Gökbilimciler Evren tarihindeki en büyük patlamayı tespit etti
Bu son derece güçlü patlama, Dünya’dan yaklaşık 390 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan Ophiuchus gökada kümesinde meydana geldi.
Gökada kümeleri, binlerce bireysel gökada, karanlık madde ve sıcak gaz içeren, kütle çekimi ile bir arada tutulan Evrendeki en büyük yapılardır.
Uzak bir galaksi kümesi üzerinde çalışan bilim adamları, Büyük Patlama’dan bu yana Evrende görülen en büyük patlamayı keşfettiler.
Patlama, yüz milyonlarca ışık yılı uzaklıkta bulunan bir galaksinin merkezindeki süper kütleli bir kara delikten geldi. Bu kez en son büyük patlamada kırılan rekordan beş kat daha fazla enerji açığa çıktı.
Uluslararası Radyo Astronomi Araştırmaları Merkezi’nden Prof. Melanie Johnston-Hollitt, etkinliğin olağanüstü enerjik olduğunu söyledi.
“Daha önce galaksilerin merkezlerinde patlamalar gördük ama bu gerçekten çok büyük ve neden bu kadar büyük olduğunu bilmiyoruz. Ayrıca o kadar yavaş oldu ki yüz milyonlarca yıldan fazla süren ağır çekim bir patlama gibi” dedi.
Patlama Dünya’dan yaklaşık 390 milyon ışık yılı uzaklıktaki Ophiuchus gökada kümesinde meydana geldi. Öylesine güçlüydü ki, kümelenme plazmasında bir boşluk oluşturdu – kara deliği çevreleyen süper sıcak gaz.
ABD Deniz Araştırma Laboratuvarı’ndan Dr. Simona Giacintucci, patlamanın 1980 yılında St. Helens Dağı’nın tepesini söken patlamaya benzer olduğunu söyledi. “Fark, patlama sırasında kümede oluşan sıcak gaz kraterinin içine arka arkaya 15 Samanyolu sığabilir” dedi.
Prof. Johnston-Hollitt, küme plazmasındaki boşluğun daha önce X-ışını teleskoplarında görüldüğünü ancak bilim insanlarının çok büyük bir patlama ile karşılaştıklarından başlangıçta olayın enerjetik bir patlamadan kaynaklanabileceği fikrini reddettiklerini söyledi.
Araştırmacılar patlamanın büyüklüğü nedeniyle gerçekten şüpheliydiler. Evren garip bir yer. Gökbilimciler, keşfettiklerini ancak radyo teleskoplarlaOphiuchus gökada kümesine baktıklarında fark ettiler.
Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden Dr. Maxim Markevitch, “Radyo verileri bir eldeki eldiven gibi röntgenlerin içine sığabiliyor” dedi.
Ve şöyle devam etti: “Bu, bize eşi görülmemiş boyutta bir patlama meydana geldiğini söyleyen keşif, dört teleskop kullanılarak yapıldı; Chandra X-ışın Gözlemevi, XMM-Newton Teleskobu, Murchison Geniş alan Dizisi (MWA) ve Dev Metrik dalga Radyo Teleskopu (GMRT).
MWA’nın direktörü ve galaksi kümelerinde uzman olan Prof. Johnston-Hollitt, bu keşfi dinozor kemiklerinin ilk kez keşfedildiği zamana benzetti.
“Biraz arkeoloji gibi, düşük frekanslı radyo teleskopları ile daha derine inmemiz için araçlarımız var, bu yüzden şimdi bunun gibi daha fazla patlama bulabilmeliyiz. Bulgu, Evreni farklı dalga boylarında incelemenin önemini bizlere bir kez daha hatırlatıyor.”
Gökbilimciler, Dünya’nın yeni bir mini aya sahip olduğunu açıkladılar. Görünüşe göre 3 yıl önce Dünya yörüngesine yakalanan küçük bir asteroit olan bu gök cismi 2020 CD3 olarak adlandırıldı.
Nesnenin keşif imgelerinden biri, Dünya için olası yeni doğal ve geçici bir ay olan 2020 CD3.
Uluslararası Astronomi Birliği’nin (IAU) Küçük Gezegen Merkezi ( MPC ) iki gün önce geç saatlerde Dünya’nın yakaladığı yeni bir “geçici ele geçirilmiş nesne” olduğunu açıkladı: görünüşe göre üç yıl önce Dünya yörüngesinde yakalanan küçük bir yeni ay.
Bu nesne 2020 CD3 olarak adlandırıldı. MPC’den yapılan açıklamaya göre 2020 CD3’ün “herhangi bir yapay objeyle bağlantısı bulunmuyor.2 Bu açıklama sebebiyle 2020 CD3’nin dünyanın kütle çekimine takılmış yeni bir asteroit olabileceği ihtimali üzerinde duruluyor.
25 Şubat 2020 tarihli Küçük Gezegen Elektronik Sirküleri’nde ( MPEC ), gökbilimciler çoklu gözlemlerin doğruladığını yazdı: … Bu nesne geçici olarak Dünya’ya bağlıdır.
Güneş’in ışınım basıncından kaynaklanan bir bozulma belirtileri görülmemiştir ve bilinen bir yapay nesne ile bağlantısı bulunamamıştır. İleri gözlemler ve dinamik çalışmalar şiddetle teşvik edilmektedir.
2020 CD3, 15 Şubat’ta Arizona, Tucson’da bulunan Catalina Sky Araştırması gökbilimcileri tarafından keşfedildi. Astronom Theodore Pruyne ile birlikte keşfedenlerden biri asteroit ve kuyruklu yıldız avcısı Kacper Wierzchos’di.
İkili, 17 Şubat’a kadar nesneyle ilgili 30’dan fazla gözlem gerçekleştirdi. Bu gözlemler, gök cismi için yörünge hesaplarını düzeltmek ve Dünya’nın yörüngesinde olduğunu kesin doğrulamak için gerekliydi.
