Can, kan, vicdan kaybı…

Can, kan, vicdan kaybı…
Kanat Atkaya

CAN kaybediyoruz, kan kaybediyoruz, vicdanı kaybediyoruz.
İdeolojisiyle birlikte cehennemin dibini boylayasıca terör bu kez 42 can aldı, 239 yaralı bıraktı ardında “son resmi açıklamalar ışığında”…

Kararan, endişe ve umutsuzluğun açtığı yaralarla kan kaybeden milyonlarca ruhlarımızı saymıyorum bile…
Son 7 ayda sadece İstanbul’da 6 “büyük” terör saldırısı yaşandı ve ne yazık ki hepimizde bunun son olacağına dair hiçbir inanç kırıntısı bulunmuyor.

“Yılmayacağız, boyun eğmeyeceğiz, yenilmeyeceğiz, alışmayacağız bu karanlığa” deniyor ‘Ah!’lar ve ‘Of!’lar” eşliğinde…

SESİMİZ GÜRLEŞMİYOR, TİTRİYOR
Ama nefesimizi tutarak, kalan sabrımızı tütün niyetine acımızın üstüne basarak bu sözleri tekrarlarken sesimiz giderek gürleşmiyor, daha da titriyor işte…

Can kaybediyoruz, kan kaybediyoruz…
Bir de vicdanı kaybediyoruz ki; gelecekle ilgili kaygıları körükleyen, umutsuzluğa kapı aralayan da bu zaten…

Böylesine büyük bir acının ardından bile kamplarımızda toplaşıveriyoruz.
Öfkemizi, acımızı karşı kampta gördüklerimizin üstüne yığarak haklılık savaşlarından muzaffer çıkacağımızı düşünüyoruz.

VEKİLİN TEMENNİSİNE BAK!
“Biri de istifa etsin!” isyanı suç haline gelebiliyor mesela.
Bir vekil (ismi hiç lazım değil muhteremin!) daha patlayan bombaların, silahların dumanı tüterken “Eleştirenler umarım böyle bir patlamada can verirler” diyebiliyor.

Ağzından filan kaçmıyor bu vicdanını kaybetmiş sözler, sosyal medyadan duyuruyor bu gerzekçe “temenni”sini!
Günlük siyasi avantajlar sağlamak için neredeyse rutine bağlanan acıları sorgulamaya kalkanların üstüne çullanmaktan utanmıyoruz, sıkılmıyoruz…

İLERİ ZEKÂ TESPİTLER
Canından can kopmuş insanların ciğer yangını sürerken “Artık havayoluyla seyahat etmek işkence haline gelir” veya “Ay bitti turizm!” gibi ileri zekâ belirtisi tespitlerimizi dizginlemeyi beceremiyoruz…

Sonra bir de taksicilerin can pazarında yolcu taşımak için “adam başı 100 lira” veya “100 dolardan aşağı kontak açmam” dedikleri gibi “iddialar” var.

“İddia” diyorum çünkü henüz kanıtlanmadı, “iddia” diyorum çünkü içimdeki ses “Yapmıştır kesin bazı şerefsizler” dese de inanmak istemiyorum…

“İddia” diyorum çünkü “bazı” akbabalar için bütün taksicileri töhmet altında bırakmak istemiyorum, “iddia” diyorum çünkü Havaalanı Taksiciler Kooperatifi
“İftira! Araştırıyoruz” diyor; araştırmaları hele bir bitsin diye bekliyorum…

SONUMUZ HAYROLSUN
Büyük acılarda, gittikçe sıklaşan ve toplumsal morali yerle yeksan eden sarsıntılarda bile birleşemiyoruz.
Acıyı sopa yapıp birbirimizin kafasına vuruyoruz, “avantaj”, “mevzi” kazanmaya/korumaya çalışıyoruz.

Can kaybediyoruz, kan kaybediyoruz, vicdanı kaybediyoruz.
Toplumlar böyle çürür ve çözülür; bunu göremiyoruz…
Sonumuz hayrolsun ne diyeyim…

İslam dünyası Allah ile aldatılarak mahvedildi…

İslam dünyası Allah ile aldatılarak mahvedildi…
Yalçın Bayer

PROF. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, son çıkardığı ‘Allah ile Aldatmak’ kitabı ile yeniden gündeme oturdu ve TV’lerdeki söyleşilerinde çarpıcı açıklamalar yaptı.

Öztürk’e sorduk:
“Türk halkına altmış küsur eserle aydınlık getirmiş bir bilim ve düşünce adamısınız. Ama son yazdığınız ve 20 gün gibi kısa bir sürede 15 baskı yapan ’Allah ile Aldatmak’ (Yeni Boyut) adlı kitabınız Türkiye’yi adeta salladı. Adı bile sarsıcı… Bu adı Kuran’ın bir uyarısından alarak kullanıyorsunuz. Bugüne kadar bunu bize neden söylemediler? Bu Kuran’sal uyarıyı neden sakladılar? Kuran, bu muhteşem ve sarsıcı uyarıyla neye dikkat çekmek istiyor?”

Öztürk yanıtladı:
“Kuran, insanlığın en büyük ıstıraplarının kaynağı olarak gördüğü bir aldatma ve tahribe dikkat çekiyor. Çünkü Allah ile aldatılan kitlelerin aldatıldıklarını anlamaları bile asırlar sürer. Kuran bu büyük zulme yakamızı kaptırmamıza engel olmak istiyor. Ne yazık ki, Kuran’ın bu uyarısı dini çıkar ve saltanat aracı yapan zümreler tarafından halktan saklandı, üstü örtüldü. Kuran zaten bu şikâyetini de gündeme getirmektedir. Kuran’a göre, Hz. Muhammed’in, kendi ümmetinden bir tek şikâyeti olacaktır ve o da Müslüman kitlelerin Kuran’ın fizik varlığını koruyup başüstü ettikleri halde onun buyruklarını ve aydınlık mesajını hayatın dışına itmeleridir.

Din hayatında, aklın ve Kuran’ın buyruklarının yerini tarikat ve mezhep dayatmaları almış bulunuyor. İşte, İslam dünyasının felaket sebebi budur. Çünkü Kuran, şunu açıkça söylemektedir: “Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik indirir.” (Yunus suresi, 100) Kuran’ın bu temel buyrukları, dinci saltanatların İslam’a musallat olmasından sonra, halktan gizlendi ve bu gerçekler Müslümanlar tarafından fark edilip değerlendirilemedi. Bunun sonucu olarak İslam dünyası asırlarca Allah ile aldatılarak mahvedildi.

