürdürecek başka bir diyar bulamazsa onun soyunun tükenmesine ramak kaldı demekte Hawking.

İşte tam da bu ifadeyle uyarlı mahiyette, her yanı kıyamete çalan bir dünyada, yine fantezi ve gerçekliğiyle bir “dünya-dışı ütopya” olarak “MARS” huzurlarınızda!..

***

“National Geographic Channel” tarafından yılın en iddialı yapımı olarak hazırlanıp 13 Kasım’da ilk bölümüyle ekrana gelmeye başlayan “MARS”, kelimenin tam anlamıyla gerçeklik ve fanteziyi buluşturmuş bir belgesel-bilimkurgu dizisi.

Mars’ta yaşam “üretme”, hâlihazırda insanlığımızın bir hayali değil, fakat bir “veri”si… Amerika’dan Rusya’ya kadar harıl harıl böyle bir imkânın önünü açmaya yönelik bilimsel çalışma ve araştırmalar yoğunlaşmış durumda.

Dizi bu bağlamda bizi bir yandan bu bilimsel çalışmalardan haberdar etme yolunda 2016’nın “belgesel” gerçekliğini takdim ediyor. Diğer taraftan da bu bilimsel tespit, veri, olasılık ve öngörüler temelinde kotarılmış, 2033’e uzanan Mars’a ilk insanlı seyahat kurgusunu seyrimize sunuyor.

Bir bakıma “Kurtuluş, Mars’ta mı” sorusunu ortaya atan ve buna yanıt arayan bir dizi var karşımızda.

***

Yedi aylık, milyonlarca kilometre süren yolculuktan sonra Mars gezegenine ulaşan; zorlu bir inişte ağır yaralanan kaptanlarını kurtaramayarak kaybeden; böylece “Kızıl Gezegen”in taşlı- tozlu toprağında, eksi 55 derecelik havasında, zehirli mi zehirli atmosferinde 5 kişi kalan bir ekibimiz var. Onlar, Mars’ı insanlığın gelecekteki evi kılma yolunda bir bilimsel arayışa cesurca ve kahramanca öncülük yapıyorlar.
Ama ne yapıyorlarsa da 2016 yılının Mars’la ilgili “bilimsel” gerçekliğine yaslanarak yapıyorlar. O yüzden diziyi izlerken 2033’ün “fantezi”sinin en heyecanlı, ürkütücü, soluk kesici anında birden 2016’nın uzay araştırma merkezlerine, o merkezlerdeki güvenilir bilimcilerin sakin ve serin değerlendirmelerine çekiliyoruz. Sonra tekrar 2033’ün fantastik Mars yüzeyine geri dönüş…

Bu şekilde, bir “fantezi ve gerçeklik” seyrüseferinde artık kendimize dar ettiğimiz dünyadan kestiğimiz ümidi, Mars’ta bir gelecek umuduna havale etmekteyiz.

***

Peki, Mars gerçekten geleceğimizi kurtarabilir mi?..
Eğer soruya “Geçmişimiz” teminat alınarak cevap aranırsa sonucun olumlu olacağını söylemek çok zor.

Evet, belgeselin başında yer alan şu sözler doğru:
“Hayal kurarız. Kimliğimizdir bu… İliklerimize, hücrelerimize kadar… İnşa etme içgüdüsü… Bildiğimizin ötesini keşfetme dürtüsü… DNA’mızda vardır. Okyanusları aştık. Gökleri fethettik. Ve Dünya’da aşılacak sınır kalmadığı zaman da kendimizi yıldızlara fırlattık.”

Doğru… Ama bunları hep iktidar ve hâkimiyet için, yıkım ve tahribat hedefli işlerliğe soktuk. Artık yaşanamaz hale getirdiğimiz Dünya gezegeni bunun açık kanıtı değil mi?!

İnsan, yukarıdaki sözlerle özetlenen türsel yetkinliği ile yeryüzünün nimeti değil lâneti oldu. Dünya’nın “kanser”i haline geldi.

Ama bu öyle akıllı bir “kanser” ki parçası olduğu varlık alanını yok ederken başka kanser hücreleri/dokuları gibi kendi de yok olmak yerine bir başka organizmaya milyonlarca kilometrelik bir sıçrama yaparak yaşamaya devam etmeyi plânlıyor.
“Mars’a seyahat”i böyle okumak da mümkün!..

Ve sonuçta Mars’ın da Dünya ile aynı kaderi paylaşacağını kederlice tahmin etmek de zor değil…

Yani:
Kolla kendini Mars, “İnsan” geliyor!..

Neden bu kadar zor?

Neden bu kadar zor?
Melike Karakartal

18 yaşın altında yapılmış evlilikler, kız çocuklarını “insan” çerçevesinde değerlendiremeyen, hatta değerlendiremediğinin farkında bile olmayan bir kültürün ürünü.
Bir problem söz konusu olduğunda, sorunu çözmek için önce o problemin varlığını kabul etmek gerekir. Ancak bu öyle bir konu ki “çocuk yaştaki kızlara evliliği normal bulan bir kültür” diye söze dökerken veya “küçüğün de rızasıyla” gibi bir kelime öbeği duyarken can acıtıyor.

Bunu kabul etmek zor. Zor ama belirli bir kitlede var olan bir gerçek.
Hatta öyle bir gerçek ki, konunun problem yaratan tarafını anlatmakta zorlanıyoruz. Ortada büyük bir sapkınlık var ve bu sapkınlığın bir “sapkınlık” olduğunu anlatabilmekten bile uzağız; toplumun belirli bir kesimi 18 yaşından önce yapılan evliliklere “Ne var bunda” gözüyle bakıyor.