Nesne çok küçük ve soluk. Ondan yansıyan güneş ışığı, çapının tahmin edilmesine yardımcı oldu. Tahmini olarak şu an için boyutu 1,9-3,5 m arasında olduğudur, ancak bu ölçüm kolayca değişebilir, güncellenebilir.
Yine de … gök cismi çok küçük! 2020 CD3, dünyanın bilinen ikinci “mini uydusu” oldu. Daha önce ‘2006 RH120’, Eylül 2016 ile Temmuz 2007 arasında dünyanın yörüngesinde dönmüştü.
Gökbilimcilerin Dünya’nın yörüngesindeki bu kadar ‘çok küçük’ bir cismi tanımlayabilmeleri epeyce şaşırtıcı. Şu anda nesne hakkında sahip olduğumuz bilgilerin çoğu, aktif olarak tweet atan Wierzchos’tan geliyor; onu @WierzchosKacper hesabından bulabilirsiniz.
Görünüşe bakılırsa, bu gökbilimciler MPEC yayınlanana kadar nesne hakkında açıkça konuşmaya tartışmaya devam ediyorlar. Kuşkusuz konuyu netleştirmek için gün geçtikçe daha fazla bilgi bekliyoruz!
Güneş Dinamikleri Gözlemevinden (SDO) Güneş Hakkında 10 Şaşırtıcı Keşif
Bu ay, Güneş Dinamikleri Gözlemevi uzaydaki 10. yılını kutluyor. Geçtiğimiz on yıl içinde uzay aracı, Güneş’in aktivitesini ve uzay havasını nasıl yarattığını, Dünya da dahil olmak üzere tüm güneş sistemini etkileyen uzaydaki dinamik koşulları nasıl yönlendirdiğini inceleyerek Güneş’e sürekli göz kulak oldu.
Bu süre içinde SDO en yakın yıldızımızın milyonlarca bilimsel görüntüsünü toplayarak bilim insanlarının çalışmalarına yeni bakış açıları kazandırdı.
SDO’nun iç atmosfer, manyetik alan ve enerji çıkışına kadar olan Güneş ölçümleri, en yakın yıldızımızı anlamamıza büyük katkıda bulundu.
SDO’nun görüntüleri de ikonik hale geldi – eğer Güneş’te yakın bir aktivite gördüyseniz, muhtemelen bir SDO görüntüsüdür.
SDO’nun uzayda uzun kariyeri, Güneş’in 11 yıllık faaliyet döngüsü olan bir tam güneş döngüsüne tanıklık etti. İşte SDO’nun yıllar içindeki başarılarından bazılarını burada bulacaksınız.
1) Fantastik Parlamalar
SDO, güneş yüzeyinden salınan devasa plazma patlamalarına, birçoğu en yakın yıldızımızın vahşetinin ikonik görüntüleri haline gelen sayısız şaşırtıcı parlamalara tanık oldu.
İlk bir buçuk yıl içinde, SDO yaklaşık 200 güneş patlaması gördü ve bu da bilim insanlarının bir model bulmasına yol açtı.
İşaret fişekleri diyebileceğimiz bu patlamaların yaklaşık% 15’inin, ilk işaretlemeden dakikalar ila saatler sonra takip eden bir “geç evreli alev” diye tanımladıkları bir fışkırma olduğunu fark ettiler.
Bu özel sınıfı inceleyerek, bilim adamları Güneş patlaması olduğunda ne kadar enerji üretildiğini daha iyi anladılar.
2) Güneş Tornadoları
Şubat 2012’de SDO, güneş yüzeyinde garip plazma kasırgaları gösteren görüntüler yakaladı.
Daha sonraki gözlemler, plazmayı döndüren manyetik alanların yarattığı bu kasırgaların saatte 300 bin km kadar bir hızla dönebileceğini hesapladılar. Dünya’da kasırgalar saatte sadece 480 km hıza ulaşır.
SDO uzay aracı tarafından çekilen görüntülerden bir araya getirilen bu video, 30 saatlik süredeki plazma kasırgalarını gösteriyor.
3) Dev Dalgalar
Güneş yüzeyindeki pıhtılaşan plazma denizi, Güneş’in etrafında saatte yaklaşık 5 milyon km hızla dolaşan dev dalgalar yaratıyor.
Onları ilk keşfeden SOHO uzay aracında aynı adı taşıyan bir aygıtla tespitinin ardından EIT (Extreme-ultraviyole Görüntüleme Teleskobu) dalgaları olarak adlandırılan bu dev dalgalar, 2010 yılında SDO tarafından yüksek çözünürlükte görüntülendi.
Gözlemler ilk kez dalgaların yüzeyde nasıl hareket ettiğini gösterdi. Bilim insanları bu dalgaların Güneş’in yüzeyinden plazma bulutlarını güneş sistemine yayan koronal kütle atımları tarafından yönlendirildiğinden şüpheleniyorlar.
4) Yanıcı Kuyruklu Yıldızlar
SDO gözlem yaptığı süre içinde Güneş’in önünden iki kuyruklu yıldızının geçmesini izledi. Aralık 2011’de, Lovejoy kuyruklu yıldızı, güneş yüzeyinden 830 bin km yukarıdan geçerken yoğun ısınmaya rağmen hayatta kalmayı başardığını izledi.
Diğeri 2013 yılında ISON kuyruklu yıldızıydı. Bu kez kuyruklu yıldız güneşin etkisinden kurtulamadı. Bunun gibi gözlemlerle SDO, bilim insanlarına Güneş’in kuyruklu yıldızlarla nasıl etkileşime girdiği hakkında yeni bilgiler verdi.
Lovejoy kuyruklu yıldızı, güneşe en yakın yaklaşımıyla bir saatlik bir yolculuktan sonra burada güneşin sağ arka tarafından çıkarken görülüyor. Kuyruklu yıldızın güneşin atmosferi, korona ve kuyruktaki malzemenin güneşin manyetik alan çizgileri boyunca nasıl hareket ettiğini izleyerek güneş bilimcileri korona hakkında daha fazla bilgi edinmeyi umuyorlar. Bu film, sarı renge duyarlı bir filtreyle (SDO) tarafından çekildi.
