Ana Sayfa Blog Sayfa 62

Parker Uzay Sondası Güneş Rüzgârlarının Kaynağına Kadar İndi…

0
Parker Uzay Sondası Güneş Rüzgârlarının Kaynağına Kadar İndi…
Parker Solar Probe güneş rüzgârını güneş yüzeyindeki kaynağına kadar izler: koronal delikler
NASA’nın Parker Güneş Sondası Misyonu; insan yapımı herhangi bir nesne Güneş’in bu kadar yakınına hiç gelmedi. 

Bir yıl önce, Parker Güneş Sondası, güneşin, tarihteki tüm uydulardan daha yakınına ulaşarak milyon derecelik sıcaklıktaki taç tabakasının (korona) en uç noktalarından olağanüstü bir veri birikimi sağladı.

Şimdi, bu veriler güneş fizikçilerinin, Dünya’nın atmosferine sürekli vuran güneş rüzgarının önemli bir bileşeninin kaynağını haritalandırmasına izin verirken, bu parçacıkları gezegenimize doğru hızlandırabilecek garip  ters çevrilmesini de ortaya çıkardı.

Rengarenk kuzey ve güney ışıklarını üreten, bu hızlandırılmış parçacıklar, Dünya’nın manyetik alanıyla etkileşime girerler. Fakat aynı zamanda , Dünya yüzeyindeki  ve telekomünikasyon sistemlerine zarar verme, yörüngedeki uyduları tehdit etme ve uzaydaki astronotları tehlikeye sokma potansiyeline sahiptirler.

Güneş fizikçileri güneşin manyetik ortamını ve güneş rüzgarı parçacıklarının gezegene nasıl giriş yaptığını anladıkça, olayları daha iyi tahmin edebilecek ve hasarı önleyebilecekler. Kaliforniya Üniversitesi’nden Stuart Bale, “1859 ve 1972’de sadece güneş fırtınası tarafından üretilen elektrik akımlarından dolayı telsiz şebeke ağını çökerten, deniz mayınlarını patlatan büyük bir uzay havası fırtınası olayı yaşandı.

Şimdi 1972’de olduğumuzdan çok daha fazla teknolojik bir toplumuz, dünyadaki iletişim ağları ve elektrik şebekeleri olağanüstü derecede karmaşık. Bu yüzden güneşten kaynaklanan büyük rahatsızlıklar potansiyel olarak çok ciddi bir tehlike. Uzay havasını tahmin edebilirsek, kapatabilir ya da izole edebilir ayrıca savunmasız durumda olan uydu sistemlerini de kapatabiliriz” dedi.

Koronal delikler

Parker Güneş Aracının ana hedeflerinden biri “yavaş” güneş rüzgarının kaynağını ve güneşin sıcak atmosferinde rüzgarın nasıl hızlandığını keşfederek güneşin taç tabakasını (Bir milyon santigrat derece sıcaklıkta) anlamak. Güneş rüzgarı, güneşin manyetik alan çizgileri boyunca hareket eden yüklü parçacıklardan, çoğunlukla protonlardan ve helyum çekirdeklerinden oluşur.

Hızları 500 ila 1000 km/sn olan dolayısıyla “hızlı” güneş rüzgarı olarak adlandırılan parçacıkların, güneşin kuzey ve güney kutuplarındaki koronasının büyük deliklerinden geldiği bilinmektedir. Ancak “hızlı” güneş rüzgarının yarı hızına sahip daha yoğun fakat daha yavaş olan “yavaş” güneş rüzgarının kökeni iyi anlaşılamamıştır.

8 Kasım 2018'de Parker Güneş Sondasının Güneş yüzeyinin yaklaşık 27 milyon km ötesinden (Güneş plazmasının içinden) çekmiş olduğu fotoğraf. Işık şeridinin altında gözüken parlak yuvarlak nesne Merkür gezegenidir.

Parker’ın WISPR adlı kamerasından çekilen fotoğraf, Güneş yüzeyinden sadece 27 milyon kilometre uzaklıktan çekildi. Fotoğrafta, Güneş’te gerçekleşen jet akışı açıkça gözüküyor. Ortadaki parlak nokta, Merkür gezegeni.

Araç güneşle her yakın buluşmasında, akan koronal bir deliğin üstünde bir hafta boyunca park etmiş ve aşağısındaki güneşin yüzeyinde neler olduğuna dair görülmemiş bir görünüm vermiştir. Güneş lekeleriyle ilgili olan koronal delikler, çevresindeki koronaya göre daha soğuk ve daha az yoğun olan alanlardır.

Beklenmeyen şey, uzay aracından geçen manyetik alandaki bir dizi değişimdi. Bu dönemlerde, manyetik alan aniden 180 derece tersine döndü ve saatlerce sonra eski halini aldı. Bale, “Bu geri dönüşümler muhtemelen bir tür plazma jetleri ile ilişkilidir. Benim kendi hissim, bu geri dönüşlerin ya da jetlerin, güneş rüzgârının ısıtma probleminde merkezi olduğu yönünde” dedi.

Kuyruklu yıldız tozu

Bir başka sürpriz de uzay gemisinin güneş ışığına en yakın olduğu yörüngedeki nokta olan periyodik her uçuş sırasında aracı defalarca etkileyen tozdu. Muhtemelen bir milimetrenin binde biri olan bir mikrondan daha küçük olan toz parçacıkları, güneşin yakınında eriyerek kalan tozlarının gerisindeki göktaşları veya kuyruklu yıldızlardan kaynaklanmaktadır.