Türkiye de bu mahvedilen ülkeler arasına sokulmuştur. Bu mahvoluşa engel olacak tek değer Mustafa Kemal Atatürk mirasıdır. Allah ile aldatan dinci ve emperyalist güçler işte bunun için son yıllarda içten ve dıştan hep Atatürk mirasını yıkmaya odaklandılar. Ben bu eserimle, bir büyük ihanet ve zulmün maskesini düşürüp milletimizi uyandırdım. Bu bakımdan “Allah ile Aldatmak” kitabımın Cumhuriyet’in aydınlanma sürecini tamamlayan bir manifesto kitap olduğunu düşünüyorum. Umarım, Türk aydınları ve Türk siyaseti bu kitabı gereğince değerlendirip milletimize aydınlık bir ufuk açmada üstlerine düşeni yaparlar.

İNSANLIK SUÇU
– Dinci basın bu kadar sarsıntı yaratan bu eseri görmezden gelir gibi. Neden?
– Eser, dindarlar tarafından fark edilmiştir ve yoğun biçimde okunmaktadır. Dincilere gelince, onlar Allah ile aldatanların ta kendileridir. Bu kitap onlar için bir tür İsrafil Suru oldu. Onu görmek, anmak, öne çıkarmak isterler mi? Ben, onların yüreklerine de bir aydınlık ulaşsın istiyorum, ümitle bekliyorum. Allah ile aldatmanın ne büyük bir insanlık suçu olduğunu fark edip bu suçu işleme sürecini kapatmalarını niyaz ediyorum. Aksi halde daha ciddi uyarılar yapan, daha ciddi vuruşlar getiren yeni eserler yayınlayacağız.

– Kitabınızda, halifeliğin bize geçmesi çöküşümüzün de başlangıcı oldu diyorsunuz. Bu ne demektir?
– Halifelik, esası bakımından devlet başkanlığı ve yönetimin diğer adıdır. Bu kurum, Hz. Peygamber tarafından kutsal adına yürütüldü. Çünkü o, ‘Tanrı’nın Elçisi’ sıfatını taşıyordu. Hz. Muhammed son peygamber olduğu için ondan sonraki yönetimler Kuran’a göre, seçimle olacak ve kutsal adına değil, kitle adına yürütülecektir. Peygamberimizden sonraki Dört Halife bu ilkeye uygun olarak seçimle geldi. Hz. Peygamber, kendisinden 30 sene sonra halifelik kurumunun ‘azgın-kudurgan sultanların eline geçeceğini’ söylemiştir ve aynen dediği gibi olmuştur.

Çünkü Dört Halife’den sonra seçim kaldırılmış, saltanat usulü oturmuştur. Buna karşı çıkılmasın diye halifeliğin bir din kurumu, bir Tanrı emri olduğu yalanı uydurulmuştur. Bu yalanın İslam tarihinde maskesini ilk düşüren ve gereğini yapan lider Atatürk oldu. Halifelik bizim tarihimizde yıkılış ve çöküşün başlangıcı olduğu gibi, İslam’ı saltanat ve Allah ile aldatma aracı yapmanın da kurumudur. Atatürk bunu tarihe gömerken, Hz. Peygamber’in bir buyruğunun gereğini yapmış oluyordu.

YENİ UYANIŞ KİTAPLARI
– ‘Allah ile Aldatmak’ kitabınızın büyük bir çalışma havuzunun ilk ürünü olduğunu söylediniz. Bu havuzun öteki önemli ürünleri neler olacaktır?
– Bu havuz, bugün itibariyle altı bin sayfanın üstünde bir havuzdur. Çalışma 15 yıldır devam ediyor. ‘Allah ile Aldatmak’ kitabından sonraki önemli eser, benim hayatımın eserlerinden biri olacaktır ve adı şudur: ‘Türk Bağımsızlık ve Aydınlanma Savaşı’nın Kurani Boyutları.’ Üçüncü önemli ürün, çok büyük sarsıntı yaratacağına inandığım şu eser olacaktır: ‘Yakın Tarihimizde Molla-Papaz İşbirliği.’ Havuzun ana eseri ise muhtemelen şu adla yayınlanacak ve üç cilt olacaktır: ‘Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İslam ve İslam Dünyası.’
Bu ana eserin, sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada ama özellikle Müslüman dünyada çok büyük sarsıntılara, uyanışlara vesile olacağına inanıyorum.

MATÜRİDİ’NİN FİKİRLERİ
– Akılcı bir Türk din bilgini olduğunu söylediğiniz Matüridi hakkında kısa bir bilgi verir misiniz?
– Ebu Mansur Matüridi (ölm. 944) ile ilgili temel birkaç cümle… Semerkand’da doğmuş bir Özbek Türk’üdür. Temel düşünceleri açısından kendisinden 160 küsur yıl önce ölmüş olan ve yine bir Türk olan İmam-ı Âzam ekolüne mensup bir tefsir, kelam ve fıkıh bilginidir. Tıpkı İmam-ı Âzam gibi akılcıdır; dini anlamada aklın gereğini ilk sıraya koyar. Vahiy ikinci sırada gelmektedir. İlham ve rüyaları, kerametleri, kişisel fantezi olarak görür ve bunlara din hayatında asla yer vermez. Bu akılcı tutumu yüzünden 20’ye yakın eserinin üstü örtülmüş ve çağdaşı olan nakilci Eşari’nin gerisinde bırakılmıştır. Bugün, Müslümanların muhtaç oldukları yeniden yapılanmada bu büyük Türk bilgininin eserleri çok hayati bir rol oynayabilir. Biz Türkler onu inançta mezhep imamımız saymamıza rağmen fikirlerini ne yazık ki hayata geçirmedik.

(19 Mayıs 2008’de köşemizde yayınlanan söyleşidir.)