5) Küresel Dolaşım
Katı bir yüzeye sahip olmayan Güneş, kaçmaya çalışan çok yüksek, yoğun ısısı ve dönüşü nedeniyle sürekli olarak akar. Orta enlemlerde hareket etmek ‘Meridyensel Dolaşım’ olarak adlandırılan büyük ölçekli dolaşım düzenleridir.
SDO’nun gözlemleri, bu dolaşımın başlangıçta bilim insanlarının bildiklerinden çok daha karmaşık olduğunu ve güneş lekesi üretimiyle bağlantılı olduğunu ortaya koydu.
Bu dolaşım modelleri, bazen bir yarım kürenin neden diğerinden daha fazla güneş lekesine sahip olabileceğini bile açıklayabilir.
6) Geleceği Tahmin Etmek
Güneş’in malzemesini koronal kütle atımı (CME) olarak dışarı atması ve ayrıca Güneş’in tüm sistemi etkileyen rüzgarları Dünya’nın manyetik ortamıyla etkileşime girdiklerinde, uzay aracı ve astronotlar için tehlikeli olabilecek uzay havasını tetikleyebilirler.
SDO’dan gelen verileri kullanarak bilim insanları, Dünya üzerindeki potansiyel etkisini tahmin etmek için güneş sisteminde hareket eden bir CME’nin yolunu modellemeye çalıştılar.
Güneş’in uzun süreli gözlemleri, bilim insanlarının Güneş’in ne zaman bir CME’yi serbest bırakabileceğini tahmin etmeye çalışmak için ek öğrenme modelleri oluşturmalarına yardımcı oldu.
7) Koronal Karaltılar
Güneş’in incecik aşırı ısınmış dış atmosferi (korona, renk küre) bazen kararır. Koronal kararmayı inceleyen bilim insanları, uydulara ve astronotlara zarar verebilecek şiddetli uzay hava olaylarının ana itici güçleri olan CME’lerle bağlantılı olduklarını keşfettiler.
Güneş araştırmacıları, SDO ile gözlenen çok sayıda olayın istatistiksel analizini kullanarak, en tehlikeli tür olan Dünya’ya yönelik CME’lerin kütlesini ve hızını hesapladılar.
Koronal karaltıyı CME’lerin boyutuna bağlayarak, bilim adamları, CME’lerini doğrudan ölçmek için çok uzak olan diğer yıldızların etrafındaki uzay hava etkilerini incelemeyi umuyorlar.
8) Güneş Çevriminin Ölümü ve Doğumu
On yıl süren gözlemlerle SDO şimdi neredeyse tam bir 11 yıllık güneş çevrimi izlemiş oldu. 24. Güneş Çevriminin başlangıcından itibaren, SDO, Güneş aktivitesinin maksimuma yükseldiğini ve ardından devam eden döngünün minimuma düştüğünü izledi.
Bu gözlemler, bilim insanlarının bir güneş çevriminin düşüşünü ve bir sonraki çevrimin başlangıcını işaret eden verileri anlamalarına yardımcı olacaktır.
9) Kutupsal Koronal Delikler
Bazen Güneş’in koronal yüzeyinde ekstrem ultraviyole ışınımın (EUV) düşük olduğu koronal delikler olarak adlandırılan büyük karanlık lekeler görülür.
Güneş’in manyetik alanına bağlı olarak, delikler güneş çevrimini takip ederek güneş aktivitesi maksimum olduğunda artar minimum olduğunda azalır.
Güneşin üstünde ve altında oluştuklarında kutupsal koronal delikler olarak adlandırılırlar ve SDO bilim insanları, Güneş’in manyetik alanının ne zaman tersine döndüğünü belirlemek için bunların kaybolmalarını kullanabilirler – Güneş etkinliğinin maksimum dönemine ulaştığının önemli bir göstergesi.
16 Mart 2015’te SDO’nun alıdığı bu görüntü, koronal delik adı verilen iki karanlık bölgeyi gösteriyor. Alt koronal delik, kutupsal bir koronal delik olup, onlarca yıldır gözlenen en büyük deliklerden biri.
10) Yeni Manyetik Patlamalar
On yılın sonunda Aralık 2019’daki, SDO gözlemleri bilim insanlarının yepyeni bir manyetik patlama türü keşfetmesini sağladı.
Bu özel tip – kendiliğinden oluşan manyetik yenilenen bağlantı – spontaneous magnetic reconnection (daha önce gözlemlenen daha genel manyetik yeniden bağlanma formlarına karşı) – onlarca yıllık bir teoriyi doğrulamaya yardımcı oldu.
Ayrıca bilim insanlarının güneş atmosferinin neden bu kadar sıcak olduğunu anlamalarına, uzay havasını daha iyi tahmin etmelerine ve kontrollü füzyon ve laboratuvar plazma deneylerinde atılımlara neden olacaktır.
SDO’dan gelen görüntülerde Güneş’te ön plana çıkan zorunlu manyetik yeniden bağlanma ilk kez görüldü. Bu görüntü, 3 Mayıs 2012’de SDO’nun Atmosferik Görüntüleme Birleştirme aracı tarafından görüntülenen yeniden bağlanma olayının yakın bir görüntüsünü gösteriyor.
SDO’daki tüm cihazlar hala iyi durumda ve Gözlemevinin en az on yıl daha çalışmaya devam etme potansiyeli olduğu düşünülüyor..
Her 12 saniyede bir 10 farklı dalga boyundaki görüntüyü yakalayan SDO 11 Şubat 2010’daki tanıtımından bu yana Güneş’teki büyük patlamaların nasıl gelişerek büyüdüğünü ve sonunda patladığını benzersiz bir şekilde ortaya koydu.
