65. hükümet…

65. hükümet…
Yılmaz Özdil

64’üncü hükümetin ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı Recep Tayyip Erdoğan, ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığına kaydırıldı. Tbmm başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan boşalan dışişleri bakanlığına, mgk genel sekreteri Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın çalışma arkadaşı Recep Tayyip Erdoğan getirildi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kabine açıklanmadan yarım saat önce sürpriz şekilde cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaret etmesi kulislere bomba gibi düştü, cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan istişareler neticesinde, maliye bakanı Recep Tayyip Erdoğan’la sanayi bakanı Recep Tayyip Erdoğan kabinedeki yerlerini korurken, bir önceki hükümetin hükümet sözcüsü Recep Tayyip Erdoğan çevre bakanı olarak hükümete girdi.

Aile bakanlığına diyanet işleri başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı getirmek isteyen başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la bu bakanlığa merkez bankası başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı getirmeyi düşünen cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında gerilim yaşandı. Ak saray’daki asrın liderimiz Recep Tayyip Erdoğan’ın araya girmesiyle tatlıya bağlandı, meclis külliyesi’ndeki dünya liderimiz Recep Tayyip Erdoğan’ın da onayı alınarak, dolmabahçe’deki mit müsteşarı Recep Tayyip Erdoğan aile ve bilim bakanı yapıldı.

En büyük sürpriz tarım bakanlığında yaşandı, çalışma bakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tarımdan sorumlu milli savunma bakanı olmasına kesin gözüyle bakılıyordu, ancak son dakikada yaşanan değişiklikle spordan sorumlu milli eğitim bakanı Recep Tayyip Erdoğan tarım bakanı oldu, Recep Tayyip Erdoğan’dan boşalan spordan sorumlu şehircilik bakanlığına ise, daha önceki Recep Tayyip Erdoğan hükümetinde adalet bakanlığı yapan Recep Tayyip Erdoğan oturdu.
Recep Tayyip Erdoğan hükümetlerinin tecrübeli başbakan yardımcısı Recep Tayyip Erdoğan ilk kez Recep Tayyip Erdoğan hükümetinde yeralmadı, onun yerine ilk kez Recep Tayyip Erdoğan başbakan yardımcısı yapıldı, halef-selef Recep Tayyip Erdoğanların devir teslim töreninde duygulu anlar yaşandı, Recep Tayyip Erdoğan’ı ilk olarak Recep Tayyip Erdoğan kutladı.

Kabine listesi hazırlanırken içişleri bakanının unutulduğu anlaşıldı, orman turizm ve Avrupa birliği bakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın içişleri bakanlığını vekaleten yürüteceği, güven oylamasından sonra gıda ulaştırma ve çalışma bakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın içişleri bakanlığına getirileceği, gümrük sağlık ve ticaret bakanlığına da kültür ve su işlerinden sorumlu teknoloji ve tabii kaynaklar bakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın vekalet edeceği öğrenildi.
Kabinenin tek türbanlı bakanı Recep Tayyip Erdoğan oldu.
*
Sayın gerizekalı basınımız hâlâ “bakanlar kurulunda sürpriz değişiklikler var” filan diye yazıyor.
*
Ne sürprizi birader…
İki dudağının arasına bakanlar kuruludur!

Hayır, halk ne derse o olmayacak!

Hayır, halk ne derse o olmayacak!
Hasan Cemal

Avazı çıktığı kadar bağırıyor:
“Halk ne derse o olacak!”
Alkış kıyamet.
Koca salon yıkılıyor.
Bayraklar sallanıyor.
Sloganlar atılıyor.
Vay vay vay!

Demek öyle:
Halk ne derse o olacak!
Surat takallus etmiş durumda.
Gözler yuvalarından fırladı fırlayacak.
Burun delikleri sürekli titreşim içinde.
Bakışlar düşmanlaşıyor.
Seyrederken tedirgin oluyorum.
O an eline geçirse, parçalandın gitti.
Avazı çıktığı kadar bağırıyor:
“Halk ne derse o olacak!”
Ben de bağırıyorum:
“Hayır olmayacak!”

Halk seni yüzde 50 oyla seçti diye, her aklına geleni yaparsan bunun adı demokrasi olmaz!
Evet öyle, halk ne derse olmayacak!
Diyelim halk seni seçti.
Seçim sandığından sen çıktın.
Şimdi sen başına buyruk mu davranacaksın?..
Halk seni yüzde 50 oyla seçti diye, her aklına geleni yapacak mısın?
Yaparsan, yapmaya kalkışırsan demokrasi olmaz!
Halkın seçtiği sürü sepet diktatörlerden biri olursun.
Zaten o yoldasın.

Hitler’i de halk seçti.
Mussolini’yi de halk seçti.
Onlar da “Madem halk bizi seçti, biz de her şeyi yaparız” deyip kolları sıvadılar.
İnsanlığın canına okudular.
Putin de seçim sandığından çıktı, insan hakları ve özgürlüklerin kolunu kanadını kırmaya devam etmekte…
Sesi çınlıyor koca salonda:
“Halk ne derse o olacak!”
Hayır olmayacak.

Halk, demokrasiye hayır derse…
Hukukun üstünlüğüne hayır derse…
Özgürlüklere hayır derse…
Kadın-erkek eşitliğine hayır derse…
Farklılıklara saygıya hayır derse…
Din özgürlüğüne hayır derse…
Vicdan özürlüğüne hayır derse…
Yine halkın dediği mi olacak?
Çok iyi biliyorum, senin muradın bu.
“Halk ne isterse o olacak!” derken, senin kafanda öyle bir düzen yatıyor.

Dikta düzeni…
Despotluk…
Saray’daki Sultan düzeni…
Bir başka deyişle:
Padişahlık!
Şunu bir kenara bir daha yaz:
Halk seni seçti diye, bugünkü gibi her aklına geleni yapamazsın.
Demokrasiler sadece ‘halkın oyu’ndan ibaret değildir.
Elbette özgür seçimler olmaksızın demokrasi olmaz.
Bu bir önkoşuldur.

Ama demokrasiden söz ediyorsak, başka önkoşullar da var:
Yargı bağımsızlığı…
Güçler ayrılığı…
İfade özgürlüğü…
Bağımsız ve özgür medya…
Kadın-erkek eşitliği…
Laiklik…
Temel insan hakları…
Din ve vicdan özgürlüğü…

Demokrasiyi demokrasi yapan sadece halkın oyu değildir, bir de bunlar vardır.
Ama biliyorum.
Senin umurunda bile değil demokrasinin değerleri…
Bu alt alta sıraladıklarımın hepsi, Batı icadı bir ‘küfür düzeni’nin unsurları senin için…
Merhum Hoca da böyle düşünürdü.
Ama sen Hoca’yı çoktan sollayıp geçtin.
Ondan çok daha güçlü kuvvetlisin.
O Hoca’ydı, sen Reis oldun.
Baksana, en büyük paşalar bile ‘asrın düğünü’nde şahit olmaya tıpış tıpış geliyorlar.