“Sapkın eşcinsellerin gittiği bar”

“Sapkın eşcinsellerin gittiği bar”
Orhan Kemal Cengiz

Amerikan filmlerinin favori temalarından birisidir.
Yan evde oturan komşu, azılı bir seri katildir; teröristtir; sapıktır falan…
***
Yani tehdit çok yakından, hatta içeriden gelmektedir.
Kendinizi güvende zannettiğiniz yer, eviniz, en büyük tehdit altında olduğunuz yere dönüşmüştür.
Bugünlerde, bu klasik film senaryosunun bir başka versiyonu Batılı insanların bilinçaltlarına derin izler bırakarak kazınıyor.
***
Bu defa, bu “komşunun” karakteristik bir özelliği var; o bir “Müslüman”.
Yan tarafta oturan, Amerika’da doğmuş, büyümüş, bütün hayatını orada geçirmiş Müslüman, bütün o “entegre” görüntüsüne rağmen, meğer içinde bulunduğu topluma, ülkeye karşı teskini mümkün olmayan bir hınçla doluymuş…
Brüksel, Paris ve diğer benzeri saldırılardan sonra Orlando’daki katliam da, bu “ürkütücü” komşu imajını pekiştiriyor.
***
Orlando saldırganı da, bütün Müslümanların, ne kadar masum görünürlerse görünsünler, bir gün bir intihar bombacısına dönüşecek, uyuyan bir hücre olabileceği yönündeki korkunç şüpheyi insanların kafasının arkasına yerleştiriyor…
***
Bu korkunç imajı yıkmanın sadece bir tek yolu var, o da, bu katliamlara en büyük, en sert tepkinin Müslümanlardan gelmesi…
***
Peki öyle mi oluyor?
Hangi Müslüman ülkede, bu katliamlardan sonra, Peygambere hakaret edildiği gerekçesiyle toplanan öfkeli kalabalıkların onda birinin toplandığını, bu katliamları protesto ettiğini görüyoruz?
Hangi Müslüman ülkede bu katliamlarda ölen insanlar için bir yas tutulduğuna tanık oluyoruz?
Hangi Müslüman din alimi, bu katliamcıların kendilerine dayanak aldıkları dinî referansların dinde yerinin olmadığını açıkça söyleyebiliyor?
Hangi kitlesel dinî hareket, kadınla erkeğin eşitliğini, insan haklarını, hoşgörüyü, demokrasiyi her şeyin üzerinde tutan, bunlarla çatışma halinde olan dinî referansları göz ardı etmeyi öneren bir yorum getirebiliyor?
***
Bunlar yerine, o katliamcıları neredeyse kutsayan Müslümanların sözlerinin dalga dalga dünyaya yayıldığına tanık oluyoruz.
Dün neredeyse bütün dünya gazeteleri, Yeni Akit’in Orlando katliamı için “Sapkın eşcinsellerin gittiği barda ölü sayısı 50’ye çıktı” yorumunu sayfalarına taşıdı…
***
Dindarların çıkıp, “İslam hoşgörü dinidir” gibi kalıpları tekrarlamaları hiç kimseye bir şey söylemiyor; onun yerine, bu katliama gösterdikleri tepki ve böylesi korkunç bir katliamdan sonra bile kurbanları şeytanlaştırmaya çalışan korkunç Akit kafası hakkında ne söyledikleri önem taşıyor…

İslam entelektüelleri ve ‘entel’leri…

İslam entelektüelleri ve ‘entel’leri…
Aydın Engin

Türkçeye kim kazandırdı(!) bilmiyorum ama “aydın”ın Batı dillerindeki karşılığı “entelektüel”den yola çıkıp “yarım aydın” anlamında “entel” sözcüğü kullanılıyor ve epey de yaygınlaştı.
Küçümseme hatta aşağılama içeren bir anlam kazandırıldı. O kadar ki geçenlerde densizin biri Murat Belge için de “Ne entelektüeli? Entel o, entel” diye yazdı, bana da “O-ha, çüşşş” filan gibi ayıp sözcükler mırıldanmak düştü…
Ancak densizlerin budalaca kullanımlarını bir yana itersek “entel” sözcüğü “yarım aydın” nitelemesini aşan bir anlatım olanağı sağlıyor…

Üniversite yıllarımda İstanbul’un baş döndürücü kültür yaşamında Hilmi Ziya Ülken, Abdülbaki Gölpınarlı, Cemil Meriç gibi İslam üstüne düşünmüş, İslam üstüne araştırmalar yapmış, kitaplar yayımlamış İslam entelektüellerini tanıdım. Masanın ucunda da olsa sofralarında bir iskemleye ilişme fırsatım bile oldu. Fuat Köprülü’yü tanımadım ama Tahir Alangu öğretmenimden Köprülü’nün önemini, özellikle İslami konulardaki araştırmalarının derinliğini uzun uzun dinledim.

Benim tıfıllık yıllarımdaki tanıklığıma boşverin; mütedeyyin olmayan, hatta dinle uzak yakın ilişkisi olmayan pek çok aydının gözünde bu saydıklarım ve bilgisizliğimden dolayı sayamadıklarım sahici birer aydın, Müslümanların gururlanabileceği birer “İslam entelektüeli” idiler…
Bir de günümüze gelelim.
Ortalıkta “İslam âlimi” diye dolanan, ancak bırakınız “İslam entelektüeli” olmayı, “entel” nitelemesini bile taşıyamayacak sığlıktaki adamlar var.
Bir magazin figüründen ibaret ve Cübbeli namıyla ünlenmiş zatı bir kalem geçelim; 6 yaşındaki kız çocuğunun evlenebileceğine ilişkin fetva veren ve hâlâ ortalıkta din âlimi diye dolanan zata ne diyeceksiniz?

Ya Galatasaray Lisesi’ni bitirmişliğini ısıtıp ısıtıp önümüze süren ve son olarak kadınların gülerken dişlerini göstermelerinin “En hafif deyimle hafiflik olduğu” gibi yürekler acısı bir düşünce ürünü(?!) ortaya atan zat için “İslam entelektüeli”nden vazgeçtim yarım aydın anlamında “entel” diyebilir misiniz?
(Çeyrek aydın anlamında “ent” diye bir sözcük üretsem işe yarar mı acep?)

Siyasal İslamcı hareket ve kadrolarca “İslam âlimi” diye onurlandırılan, verdikleri fetvalar, söyledikleri, yazdıkları cümleler, paragraflar ile saç baş yolduran “âlimlerin”(!) hepsini sayamam. Yerim yetmez.
Eh, şiddetli bir entelektüel kıtlığı ve kısırlığı yaşanan bu çevrenin siyasal kadrolarının, hatta en tepede yer alanlarının kültürel birikimlerinin yürekler acısı bir düzeyde olmasına kim, neden şaşsın?
Ömrü bunları görüp tanımaya yetseydi mesela Hilmi Ziya Bey (Ülken) kahrından yataklara mı düşerdi, yoksa o sevimli öfkesiyle sopayı kapıp…

Ömrü bunları görüp tanımaya yetseydi mesela Abdülbaki Gölpınarlı üstat. çok iyi bildiği o okkalı küfürlerden birini savurur, ardından “Aptesim bozuldu, gidip tazeleyeyim” diye kıkırdar mıydı?
Yazının sonuna geldim ve kişisel buluşum “ent” sözcüğünün işe yarayacağına daha çok inanmaya başladım.
Aferin bana!..