Ne yazık ki kız çocuklarına yönelik suistimalin “kültür”, “gelenek” adı altında içimize yerleşmiş olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Kız çocuklarıyla evlenmenin adı “suistimal” değil o kültürde. Biraz büyüdüğünde hemen koca bir adama teslim edilmesi, kız çocuğunun hayatının kurtulması anlamına geliyor.

Kız çocuğu kendi başına ayakta durabilecek bir varlık değil o kültürde. Bir varlık da değil hatta, çocuk doğurma makinesi. Ancak evde oturabiliyor, dışarı çıktığında “etraftan söz oluyor”. Annelikle tanımlanıyor ve dört duvar arasında karnında çocuğu, “başında kocası” döngüsüne ne kadar erken girerse, o kadar “kurtulmuş” sayılıyor.

Kız çocuğu, ailenin devamını sağlayacak çocukların üretim merkezi, evi çekip çeviren, ailenin “babasını” rahat ettirmekle görevli bir varlık. Evlenmeden önce babasının, evlendikten sonra kocasının rahatını sağlamakla yükümlü.
Evlenip “kurtulduğunda” kocasına borçlu bile oluyor, o değil mi onu kurtaran, “yalnız kadın”ı yerlere çalan mahalle dedikodularından uzak tutan, “bunu alan olmadı” laflarına bırakmayan…
Kocası değil mi cebinden parasını, üstünde kıyafetini, evinde rahatını eksik etmeyen…

Bakın size “kız çocuğu”nun ne anlama geldiğini yazıyorum. Ben yazmıyorum, ben bunları düşünmüyorum, hafsalam almıyor ama belirli bir kitlede, kız çocuğunun ne anlama geldiğini yazıya döküyorum sadece. Yazarken bile tahammül edemiyorum.
Benim yazarken tahammül edemediğim, düşünürken beynimizin yandığı konu, öyle ya da böyle mecliste bir biçimde çocuk evliliklerini normalleştirecek bir halde tartışılabiliyor.

3 bin somut vakada mağdur olan ailelere çocuk evliliklerinin anormalliğini anlatacağınıza, bu nikahları kıyan imamları meslekten men edeceğinize, kız çocuklarını insan gibi görmeyen “gelenek”i değiştirmek için eğitim politikaları üreteceğinize “Bir seferlik kız çocuklarıyla evliliği affedelim” mi diyorsunuz?

Çocuk yaşta çocuk doğurmuş kız çocuklarına mali yardım yapın madem ortada bir mağduriyet varsa? Kaynak mı yok?
Ben size kaynağı göstereyim. Hani her mevsim başında duvarlara, bulvarlara, kaldırımlara, parklara çiçek ekiyor ve bunları mevsimlik olarak değiştiriyorsunuz ya. Bunu yapmak yerine, belediyelerimiz o 3 bin aileye aktarsın duvar çiçeği için harcanan paraları. Olmaz mı? Birileri bir sene çok zengin olmayıversin mesela. Olmaz mı?

Cehennemin kıyısındaki mahalle…

Cehennemin kıyısındaki mahalle…
Akdoğan Özkan

Modernleşirken, geçmişe ait unsurları koruyamamamız yüzünden, “evinin anahtarını çekinmeden komşusuna teslim eden” bir kültürün egemen olduğu “mahalle” havasını yok ettiğimizi savunan İslamcı düşünce modernizmin bizi karşı karşıya bıraktığı savrulmalar karşısında kendisine uzun yıllar “mahallenin” dışından da epeyce taraftar bulabiliyordu. “Ev dar ise hemen bitişikteki komşunun evini açtığı” geleneksel mahalle, içinde “iyi, doğru ve güzel” unsurlar barındıran bir yerdi sonuçta ve seküler ahlak ölçülerini benimsemiş insanların da itiraz edebileceği bir yer değildi!

Ancak bugün, “iyi, doğru ve güzel” hakkında, ya da genel hatlarıyla “seküler etik” adına umutlu olmaktan epeyce uzak noktaya düşmüş bir haldeyiz. Artık “mahalle” içinde mesele, küçücük çocukları kötülüklerden korumak yerine tecavüzcülerini kollayan hukuki düzenlemeler yapabilmeyi içine sindirmeye kadar dayanmış durumda.

Bu, Osmanlı’dan miras alınan ve yüceltilen geleneksel “mahalle” havasının dibine kibrit suyu ekmeye ve onu “çözülüşe” götürmeye varan bir durum, ama gelin görün ki, o mahallede, bunu görebilen insan sayısı da son derece az! Toplumun bir kesiminin diğer bir kesimine tecavüzün, hırsızlığın ve hak gaspının kötü bir şey olduğunu kanıtlamaya çalıştığı yerin mahalle değil olsa olsa cehennem olabileceğini gören insan sayısının 80 küsur yıllık cumhuriyetimizde çok daha fazla olması ümit edilirdi! Ama olmuyor işte!

Tam bu noktada, şu eski “mahalle baskısı” tartışmasını hatırlamakta fayda görüyorum. Zira o tartışma bugünü nedenleriyle anlamaya yönelik önemli ipuçları da barındırıyor.
Prof. Dr. Şerif Mardin, bundan 8 yıl önce başlattığı “mahalle baskısı” tartışmasında aslında bunun bir kavramdan öte zamanla değişen bir “teşkilatlanma biçimi” olduğunun özellikle altına çizmişti.
Ancak Mardin, tartışmanın sosyolojinin alanı içinde tartışılmamasından rahatsız olmuş, kavramın doğrudan politik bir zeminine çekilerek iktidar partisine muhalefet etme aracı olarak kullanılmasından duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirmişti.