Demek öyle.
“Halk ne derse o olacak!”
Hayır olmayacak!
Demokrasi senin dediğin gibi değil.
Sadece halkın oyu demek değil.
Özgür seçimlerle birlikte başka değerler de var uyulması gereken…
Biliyorum, senin umurunda bile değil.
Yolun açık olsun!
Ama şunu bil:
Çok kötü yoldasın!

Şahsi üretimim, taptaze komplo teorime hoş geldiniz!

Şahsi üretimim, taptaze komplo teorime hoş geldiniz!
Gülse Birsel

İnsanoğlu bir plan ve program dahilinde delirtiliyor sevgili okuyucular. Bunu ben keşfettim. Artık telefon sinyalleriyle mi, televizyon ışınlarıyla mı, gazlı içecekler veya gece kaçırılıp kalçaya çip takılma yöntemiyle mi, bilmem. Ama ülke ayırmadan tüm dünya insanları hızla tırlatıyor ve dolayısıyla suçlu muhtemelen uzaylılar!
Bu aralar televizyonlarda diziler ve Survivor hariç iki tür program ağırlıkta:

– Dini konuları işleyen sohbetler…
– Komplo teorileri, dünyayı yöneten gizli güçler, inler-cinler, bilinmeyenler konusunda tartışma ve röportajlar…

Arada derede bir diyet, beslenme sohbeti filan bulduğumda “Vay be ne bilimsel program, ekrandan eve ilim akıyor” diye dikkat kesilip izliyor, yudum yudum içiyorum.
Fakat inli-cinli, Illuminati’li, Tapınak Şövalye’li, bilmem ne tarikatının gizli kardeşliğinin ülkeler üzerindeki oyunlarını konu eden programlardan kaçmak kolay değil.

Şimdiye kadar seyrettiğim komplo teorisi sohbetlerinde, uluslararası entrikanın, fesatın binbir türlüsünü izledim. Hazır gıdalara katılan alışkanlık yapıcı maddeler gibi hakikilerinden, “Beynimizi cep telefonlarından gelen sinyallerle kontrol ederek herkesi birbirine saldırtıp ‘3. Dünya Savaşı’nı çıkaracak kötü kalpli uzaylılar” kadar uçuklarına, birçok teoriye vâkıfım!

Bazı ülkelere verilen gıdalara kısırlık yapan maddeler koyarak o ırkın kökünü kurutma planları, televizyona saliselik erotik görüntüler yerleştirerek toplumların ahlakını bozma projeleri, özel sinyallerle beyin kontrolü yaparak devlet başkanlarını aptallaştırma teşebbüsleri… Neler neler…
İnsan haliyle etkileniyor.

YÜRÜYEN SKANDAL
Yeni komplo teorisiyse benden: Dünyayı delirtiyorlar abicim!
İnsanların kafası “Hadi bana müsaade” deyip, kalkıp kalkıp gidiyor.
IŞİD’i alın mesela. Ortadoğu toptan tırlatmasa acık aklı olan oraya katılır mı?

Bırak IŞİD’i, al ABD’yi. Trump’ın oyları neredeyse Hillary Clinton’la aynı seviyeye gelmek üzere! Adam yürüyen skandal. Şu ana kadar Batı’nın arkasında durduğu tüm çağdaş değerlere küfrediyor, tiksindiği her şeyi alkışlıyor. Irkçı, ayrımcı, kaba, küfürbaz, saldırgan, saçmasapan bir tip. Ama ABD’nin yarısı “Bu tamamdır” diyor!
Ülkeden birkaç küçük örnek vereceğim. Sadece bu yazının yazıldığı günlerde olan üç hikâye.

1) Bir üniversitenin öğrencileri, bilimsel çalışma olarak, soğandan bibergazı ürettiler! Sonra da rektörleri üzerinde denediler. Evet, nedense binbir türlü hastalık, dert ve soruna çare olabilecek milyarlarca bilimsel gelişmenin peşinde koşmak yerine, vatandaşa sıkılacak alternatif bir bibergazı üretmek istemişler. Bu bibergazı diğerine göre daha doğal ve daha zararsızmış. Organik yani. E kabul ve teşekkür edip, yorumu sosyologlara bırakmak lazım sanırım.

2) ‘Arka Sokaklar’ dizisinde senaryo icabı ölen bir polis karakteri için cenaze namazı etkinliği yapılmıştı. Senaryoda onu öldüreni sorgularken döven diğer polis karakteri hapse girdi. Şimdi hapishaneye ziyaret etkinliği düzenlenmekte. Ölüm ve hapis senaryoda oluyor, etkinlikler gerçek!

3) Başka bir etkinlikse Bayrampaşa’da düzenleniyor: ‘İnsanlık Çökerken Tek Çare İslam Paneli’… Konuşmacısı Mehmet Ali Ağca. Evet, gazeteci Abdi İpekçi’nin katili olan. Papa’yı vuran. (Senaryoda değil, gerçek hayatta) Bu arada panel, Bayrampaşa’daki Abdi İpekçi Caddesi üzerinde bir kültür merkezinde gerçekleşecek!

GÖZÜM ÜSTLERİNDE!
Bak demedi, demeyin. Cep telefonu sinyaliyle olabilir. Bilgisayar ekranlarının ışınları yoluyla olabilir. Gofretler, dizi senaryolarındaki hipnoz sahneleri ya da gece uykusunda kaçırılan vatandaşların kalçalarına takılan çipler vasıtasıyla olabilir… Bunu ikide bir televizyona çıkıp bır bır konuşan ‘uzmanlar’ bilecek!

Ama bir şey dönüyor, ben size söyleyeyim.
Hiçbir ülkenin de tuzu kuru olmadığına, Avrupa’sından Amerika’sına, Türkiye’sinden Ortadoğu’suna, Afrika’sından Kore’sine herkes keçileri kaçırdığına göre…
Hangi pislik gezegen bunu yapıyorsa, bak gözüm üstlerinde! Tuu onların suratına!

Bu dökülenler kan değil mi!

Bu dökülenler kan değil mi!
Ergun Babahan

Lâmı cimi yok, insanlar yaşam biçimlerini, inançlarını, değerlerini korumak için kan döker. İslam’ı kurup yayarken de döktü, İspanya İç Savaşı’nda da döktü. O yüzden CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun sözleri sert ve rahatsız edici olsa da bir gerçeğin altını çizmektedir.

Başkanlık sisteminde ısrar, başta laiklik olmak üzere temel değerlerini kaybedeceği endişesi yaşayan insanların beklenmedik bir direnme riskini içermektedir.
Bu, işin bir boyutu. Asıl rahatsız edici boyutu ise, Kılıçdaroğlu’nun sözlerinden rahatsız olanların müzakere masasının devrilmesinden sonra dökülen kana tek laf etmemesi, Erdoğan’a bu konuda bir tek soru soramaması. CHP liderine ‘Kemal’ diye yazanlar, Erdoğan’a başına ‘Sayın’ da koyarak böyle bir soruyu soracak yüreğe sahip değil çünkü.