Bir Sultanahmet Camiinin içine girin ve tavana, pencerelere bakın bir de İstanbul’da yol boyu çiçeklerin canına okuyan çiçek süslemelerine…
Bir Hilmi Ziya Ülken’e, Fuat Köprülü’ye, Abdülbaki Gölpınarlı’ya, Cemil Meriç’e bakın bir Tayyip Erdoğan’a…

Kadın…

Kadın…
Ayşe Aral

Bana çocukken sorsalardı “ne olarak doğmak istersin” diye, “erkek olarak” derdim. Bunun sebebi erkeğin güçlülüğüydü. Erkek daha ağır kaldırabilir, erkek daha ağır işlerde çalışabilir vs.
Babam hep işten eve ben uyuduğum saatlerde gelirdi, tüm geceyi çıkardığı dergiler için çalışarak geçirirdi. Annem ise hep bizleydi, sanırdım ki annemin işi kolay, babam ise ağır işçi.
Babam yatar uyurdu gecelediyse, hâlbuki annem neredeyse 24 saat ayaktaydı…
Şimdi düşünüyorum niye diye? Babamı da beklerdi çünkü, saat kaç olursa olsun o eve geldiğinde ne yemiş, ne içmiş sormak için.
“Aç mısın, tok musun, günün nasıl geçti…”

Sonra sabahın bir köründe kalkıp bize kahvaltı hazırlardı.
Şimdi anneme şapka çıkarıyorum, her şeyde bu kadar özverili davrandı diye, hiçbir şeyi yarım bırakmadı diye, hep kollayan oldu diye…
Annem değil bir tek bunu yapan, her kadın böyle.
Kadın olmak sevgiyi, özverinin ta dibini barındırıyor içinde.
Bir kadın yarım saat uykuyla her işin üstesinden gelebilir, eğer işin içinde sevgi varsa yeterlidir kadına.
Kendisine verilen paranın yarısını harcar, yarısını saklar kadın. Ne olur ne olmaz diye, iyi günü de var kötü günü de…
Ekmeği yarım yarım böler kadın, bir kilo et geldiğinde eve onu da böler; soğanını domatesini bolca katar, yettirmeye çalışır. O kalan yarımı da sonra kullanır.

Yarım kızar kadın, varsa çocukları ve kocası. Aman der, “Son söylenilecek şeyi başta söylemeyeyim”…
Yarım kalan yünlerden harika bir battaniye örer, yarım kalan kumaşlardan neler neler diker kadın…
Bulmaca misali yarım kalan şeyleri, bitmemiş her şeyi tamamlar kadınlar…
Çileye de katlanır, acıya da… Yarım kalan hayatların elinden tutarlar…
Tamamlamaya çalışır yarım kalan neyse…

Çoluk çocuğu olmayan kadınlar tüm sevgisini dağıtır başkalarına. Yarım değil tam verirler sevgilerini. Anne olamayan vardır içlerinde ya da olmak istemeyenler. Bu hiçbir şeyi değiştirmez kadın için, kadın olunca sevmeyi bilince!
Her kadın sever, her şeye sevgiyle yaklaşmak kadının hamurunda vardır.
Bir kadını delirtmek çok zordur, yapabilenler de yarım yamalak delirtirler.
Kadına koymaz hiçbir şey, hiçbir hâl… O dayanır her şeye, yer ve yutar yarım yamalak olsa da…
Kadın gidince su koyduğu çiçekler solar, evde yaptığı ev salçası içine zeytinyağı eklemedikçe bozulur, perdeler sararır, eve karşı doğan güneşi bulamazsın, içini kaplayan o güven duygusu sahipsiz kalır…
Kadının baktığı hayvanlar da ağlar arkasından, çünkü vardır aralarında o hayvancıkları çoluğu çocuğu yerine koyan…

Bir adam da ağlar kesin kadının arkasından; kocası, sevgilisi, hayatı paylaştığı biri. Erkek de tam ağlar sevdiği kadın gittiğinde, değerini bilir çünkü kadın dendiğinde…
Yarım değil yani…
Mühim olan kadını varken, yanındayken mutlu etmeye çalışmaktır. Sen bir kadını mutlu ederken, o bir dünya dolusunu mutlu eder o coşkuyla.
Dedim ya kadın güçlüdür diye… Vurduğu yerden ses getirmesi de ondandır.
O ses ki çok kıymetlidir, kesin bir şeyi anlatıyordur.
Tam olarak yani, yarımdan değil!

Hiçbir erkek kadınsız yaşayamaz, yarım kalır yani. İçtiğin su gibi ister kadını, varlığına ihtiyaç duyup.
Kadın isterse ortam şenlik olur, kadın istemezse hiçbir şey…
Kadın sevdiğinde kalbini koyar tamamen. Sever, korur, sırtlanır her şeyi…
Kadının en büyük korkusu ölümdür!
Sevdiklerini kaybetmekten korkar…
Her acıyla, her kayıpla kendini tamamlayabilir elinden geldiğince.
Ama evladı ölünce kadın, işte o zaman yarım kalır…
Tabii kadından bir şey geriye kaldıysa…
Bir kadın o zaman yarım kalır ancak!

‘Büyük Nusaybin zaferi’ ülkeye ne vaat ediyor?

‘Büyük Nusaybin zaferi’ ülkeye ne vaat ediyor?
Kadri Gürsel

Bir maziye sahip gazeteler içinde sadece Cumhuriyet’in gazetecilik yapmak gibi bir derdinin kaldığı dünkü birinci sayfa manşeti sayesinde bir kez daha görüldü.
Manşette, “Nusaybin yerle bir” yazıyordu.

Başlığın altında ise Nusaybin’in yakılıp yıkılmış halini gösteren bir fotoğraf beş sütuna açılmıştı. Güvenlik güçleri ile PKK arasında yaklaşık üç ay süren kent savaşı sırasında ağır silahlarla harabeye çevrilen binaların birkaçına asılmış Türk bayraklarının kırmızısı, fotoğrafın hâkim rengi olan çöl hakisiyle ve moloz grisinin monotonluğunu kıran tek unsurdu.

Cumhuriyet, fotoğrafı Twitter’dan alıp kullandı. Sordum, gazetenin abone olduğu ajanslardan hiçbirinin bu fotoğrafı müşterilerine geçmediğini öğrendim.