Bu rahatsızlıktan hareketle de, 23 Mayıs 2008 tarihinde düzenlenen “Prof. Şerif Mardin: Mahalle Baskısı, Ne Demek İstedim?” başlıklı toplantıda, aşırı popülarize edildiğini düşündüğü sözleriyle tam olarak ne demek istediğine açıklık getirmeyi denedi. Söz konusu toplantıda deneyimli gazeteci Ruşen Çakır’ın yönelttiği soruları yanıtlayan Mardin, “mahalle baskısı” kavramıyla işaret ettiği “teşkilatlanma biçiminin” Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve de 2000’li yıllara nasıl değiştiğini kabaca anlatmıştı. Şerif Mardin, “mahalle” üzerine çalışmalar bağlamında Türkiye’de sosyologlara çok iş düştüğünü düşünüyordu. Hatta 2010-2011 yılları arasında NTV’de yayımlanan “Gerçek Orada Bir Yerde” isimli TV programının birinde, mahallelerdeki “ağabeylik”” müessesesinin sosyolojik olarak hiç çalışılmadığının altını da çizerek bu bakir alanın bize çok şey söyleyeceğini ve muhakkak el atılması gerektiğini ifade ediyordu.

Belli ki, “mahalle” sadece bir mahalle değil, kompleks bir alandı. Aslında mahalle, Şerif Mardin’in söylediklerinden bağımsız olarak, giderek kendisini daha çok görünür kılmaya başlamış bir alandı. Hrant Dink cinayetinden (ve bu cinayetin neredeyse tüm sanıklarını bünyesinden çıkarmış bir mahalleden –Pelitli’den) 15 Temmuz tarihli “darbe girişiminin” bastırılmasında işlediğini gördüğümüz yerel mekanizmalara kadar, toplumsal olaylarda farklı biçimlerde rol üstlenmiş bir kavram ve müessese idi.

Şerif Mardin’e göre, mahallenin bu kompleks niteliği hem bugün hem de dün için geçerliydi. Osmanlı’ya baktığımızda, mahallenin yalnızca insanların yaşadığı bir mahalden ibaret olmadığını; içindeki camisiyle, caminin imamı ve o imamın okuduğu kitaplarla, tekke ve tarikatlarla, hatta külliyeler ve esnafla bütünlüklü bir şekilde işleyen bir yapı görüyorduk.

Osmanlı’nın mahallesini en iyi incelemiş bilim insanlarımızın belki de başında, yıl içinde kaybettiğimiz Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık geliyordu. İnalcık mahalleyi Müslümanların (ya da diğer dini cemaatlerin) özel hayatlarını yaşadıkları alanlar olarak tarif ediyordu. Devlet memurları buralara ara sıra gidiyordu. Buradaki kamu işleri mahallenin seçtiği ve kadının onayladığı kethüda ile imamdan soruluyordu.

Ancak Cumhuriyet ile birlikte Osmanlı’nın geleneksel mahalle yapısına bir rakip gelmişti. Zira yapıya öğretmen, okul, öğrenci, öğrencinin kitabı vd. bileşenler dahil oluyordu. Mahalle değişiyor, eski yapının yerine Cumhuriyetin kattığı yeni bileşenler sayesinde yeni bir yapı geliyordu. Lakin Cumhuriyet’in 80 küsur yıllık seyri içinde, bu iki yapının rekabetinde öğretmenle temsil olanın aleyhine bir durum, bir gerileme söz konusuydu. Cumhuriyet’in mahallesi geriliyordu.

Peki bunun nedeni neydi?
Mardin, bu konuda bugün sekiz yıl öncesinden de önemli hale geldiğini düşündüğüm şu saptamayı dile getiriyordu:
“Cumhuriyette iyi, doğru ve güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok. (…) Avrupa’da yüzlerce sene, binlerce sene dindar olsun, dindar olmasın insanlar her iki grup da ve bu arada bilhassa laiklik içinde diyebileceğimiz grup, iyi, doğru ve güzel konusunda tartışmalara girişmiş ve bu konuda binlerce, on binlerce sayfa yazmıştır. (…) Bizim cumhuriyet öğretimizde iyi, doğru ve güzeli derinliğine araştıralım diye bir şey yok. Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. Şimdi bu çok önemli bir şey; binlerce sayfa felsefi tartışma vs. bulmadığınız zaman ne kalıyor bu değerleri insanların birbirlerine karşılıklı olarak üstlerine almasında, göz kalıyor, bakma kalıyor… Göz ile bakma paradoksal olarak mahalle baskısının önemli unsurlarından biriymiş gibi geliyor. Çünkü gerçekten orada çok önemli bir rolü var. Fakat aynı zamanda şunu da unutmamak lazım: öğretmenin dünya görüşünde iyi, doğru ve güzel olmayınca işte orada olan diğer elemanlar devreye giriyor.”

Ne giriyor devreye? Bir topluluğu göz ile inşa etmek giriyor. Neye göre? Statik bir İslam ahlakı anlayışına göre! İşte bu anlayışın yeniden devreye girdiği mahalle bugün sekiz yıl öncesinden dahi daha sert bir biçimde yeniden örülüyor.