24 saatin kanlı özeti: İstanbul Sancaktepe’de bombalı araçla askeri servise saldırı, dokuz yaralı; Diyarbakır Hani yolunda bombalı araç patladı, dört ölü; Hakkâri’de çatışma, bir helikopter düşürüldü, sekiz asker hayatını kaybetti.

Temmuz’dan beri yaşanan çatışmalarda ölenlerin sayısı ise ürkütücü. Resmi açıklamalara göre 4 binden fazla PKK’lı, 1300 IŞİD’li öldürüldü, hayatını kaybeden asker sayısı 450, sivil sayısı 250’yi aştı.
Şehirlerimiz, turizm merkezlerimiz güvensiz hâle geldi. Lastik patlasa, bomba sanıp paniğe kapılan bir ülkeye döndük.

Ama asıl önemlisi hızla kanıksamamız…
Niye bu kadar insan daha önce ölmüyordu ve şimdi ölüyor?
Ve daha önemlisi siyasisinden gazetecisine kadar geniş bir kesim bu gerçeği neden görmüyor? Bu dökülen kandan neden rahatsız olup sorgulamıyor?

Öldürdüğün her bir kişinin yerine onlarcasının gönüllü olup dağa çıktığı bir Kürt gerçeği var karşımızda. Sen bu insanların siyaset yapmasını engeller, Kamuran Yüksel gibi isimlerini cezaevine atar; Selahattin Demirtaş başta Kürt siyasetçilere aynı muameleyi yapmaya hazırlanırsan bu sayının daha da artacağından emin olabilirsin.
1950’den sonra yaşanan siyasetin kitleselleşmesi, bir avuç bürokratın denetiminden çıkmaya başlaması, sadece muhafazakâr sağın işine yarayıp elini güçlendirmedi. Aynı gerçek Kürtler için de geçerli hâle geldi. Ancak, bölünme korkusu Kürtlere siyasetin yolunu hep tıkadı.

Seçim barajları, Meclis’ten atmalar, cezaevinde işkenceler, sokak ortasında infazlarla Kürt demokratik siyasetinin önü kesilmeye çalışıldı ama başarılamadı. Yaşadıklarımız, başarılmasının mümkün olmadığını da gösteriyor.
AKP, ikinci döneminin başında yaşadığı sivilleşme sürecini geride bıraktı. Yolsuzluk iddialarıyla karşı karşıya kalınca, çareyi askerle anlaşmada buldu ve başta Kürt meselesi olmak üzere askerin temel saydığı konularda çözümü askere yaklaşmakta buldu.

Kürt meselesinde asker ikna edilmeden demokratik çözüm yolunun tekrar açılması mümkün görünmüyor. Zaten bu yolu öneren, destekleyen bir siyasi yapı da bulunmuyor.
Kürt siyasi hareketi Irak’tan Suriye’ye yayılan bir coğrafyada güçlenirken silahlı çözüm modelinde ısrar edilmesi, daha çok kanın akacağının göstergesidir. Elbette, Kürt sorunu üzerinden her türlü demokratik muhalefetin sesinin kesilmesi, başta Cemaat olmak üzere farklı düşünen her kesime acımasız bir baskı uygulanmaya devam edileceğinin de işareti.

Kilis’te gerçekte neler oluyor?

Kilis’te gerçekte neler oluyor?
Ömer Ödemiş

Kilis’e füzeleri IŞİD atmıyor ise kim, neden atıyor?
Son aylarda Kilis, atılan füze ve roketlerle sıklıkla gündeme gelmeye başladı. Önceleri bu füze ve roketlerin yanlışlıkla Kilis’e düştüğü iddia edildi, sonrasında ise bilerek, hedeflenerek vurulduğu kabul edilmeye başlandı. IŞİD daha önce denemediği bir yöntemle, Türkiye ile düşük yoğunluklu bir çatışmaya girmiş gibi görünüyor.

Daha önceki IŞİD saldırılarına baktığımızda, hedeflediği her hangi bir bölgeye saldırı başlattığında, bölgeye kendi insanlarını sızdırdığı, arkasından da yoğun intihar saldırıları ya da roket saldırılarıyla topyekun bir çatışmaya yöneldiği görülüyor. Arkasında kara gücünü harekete geçiriyor. Musul ve Rakka saldırılarında olduğu gibi.

Ancak Kilis’te böyle bir yöntem kullanmıyor… Yüzlerce füzeyi kısa bir sürede Kilise yağdırabilecekken, bunu yapmıyor. Gün aşırı 3-4 füze atıp bekliyor. Sonra tekrar birkaç füze atıyor ve yine bekliyor. Alışılmış IŞİD saldırılarının dışında davranıyor. IŞİD gerçekten Kilis kentini hedeflemiş olsaydı asla böyle saldırmazdı. Bu çelişik durum iki biçimde yorumlanabilir. Ya IŞİD bu bombalamaları saldırı amaçlı değil başka bir amaç için yapıyor ya da IŞİD yapmıyor demektir.

AMAÇ TÜRKİYE’Yİ SURİYE’DE SAHAYA ÇEKMEK Mİ?
IŞİD onlarca insanın yaşamını yitirdiği Kilis saldırısını, Kilis dışında bir hedefle yaptığını düşündüğümüzde, bu hedefin Türkiye’yi Suriye sahasına çekmek olduğu görülebilir. Yani IŞİD bu türden tahrik saldırılarıyla Türkiye’yi bu güne kadar kirlice yer aldığı Suriye savaşının içinde açıkça yer alamaya çağırıyor olabilir. Bu güne kadar hiçbir devlet gücünün açıkça taraf olmadığı Suriye savaşında ilk kez Türkiye açıkça devlet olarak yer almış olacak. Bu durum Suriye’de yaşanan süreci tamamen değiştirecek ve çatışmaların karakterini bir başka aşamaya taşıyacaktır. Vekâletçi güçlerin başarısızlığından sonra vekalet verenlerin açıkça sahaya inmesi anlamına gelecektir. Bir anlamda başarısızlığın kabulü olurken, yeni başarısızlığın da ilk adımları olacaktır.

IŞİD’in sıkıştığı süreçten tek çıkar yöntemi, savaşı genişletmek ve savaşın içine yeni güçleri çekmektir. Savaşı genişletmenin bir yöntemi yeni ülkelere açıkça saldırarak cepheler açmak ise de, diğer yöntemi var olan savaşa yeni güçleri açıkça çekmektir. Ki bu savaşa çekilen devletin de Türkiye olduğunu düşündüğümüzde, 5 yıldır süre gelen Suriye’deki savaşın biçimi ve karakteri de değişmiş olacaktır. Bu durumda IŞİD tahrik saldırılarında başarılı olmuş ve ömrünü uzatmış demektir.

Böylesi bir savaş batağına giren Türkiye yıllarca çıkamayacağı gibi, hemen her kesimin hedefi haline gelecek ve ciddi kayıplar vererek, ağır bedeller ödeyecektir. Hiçbir devlet Suriye sahasına fiili olarak girmeye cesaret edemezken, Türkiye gerici güçlerin paralı askeri olarak bu savaşı uzun süre götürmeyecektir.