Belki yarın, belki de daha uzaktaki bir gelecekte bu ülkenin yüz yüze kalması mukadder olan Kürt sorunu kaynaklı daha ağır musibetin en azından nedenine dair önemli bir haber, dün Cumhuriyet sayesinde ulusal medya arşivinde görünür biçimde yerini aldı: Nusaybin yerle bir!

Diyarbakır’ın Sur ilçesi, Cizre, Şırnak, Yüksekova gibi…
2015’in temmuzunda başlatılan yeni savaşta Türkiye sınırları içindeki şehirler yakılıp yıkılıyor.
20 küsur yıl önceki “düşük yoğunluklu savaş”ta ise köyler yakılıp boşaltılmıştı.

O zaman Türkiye’nin Kürt sorununun sıklet merkezi kırsal alanlardı. Boşaltılan köylerden kentlere göçmek zorunda bırakılanlar, 2000’lerden itibaren Kürt sorununun siyasallaşması, PKK’nin kitleselleşmesi ve sıklet merkezinin kentlere kaymasında ana toplumsal dinamiği oluşturdular.

Türkiye’nin kentleşen ve siyasallaşan Kürt sorununa bulunabilecek bir çözüm de ancak aynı nitelikte, siyasi olabilirdi. Mamafih bu zaruret, sorunun aktörleri nezdinde gerekli karşılığı bulmadı.

Şehirlerin yerle bir edilmesiyle sonuçlanacak yeni savaşa giden yol 2013’ün sonbaharında açıldı. PKK’nin Ankara’yı gerekli adımları atmamakla suçlayıp silahlı unsurlarının Türkiye’den çekilmesini askıya aldığını açıkladığı 2013’ün eylülünden sonra iki taraf da kendi gündemlerine öncelik verip sözde süreci zaman kazanmak için kullandı.

Erdoğan iktidarı, önündeki üç seçimi kazanmak amacıyla süreç yürüyormuş gibi yaparken PKK ise gücünü ve dikkatini Suriye’ye yoğunlaştırmayı tercih etti. Çatışmasızlık durumu iki tarafın da işine geldi.

Oysa PKK’nin silah ve şiddetle yoğurulmuş siyasi kültürünün olumlu yönde ve kalıcı biçimde değişebilmesi için lüzumlu olan, gerçek ve dinamik bir siyasi çözüm süreciydi.

Çözüm süreci sahteydi ve bu nedenle nüfusu köylerden şehir ve kasabalara kayarken siyasi kültürü ya hiç ya da pek az değişime uğramış bir PKK’nin özerklik politikaları eksenindeki doğal eğilimi, hendekler kazarak silahlı kent direnişi organize etmek olmuştur.

Mevcut rejim, siyasi hedefleri nedeniyle nasıl çatışmasızlığı tercih etmişse, 7 Haziran’dan sonra da savaşı tercih etti. PKK’yi tabanıyla birlikte kentlerden çıkarmak için en kısa ve fakat ülkenin geleceği açısından en sakıncalı yolu seçtiler: 90’lı yıllarda kırsal bölgenin güç kullanılarak boşaltılmasını andıran bir “yanmış toprak” politikası kent ve kasabalarda uygulandı; karşımıza “yanmış, yıkılmış kentler” çıktı.

Bugün yakılıp yıkılan şehirler, kasabaların hepsinde HDP’nin oy oranı yüzde 90 civarında ve hatta üzerinde. Bunlar nüfusu PKK tabanından oluşan yerleşim merkezleri.

Köyleri yakıldı, kentler ortaya çıktı.
Kentler yakıldığı için ileride karşımıza ne çıkacağını zaman gösterecek. Bu politikalar sürdürülemez. Israr ederlerse gün gelir köyleri ve kentlerinden sonra, doğrudan buralarda yaşayan insanları kitle halinde hedef alabilirler. İşte o zaman Türkiye sürdürülemez hale gelir. Ondan korkarım.

Cinsiyetçi faşizm…

Cinsiyetçi faşizm…
Zeynep Oral

Türkiye Cumhuriyeti’nin laik, sosyal bir hukuk devleti olmaktan uzaklaşıp faşizan bir sisteme ilerlemesinin tanığıyız hepimiz. Yargı bağımsızlığının yok edilmesi… Dış politikadan, eğitime, inşaat ya da gemicilik sektöründen, şehircilik planlamasına, her ama her alanda tek adam diktası…
Hiç de olağan sayılmayan, sayılmaması gereken olayların “olağan” sayılmasıyla… Bana dokunmayan yılan bir yaşasın düşüncesiyle… Olanlar karşısında, korku ya da ilgisizlik ve yok saymayla… Yalanın talanın soygunun kanıksanmasıyla… Ayırımcılığı doğal saymakla… Cumhuriyet ilkelerinden intikam alma çabasıyla, zaten sıradan faşizm yerleşmiş durumda. Ama gözden kaçırılan ya da yeterince üzerinde durulmayan bunun cinsiyetçi faşizm olduğu!

Erdoğan söylemleri
Erdoğan’ın önceki günkü söylemi yeni değil. Daha çok doğurun! Kahrolsun nüfus planlaması ve doğum kontrolü! Sık sık tekrarlaması, her fırsatta tekrarlaması, belki de sözünü dinletememesindendir. (İstatistikler öyle gösteriyor.)
Önceki günkü konuşma anayasaya aykırı. Anayasa, aile planlaması hakkında eğitmeyi, bilinçlendirmeyi devletin görevleri arasında sayıyor… Erdoğan’ın bu kez söylemini “Müslüman aileye” bağlaması elbet laiklik ilkesine de aykırı. Ama kim takar anayasayı ve laiklik ilkesini!
Hiç kimse, ama hiç kimse kadın bedeni üzerinden, kadının tercihleri üzerinden siyaset üretemez. Hele hele dini referanslar vererek hiç üretemez. Bunu birilerinin Erdoğan’a hatırlatması gerekir.

Gerçek sorunlar dururken
Kadınlara ilişkin gerçek sorunlar dururken ve büyürken bunu yok sayıp örneğin araştırma komisyonunun Meclis’e sunduğu 500 sayfalık rapor da utanç vericiydi. Kadına şiddet. Her gün öldürülen kadınlar. Çocuk gelinler.
Kadının işgücüne katılımı yüzde 30’lara düşmesi. (Uygar ülkelerde yüzde 48)… Hayır bunlarla ilgili değil rapor. Ya neyle ilgili: Boşanmaları önlemeyle.