Bunun bir nedeni, iktidarın bunu (“dindar ve kindar nesil” yaratmaya da uygun bir şekilde) böyle uygun görmesiyse, bir diğer nedeni de, Cumhuriyet rejiminin tepeden inmeci, buyurgan tavrı ile hem toplumun kendine özgü sistematiğini anlamaktan hem de “yeni” toplumuna vazedeceği yeni ve seküler ahlak değerlerini ortaya koymaktan uzak durmuş olması. Bu konuda bir çaba, bir teşvik içinde olmayışıyla da, Cumhuriyet’in mahallesine ancak kırılgan bir biçimde yeniden form verebilmiş olması.

Kant, aklını kullanma cesaretini gösteren ve bu yolla iyi ile kötünün ayırt edilmesini sağlayan, eleştirel yargı koyabilen insan aklının ahlaki yükümlülüklerin de temeli olduğunu söylüyordu. Cumhuriyet, bu konuyu dert edinmemiş, cumhuriyet aydını da insan aklının ahlaki yükümlülüklerini ve temellerini güçlendirme arayışında olmamış, bunu tartışmamıştı.

Olmayan sadece doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin kavram çiftleri üzerine akademik alanda ontolojik, epistemolojik ve etik tartışmalar değildi. Olmayan, aynı zamanda bu tip tartışmaları entelektüel çabaların ötesine, okula ve öğrenciye taşıma, bireyi küçük yaştan itibaren seküler ahlak ilkeleri ile donatma ihtiyacı idi. Cumhuriyet Türkiye’si örgün eğitimde doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin’e yer vermemişti.

Galiba bunlar olmayınca da, mahalle bireylerinin tutum ve davranışlarında seküler ahlaki normların gözetilmesini beklememiz pek mümkün olamamıştı. Bunun bir sonucu olarak, “mahalle baskısı” dediğimiz olgu akacak mecrasını kolaylaştıran fırsatları bulduğunda giderek daha baskın hale geçmişti.

Bu arada mahalle merkezli teşkilatlanma biçimine özel önem atfeden siyasal İslamcılar toplumun yeniden inşasında önemli bir rolü de coğrafyamızın en küçük yerel birimi olan mahallenin temsilcileri olan muhtarlara biçmişti.

Mahalle biriminin devlet nezdindeki temsilcilerinin Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda düzenli bir biçimde ağırlanmasını da böyle bir çerçevede anlayabiliriz belki. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Murat Belge’nin bir yazısında belirttiği gibi, belki bu toplantılarda “form tutuyor, temayüz ediyor.” Ama bundan daha da önemlisi, belli ki yaptığı önemli çıkışlarda verdiği mesajlarının “mahalle”ye taşıyıcılığını aslen bu kitlenin yapmasını umuyor, bekliyor.

Osmanlı’da kethüdaların başlıca görevleri loncayı ya da mahalleyi hükümete karşı temsil etmek ve hükümetin emirlerini üyelerine bildirerek uygulanmasını sağlamak ise günümüzde benzer bir rol mahallenin muhtarlarına biçilmek isteniyor.

Başta da dediğim gibi, bugün “iyi, doğru ve güzel” hakkında, ya da genel hatlarıyla “seküler etik” adına umutlu olmaktan epeyce uzak bir noktadayız. Artık mahallede mesele küçücük çocukları kötülüklerden korumayı dert etmek yerine tecavüzcülerini kollayan hukuki düzenlemeler yapabilmeye kadar dayanmış durumda. İşin acısı, mahallenin muhtarlarından da bu konuda bir ses çıkmıyor!

Bu, yüceltilen geleneksel Osmanlı mahallesinin dibine kibrit suyu ekmeye varan, bizi cehenneme bir adım daha yaklaştıran bir durum. Ancak bir cehennemin kıyısında da olsak, buradan çıkış için doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin üzerine düşünmekten, düşündürmekten ve ısrarla iyiyi, doğruyu ve güzeli savunmaktan başka bir yol yok gibi gözüküyor.

Başkanlığı övenler ofsayta düştü…

BAŞKANLIĞI ÖVENLER OFSAYTA DÜŞTÜ!..
Mehmet Tezkan

Hüseyin Yayman’ı hatırlarsınız.. Bir ara ekranlara çok sık çıkardı..

Akademisyendir..

Türkiye’nin toplumsal yapısı, muhafazakârlık ve Kürt sorunu konusunda önemli çalışmaları vardır..

İktidara yakındı..

Çözüm sürecinde kurulan akil insanlar heyetindeydi..

7 Haziran seçimlerinde AKP milletvekili oldu..

1 Kasım’da listeye giremedi ama Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı görevine getirildi..

***

Bu kadar bilgiden sonra gelelim konumuza..

Hüseyin Yayman’ın yeni bir çalışması yayımlandı..

Adı: Türkiye’de devlet reformu ve başkanlık sistemi..

***

Kitabın son bölümünü başkanlık sistemine ayırmış.. Başkanlık sisteminin faydalarını sıralamış..

Birinci sıraya istikrarlı yönetim ve güçlü iktidar meselesini koymuş..

Demiş ki; Başkan ve parlamento iki ayrı seçimde belirli sürelerle işbaşına geldikleri ve aralarında katı bir ayrım olduğu için daha istikrarlı ve güçlü bir yönetim oluşuyor..

ABD gibi..

İyi de iktidarın önerisi böyle değil..

İktidar başkanla meclisin aynı anda seçilmesini öngörüyor.. Birbirinden bağımsız değil, birbirine bağımlı seçim anlayışını öneriyor..

Başkanlık modeline ilk gediği açıyor..

***

Yayman demiş ki; Milletvekilleri sadece yasama ve denetleme faaliyetleriyle ilgileneceği için parlamentonun etkinliği artacak..

İktidarın medyaya sızan taslağında denetim yok.. Gensoru müessesesi falan yok.. Yürütmenin yasamaya hesap vereceği alan yok..