YA ROKETLERİ ATAN IŞİD DEĞİLSE?
Diğer durumda ise yani Kilis’e füzeleri IŞİD atmıyor ise kim, neden atıyor? İlk aklımıza gelen Hakan Fidan’ın ortaya çıkan ses kayıtlarında söylediği; “Suriye’ye birkaç adam gönderir Türkiye’ye füze attırırım” sözü oluyor. Yani Türkiye sıkıştığı uluslararası arenadan sıyrılmak, suçlamalardan kurtulmak ve kendisini temize çıkartmak için bu saldırıların organizesini yapıyor olmasıdır. İkinci olasılık çok daha kirli bir durumdur ancak yapılamaz değildir. Üstelik Türkiye’nin iki tankını vurduğunda bile bunu videoya çekip, propaganda malzemesi olarak kullanan IŞİD’in Kilis’e dönük yaptığı onlarca saldırıyı üstlenmemesi, propaganda malzemesi olarak kullanmaması dikkat çekicidir.

Bu saldırılar sonrasında, Türkiye’ye dönük, IŞİD’i destekleyerek, terörizmin yanında yer alıyor iddialarını çürütmüş, “IŞİD bize de saldırıyor biz bu güce nasıl yardım ederiz” söylemine zemin hazırlanmış oluyor. Böylelikle onlarca insanın yaşamı üzerinden Türkiye uluslararası kurumların yargısından sıyrılmış ve Suriye sürecindeki kirli durumunu temizlemiş olacaktır. Tüm bunlar Emevi camiinde namaz kılma rüyasıyla, uluslararası hukuku hiçe sayarak Suriye’ye Alevi başkan Esad’ı devirme iddiasının kaçınılmaz sonuçları tarihteki yerini alacaktır.

‘Alçak tetikçi’ ile ‘kibirli hödük’ün hüzün veren atışması…

‘Alçak tetikçi’ ile ‘kibirli hödük’ün hüzün veren atışması…
Murat Sevinç

Türkiye medyasının iki tanınmış ismi, bir süredir birbiri hakkında hayli sert yazılar kaleme alıyor. Bu yazıyla, ne tanışmadığım iki yazar arasındaki polemiğe katılma (katılsam da fark edeceklerini sanmıyorum!) ne de haddimi aşıp psikolojik çözümlemeler yapma niyetindeyim.
Sert atışma, Ahmet Hakan’ın, ‘yargılanacağı’ yolundaki iddiasına karşılık Ahmet Altan’ın tepkisi ve son derece ‘açık’ önerisiyle başladı. Altan, “Eğer yazan ve suçlayan sensen beni programına çağır ve baş başa istediğini sor” dedi. Hakan ise her zaman olduğu/beklendiği gibi Şark kurnazlığıyla, programa ‘mağdur aileler/kişiler’le birlikte çıkmasını önerdi Altan’ın. Gerisi malum…
Söz konusu yazıların kaleme alınma ‘nedeni’, ‘içeriği’ ve ‘üslubu’ memleketin içinden geçtiği süreç ve toplumsal/siyasal kültürümüz konusunda ciddi ipuçları içeriyor. Haliyle ilgisiz kalmak mümkün değil.

Hiç gerek yoktu bu ölçüde ‘adanmışlığa’ ve ‘tetikçiliğe’
2007 seçimleri ardından, TSK ile siyasal irade arasındaki ‘tarihsel gerilim’de yeni bir aşamaya geçildi. Burjuvazi içindeki mücadelenin, yeni aktörlerle ve yeni bir düzlemde sürdürülmesinin tanığı olduk. Daha önce hiç kimsenin hayal edemeyeceği soruşturmalar başlatıldı, rütbeli askerler tutuklandı, genelkurmay başkanı cezaevine konuldu.
Süreç başladığında, sesi yüksek çıkanlar genellikle olduğu gibi iki kampa ayrıldı: ‘Askeri vesayet sona eriyor’ diyenler ile ‘Milli orduya kumpas yapılıyor’ diyenler. Bir de, bu satırların yazarı gibi, herhangi bir parti ya da gruba angaje olmamış, dolayısıyla ‘hiçbir işe yaramayanlar’ vardı. Arada kalınca, ses duyurmak pek mümkün olmaz!

Türkiye’de uzun süredir, ‘okunan’ merkez medya organlarında siyasal çözümlemeler, ‘demokrat iyi insanlar’ ile ‘demokrat olmayan kötü insanlar’ düzeyinde ve kimlik temelli yapılıyor. Sol analizler, yıllarca son derece bilinçli bir tercihle tu kaka edildi, dışlandı. Dışlama yöntemi olarak da ‘eski rejim/Kemalizm’ efsanesi yaygınlaştırıldı. AKP muhalifleri içinde Türkiye’yi 1930’ların kafasıyla idare etmek isteyen hastalıklı/ırkçı insanların/yığınların olmadığını iddia etmiyorum kuşkusuz. Sorun, ‘muhalifler’i ve ‘farklı bakışlar’ı aynı kaba koyma çabasındaydı.

Bu eğilim özellikle 2010 halkoylaması esnasında zirveye çıktı. Örneğin şimdilerde ‘sivil darbe’den dem vuran Cengiz Çandar’ın 2010 Eylül’ünde, ‘anayasa değişikliklerine evet dememek için, vicdansız, Tayyip’e takık, ruh sağlığını yitirmiş olmak gerektiği’ yolundaki ‘tespitler’i hâlâ hatırımda. Çandar bir prototip tabii. Ahmet Altan dahil onlarca okumuşumuz benzer eğilimdeydi. Oysa hiç gerek yoktu bu ölçüde ‘adanmışlığa’ ve ‘tetikçiliğe.’

Manzara meydanda…
Hâl böyle olunca AKP, yıllarca şu ya da bu gerekçeyle bazen hak ettiği ama çoğu zaman hak etmediği ve hatta hayalini dahi kuramayacağı bir ‘okumuş’ desteği buldu. Oysa bir yandan o desteği elde etmesine neden olan işleri yapar görünürken; diğer yandan, kısa sürede ‘kaplan’ olacak ‘Anadolu kedileri’ni palazlandırıyor, kendi zenginini yaratıyor, gelir dağılımı bozulurken yeni milyonerler yaratıyordu. Devlet ihaleleriyle, imar değişiklikleriyle, borçlandırmayla ve kadrolaşmayla, milyonlarca yurttaş ‘irili ufaklı çıkar ağları’ içine dâhil edildi. Eşzamanlı olarak ‘dindar-kindar’ nesil yetiştirme işine ağırlık verildi.