10. yılında SDO’ya yeni bir ortak ESA-NASA misyonu olan Güneş Yörünge Aracı (Solar Orbiter) eşlik edecek. Eğimli bir yörüngedeki bu araç, SDO’nun sınırlı kapsama alanına sahip olduğu kutup bölgelerini gözleyebilecek.
Güneş Yörünge Aracı ayrıca, Güneş’in görünür yüzeyinin altındaki yapıların 3D görüntülerini oluşturmak için iki misyonun birlikte çalışmasına izin verecek tamamlayıcı araçlara sahip olduğundan önümüzdeki yıllarda bilim insanlarının güneş aktivitesini daha iyi anlamalarını sağlayacak.
Mars’ın uydularına bir sonda göndermek, oldukça uzun süredir görev planlamacıları ve uzay meraklılarının istek listesinde bulunuyordu.
Birkaç yıldır, Japon Uzay Ajansı (JAXA) mühendisleri ve bilim insanları, böyle bir misyonu bir araya getirmek için çalışıyorlar. JAXA önümüzdeki günlerde Mars Uydusu Araştırması (MMX) görevinin, 2024’te örnek bir geri dönüş kabiliyeti olacak şekilde, başlatılmak üzere olduğunu duyurdu.
Son üç yıl MMX’in, JAXA’nın uzay aracı tasarımını iyileştirmek, inişlerin simülasyonu gibi potansiyel görevler için araştırma ve analizlere odaklanan Proje Öncesi aşaması olarak adlandırdığı bir süreçti.
Artık görev gelişme aşamasına taşındığı için, odak, görev donanımı ve yazılımının geliştirilmesiyle devam edecek.
30 Mayıs 2019 Ryugu’da Hayabusa2’nin CAM-H aygıtıyla ile çekilen görüntüsü.
Hayabusa uzay aracı 2005 yılında asteroit Itokawa’ya yolculuğunu, uzay aracındaki sayısız engellere ve aksaklıklara rağmen 2010 yılında Dünya’ya örnek bir dönüşle başarıyla tamamladı.
Daha sonra Hayabusa 2 sondası 2019’da asteroit Ryugu’dan örnekler topladı ve uzay aracının 2020’nin sonlarında Dünya’ya dönmesi planlanıyor. Yaklaşık üç yıldan beri MMX planının üzerinde çalışılıyor.
Böylece, Mars’ın, iki uydusu Phobos ve Deimos’u incelemek için çeşitli araçlarla donatılmış yörünge tipi bir uzay aracı geliştiriliyor. Uyduya kazasız ulaşıldığında, MMX Phobos’un yüzeye dokunacak, muhtemelen en az bir numune yakalamak için karot tipi matkapla donatılmış bir gezici alet kullanacak.
Sonrasında numune iade kabını Phobos’tan kaldırmak ve Eylül 2029 civarı Dünya’ya geri dönmek için bir itme modülünü kullanılacaktır.
Mars Reconaissance Aracı (MRO) 2008 yılında Phobos ve Stickney kraterinin bu görüntüsünü yakalamıştı.
Mars’ın uydularına göz atmak ve sonrasında inmek, Mars’a insanlı gidiş öncesi için yapılan en iyi şey olacaktır. Phobos ve Deimos, özellikle Mars sistemine yapılan ilk insanlı misyonlar için Kızıl Gezegene gitmekten daha kolay erişim sağlayacak yerler olarak kabul edildi.
NASA Baş Bilimcisi Jim Green, “İnsanlar sadece birkaç nesnenin yüzeylerini gerçekçi bir şekilde keşfedebilir.
Phobos ve Deimos bu listede yer alıyor. Mars etrafındaki yörüngeleri, Kızıl Gezegenin yüzeyine ulaşmadan önce insanların ziyaret etmeleri için ilk hedef olabilir, ancak bu MMX misyonunun sonuçları tamamlandıktan sonra mümkün olacaktır” dedi.
MMX ekibi: “Mars’ın çekimsel kuyusuna girmek ve çıkmak, düşük kütle çekimli cisimlerin yüzeyine inmek ve navigasyon yapmak ve yüzeyden örnek almak gibi gerekli teknolojiyi test edip sonucunu göreceğiz” diyor.
Araç ayrıca Dünya’nın manyetik alanının koruma sınırının ötesine geçen insanlar için büyük endişelerden biri olan radyasyon ortamını da ölçecek.
Misyon, doğası gereği uluslararası; NASA (ABD), ESA (Avrupa), CNES (Fransa) ve DLR’de (Almanya) gibi uluslararası ortaklar tarafından sağlanacak 11 araçla donatıldı.
JAXA yapımı enstrümanlar, detaylı araziyi gözlemlemek için teleskopik (dar açılı) kamera, hidratlı mineralleri ve organik maddeleri tanımlamak için geniş açılı kamera, LIDAR lazer altimetre, bir toz monitörü ve bir kütle tayf analizörü, Mars uydularının etrafındaki iyonlar, numune alma cihazı ve numune geri dönüş kapsülü ve bir radyasyon ortamı monitöründen oluşmakta.
Bilim insanları Mars için yeni bir kompozisyon modeli oluşturdu. Mars kayaları ve yörüngedeki uydulardan alınan ölçümleri, yüzeyin yaklaşık 1.800 km altındaki çekirdek manto sınır derinliğini tahmin etmek için kullandılar ve çekirdeğinin hafif elementler olarak orta miktarlarda kükürt, oksijen ve hidrojen içerdiğini önerdiler.
Mars aracı InSight’ın sismometresi sabırla iç bölgelerin doğasını aydınlatmak ve kabuk-manto çekirdekli yapısını tanımlamak için bir sonraki büyük Mars depremini beklerken, iki araştırıcı, Takashi Yoshizaki (Tohoku Üniversitesi) ve Bill McDonough (Maryland Üniversitesi) Mars için yeni bir kompozisyon modeli oluşturdu.