***

Yine demiş ki; Başkanlık sisteminde meclis kanun yapma ve bütçeyi belirleme gibi iki yetkiyi tekelinde tutarak başkanı kendisine bağımlı/muhtaç bırakıyor..

Bizde böyle olmayacak..

Başkan meclise bağımlı/muhtaç olmasın diye başkana başkanlık kararnamesi çıkarma yetkisi verilecek..

KHK gibi..

Yasa..

Burhan Kuzu bunun gerekçesini ‘Obama gibi olmasını istemeyiz’ sözleriyle açıklamıştı..

***

Yayman diyor ki; Latin Amerika ülkelerinde başkanlık modeli olması gereken ilkelerden uzak.. Bu ülkelerde başkanın kanun yapma yetkisi var..

Bizde de olacak..

***

Yayman Hoca, başkanlık sistemini överek ofsayta düşmüş.. Sadece o değil, başkanlık sistemini ekranlarda şiddetle savunanlar da ofsayta düştü..

Niye mi?

İktidarın getirmek istediği model başkanlık sistemi değil de ondan..

Ne?

Tam ve güçlendirilmiş başkanlık sistemi..

Muhtar seçimi de yapmayalım!..

İktidar, OHAL’e dayanarak KHK ile rektörlük seçimini kaldırmıştı..

Gerekçesi?

Üniversitelerdeki rektörlük seçimlerinin ‘gruplaşmalara’, ‘hizipleşmelere’ ve kırgınlıklara’ yol açmasıymış..

Bu sebeple olsa gerek, Boğaziçi Üniversitesi’nde oyların yüzde 86’sını alan Gülay Barbarosoğlu rektör yapılmadı..

Seçime katılmayan Mehmet Özkan rektörlüğe atandı..

Bu durum hükümet sözcüsü Kurtulmuşa soruldu…

Cevabı..

‘Şimdi biliyorsunuz, rektör seçimleri konusunda geçtiğimiz dönemlerde her rektör seçimi sırasında maalesef kamplaşmalar olur, fikri-ideolojik anlamda da değil çoğu zaman şahıslar üzerinde oluşan öbeklerdir. Bu tartışmalar birkaç yıl devam ederdi. Bunların ne kadar çok üniversitelere zarar verdiğini biliyoruz. Bu anlamda KHK çerçevesinde öğretim üyeleri arasında bir bölünmenin gündeme getirilmemesi adına (…) Farklılıkların, gerginliklerin ortaya çıkmaması adına böyle bir KHK çıkarıldı.’

***

Türkiye ortalamasının çok üstünde eğitim seviyesinde insanların katıldığı seçim..

Bölünmeye, gerginliklere, kutuplaşmaya neden oluyorsa..

Üniversitelerde seçim bu sebeple kaldırıldıysa..

Muhtarlık seçimini de kaldıralım..

Mahallede, köylerde hayli hayli gerginliğe neden olur..

Eğitim seviyesi düşük yerlerde kavga çıkartır..

İlçe belediye başkanlığı seçimini de kaldıralım..

Kutuplaşmaya neden olur.. İlçe bölünür..

İl belediye başkanlığı seçimlerini de kaldıralım..

Husumetlere neden olur.. Şahıslar üzerine öbekleşmeler olur..

Sanki kampüste PKK’lılar yakalandı

Boğaziçi Üniversitesi’nde 200’e yakın öğrenci bu durumu protesto etmek istedi..

Kayyum rektör istemiyoruz diye pankart açmışlar..

Güney Kampüsü’nden Kuzey Kampüsü’ne yürümek istemişler..

Polis izin vermemiş.. Üç kişilik gruplar halinde kaldırımdan yürüyün demiş..

İtirazlar falan..

Görüntüleri izledim.. Polis öğrencilerin arasına bir daldı ki; görmeyin..

Elebaşı gördüğü kişilerin üzerine çullandılar.. Yere yatırdılar, yaka paça yerde sürükleyerek gözaltına aldılar..

Zannedersin ki; PKK’lı teröristleri yakaladılar..

Zannedersin ki; eylem hazırlığındaki IŞİD’lilere müdahale ettiler.

***

Bırakın, insanlar protesto hakkını kullansın..

Bırakın, insanlar bir şeylere itiraz edebilsin..

200 öğrenci yürüse memleket mi batardı!..

Leonard Cohen; anlarız ki bir gün herkes yeniliyordur…

Leonard Cohen; anlarız ki bir gün herkes yeniliyordur…
Reha Muhtar

Hepimiz acıklı bir şarkıyı severiz…

Herkes yenilgiyi tadar…

Kimsenin tam istediği gibi bir hayatı olmaz…

***

Hepimiz sahnenin ortasında kendi kahramanımız olarak yeni role başlarız…

Ve zamanla kenara itilir kalırız…

***

Zaman geçer, kahramanımız yenilir…

Hikaye değişir, tepetaklak olur…

Ve biz neden bize bir konuda rol verilmediğini merak ederiz…

***

Hatta neden rol istemediğimizi…

Herkes bunu yaşar ve bir şarkının tatlı kaşığıyla verilme anındaki duyguya benzer bir şekilde kalpten kalbe bir yol açılır…

***

O zaman daha az dışlanmış hissederiz kendimizi…

İşte herkes gibi bu olup biten lanet olası şeylerin, yaşamın olağan adımları olduğunu söyler dururuz…