Üstelik ne hiç biri gizli yapıldı ne de bugün ‘umut’ bağlanan kakılmış partililer, olup bitene itiraz etti. Kendilerinin ifadesiyle, bir yandan ‘Kurban olduğum Allah verdikçe veriyor’ diğer yandan şehirler ‘parsel parsel’ satılıyordu. AKP, ‘beyni’ olan ‘Cemaat’ ile arayı bozunca, her şey bir anda değişti. 17-25 Aralık sonrası bu memlekette herhangi bir işin ‘düzgün’ işlemesi olanaksızdı artık. Nitekim manzara meydanda…

Üçüncü seçenek
25 Aralık ardından topluma iki ‘seçenek’ sunuldu muktedirler tarafından. Biri, ‘Her şey yalanmış’, diğeri ‘Her şey gerçekti.’ Oysa bir üçüncü seçenek daha vardı: Olup bitenin bir kısmı gerçek bir kısmı dalavereydi!
‘Her şey bir yalandı’ seçeneği ortalamaya hitap etti. ‘Eğer istikrar sürecekse, varsın yalan olsun’ dediler! Böylece tüm davalar hızla düşerken, devlet organlarında binlerce sempatizanı/mensubu olan, dünyanın en ‘tuhaf’ terör örgütlerinden biri icat edildi. Gazetelere, özel mülkiyete el konuldu vs.

AKP’nin semirme sürecinde, Ahmet Altan gibi demokratik bir Türkiye’de yaşamak istediklerinden kuşku duymadığım bir kesim (üçkâğıtçılardan söz etmiyorum!) okumuş, yalnızca ‘demokrasi’ beklentisiyle açıklamanın güç olduğu bir destek sundu AKP’ye. Sanırım ‘Kemalist/ulusalcı’ kesime duyulan nefretin, onlara karşı verilen mücadelenin büyük payı oldu bu ruh halinde. Aksi takdirde, benden daha akıllı ve daha birikimli olduğunu düşündüğüm koca koca yazarların, yıllarca siyasal İslam ve Milli Görüş geleneğini dillendirmemelerinin ve AKP ile liderlerinin hacetinde özenle boncuk aramalarının, pek makul bir açıklaması yok.

Biri muhalif diğeri yandaş iki ‘pehlivan’ın kapışması
Gelelim iki yazara. Aralarındaki ‘dil’ farkını boş verelim. Biri edebiyatçı ve tabii çok daha güçlü/etkili yazıyor. Diğeri onun yanında henüz ‘çömez’ sayılır ve asla kaybetmek istemediğini her haliyle belli ettiği bir ‘makam’dan sesleniyor. Köşesiyle, TV programıyla vs… Burası beni pek ilgilendirmiyor; Türkiye’de ‘bir kez bulduğunu asla bırakmamak için her şeyi yapan’ insan tipi hayli yaygın.

Hakan ile Altan arasındaki ‘yazışmalar’, tam da söz konusu ‘süreç’ ve ‘kırılma’yla ilgili olduğu için önemli. Birkaç boyutuyla: İlki, içerik ve satır aralarının 25 Aralık 2013-1 Kasım 2015 dönüm noktalarına ilişkin olmaları. Türkiye’de bir kesim, toplumun geri kalanına ‘alık’ muamelesi yapıp yıllarca süren soruşturma ve dava süreçlerindeki her şeyin ama her şeyin yalan/kumpas olduğunu dillendiriyor. Onlara göre hiç kimse darbe planı yapmadı, hiç kimse şike yapmadı, hiç kimse yolsuzluk yapmadı… Diğer kesim ise daha ilk günden önüne geleni darbeci ilan edivermişti. 25 Aralık’tan güçlü çıkan (görünürde!), ‘Her şey yalandı’ diyenler oldu. Türkiye genelinde ve her düzeyde süren bu mücadele, iki yazarın kaleminde dile geliyor gibi.

İkincisi, Türkiye’nin tanınmış yazarlarının yazma tarzlarının, dehşetli egolarının ve asla geri adam atmayan ‘delikanlı’ tavırlarının, memleketteki hâkim toplumsal/siyasal kültür hakkında açık fikir veriyor olması. 2016 Türkiyesi’nde hâkim davranış kalıbı buyken, yüzde 50 oy alan kişinin Erdoğan oluşunda nasıl bir sürpriz olabilir ki? Bu toprakta, ortalama yurttaşın içine Fatih Terimler, Reis’ler, Aziz Yıldırımlar kaçmış durumda nicedir. Hâl böyleyken yazarları da kibirden çatlamak üzere tabii. Biri yüzü hiç kızarmadan ‘Yargılanacaksın’ derken, diğeri ‘Seni kurtarmalarına izin vermeyeceğim’ buyuruyor.

Üçüncü konu, Türkiye’de adalet sisteminin nasıl çürüdüğünün ve vahim sonuçlarının, ‘kör parmağım gözüne’ hali. Adil yargılama gibi, suçsuzluk karinesi gibi, suç ve cezanın şahsiliği gibi demokratik hukuk devleti ilkelerinin köküne kibrit suyu dökülen yerlerde, geriye ‘kişisel kanılar’ kalıyor ne yazık ki. Yargılanan insanların düzgün savunma yapmasına izin vermeyen mahkemeler, sahte CD itirazlarını dahi ciddiye almayan yargıçlar, ihlal edilen usul kuralları, katil kılıklılarla Türkan Saylan gibi insanları aynı torbaya tıkıştırma hevesi…

Ve sonunda, ‘Tabii bazı aksaklıklar olmuş olabilir ama…’ diyerek mahkûmiyet kararlarına sevinenler. Oysa ‘aksaklık’ dedikleri, yargılamanın selameti ve ‘başkaları’nın yaşamı!
Yıllardır bizlere reva görülen saçmalıkların, sözüm ona ‘kandırılmışlıklar’ın ardından, biri muhalif diğeri yandaş iki ‘pehlivan’ın kapışmasına tanık oluyoruz. Şimdilerde güçlü (ve haklı) muhalif yazılar kaleme alan er kişi, zamanında savcı Öz’ün ‘Gazetecilikten tutuklanmadılar’ zırvasını manşet yapmış, muhabiri delil bavullarıyla acınası pozlar vermiş. Diğeri, ‘eleştiri’ cilasıyla sureti haktan görünmeyi marifet sayan, devletin ve her koşulda devletinin yanında olduğunu ilan eden Hürriyet’in cengâver memuru…

Bizler de, anayasası tarihinde ilk kez ‘siviller’ tarafından fiilen yürürlükten kaldırılan bir cumhuriyette, faşizme çeyrek kala, bu adamların dünyasına tutsak edilmeye çalışılan yurttaşlar…

Yeni başbakanı açıklıyorum!

Yeni başbakanı açıklıyorum!
Ömer Şahin

Şu ‘düşük profil’ tanımlamasına itirazım var.
Türkiye’ye ‘büyük’ sıfatını görenlerin profili ‘düşük’ başbakan arayışları, gelmesi muhtemel kişiye de makama da ülkeye de ayıptır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kafasındaki ‘Son Başbakan’ muhtemelen haftaya açıklanır.
“Hayırlı Cuma” gününün tercih edileceğini sanıyorum.