Yoshizaki, “Kayalık gezegenlerin kompozisyonunu ve iç yapısını bilmek bize oluşum koşullarını, çekirdeğin mantodan nasıl ve ne zaman ayrıldığını ve mantodan çıkarılan kabuk zamanlamasını ve miktarını anlatır.”
İlk gökbilimciler, gezegenlerin uzaklıklarını, yörünge dönemlerini ve uydularını, bu cisimlerin büyüklüğünü, kütlesini ve yoğunluğunu belirlemek için kullandılar.
Günümüzün yörüngedeki uzay araçları bir gezegenin şekli ve yoğunluğu hakkında çok daha fazla ayrıntı sağlamakta, ancak yoğunluğun iç kısmındaki dağılımı bilinmemektedir.
Bir gezegenin sismik profili bu kritik iç görüleri sağlar. Bir deprem bir gezegeni salladığında, ses dalgaları gezegenin içsel kompozisyonu ve sıcaklığı tarafından kontrol edilen hızlarda içlerinden geçer. Örneğin yoğunluktaki güçlülük; havadan geçmesiyle çelikten geçmesinin bir olmaması gibi.
yüzyılın sonlarına kadar, bilim insanları Dünya’nın içinde metalik bir çekirdek olduğunu varsaydılar, ancak günümüzde sismologlar, kaynakları bulmamıza ve depremlerin doğasını anlamamıza yardımcı olacak gezegenin iç yapısını netlikle ortaya çıkardı.
Apollo astronotlarının getirdiği 4 ay sismometre verileri, Ay’ın çekirdek manto-kabuk yapısını tanımladı. Mars, en iyi keşfedilen ikinci gezegen, 2018’in ortasında InSight aracı ilk sismik verilerini aldı.
Bir gezegen için kompozisyon modelleri, yüzey kayalarından, fiziksel gözlemlerden ve gezegenlerin ilkel yapı taşları olan kondritik (ana gövdenin erimesi veya farklılaşması nedeniyle modifiye edilmemiş taşlı, metalik olmayan meteorlardır) meteoritlerden gelen verileri bir araya getirerek geliştirilir.
Bu göktaşları, gezegenler gibi, erken güneş bulutsusundan toplanan katı maddelerden oluşan kaya ve metal karışımlarıdır. Magnezyum, silikon ve demir oksitlerin farklı oranları ve demir ve nikel alaşımları bu katı cisimleri oluşturur.
Mars InSight aracı görevindeki sismometreyle, Mars’ın çekirdek manto sınırının derinliğini tanımladığında, bu yeni Mars modelini doğrudan test edecek. Mars ve Dünya için bu tür kompozisyon modelleri, gezegenlerin kökeni ve doğası ve yaşanabilirlik koşulları hakkında ciddi ipuçları sağlar.
Yoshizaki, “Mars çekirdeğinin kütlesinin Mars’a oranla sadece altıda biri olduğunu, Dünya için ise bu oranın üçte biri olduğunu bulduk. Bu bulgular Mars’ın Dünya’dan daha fazla oksijen atomuna, daha küçük bir çekirdeğe ve paslı bir kırmızı yüzeye sahip olduğunu gösterir. Ayrıca Mars’ta Dünya’dan daha yüksek uçucu element bollukları, örneğin kükürt ve potasyum bulduk.”
Sürpriz! Jüpiter’de düşünülenden daha fazla su var
Şaşırtıcı bilim ölçümlerine ek olarak Juno, Jüpiter turunda çarpıcı fotoğraflar çekiyor.
Jüpiter’in çok daha fazla suyu var gibi görünüyor. Juno aracından alınan son veriler, suyun Jupiter’in ekvatoru üzerindeki atmosfer moleküllerinin yaklaşık% 0.25’ini oluşturabildiğini gösteriyor.
Bu kulağa pek hoş gelmese de hesaplama, güneşten üç kat daha fazla olan su bileşenlerinin, yani hidrojen ve oksijenin yaygınlığı anlamına gelmekte.
Juno’nun aldığı yeni ölçümler, bir önceki verilerin önerdiğinden çok daha yüksek. Sürpriz sonuç, bilim insanlarının Galileo misyonundaki verilerin derinliklerine inmesini sağladı.
Bu da mühendislerin uzay aracını kasıtlı olarak Jüpiter’in atmosferine attığı 1995’teki verilerden elde edilen sonuçlara götürdü.
NASA açıklamasında, Galileo ve Juno’nun sonuçlarını uzlaştırmanın, bilim insanlarının güneş sistemimizin nasıl bir araya geldiğini daha iyi anlamaları için önemli olduğunu söyledi.
Jüpiter muhtemelen ilk oluşan gezegen olduğu için, güneşin oluşumunun geride bıraktığı gaz ve tozun çoğunu emebilirdi. Jüpiter’in ne kadar su içerdiği, bilim insanlarının oluşumunu açıklamak için en makul teorileri belirlemelerine yardımcı olmalıdır.
Diğer güneş sistemlerinin nasıl oluştuğunu öğrenmek için Jüpiter’deki bulgular bazı büyük gezegenlerle birlikte ele alınarak genelleştirilebilir.
Jüpiter’in doğumunu anlamaları, araştırıcıların gezegenin rüzgar akımlarının nasıl hareket ettiğini ve içeriklerinin nelerden oluştuğunu anlamalarına yardımcı olacaktır.
Galileo’nun sonuçları 1990′ larda bile bir bilmeceydi. Uzay aracı, bilim insanlarının tahmin ettiğinden 10 kat daha az su gösteren veriler gönderdi ve daha garip bir şekilde, aracın Jüpiter’in atmosferine girdiği daha derinlerde su miktarının arttırdığı ortaya çıkmıştı.
Gezegen bilimciler, veri aktarımını durdurduğunda, yaklaşık 120 km derinlikte, etrafındaki atmosferin değişmeyen bir kompozisyonla iyi karışması gerektiğini ummuşlardı.
Yer tabanlı kızılötesi bir teleskop, Jüpiter’deki su konsantrasyonlarını Galileo’nun atmosfere girişiyle aynı anda ölçe bildi ve Galileo’nun yanlışlıkla kuru bir noktaya çarpmış olabileceğini gösterdi.