***

Ve bu zincirin parçası olduğumuzu kabulleniriz…

Anlarız ki herkes yeniliyordur…

Leonard Cohen

*****

LEONARD COHEN’İN MARİANNE’LA HYDRA ADASINDA BAŞLAYAN UNUTULMAZ AŞKI…

Atina’ya; Ege’de en yakın adaların başında gelir Hydra adası…

Leonard Cohen Hydra adasında hayatına ve şarkılarına ilham veren Marianne’la karşılaştı…

***

1950’lerde Marianne İhlen, Norveçli yazar olan erkek arkadaşı Axel Jansen ile Oslo’da yaşıyordu…

İki sevgili bir süre sonra, her şeyi Norveç’te bırakıp, Yunan adası Hydra’ya taşınma kararı aldılar…

***

Böylelikle Axel Jansen kitap yazması için gerekli ilhamı Ege denizinin ortasındaki adada bulacaktı…

İki sevgili Hydra adasında ev aldılar…

Çocukları oldu…

***

Birçok arkadaş edinmişlerdi Ada’da…

Ancak bir süre sonra, Axel Jansen başka bir kadına aşık oldu…

Marianne’ı o kadın için terk etti…

***

Marianne, Hydra adasında 6 aylık çocuğuyla başbaşa kaldı…

Leonard Cohen ile bu sıralarda tanıştı…

Marianne bir gün marketten alışveriş yaparken, Cohen kadını gördü…

***

Marianne’a, kendi arkadaş grubuna katılmak isteyip istemediğini sordu…

Marianne “olur” dedi…

***

Büyük aşkları böyle başladı; Marianne’la, Leonard Cohen’in…

Cohen; Marianne için “gördüğüm en güzel kadındı” dedi…

***

Hydra adasında bir süre birlikte yaşadılar Cohen’le Marianne…

Cohen daha sonra Marianne’ı Norveç’e Oslo’ya götürdü…

Kendisi de Kanada’ya döndü…

***

Ancak bir süre sonra sevgilisinin yokluğuna dayanamadı…

Bir telgraf çekti Marianne’a,

-“Evim arabam her şeyim var…” diyordu telgrafında;

-“Ama sen eksiksin…”

***

Marianne’ı çocuğuyla beraber Kanada’ya çağırdı…

Amerika, Kanada ve Yunanistan üçgeninde bir hayat yaşadılar Cohen’le Marianne…

*****

“VÜCUTLARIMIZIN BİZİ TERKEDECEĞİ ZAMAN GELDİ MARİANNE…”

Marianne yıllar sonra lösemi oldu…

Ölecekti…

Cohen geçtiğimiz Ağustos ayında ölmekte olan Marianne’a hitaben şu mektubu yazdı;

“Söyledikleri gibi, gerçekten çok yaşlanıp vücutlarımızın bizi bırakacağı zaman geldi Marianne…

Zaten çok yakında arkandan geleceğimi düşünüyorum…

Biliyorum ki çok yakınındayım ve elini uzatsan, benim elime değebilirsin…

***

Ve biliyorsun ki seni bütün o güzelliğin ve bilgeliğinle her zaman sevdim…

Ama zaten fazla bir şey söylemem gereksiz…

Sen zaten bunları biliyorsun…

***

Artık sana sadece iyi bir yolculuk diliyorum… Hoşçakal eski dostum…

Sonsuz aşkla yeniden görüşene kadar…”

Leonard Cohen

Ağustos 2016

*****

HOŞÇAKAL MARİANNE, BU BAŞLADIĞIMIZ ZAMAN… GÜLMEK VE AĞLAMAK VE AĞLAMAK…VE HER ŞEY YİNE GÜLMEK İÇİN…

Leonard Cohen unutulmaz sevgilisi Marianne için “Sol Long Marianne” isimli bir de şarkı yazdı…

***

“Pencereye gel(meyecek) misin, küçük sevgilim?.. Avuç içini okumak isterdim

(Biliyorsun) bir çeşit çingene olduğumu düşünürdüm…

Beni eve götürmene izin vermemden önce

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman…

Gülmek ve ağlamak ve ağlamak..

Ve her şey yine gülmek için…

***

Peki, seninle yaşamayı sevdiğimi biliyorsun… Ama çok çok fazla unutmama sebep oluyorsun…

Meleklere dua etmeyi unutuyorum…

Ve sonra melekler de bizim için dua etmeyi unutuyorlar…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman

Gülmek ve ağlamak ve ağlamak..

Ve her şey yine gülmek için…

***

Neredeyse gençtik tanıştığımızda…

Yeşil leylak rengi parkın derinliklerinde…

Bir “haç”mışım gibi bana sarıldın…

Biz karanlık boyunca diz çökerek giderken…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman… Gülmek ve ağlamak ve ağlamak…

Ve her şey yine gülmek için…

***

Şimdilik senin gizli aşkına ihtiyacım var… Yeni bir traş bıçağı gibi soğuğum…

Sana kıskanç olduğumu söylediğinde beni terk ettin…

Cesur olduğumu hiç söylememiştim…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman… Gülmek ve ağlamak ve ağlamak…

Ve her şey yine gülmek için…

***

Gerçekten çok tatlı birisin…

Gittiğini ve ismini yeniden değiştirdiğini görüyorum…

Göz kapaklarımı yağmurda yıkamak için… Bu dağ yamacının tamamını henüz tırmanmamışken…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman…

Gülmek ve ağlamak ve ağlamak…

Ve her şey yine gülmek için…

***

Hoşçakal Marianne, bu başladığımız zaman Gülmek ve ağlamak ve ağlamak,

Her şey yine gülmek için…”