Özetle: Çocukları tecavüzcüsüyle “başarılı evliliğe” yönelten; çocuk evliliklerini teşvik eden, kadına miras hakkı tanımayan; şiddet gören kadınları karakola başvurmaktan alıkoyan; şiddete karşı koruma sağlamak için belge ve delil isteyen; boşanmayı zorlaştıran; eşin ölümünde, kadının mal rejiminden kaynaklı yüzde 50 payını vermeyen; aileye yönelik psikolojik rehberlik ve danışmanlık hizmetinin dini temele oturtulmak isteyen bir rapor bu…
(Bu rapora ilişkin CHP Milletvekili Şenal Sarıhan’ın 27 Mayıs tarihli basın açıklamasını internetten bulup okumanızı öneririm.)

Gündem değiştirmek
Kimileri Erdoğan’ın gündem değiştirmek için sık sık kadın bedeni söylemlerine başvurduğunu ileri sürüyor.
Güneydoğu’da yerle bir edilen kentler, Suriye sınırı, işsizlik, Rıza Sarraf yargılamasının uzantıları, ekonomik gerileme… Bunlara yanıt vermek yerine kadınların kürtajıyla, kaç çocuk doğuracağıyla ilgilenmek elbet daha kolay gelebilir…
Ama öyle bile olsa cinsiyetçi faşizmin, kadın ve erkek üzerindeki baskısını, şiddetini ortadan kaldırmaz, kaldırmıyor!
Gündemi değiştirmek için bile söylese küçümsememek gerek. Çünkü kadınların mücadelesiyle, yıllar içinde kazanılmış hakları kaybetme tehlikesini doğuruyor.
Özetle cinsiyetçi faşizm, sistemi şeriata teslim etme yolunda ilerlemeyi sürdürüyor!

Ne kaa dinbazlık, o kaa ‘Müslüman aile’!

Ne kaa dinbazlık, o kaa ‘Müslüman aile’!
Tayfun Atay

Mahdumunun vakfı TÜRGEV’in 20’nci kuruluş yıldönümü töreninde Erdoğan’ın yaklaşık dört yıl sonra yeniden şu nüfus plânlaması ve doğum kontrolü konusunu öne çıkarmasını artık biraz daha sakin ve soğukkanlı değerlendirmek durumundayız.
Bir kere derdi “bizim mahalle” ile değil. Ona kalsa seküler kesimde doğum kontrolü ve kürtaj ne kadar artarsa o kadar iyi…
Çünkü bir “nüfus politikası” güdüyor. Türkiye’nin “kültürel demografi”sini kendi istediği yönde değiştirmeye ve seküler toplumu daha da minimalleştirmeye yönelik.
Ve bu yolda sadece dindar muhafazakârlarına sesleniyor ülkenin.
2012’de “Kürtaj cinayettir” diye ortaya çıktığında da derdi aynıydı. Hedef kitlesi yine kendi oy deposu, dini-bütün kesimlerdi.

İyi de bu kesimlere böylesi sürekli telkinde bulunmaya neden ihtiyaç duyuyor?
Onlara neden, “Rabbim ne diyorsa, sevgili Peygamberimiz ne diyorsa biz o yolda gideceğiz” hatırlatmasında bulunuyor ha bire?
Neden, “Nüfus plânlamasıymış, doğum kontrolüymüş. Müslüman bir aile böyle bir anlayışta olamaz” diye bas bas bağırıyor?..
Çünkü gayet iyi biliyor ki doğum kontrolü ve kürtaj, seküler toplum kesimlerinde olduğu kadar yaygın dindar-muhafazakâr kesimde de.

Çünkü hayat, o kesimde de hükmünü çatır çatır icra ediyor.
11 yıl İç-Batı Anadolu’nun muhafazakâr şehirlerinden birinde jinekolog olarak hem devlet hastanesinde çalışmış, hem de muayenehane açmış bir hekim dostumdan dinlemiştim. Çalıştığı dönemde şehirdeki kadınların yaklaşık dörtte üçünü muayene ettiğini söylüyordu. Köylerden ve beldelerden kadınları özel dolmuşlarla hastaneye bırakıp akşam yine topluca alıp götürürlermiş. Hafta sonları dâhil olmak üzere günde 2-3 kürtaj yaparmış.
En çok altını çizdiği husus, kürtaj yaptıranlar arasında başı- kapalı kadınların başı-açık kadınlardan daha fazla olduğuydu.

“Çünkü”, demişti, “başı-açık kadınlar korunma konusunda bilgili ve o yüzden kürtaj oranları biraz daha düşük”.
Ötesi var: Hamile kızına kürtaj yaptıracak anne ile kızı, tanınmamak için çok geç saatlerde, muayenehane kapanmaya yakın gelirlermiş.
Ve sadece gözleri açık kalmış şekilde çarşaflı olarak…
Bunun kimliği gizleme yolunda bir taktik, dolayısıyla da dindarlık değil sahtekârlık olduğunu düşünebilirsiniz tabii. Ama böyle çarşaflı olmayan başka pek çok tesettürlü kadına da kürtaj tedavisi uygulamış hekim dostumuz…
Durum bu. İşte o yüzden Erdoğan’ın derdi, kürtaja da, doğum kontrolüne de “Tövbe, estağfurullah” diyemeyecek duruma gelmiş kendi hedef kitlesiyle.

Bu kitleye Allah’ın ne dediğinden, Peygamber’in ne yaptığından söz etmeye ne gerek var, onlar bilmiyorlar mı bunu?
El cevap, biliyorlar ama işte gereğini yapmıyor, yapamıyorlar.
Tıpkı “İslâmcılık” diye mangalda kül bırakmadığı halde…
Yolsuzluğa, rüşvete, kul hakkı yemeye, tüyü bitmemiş yetim hakkına tenezzüle, çocuk tacizine- tecavüze ve “Bakara”yı makaraya alarak küfre bulaşmış bir “dinbaz” iktidarın da aslında dinin gereğini yapmaktan fersah fersah uzak olduğu gibi!..

Zaten şimdilerde “Paralel İhanet Şebekesi” diye lânetledikleri eski müttefikleri “Cemaat”e böylesine kin kusmaları biraz da bununla bağlantılı.
AKP İslâmcılığının bir “serap”tan ibaret olduğu, herkes tarafından kristal berraklığıyla “17/25 Aralık”ta fark edildi çünkü.
O yüzden bu affedilmez ifşaatın öcünü alma yolunda Yargı’nın “FETÖ”nün terör örgütü olduğunu karara bağlaması için çırpınıyorlar.