Kumanda merkezi tamamıyla Beştepe’nin kontrolünde olacağı için kimin olacağının çok da önemli olmadığı görüşü nisbeten doğrudur.
Terleyen Cumhurbaşkanı’nı başkanlığa sırtlayacak ‘uyumlu başbakan’ aranıyor nihayetinde.
ANAP gibi “15 Türk Büyüğü” çıkmadı ama en azından 5-6 kişinin adı geçti.
Hatırlayalım tekrar o isimleri: Binali Yıldırım, Bekir Bozdağ, İsmet Yılmaz, Numan Kurtulmuş, M. Ali Şahin, Berat Albayrak.

Çember gün geçtikçe daralıyor. Aday adayı sayısı 3’e indi. Muhtemel Başbakan’ın silueti belirdi.
Nedir o siluet ?
-Merak etmeyin ‘düşük profil’ olmayacak. Mutlaka yabancı dil bilecek.
-Bıyıklı ama sakalsız olacak!
-Ekose ceketsiz olmaz!
– Beştepe ile uyumun simgesi olarak isminde mutlaka B harfi olmalı.
– Memleketinden daha önce ‘başbakan’ çıkmış olmalı.
– 3 çocuğu var ise bir adım öndedir.
-AK Parti gemisini yüzdürecek kaptan olacağından partililerin endişesi olmayacak.
– “Hep destek, tam biat” ve “Reis’e sadakatten” zerre şüphe duyulmayacak.

Bu kadar ‘tarif’ ten sonra “ kim o?” diye sormazsınız inşallah. Siluet bizden, tahmin sizden!
“Merkez Parti”de birleşme, hayırdır!
Siyaset AK Parti’deki genel başkan/başbakan değişimi ve MHP’deki kurultay tartışmalarına odaklanmışken…
Tam da acaba küskünler, kırgınlar, ihraç edilecekler için yeni adres arayışları konuşulur hatta ‘tavşan parti’lerden bahsedilirken…
Anketlerde ‘diğer’ sınıfına giren, hele de 1 Kasım seçimleri sonrası üzerlerinden silindir geçmiş olan partilerde bir kıpırdanma başladı.

Oy oranı yüzde 1’in altında bile olsa bu partiler kurulu yapılarıyla her daim ‘hazır adres’ olarak görülür.
Mesela DP, ismi ve tarihsel misyonuyla olası toparlanma adresi görülür.
Prof. Dr. Abdurrahim Karslı’nın liderliğindeki Merkez Parti ise yeni kurulmuş olmasına karşın her daim ‘buluşma, birleşme’ namzeti görülmüştür.
Bir ara Abdullah Gül’ün adı geçmiş ama yalanlanmıştı.
Merkez Parti bugünlerde epey hareketli ve yeni spekülasyonların adresi olmaya aday.

Bazı siyasi partiler Merkez çatısı altında birleşme kararı almış.
İlk adımı MİLAD Partisi attı. Hani, İ. Naim Şahin’in kurup sonra genel başkanlıktan istifa ettiği MİLAD Partisi.
Şu anda liderliğini Ankara siyasetinin yakından tanıdığı Mehmet Bozdemir yürütüyor.
İl başkanları 17 Mayıs’ta rozet takarak Merkez Partisi’ne katılıyor.

ANAP ve diğer partilerle de görüşmeler sürüyormuş.
Siyasette hareketli bir döneme girdiğimize şüphe yok.
Sol cenah ne kadar mutsuz görünse de asıl arayış siyasetin sağ kanadında.
Davutoğlu’nun gidişi, AK Parti dahil siyasi partilerdeki kırgınlıklar, MHP’deki kurultay belirsizliği ‘yeni arayış’ları tetikliyor.

Merkez Parti’ye dikkat!
“Muhtar Modeli” genişliyor!
Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu değiştirme hamlesinden sonra başkanlık yolunda tam gaza basıyor.
Artık daha çok açılışa katılacak. Hatta büyük açılışları sadece o yapacak.
“Temsil” noktalarında ister içeride ve gerekirse dışarıda hep onu görecek, izleyeceğiz.
Çok başarılı bir PR çalışması olduğu su götürmez ‘muhtar buluşmaları’ devam edecek.

“Muhtar modeli” tuttu. Bundan mülhem olarak mesleki, hemşehri ayrımı gözetmeden dernekler, odalar, birlikler Beştepe’ye çağrılacak.
Onlar da tıpkı muhtarlar gibi ağırlanacak, mesajları verildikten sonra yemek yenilecek, fotoğraf çekilecek ve hediyelerle şehirlerine uğurlanacak.

Her şey normal!

Her şey normal!
Hüsnü Mahalli

22 Mayıs’ta AKP Kongresi var ama ortada hiç bir aday yok.
Adayın kim olduğunu bilen tek bir kişi var o da Cumhurbaşkanı Erdoğan.
Aday olacak olan kişi bile aday ilan edileceğini bile bilmiyor.
Her şey kongreden bir gün önce belli olacak.
Ama kimin umrunda. Her şey normal. AKP’de çıt bile yok.

Kongre sanki onların kongresi değil. Herkes işinde gücünde.
Önemli olan cukkalar. Bu da normal. AKP demek Erdoğan demek.
Ülkede son 10 ayda 500 asker ve polis şehit olmuş ama kimin umrunda.
Son 10 ayda yedi-sekiz ilçe yıkılmış ama umursayan yok. En az 600 bin insan bu ilçelerden kaçmak zorunda bırakılmış.

PKK ve sivillerden ölenler hiç önemli değil! Kilis başka bir konu.
Son seçimlerde halkın yüzde 65’i AKP’ye oy vermiş ama AKP Kilis’i IŞİD’e teslim etmiş.
Şimdi seçim olsa AKP yine aynı oyu alır. Ülkede ve toplumda garip bir durum var.
‘Çalıyor ama çalışıyorlar’dan sonra ‘Ölüyoruz ama işlerimiz iyi’ modu geçerli.
Bu da normal.

Kilis’in karşısında olup bitenler çok daha normal.
AKP’nin desteklediği teröristler ölüm saçmaya devam ediyor.
Halep’te hastaneyi ve Kilis karşısında mülteci kampını vuruyorlar ama medya “Esad vurdu” diyor.
Ruslar “Nusra ve yandaşları vurdu elimizde kanıt var” deyince, ABD dâhil herkes sustu.
Ama medya görevini yapmıştı.

Son beş yılda olduğu gibi.
Sürekli yalanlarla müthiş bir algı operasyonu.
‘Göçmenlerin tümü Esad’tan kaçmıştı’.
‘3 milyon Türkmen Esad zulmü altında yaşıyor’.
‘Esad 300 bin insanı öldürdü’ Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta bu sayıyı 600 bine çıkardı ama sorgulayan yok.
Nasıl olsa ‘Esad Alevi bir diktatör ve katildi’.

Başka yerlerdeki diktatörler sayılmaz.
Onlar vatan, millet ve para için siyaset yapar.
Dünya’da onlardan çok var. Özellikle 57 Müslüman ülkesinde.
Çoğu da Allah, Peygamber ve din için siyaset yapıyor.
Tıpkı IŞİD, Nusra, ÖSO ve Müslüman Kardeşler türevi ruh hastası tüm örgütler gibi.