Bu da suyun Jüpiter’in atmosferinin derinliklerinde iyi karışmamış olduğunu gösterdi. Juno’nun ilk sekiz uçuşu da atmosferik karıştırmada eksiklik olduğunu gösterdi. Uzay aracının radyometresi, 150 km’de Galileo ölçümlerinden bile daha derin veriler elde etti ve ekvatorda Galileo’dan daha fazla su buldu.
Araştırmacılar şimdi Juno’nun ekvatoral ölçümlerini gezegenin kuzeyindeki gözlemlerle karşılaştırmayı bekliyor; Juno 53 günlük yörüngesinde yavaş yavaş kuzeye doğru ilerleyerek her yarı kürede inceleme yapıyor. Uzay aracının bir sonraki uçuşu 10 Nisan’da olacak.
NASA, Güneybatı Araştırma Enstitüsü’nden Juno baş araştırmacısı Scott Bolton, “Tam olarak bir şeyler bulduğumuzu düşündüğümüzde, Jüpiter bize hala ne kadar öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.
Juno’nun atmosferin bulut tepelerinin altında bile iyi karıştırılmadığına dair şaşırtıcı keşfi, hala anlamaya çalıştığımız bir bilmecedir. Kimse suyun gezegende bu kadar değişken olabileceğini tahmin edemezdi” diye açıklamada bulundu.
Bu Göktaşı Dünya ile Çarpışacak bir Yörüngeye İner mi? Gökbilimciler Yörüngesini İzliyor.
1998 OR2 olarak adlandırılan devasa asteroit şu anda gezegenimizin yakınından geçecek bir yörüngede izlenmekte.
Bu Asteroit, potansiyel olarak var olduğu bilinen en tehlikeli ve en büyük asteroitlerden biridir.
1998 OR2’nin nisan ayında gezegenimizin yakınından geçmesi bekleniyor.
Yarkovsky etkisi bir çarpışma rotasına doğru yörüngesini değiştirebilir
Kütle çekimsel anahtar deliği olayı da asteroiti Dünya’ya doğru çekebilir
Asteroitler – uzayda yüzen kayalık cisimler, göktaşları – özellikle olumlu bir his uyandırmazlar. Bunlardan birinin dünyaya vurduğunu ve dinozorları yeryüzünden sildiğini hatırlıyor musunuz? Görünüşe göre, başka bir büyük asteroit gezegenimizle çarpışma rotasına girerse büyüklüğü nedeniyle tahribat yaratabilir. 1998 OR2 olarak adlandırılan ve Nisan ayında Dünya’yı etkileyebilecek ölümcül asteroit gökbilimciler tarafından izleniyor. Neyse ki, gök cismi şu anda zararsız bir yolda, yani bazı anormal faktörler devreye girmedikçe gezegenimizi pas geçecek.
Yakın Dünya Cisimlerini Araştırma Merkezi (CNEOS), 1998 OR2 asteroitinin tahmini 4 km çapında olduğunu ve 29 Nisan 2020 günü Dünya’nın ötesinden geçmesini bekliyor. En yakın noktasında, asteroit gezegenimizin merkezinden yaklaşık 6.3 milyon km uzakta olacak. Güvenli görünüyor, değil mi? Asteroit seyrini birkaç fenomen nedeniyle değiştirilebilir ve sonunda Dünya’ya çarpabilir.
Birincisi, asteroitlerin yörünge doğrultusunu etkilediği bilinen cismin dışında veya içinde üretilen radyasyon nedeniyle sıcaklığındaki değişikliklerden dolayı o göksel cisme uygulanan kuvvet olarak tanımlanabilen Yarkovsky etkisidir. Bu etkinin sonucu 1998 OR2 asteroitinin dönüşünü ve nihayetinde yörüngesini etkileyerek Dünya’ya dönmesine neden olabilir. Bu asteroitin ne kadar tehlikeli olduğu hakkında bir fikir vermek için, var olduğu bilinen en parlak ve en büyük potansiyel olarak tehlikeli asteroitlerden biri olduğunu söylemek gerekir.
Katastrofik asteroit çarpışma olayına yol açabilecek ikinci faktör, çekimsel anahtar deliğinin neden olduğu yörünge bozukluğudur. Gezegenin kütle çekiminin asteroit gibi geçen uzamsal bir cismin yörüngesini değiştirebileceği ve onu içeri çekerek bir çarpışmaya yol açabileceği, gezegenin etrafındaki uzayda küçük bir bölge olarak tanımlanabilir. Sadece ilk etapta asla olmayacağını umalım, çünkü tehdit haline gelmesi durumunda 1988 OR2’yi yok edebilecek Dünya’nın bir lazer silahı veya bir “Ölüm Yıldızı” yok.
Asteroitin büyüklüğü ve hızı göz önüne alındığında, çarptığı zaman o bölgede en az 50 km genişliğinde bir krater oluşturacaktır. Etki olayından kaynaklanan büyük patlama şiddetli depremler yaratacaktır. Ayrıca gökyüzüne doğru dünyanın farklı yerlerine çöken erimiş kalıntıları da savuracak patlamanın neden olduğu yoğun ısı dalgası, yoluna çıkan her şeyi yakıp yüzlerce km yol alacaktır. Sonunda, çarpma olayından kaynaklanan toz ve döküntüler atmosferi kaplayarak güneş ışığının nüfuz etmesini ve Dünya yüzeyine ulaşmasını önleyecektir. Nükleer kış olarak bilinen bu olay birkaç ay sürecek ve gezegendeki çeşitli türlerin ölümüne yol açacaktır.
Bir öte gezegen, kırmızı cüce güneşinden radyo dalgaları üretiyor
Bir sanatçının izlenimi, gezegenin nasıl bir elektrikli dinamo olarak davrandığını gösteriyor.