Sanki o zaman kurtulacaklar, aklanıp, pirüpak olacaklar!..
Çıksın Yargı’dan o karar ve bakalım onca yıl kim bu “terör örgütü”ne çalışmış, ne istediyse vermemezlik etmeyip yardım ve yataklıkta bulunmuş, görelim!..
Post-İslamizm böyledir.
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık!..

Bilim ve değer…

Bilim ve değer…
Taha Akyol

BİLİMİ övmeyen, yüceltmeyen din ve ideoloji yoktur.
İslam’ın yükselme çağında bilim ve felsefe meşalesini taşıyan Müslümanlar da, çöküş devrinde kafa karıştırıyor diye matematiği medreseden kaldıran Müslümanlar da “ilim Çin’de de olsa ilimdir” hadisi şerifini biliyorlardı.
İstanbul’da 16. yüzyılda Takiyüddin rasathanesini kuranlar da, “gökleri gözetlemek uğursuzluk getirir” diye yıkanlar da İslam’ın ilk emrinin “Oku!” olduğunu biliyorlardı.

Modern çağda Lenin’in, Stalin’in, Mao’nun ideolojileri “bilimsel sosyalizm” değil miydi?!
Hitler ırk üstünlüğü ideolojisini “tabiat kanunu” olarak görmüyor muydu?
Dahası, rasyonel düşünce alanında da bilim adına insanlar yanılabilirler. Onun için “bilimin ve aklın öncülüğünde” sloganına fazla bel bağlamamak, “akıl” ve “bilim” kavramlarının içeriğini ve bu alandaki farklı düşünceleri bir ölçüde olsun tanımak lazım.

BİLİMİN GELİŞMESİ
Bilim tarihçisi hocamız Prof. Fuat Sezgin, Büyük Çağ adlı kitabına, 11. yüzyıldaki büyük İslam bilginlerinden Biruni’nin şu sözüyle başlar: “Ben her kişinin yapması gerekeni yaptım: Öncekilerin başarılarını minnettarlıkla karşılamak; onların yanlışlarını ürkmeden doğrultmak; bana gerçek olarak görüneni sonrakilere emanet etmek…”
Adeta bilim tarihinin özetidir bu ifade…
Bilimin gelişmesi için “öncekiler”in birikimi olmalıdır. Ama bu düzeyde kalırsanız tekrarcılık ve skolastik oluyor. Ortaçağ böyleydi.
Marksist skolastik de böyleydi.
Ötesine geçmek için “önceliklerin yanlışları”nın olabileceğini düşünecek hür zihinler gerekiyor.
Aristo’dan Galileo’ya böyle geçilmedi mi?
Ve ulaşılan yeni aşamanın bilgilerini gelecek nesillerin eleştiri ve değerlendirmesine “emanet” etmek… Bilimin sonu yok, sürekli bir koşudur.

MEDRESEDEN MEKTEBE
Bilim tarihçilerimizden Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu ve Prof. Fahri Unan gibi hocalarımızın araştırmaları gösteriyor ki, bazı istisnai şahsiyetler dışında Osmanlı’nın uzun asırlarında medrese birinci aşamanın ötesine geçememişti: Öncekilerin başarılarına minnettarlık duyup onlara şerh ve haşiyeler yazmak!
Hatta şerh ve haşiye yazımında bile medresenin enerjisi ve verimi düşüktü.
Devlet yıkılmaya başlayıp da zihinler “yeni şeyler” düşünmek zorunluluğunu duyduğunda iş işten geçmişti: Avrupa tarımdan sanayiye, geleneksel ampirik bilgiler düzeyinden deneysel ve teorik bilimler dönemine girmişti.
Medresenin bu konularda söyleyeceği söz, vereceği fikir yoktu.
Osmanlı’da devletin ihtiyaç duyduğu yeni insan tipini artık modern mektepler yetiştirecekti. Bunun tabii gelişimi Cumhuriyet dönemidir.

TOTALİTER TECRÜBELER
Sovyetler’in ve Nazilerin belirli bilim dallarındaki başarısı inkâr edilemez. İşte bu noktada düşünmemiz gereken çok önemli bir “değerler” sorunu vardır: Bu rejimler bilimleri zulüm için kullandılar. Onların zihinlerindeki “bilim” anlayışı da ideolojikti, totaliterdi.
Bu yüzden totaliter rejimlerde tıp, mühendislik, fizik gibi bilimler gelişebilir fakat insan onuru ve sosyal bilimler gelişmez.

Sovyet bilim adamı Yevgeny Afanasyev, “burjuva bilim adamlarının teorilerini” bilmedikleri için nasıl dar kafalı kaldıklarını anlatmıştı.
Bu rejimler totaliter olduğu için zulümlerini önleyecek “denetim ve denge” kurumları da yoktu, zihinleri açacak özgürlükler ve eleştiriler de yoktu.
Çökünceye kadar devam ettiler… Evet, modern bilimler olmazsa olmazdır; bilim zihniyeti ekmek su gibi ihtiyaçtır.
Fakat ahlaki, manevi ve insani değerlerle demokratik hukuk devleti de aynı şekilde ekmek su gibi ihtiyaçtır.
Özetle bilim ve değer; yani metot ve özgürlük… Başka yolumuz olamaz.

SORMAK LAZIM
NOBEL ödülü kazanan bilim adamımız Sayın Aziz Sancar İslam dünyasının 500 yıldır bilime doğru dürüst katkıda bulunmadığına dikkat çekiyor. Arkadaşımız Nuran Çakmakçı’ya yaptığı açıklamada şöyle diyor:
“Bu gerçeği söylememiz ve sebebini araştırıp bulmamız lazım. Niye 500 yıldır bilim adamı yetişmiyor? Sormamız lazım.”
Prof. Aziz Sancar’ın çağımızdaki en büyük bilim adamlarından biri olduğu aldığı ödülden de belli. Ne yapmak gerektiği sorulduğunda da şu cevabı veriyor: “Çocuklarımızı bilim yapmaya teşvik etmekten başka ben bir şey tavsiye edemem.”
Evet, sormamız lazım: Çocuklarımızı bilim yapmaya teşvik ediyor muyuz? İslam dünyasında böyle bir toplumsal motivasyon var mı?!