***

Parçanın ismi So Long Marianne’dı…

Marianne Ağustos 2016’da vefat etti…

Leonard Cohen ona yazdığı veda mektubunda; “Çok yakında arkandan geleceğimi düşünüyorum Marianne…” demişti…

Leonard Cohen dün sabah hayata veda etti… Marianne’ın yanına gitti…

A Thousand Kisses Deep…

İzmir, Antalya, Beşiktaş ve Kadıköy Clinton’a oy verdi…

İzmir, Antalya, Beşiktaş ve Kadıköy Clinton’a oy verdi…
Murat sevinç

Amerika’nın seçimi tüm dünyayı yakından ilgilendiriyor. Bu nedenle Türkiye’de de sonuçlar belli kesimlerde yankılandı, şaşırttı ya da sevindirdi. ‘Eşek’ (Demokratlar) ile ‘Fil’ (Cumhuriyetçiler) arasındaki mücadeleyi, su katılmamış bir para babası maganda kazandı.

Bu niteliği bir yana, propagandasını bir ölçüde göçmen, yabancı ve özellikle Müslüman göçmen düşmanlığı üzerine kuran biri Trump.

Türkiye’nin göz önündeki siyasal İslamcıları ile havuz medyası ise Trump’ın kazanmasına sevindiler. Açıkça İslam/Müslüman düşmanlığı yapan birinin ABD’nin başına geçmiş olmasının söz konusu kesimde yarattığı sevinç, eğer bir zekâ sorunu yoksa ki hiç sanmıyorum, Trump’ın ekonomi alanındaki vaatlerinin ‘bize yaracağı’ varsayımı bir yana, büyük ölçüde ‘insan hakları alanındaki’ baskının hafiflemesi ‘olasılığı’ ile açıklanabilir. Gerçi ‘baskı’, çoğunlukla ‘Endişeliyiz’ ile ‘Az daha endişeliyiz’ arasında bir yerdeydi, ancak gönül istiyor ki bu dahi olmasın!

Seçim öncesinde dış basında epeyce ve az da olsa Türkiye’de değerlendirme/tahmin yazısı çıktı. Türkiye’den bir yazı önermek isterim. Birikim Güncel’de yayınlanmıştı aylar önce. Görkem Özizmirli’nin Sanders ve Trump değerlendirmesi, ABD’yi tanıyan, sistemi iyi bilen birinin saptamaları. Buraya bırakıyorum.

Tabii bundan sonraki yazılar, ‘Nerelerde hata yapıldı?’ minvalinde olacaktır. Trump yalnızca ırkçılardan, Amerikan sağcılarından, yobazlarından değil, Demokratlar’ın siyasi/ekonomik tercihlerinden şikâyetçi, örneğin milyonlarca insana sosyal güvence sağlamaya yönelik ‘Obamacare’e tepki duyan beyaz orta sınıftan da azımsanmayacak destek buldu. Yalan söylemekten hiç çekinmeyen bir işadamı olan Trump, kampanyasında muhtemelen hiçbir zaman yerine getiremeyeceği vaatlerde de bulundu. Özellikle Müslümanlara dair fantezilerini yaşama geçirebileceğini düşünen pek yok sanırım. Yine de KKK (Ku Klux Klan) temsilcilerinin sevincine bakılırsa, göçmenlerin, Müslümanların ve zencilerin pek de mutlu olmayacağı kesin. Özellikle Obama’dan sonra.

Haliyle Trump, dünya ve kendi ülke nüfusunun kalabalık bir kesimi için baş belası olabilecek biri. Ancak bunu söylerken şunları da ihmal etmemek gerekiyor: Hem ‘Dünya ABD’den büyük’ hem de ABD yerleşmiş siyasal/toplumsal gelenekleri olan ‘federal’ bir devlet. Eyaletler son derece güçlü, her birinin kendi anayasası var ve ABD’de anayasa değiştirmek son derece zor bir iş. Federal devlet ne denli güçlenirse güçlensin (ki tarih içinde güçlendi), federe devletler (eyaletler) kendi yetkileri konusunda çok kıskanç.

Amerikan siyasal gelenekleri ve sistemin nasıl işlediği (yani Trump’ın anayasal yetkileri) konusunda başka yazı kaleme almaya çalışacağım. Şimdilik şu kadarını hatırlatmak yeterli olur. Trump’ın seçim kazandığı belli olunca Clinton telefonla arayıp kutladı. Obama, kutladı, ülke menfaatleri için destek olunması gerektiğini belirtti ve Beyaz Saray düzenini anlatmak için kendisini davet etti. Herhalde ikisinin de müteahhitten nefret ettiğini tahmin etmek güç değil.

Buna karşın ABD’de hiçbir Demokrat siyasetçi şu ana dek, örneğin Trump’ın oyları silip süpürdüğü Güney Dakota eyaleti seçmeni için ‘şerefsiz’ demeyi akıl edemedi! Ya da Louisiana’da yaşayan Demokrat seçmenler, ‘Şimdi bizim çocukları rahip yapar bunlar’,’ ‘İçkili lokantalarda sorun çıkacakmış’ kaygısı taşımıyor. Ayrıca bir iki gündür pek çok yerde Trump karşıtı gösteriler de yapılıyor. Şu ana dek sesini yükselten Demokrat Parti seçmenini hiç kimse vatan hainliği ile vs. itham etmedi.

Bu yazıda yalnızca ABD’deki başkanlık seçimi ‘kurallar’ına ve çok kısaca halihazırdaki sonuçlara ilişkin bazı istatistiklere yer vereceğim. Bu arada unutmadan, Temsilciler Meclisi ve Senato seçimlerinde de Cumhuriyetçiler çoğunluğu sağladı!