Aralarında ne kadar fark var varın siz düşünün.
Irak, Yemen ve hiç bir Şii, Alevi, Kürt, Ezidi ya da Hıristiyan’ın bulunmadığı Libya’yı unutmayın.
İnsanlarımız çok acı çekiyor.
Birilerinin aptalca hayalleri uğruna.
Hayaller yetmedi ruh hastası örgütlerin gerçekleri imdada yetişti.

Suudi ve Katar’ın Vahabi kral, emir ve şeyhleri ne güne duruyor?
Bu coğrafyanın tümünü yıkıp insanlarını perişan etmeden asla rahat etmezler.
Bunun için yaratıldılar.
Tek başlarına bunu beceremeyeceklerini bildikleri için yanlarına AKP’yi aldılar.
AKP Türkiye’yi o ülkelere benzetiyor ya da benzetmek zorunda.

İdeolojik, politik ve parasal müttefik olmanın zorunlukları.
AKP’deki son gelişmelere biraz da bu açıdan bakmak gerekiyor.
Başbakan Davutoğlu’nun yanına Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’ı alarak Kral Selman’ın huzuruna çıkması bile yetmedi.
İslam Ordusu’na katılmak da az geldi.
Katar’da üs kurmak fena değil. Ama tüm bunlar kurtarmadı Davutoğlu’nu.

Görevinden alındı ve unutulmaya terkedilecek.
Abdullah Gül dâhil AKP’nin tüm kurucuları gibi.
‘Yeni Türkiye’ uğruna. Herkes her şeyi kabullenmiş görünüyor.
İdeolojik, siyasal, sosyal ve kişisel nedeni ne olursa olsun muhaliflerin ezici çoğunluğuna göre herşey normal. Normal olduğu için de tepki göstermeye gerek yok.

Gösterenler de eyleme geçmenin hesap ve kitabını yapıyor.
Ne kadar sürer Allah bilir. Hesap sıfırlandığında ve kitap bittiğinde Türkiye diye bir ülke kalmayacak.
Kaç yıl sonra bilinmez ama Suudiler bu işe çok seviniyor.
Bu gidişat ve herşey çok normal.
Ah bir de normal sözcüğünün Arapça’daki karşılığı ‘adi’ olmasaydı!

Saray darbesi…

Saray darbesi
Nuray Mert

Olan biten karşısında hâlâ tüm bu olanlar normalmiş gibi, “Cumhurbaşkanı’nın kafasında şu var”, “önce şu olacak, sonra bu olacak” diye yorum yapanlara hayret etmemek elde değil. Tevil edilecek yanı yok, bu bir “saray darbesi”. Başka bir izahı olabilir mi? Ne oldu da, Davutoğlu’nun başbakan olarak devam etmesi imkânsız hale geldi? Komplo teorisi açıklamalarından, Davutoğlu’ndan bile kuşkulanan zihniyetten bahsetmiyorum, normal bir ülkede olması gerekenden, yani olayın izaha muhtaç yanından söz ediyorum.

Muhalefet olarak başbakanı eleştirmemiz gayet tabii, ama bizler için mesele şahsı ve şahsi icraatı değil, partisinin genel politik çizgisi. Oysa şimdi söz konusu olan “parti”sinin Davutoğlu ile yola devam etmeme noktasına gelmesi, nedir bunun gerekçesi? Davutoğlu, kendi partisi nezdinde hangi siyasi hatayı yaptı, ne konuda siyasi kriz yaşandı, bunu bilmek hakkımız. Yoksa, Cumhurbaşkanı ile arasında gerilim olduğunu, neden olduğunu az çok tahmin edebilir, bu konuda bolca yorum yapabiliriz, ama hiçbir normal ülkede seçimlerden az bir zaman sonra, esrarengiz bir şekilde başbakan yerinden edilmez, edilirse adı siyasetin olağan akışı değil, başka bir şey olur.

Normal bir ülke…
Diyeceksiniz ki burası zaten uzunca bir süredir normal bir ülke olmaktan çıkmadı mı? Önce “normal”den neyi kastettiğimi izah edeyim; her ülke için normal olan, o ülkenin siyasal sistemi, kurumları kendini nasıl tanımlamışsa odur. O sistem elbette değişmez değildir, değişmesinin iki yolu vardır; ya sistem içinde uzlaşı ile ya da “devrim” ve “darbe” dediğimiz kökten müdahaleler ile. Türkiye’de halihazırda cari olan, iyi işlesin veya işlemesin; çok partili, parlamenter demokratik sistem. Son zamanlarda yaşanan gelişmeler, bu sistemin uzlaşı ile yani demokratik yol ile değişimi çabasının fazlasıyla dışına taşmış vaziyette.

En son yaşadığımız, bu “olağanüstü hal”in, “fevkalade durum”un, bir eşik daha atlayarak, tek adam rejimini pekiştirme yönünde yapılan bir müdahale. Bu sistemi beğenmeyenler olabilir, dahası değişiminin bu tür bir müdahale ile gerçekleşmesini yadırgamayan da olabilir. Ve nihayet, “AK Parti= Erdoğan veya Türkiye=Erdoğan, o halde o ne derse hayırlı olan odur” diye düşünen olabilir, ama bunun adı tek bir liderin yönetime tümüyle el koymasıdır, o halde, hiç olmazsa adını koyalım.

‘Davaya sadakat’
AK Partililer ve Davutoğlu da bu durumu, “davaya sadakat” adına içine sindirebilir, kendi telakkileridir. Ancak bunun adı da “ülkenin felakete sürüklenmesine ortak olmak”tır. Dün en çok saygı duyduğu adam(lar)dan kuşkulanan, dahası onu/onları dahi olmadık şeyler ile itham eden bir “dava”nın aslı faslı nedir? Böyle bir davanın kime ne hayrı olur? “Aman fitne çıkmasın” diye katlanılanların sonunda, ülkenin ne hale geldiği ortada, daha ne “dava”sı? Ayrıca muhalifleri çalışsa bu kadar “fitne” çıkaramazdı, düşmanları toplansa bu kadar istikrarsızlık yaratamazdı, bu nasıl iş? Nedir hedeflenen, nedir paylaşılamayan? Neden, nereye sürükleniyor bu ülke, bilen var mı, sormak hakkımız değil mi?

İktidar siyasetinin muhalifi olabiliriz, ama ülkede fazladan siyasi kriz çıkmasının bedelini hep birlikte ödeyeceğiz. Dahası, siyasi kriz göze alınarak pekiştirilmeye çalışılan “tek adam rejimi” projesi karanlık bir gelecek vaadinden başka bir şey değil. Ve nihayet, beğenelim beğenmeyelim, Davutoğlu’nun siyaset anlayışı, artık kırıntısı kalmış olsa da, demokrasi ile son bağımızdı. AB ile ilişkimiz için de aynı şey söylenebilir, gerisi ise büyük bir belirsizlik veya meşum bir belirlilik.