MESELA SEYYİD KUTUB
Günümüzde İslam dünyasında dini hareketlerin güçlendiği bellidir. Bu bir “uyanış” mı, yoksa siyasi bir öfke kabarması mı? Bunun çok önemli bir soru olduğunu düşünüyorum.
İslam dünyasındaki hareketlenmede “Siyasal İslam” denilen akımlar başı çekiyor. İslam siyasi bir ideoloji gibi algılanıyor, siyasi mücadele teşvik ediliyor.
Bu siyasi akımlar büyük güç elde etseler bile “Uzakdoğu mucizesi” çapında bir başarı ortaya koyamadılar. Bilime yol açacak meraklar yerine siyasallaşmayı teşvik ettiler.

“Siyasal İslam” akımının öncülerinden Mısırlı merhum Seyyid Kutub, ‘İslamcı devrim’ rehberi gibi yazdığı “Yoldaki İşaretler” adlı kitabında, 8. yüzyılda klasik Yunan felsefe ve bilim eserlerinin Arapçaya çevrilmesini Müslümanların bozulmasının başlangıcı olarak niteliyor!
Bilime, felsefeye, farklı düşünce ve kültürlere kapalı ve militan bir zihniyet…

GERİ KALMANIN FOTOĞRAFI
Halbuki 14. asırda yaşamış olan büyük sosyolog İbni Haldun antik Yunan eserlerini bile az bularak şöyle yakınıyordu:
“(Antik) Keldanilerin, Süryanilerin, Kıptilerin, Babil halkının ilmi nerede? Bize sadece Yunanlıların ilmi kaldı!” (Mukaddime, Uludağ tercümesi, cilt 1, s. 260)
20. yüzyıldaki Seyyid Kutub’un kapalı düşüncesiyle, 14. yüzyıldaki İbni Haldun’un açık düşüncesi arasındaki bu muazzam fark “500 yıldır” nasıl bir geri kalma halinde olduğumuzun fotoğrafıdır.

12. yüzyılda Fahreddin Razi “Geometri öğrenmek her Müslüman’a farzdır” demişti.
Fatih Sultan Mehmet kurduğu medreseye başta Ali Kuşçu olmak üzere büyük matematikçileri davet etmişti. Fatih’in bir “Rönesans hükümdarı” olduğunu, Gazali ile İbn Rüşd arasındaki din-felsefe tartışmasını canlandırdığını da biliyoruz. Fakat 17. yüzyılda medreselerden matematik dersleri kaldırıldı, tâ İttihatçıların 1912 reformuna kadar medresede matematik ve coğrafya gibi dersler okunmadı. 29 Mayıs Pazar günü İstanbul’un fethinin yıldönümü; bakalım Fatih’in bu yönlerini hatırlayacak mıyız?

SLOGAN DEĞİL BİLİM
Bilim zihniyeti olmayınca iyi teknisyenler yetiştirebiliriz fakat dünya bilimine katkıda bulunacak nesiller yetiştiremeyiz.
2023 hedefleri çok heyecan verici… Fakat o hedeflere ulaşmak için zorunlu olan “yüksek teknoloji”yi üretecek nesiller nerede? Bunun için bir eğitim programı yaptık mı?

Bizim eğitim tarihimizde maalesef her devirde siyasi motivasyon ve ideolojik endokrinasyon ağır bastı; artık “sormak lazım” değil mi? Yüz elli yıllık modernleşme tarihimiz var da niye bir Güney Kore başarısını gösteremiyoruz? Tabii bu sualin de cevabı eğitimin niteliğinde.
Sloganlarla coşmaya değil, bilimsel metotları özümsemeye ihtiyacımız var.

65. hükümet…

65. hükümet…
Yılmaz Özdil

64’üncü hükümetin ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı Recep Tayyip Erdoğan, ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığına kaydırıldı. Tbmm başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan boşalan dışişleri bakanlığına, mgk genel sekreteri Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın çalışma arkadaşı Recep Tayyip Erdoğan getirildi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kabine açıklanmadan yarım saat önce sürpriz şekilde cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaret etmesi kulislere bomba gibi düştü, cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan istişareler neticesinde, maliye bakanı Recep Tayyip Erdoğan’la sanayi bakanı Recep Tayyip Erdoğan kabinedeki yerlerini korurken, bir önceki hükümetin hükümet sözcüsü Recep Tayyip Erdoğan çevre bakanı olarak hükümete girdi.

Aile bakanlığına diyanet işleri başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı getirmek isteyen başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la bu bakanlığa merkez bankası başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı getirmeyi düşünen cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında gerilim yaşandı. Ak saray’daki asrın liderimiz Recep Tayyip Erdoğan’ın araya girmesiyle tatlıya bağlandı, meclis külliyesi’ndeki dünya liderimiz Recep Tayyip Erdoğan’ın da onayı alınarak, dolmabahçe’deki mit müsteşarı Recep Tayyip Erdoğan aile ve bilim bakanı yapıldı.

En büyük sürpriz tarım bakanlığında yaşandı, çalışma bakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tarımdan sorumlu milli savunma bakanı olmasına kesin gözüyle bakılıyordu, ancak son dakikada yaşanan değişiklikle spordan sorumlu milli eğitim bakanı Recep Tayyip Erdoğan tarım bakanı oldu, Recep Tayyip Erdoğan’dan boşalan spordan sorumlu şehircilik bakanlığına ise, daha önceki Recep Tayyip Erdoğan hükümetinde adalet bakanlığı yapan Recep Tayyip Erdoğan oturdu.
Recep Tayyip Erdoğan hükümetlerinin tecrübeli başbakan yardımcısı Recep Tayyip Erdoğan ilk kez Recep Tayyip Erdoğan hükümetinde yeralmadı, onun yerine ilk kez Recep Tayyip Erdoğan başbakan yardımcısı yapıldı, halef-selef Recep Tayyip Erdoğanların devir teslim töreninde duygulu anlar yaşandı, Recep Tayyip Erdoğan’ı ilk olarak Recep Tayyip Erdoğan kutladı.

Kabine listesi hazırlanırken içişleri bakanının unutulduğu anlaşıldı, orman turizm ve Avrupa birliği bakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın içişleri bakanlığını vekaleten yürüteceği, güven oylamasından sonra gıda ulaştırma ve çalışma bakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın içişleri bakanlığına getirileceği, gümrük sağlık ve ticaret bakanlığına da kültür ve su işlerinden sorumlu teknoloji ve tabii kaynaklar bakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın vekalet edeceği öğrenildi.
Kabinenin tek türbanlı bakanı Recep Tayyip Erdoğan oldu.
*
Sayın gerizekalı basınımız hâlâ “bakanlar kurulunda sürpriz değişiklikler var” filan diye yazıyor.
*
Ne sürprizi birader…
İki dudağının arasına bakanlar kuruludur!