Merkezi ve yerel düzeyde tam bir ‘önseçim/seçim cenneti’ olan ABD’de başkanlık seçimi de iki dereceli. ‘Derece’ ile ‘tur’ arasındaki fark şudur: İki turlu seçimde aynı seçmenler, ilk turda sonuç alınamazsa ikinci kez oy kullanır. Fransa’da ve Türkiye’deki cumhurbaşkanı seçiminde olduğu gibi. İki ‘dereceli’ seçimde ise oy veren milyonlarca seçmen ‘ikinci seçmenleri’ seçer ve geriye çekilir. ABD’de o ikinci seçmenler, başkanı belirlemek için oy verir. ABD’de şu anda (Kasım ayının ilk Pazartesi’nden sonraki Salı günü), başkanlık seçiminde oy verecek ‘ikinci seçmenler’ seçildi. Yani oylar adaylara değil, ikinci seçmenlere verildi. Şimdi seçilmiş olan 538 kişi, Aralık ayında (ikinci Çarşamba’dan sonraki Pazartesi günü) eyalet merkezlerinde toplanıp oy verecek.

Tabii, ‘bağlayıcı vekâlet’ olmadığı için bu insanların ‘fikir değiştirmesi’ mümkün! Ancak, her parti için ‘blok liste’ halinde seçilen ikinci seçmenler, bunu hemen hiçbir zaman yapmıyor. ‘Hemen hiçbir zaman’ diyorum, çünkü daha önce bazı seçimlerde bir ayda fikir değiştiren fırıldaklar oldu ama sonucu değiştirecek sayıda değildi.

538 ikinci seçmenin Aralık ayında eyaletlerde kullanacakları oylar, 6 Ocak’ta öğle vakti (13.00) Kongre birleşik toplantısında (Senato ve Temsilciler Meclisi) sayılacak ve başkanlık kesinleşecek. Görüldüğü gibi, bugün aslında kimin başkan olduğu belli ancak ‘kesinleşmesi’ hayli dolambaçlı. Sonrasında yemin töreni vs… Neden 538 ikinci seçmen derseniz: Eyaletler Kongre’deki temsilci sayıları kadar ikinci seçmen seçiyor. Senato’da 100, Temsilciler Meclisi’nde 435 üye var. Üç üye de Washington DC (District of Columbia)’den.

İki dereceli seçim, matrak bir yöntem. Tarihsel nedenleri olsa da, doğrusu zaman zaman büyük haksızlıklara da neden oluyor. Şu an olduğu gibi. Clinton daha fazla oy almış olmasına karşın seçimi kaybetti. Yanlış okumadınız! İki dereceli seçimde, oyların çoğunluğunu alıp ikinci seçmenliklerin daha azını kazanmak mümkün olabiliyor. Bu sonucu yaratan etmen, bazı eyaletlerde çok az farkla, bazılarında büyük farkla seçilmek ve eyalet seçmen sayıları arasında epey fark var.

Şu anki saçmalık ABD tarihinde üç kez yaşanmıştı. 1876’da Hayes, 1888’de Cleveland ve 2000’de Bush (W olanı!), daha az oyla başkan oldular. Trump dördüncüsü. Clinton toplam oyun yüzde 47.7’sini, Trump ise yüzde 47.5’ini aldı. Adı üzerinde, saçmalık. Ancak ABD sistemi buna neden olabiliyor.

Oy dağılımlarına eyaletlere vs. bakınca Trump’ın, beyaz işçi sınıfından ve kaygılı beyaz orta sınıftan oy aldığını görülüyor. Kozmopolit ve daha eğitimli yerlerde ise Clinton öne geçiyor. Erkekler (neden acaba!) Trump’a, kadınlar büyük farkla Clinton’a yöneldi. 18-29 yaş arası seçmen yani gençler yüzde 55 oranında Clinton’a, 65 yaş üzeri seçmen yüzde 53 oranında Trump’a oy verdi. Yaşlılar, aynen Brexit’te olduğu gibi yine ‘baş belası’ anlayacağınız ve gençlerin yaşamını karartmaya devam ediyorlar. Trump’a oy verenlerin yüzde 58’i beyaz. Hispanikler ve Asyalılar yüzde 65 ile Clinton dedi. Zenciler’in Clinton’a desteği yüzde 88!

ABD haritasında, Clinton sahillerden daha çok oy aldı. Bodrum, Antalya, İzmir Clinton’a; Yozgat, Kırşehir, Trabzon, Urfa vb. Trump’a iltifat etti anlayacağınız. Ha tabii bir de ‘şezlongcular’ var!

Bu konuya devam etmek iyi olabilir…

Sonuç, ABD’nin başında para babası, cinsiyetçi bir maganda müteahhit, Rusya’nın başında at ve ayı üzerinde çıplak poz veren KGB emeklisi. Fransa’da Le Pen mutlu, Sarkozy güçleniyor. Toplumlar (doğrusu, ‘seçmenin’ bir kısmı!), kapitalizmin vardığı son aşamada yaşadıkları cinnet haliyle davranmaya devam ediyor. Sonumuz hayrolsun!

Yazı önerisi: Trump’ın seçildiği belli olunca Guardian’da yayınlanan ‘Dünya için kara bir gün’ başlıklı ‘başyazıyı’ öneririm. Özellikle ilk cümlesi her birimiz için çok ‘manidar!’ Buraya bırakıyorum.
https://www.theguardian.com/commentisfree/2016/nov/09/the-guardian-view-on-president-elect-donald-trump-a-dark-day-for-the-world