Kırmızı bir cüce yıldızdan patlayan radyo dalgalarının alışılmadık bir kaynağı var – yörüngesindeki bir gezegen.
Hollanda’da Düşük Frekans Dizisi radyo teleskobunu kullanan gökbilimciler, kırmızı cüce yıldız GJ1151’in, birkaç günde bir tam bir yörüngeyi tamamlayan kabaca Dünya boyutundaki gezegeniyle tutarlı radyo sinyalleri yaydığını keşfettiler.
Bu mesafede dönen bir gezegen muhtemelen yıldızının yaşanabilir bölgesinde, sıcaklıkların gezegenin yüzeyinde sıvı suyun akmasına izin verdiği bölgededir.
Bununla birlikte, yıldız radyo dalgaları üretiyor çünkü yörüngedeki gezegen elektrikli bir dinamo gibi davranıyor. Dalgaların gücü, yıldız ile gezegen arasında, gezegenin atmosferine ek ısı sağlayacak önemli miktarda elektrik gücünün aktığını gösteriyor.
Hatta atmosferini kaynatıp gezegeni yaşanmaz hale getirebilir. Çalışmaya öncülük eden Hollanda Radyo Astronomi Enstitüsü’nden Harish Vedantham, gezegenin büyüklüğü ve kütlesi hakkında önemli bir belirsizlik olduğunu söylüyor.
Bu nedenle atmosferde neler olup bittiğini söylemek zor. Ancak bunun gelecekte güneş dışı gezegen tespiti için umut verici bir yöntem olabileceğini düşünüyor.
“Bu ilk bebek adımı. Artık bu yolun var olduğunu ve nasıl yürüyeceğimizi biliyoruz ”diyor Vedantham. Bir sonraki adım, gezegeni yıldız üzerindeki çekimi yoluyla tespit etmeye çalışmaktır.
Bu da, gezegenin kütlesi ve yörüngesi hakkında daha iyi tahminler sağlayacak ve araştırmacıların atmosferinin durumunu çözmelerine izin verecektir.
Ekip ayrıca diğer gezegenleri aramak için diğer yıldızların radyo verilerine de bakıyor. Diğer tespit yöntemleri kırmızı cücelerin etrafında çok sayıda gezegen bulundu ve bu yıldızlar genellikle güçlü manyetik alanlara sahipler.
Bristol Üniversitesi’nde bir öte gezegen bilimcisi olan Hannah Wakeford, yeni çalışmanın önemli olabileceğini söylüyor. “Bu büyüleyici bir çalışma ve eğer doğrulanmışsa, güneş dışı gezegenleri anlamada derin etkileri olacak” diyor.
Tabi ki. Çekim gücü her yerde vardır, uzayda bile.
Hızlı bir YouTube araması, uzay aracı içindeki boşlukta yüzen çok sayıda astronot videosunu ortaya çıkarır. Havada dönebilirler, su kabarcıklarıyla oynarlar ve saçları uçuşur görünür. Görünüşe göre uzayda yer çekimi yoktur – ancak görüntüler aldatıcıdır. Yörüngedeki astronotlar yer çekimsiz ortamda değil serbest düşüşte demek daha doğrudur. Sürekli Dünya’ya doğru düşerler – yani Dünya üzerinde yer çekimi onları tutmaktadır.
Çekim gücü uzaklıkla azalır. Ancak yıldızlar ve gezegenler gibi devasa nesnelerin çekim güçleri muazzamdır. Örneğin, Dünya’nın çekimi olmasaydı, Ay, Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) ya da yörüngedeki uydular uzayın derinliklerine uçarlardı. Fakat bunun yerine, Dünya onları çekimsel bir hat üzerinde tutar. Benzer şekilde, Güneş sadece Dünyayı, Jüpiter’i ve Plüton’u değil, aynı zamanda tam bir ışık yılı ( 9.5 trilyon km) uzaklıktaki Oort Kuyruklu Yıldız Bulutunu da tutabilmektedir.
Güneşimiz, Samanyolu’nun merkezindeki büyük kara deliğin çekimine tabidir. Ve Samanyolu’nun kendisi de, yakınındaki diğer galaksilerin çekimiyle adeta dans etmektedir. Kısacası, uzayda başka bir şeyin çekimine tabi olmayan uzaysal nesneler bulmak zordur. Bilim adamları yer çekiminin neden işe yaradığını hala bilmiyorlar. Bir bakıma, nasıl çalıştığını da aslında zar zor anladılar. Dört yıl önce Higgs bozonu keşfi, nesnelerin kütlelerini nasıl elde ettiklerini doğrulamaya yardımcı oldu, ancak bu, çekimin kendisini anlamamıza fazla ışık tutmadı.
17. yüzyılda Isaac Newton, Dünya’ya doğru düşen bir elmayı ve Güneş’in etrafında “düşmeden dolanan” Dünyayı resmen birbirine bağlayarak formüle eden ilk kişi oldu. Her ikisinin de arkasındaki kuvvet çekim gücüydü ve Newton bunu sadece iki nesne arasında daha büyük ve daha yakın olduklarında güçlenen bir çekim kuvveti olarak anladı.
Albert Einstein birkaç yüzyıl sonra ortaya çıktı ve bir yorum yaptı: Genel görelilik teorisine göre kütle çekimi, evrenin dokusu olan uzay-zamanın bir özelliğidir. Bir nesne ne kadar büyük olursa, uzay-zamanı o kadar fazla büker ki yakındaki nesnelerin birbirine doğru “düşmesine” neden olur. Bir nesne yeterince büyükse, bilim insanlarının geçen yıl başında ilk kez tespit edebildikleri gibi kütle çekim dalgaları başka bir deyişle uzay-zaman dalgalanmaları yaratabilir.