Erdoğan ile Davutoğlu’nun arasına “Süleymancık” girdi…

Erdoğan ile Davutoğlu’nun arasına “Süleymancık” girdi…
Soner Yalçın

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Davutoğlu arasına “Süleymancık” girdi!
Hayır! O bildiğiniz kertenkeleye benzeyen sevimli süleymancık değil.
Bu “Süleymancık” başka…
Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki güç savaşının sembolü!
Adı, Süleyman Karaman.
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın hemşehrisi.
Binali Yıldırım 1955 Erzincan Refahiye doğumlu.

Süleyman Karaman 1956 Erzincan Refahiye doğumlu.
İkisi de; İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun oldu.
İkisi de; Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olunca yakın bürokrat kadrosu içinde yer aldı:

– Binali Yıldırım, İstanbul Deniz Otobüsleri İşletmesi (İDO) genel müdürü oldu.
– Süleyman Karaman, İstanbul Büyükşehir Belediyesi İETT Genel Müdür Yardımcısı oldu.

Erdoğan başbakan olunca bu iki yakın bürokratına yeni koltuklar verdi.

-Binali Yıldırım, 18 Kasım 2002’de Ulaştırma Bakanı oldu.
-Süleyman Karaman, 31 Aralık 2002’de TCDD genel müdürü ve yönetim kurulu başkanı oldu.

Zaman içinde…
Hızlı trenler raydan çıktı; ölümler yaşandı.
17-25 Aralık günlerinde “havuz medyası” oluşturma operasyonunda adı geçti.
Bu ikili bir gün bile istifayı düşünmedi.
Ne zaman ki…

Tarih: 28 Ağustos 2014.
Ahmet Davutoğlu başbakan oldu; iş bitiren bu ikilinin düzeni bozuldu!
Önce…
Davutoğlu’nun bu kadar “dişli” çıkacağını tahmin etmediler. Ve…
İlk “tokadı” ilk seçimde yediler.
Nasıl mı?

MEGA PROJELER KAVGASI
Türkiye, 7 Haziran 2015 tarihinde seçime gidiyordu.
AKP tüzüğüne göre, üç kez milletvekili seçilme şartı vardı.
İtibarıyla… Binali Yıldırım bu seçimde aday olamayacaktı. Fakat…

Mega projelerin merkezi Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nı, “yabancıların eline” bırakamazlardı! Zaten, Binali Yıldırım, 2014’te İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olmuş kaybetmişti. Artık sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan danışmanıydı. Yeni Ulaştırma Bakanı Lütfi Elvan ile Binali Yıldırım ve Süleyman Karaman’ın araları pek iyi değildi; Davutoğlu’nun “adamı” olarak görüyorlardı.

Ne yapacaklardı?..
Mega projeleri başkalarının ellerine mi bırakacaklardı?..
Yol bulundu:
Süleyman Karaman TCDD genel müdürlüğü görevinden istifa etti ve Erzincan’dan AKP milletvekili aday adayı oldu.
Binali Yıldırım, AKP genel merkezinde kulis çalışmalarına başladı; devreye Erdoğan’ı soktu.

O günlerde…
Türkiye MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın aday adaylığını konuşuyordu.
Süleyman Karaman’ın aday adaylığı haber bile olmadı!
Yıl, 2015. Nisan ayının başı…
AKP milletvekili adayları listesi kesinleşti. Sürpriz!

Davutoğlu, Süleyman Karaman’ın adını çizmişti!
Üstelik…
İstanbul 1. Bölge adaylığı için başvuran -Süleyman Karaman gibi Refahiyeli- Serkan Bayram’ı Erzincan’a kaydırıp buradan aday göstermişti!

Sadece Süleyman Karaman değil…
Davutoğlu, -AKP’de kendine alternatif gösterilen- Binali Yıldırım’ın; müsteşarı Habip Soluk ve basın danışmanı Mehmet Aycı gibi yakın çevresini budadı!
AKP içindeki Davutoğlu-Binali Yıldırım kavgası büyüdü.

Bu atmosferde 1 Kasım 2015’te erken seçim kararı çıktı. Binali Yıldırım, İstanbul 3. Bölge 1. sıradan aday yapıldı.
Ve: Seçim sonunda Binali Yıldırım, -Davutoğlu’nun “başka bakanlığı verelim” dayatmasına rağmen- Erdoğan eliyle eski bakanlık koltuğuna oturdu.

Artık mega projeler yine elindeydi!
Ancak…
“Süleymancık” meselesi kapanmamıştı…

İLİŞKİYİ ŞÜPHE ÖLDÜRÜR
Muhabirlik günlerimizde “en iyi haber kaynağı” Resmi Gazete derlerdi.
Resmi Gazete’den çok haber çıkarırdık.
Son dönemde Resmi Gazete’de pek atama haberleri çıkmıyor.
Yani… AKP içinde bir atama krizi yaşanıyor.
İşte bu krizin sembolü, “Süleymancık” idi!
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın yönetim çizelgesine bu günlerde bir bakınız.

Evet bakan; Binali Yıldırım.
Müsteşar kim; yok! Müsteşarlık görevini vekaleten müsteşar yardımcısı Özkan Poyraz yürütüyor! Keza… Müsteşar Yardımcıları Orhan Birkal ve Suat Hayri Aka da koltuklarında vekaleten oturuyorlar!
Bunun sebebi şu: Binali Yıldırım, Süleyman Karaman’ı müsteşar yapmak istiyor. Davutoğlu atamayı imzalamıyor!

“Süleymancık” nelere yol açtı:
Siz sanıyor musunuz ki… Davutoğlu Katar’a giderken havaalanında yaptığı basın toplantısındaki protokol masasında Binali Yıldırım’a ihmalden yer vermedi!
Yapmayınız…
Siz sanıyor musunuz ki… Davutoğlu aleyhindeki “Pelikan Dosyası” kasten yazılmadı!
Yapmayınız…

Bakınız…
Davutoğlu AKP grup toplantısında, Erdoğan’ı tek bir kez ağzına almadan ne dedi: “Kim ne fitne yaparsa yapsın, kim ne üretirse üretsin. Kim ne yazarsa yazsın arkadaşlar, hepimiz önce bu iki dosya yazıcının dosyasından korkalım, Allah’tan korkalım, başka hiçbir şeyden korkmayalım.”
Mesajın muhatabı belli; Erdoğan!
Ve sizler bu köşede bu kavganın 7 Haziran seçimleri öncesinde başladığını okudunuz.
Erdoğan’ın çevresi; Davutoğlu ve Hakan Fidan’ın Batı desteğiyle Erdoğan’ı önce pasifleştirip sonra yıkmak istediğini düşünüyor.

İlişkiyi şüphe öldürür. Bir ilişkiye şüphe girerse, o ilişki yürüyemez.
ANAP, Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı olmasıyla çatırdayıp yok oldu.
AKP aynen ANAP gibi, “menfaat ortaklığı” partisidir.
AKP çatırdıyor.