Çekim gücü evrenin dört temel kuvvetinden biridir (diğerleri elektromanyetizma ve güçlü ve zayıf nükleer kuvvetlerdir). Diğer kuvvetler, modele uyması ve diğer parçacıklara kuvvet aktarması için “kuvvet taşıyıcı parçacıkları” kullandığından, tüm maddeler fiziksel olarak çekim gücü oluşturan gravitonlar yaymalıdır. Bununla birlikte, gravitonların hala belirlenmemiş teorik parçacıklar olduğunu unutmayın. Kütle çekimin bu farklı yorumlarını uzlaştırmaya ve gerçek doğasını anlamaya çalışmak, fiziğin en büyük çözülmemiş sorunları arasındadır.
Gece gökyüzündeki en parlak yıldızlardan biri sönükleşiyor ve şekil değiştiriyor.
Betelgeuse yıldızının bu karşılaştırmalı görüntüsü, eşi görülmemiş kararmadan öncesi ve sonrasını göstermektedir.
Betelgeuse 10 milyon yaşında bir yıldızdır – Güneş’in 4.6 milyar yaşında olduğu düşünülürse yıldız standartlarına göre genç bir çocuk – Güneş’ten yaklaşık 20 kat daha ağır ve yaklaşık 900 kat daha büyüktür.
Betelgeuse gibi hemen hemen tüm kırmızı süper devler hızlı yaşamaya ve genç ölmeye mahkumdur, sonunda bir süper novaya dönüşürler ve sonları böyle olur – astronomide bilinen en güçlü ve aydınlık patlamalar.
Betelgeuse değişken bir yıldızdır, bu nedenle zaman zaman daha sönük ve daha parlak olması normaldir, ancak son gözlemler son derece şaşırtıcı olmuştur.
ESO’nun Çok Büyük Teleskobunu kullanan gökbilimciler geçen yılın Aralık ayından bu yana Betelgeuse’un her zamanki parlaklığından % 64 daha sönük olduğunu gözlediler.
Normal bir günde Betelgeuse, Orion takımyıldızının bir parçası olan gökyüzündeki en parlak 11. yıldızdır. Bugün sadece 24. en parlak yıldız olarak izlenmektedir.
Bu gözlemler, Spectro-Polarimetrik Yüksek Karşıtlıklı Dış Gezegen REsearch (SPHERE) cihazı ile yapıldı. Bu, Yer merkezli bir gözlemevinde bulunan en gelişmiş ve heyecan verici astronomik araçlardan biridir.
SPHERE, bilim insanlarının genç yıldızların etrafında dolanan yeni oluşan gezegenlerin (esasen bu noktada sadece gezegen diskleri) yaydığı polarize kızılötesi ışığı görmelerini sağlar. Görünüşe göre, Betelgeuse’un son derece yüksek çözünürlüklü fotoğraflarını çekmek için yeterince keskindir.
Betelgeuse sadece 650 ışık yılı uzaklıkta ve çok büyük olduğundan gökbilimciler, konveksiyon hücreleri veya granüller de dahil olmak üzere, gizlenmiş olabilecek bazı özellikleri ortaya çıkarabildiler.
Bunlar, yıldızın çekirdeğinin derinliklerinden yüzeye taşınan devasa sıcak gaz kabarcıklarıdır. Betelgeuse’un yeni görüntüleri, sadece önemli ölçüde ışığının azaldığını değil, aynı zamanda şeklinin de değiştiğini gösteriyor.
Kırmızı devlerin kararmasıyla ilgili olarak görülen bu olayın bu tip yıldızların yakınlarda süper nova’ya dönüşeceğinin bir işareti olduğuna inanılıyor.
Betelgeuse gerçekten patlamak üzereyse, galaksimizde gözlenen en parlak süper nova olacak. Hatta o kadar parlak olacak ki, diğer yıldızları görmeyi zorlaştıracak.
Betelgeuse’in doğrudan gökyüzü görüntüsü.
Ancak yıldızın şu an ya da 100 bin yıl sonra herhangi bir zamanda patlaması mümkün olsa da, bu kararma aslında süper novaya gitmek üzere olduğunun bir işareti olmayabilir.
Bir teoriye göre, kırmızı dev şu anda titreşen ve ısı yüzeyinin etrafında dolaşan bir faaliyet döneminden geçmektedir. Tüm yıldızın boyutunun % 60’ı kadar büyük konveksiyon hücreleri Betelgeuse’u geçici olarak karartıyor olabilir.
Başka bir açıklama, yıldızın önünde görüş alanımızı kısmen gizleyen bir toz bulutunun bu durumu körüklediğidir.
Sanatçının süper star Betelgeuse hakkındaki izlenimi. Çizimde Sol taraf Betelgeuse yarıçapı birimindeki ölçek Güneş Sistemi ile (sağ taraf) bir karşılaştırma da sağlanmaktadır.
Belçika’daki KU Leuven’de bir gökbilimci ve yeni gözlemlerden sorumlu ekibin lideri Miguel Montargès, “Üzerinde çalıştığımız iki senaryo olağanüstü yıldız faaliyeti veya bize doğru toz atma nedeniyle yüzeyin soğutulması olayıdır.
Elbette, kırmızı süper devler hakkındaki bilgimiz eksik kalıyor olabilir bu zaten hala devam eden bir çalışma, bu yüzden hala bir sürpriz olabilir” dedi.
Sonuç olarak Betelgeuse’un yakında patlayıp patlamayacağını bilmiyoruz. Bu çok kötü – yaşamlarımız boyunca olsaydı oldukça büyük bir şov olurdu.
“’Hepimiz yıldız tozundan yapılıyoruz’ ifadesi popüler astronomide çok duyduğumuz, ama bu toz tam olarak nereden geliyor?”un cevabını gözleyecektik.
Yaşamları boyunca Betelgeuse gibi kırmızı süper devler, süper nova olarak patlamadan önce bile çok miktarda malzeme yaratır ve çıkarırlar.
Modern teknoloji, yüzlerce ışık yılı uzaklıktaki bu nesneleri daha önce görülmemiş bir ayrıntıda incelememizi sağlıyor ve bize kitlesel kayıplarını tetikleyen şeyin gizemini çözme fırsatı veriyor.