Uzay-sondası-parker-adeta-güneşe-dokunacak

Bale, Dünya’dan gelen güneş rüzgarını incelemek, türbülansın tepede olup bitenleri gizlediği alttan bir şelale kaynağını incelemek gibi bir şey olduğunu söyledi. “Şimdi, Parker Solar Aracı ile şelalenin tepesine yaklaşıyoruz ve altta yatan bir yapı olduğunu görebiliyoruz.

Kaynağında, gördüğümüz şey, üstündeki itici jetler ile uyumlu bir şey. Küçük bir deliğiniz var – koronal bir delik – ve bunun içinden pürüzsüz bir akışla çıkıyor. Birincisi, jetler var. Ondan aşağıya tümüyle aşağı indiğiniz zaman, hepsi birbirine karışmış durumda” dedi.

Samanyolu’nun Merkezinde Karanlık Madde Mi Var?

0
Samanyolu’nun merkezinde karanlık madde mi var?
Samanyolu'nun merkezinde karanlık madde var mı?
Fermi Gamma-Işın Uzay Teleskobu’ndan gelen gözlemlere dayanarak Samanyolu galaksimizdeki gama ışını yayılım haritası.

Çerçeve içindeki, galaksimizin merkezinde, bilinmeyen kaynaklı, beklenmedik, küresel bir gamma ışını emisyonu bölgesi olan Galaktik Merkez Aşımını göstermektedir.

MIT fizikçileri, galaksimizin merkezinde parlak gamma ışını patlamasıyla ilgili daha önce tartışmış oldukları olasılıklardan en kuvvetlisi, karanlık maddenin sonucu olabileceği ihtimalini yeniden canlandırıyorlar.

Fizikçiler yıllardır, Samanyolu’nun merkezinde, elektromanyetik tayftaki (spektrum) gama ışınları şeklinde en enerjetik dalgalar olan  gizemli bir enerji fazlası olduğunu biliyorlar. Bu tip ışınımlar tipik olarak, süpernovalar ve pulsarlar (atarca) gibi evrendeki en sıcak, en aşırı nesneler tarafından üretilir.

Gama ışınları Samanyolu diskinde bulunur ve çoğu astrofizikçi kaynaklarını bilir, anlar. Ancak Samanyolu’nun merkezinde, galaktik merkez fazlalığı (GCE) olarak bilinen gama ışınlarının parlaması, gökbilimcilerin galaksideki yıldızların ve gazların dağılımı hakkında bildiklerini açıklamakta zorlanan özelliklere sahiptir.

Bu fazlalığı neyin üretebileceği konusunda iki önemli olasılık vardır: pulsarlar olarak bilinen yüksek enerjili, hızla dönen nötron yıldızları veya daha dikkat çekici bir şekilde, bir gama ışını oluşturmak için çarpışan konsantre bir  bulutu.

dark matter photos ile ilgili görsel sonucu

2015 yılında, astrofizikçiler Tracy Slatyer, Benjamin Safdi ve Wei Xue gibi bir MIT-Princeton Üniversitesi ekibi kaynağın pulsarlar olacağını öne sürmüştü.

Araştırmacılar, galaksideki gama ışınları üretebilecek tüm parçacık etkileşimlerini tanımlamak için geliştirdikleri bir “arka plan modeli” kullanarak Fermi Gamma-Işın Uzay Teleskobu tarafından alınan galaktik merkezin gözlemlerini analiz ettiler.

Kesin bir şekilde, GCE’nin büyük olasılıkla pulsarların bir sonucu olduğu ve kara maddenin olmadığı sonucuna vardılar. Ancak, MIT’den Rebecca Leane liderliğindeki yeni çalışmalarda, Slatyer o zamandan beri bu iddiayı yeniden değerlendirdi.

2015’te kullandıkları  daha iyi anlamaya çalışırken, Slatyer ve Leane, modelin aslında yanlış sonuç üretmek için “kandırılabileceğini” buldular. Bugünkü çalışmalarında, 2015 analizinde bir “yanlış modelleme etkisi”ni vurgulayıp ve çoğunun kapalı bir dava olduğunu düşündüğü konuyu yeniden açtılar.

Slatyer, “Bunun karanlık madde olasılığını ortadan kaldırdığımızı düşündüğümüz için heyecan verici. Ama şimdi bir kaçamak var, iddia ettiğimiz gibi sistematik bir hata var. Sinyalin karanlık maddeden gelmesi konusu için kapıyı yeniden açıyor.”

Samanyolu’nun merkezi: taneli mi pürüzsüz mü?

Samanyolu galaksisi uzayda az çok düz bir diske benzese de, merkezindeki gama ışınlarının fazlalığı nedeniyle galaktik merkezden her yöne yaklaşık 5.000 ışık yılı uzayan küresel bir alanı kaplar.

2015 çalışmalarında, Slatyer ve meslektaşları bu küresel bölgenin profilinin düzgün mü yoksa “grenli mi” olduğunu belirlemek için bir yöntem geliştirdiler.

Pulsarlar gama ışını fazlalığının kaynağıysa ve göreceli olarak parlaklarsa, yaydıkları gama ışınlarının, pulsarların bulunduğu parlak noktalar arasındaki koyu boşluklarla, grenli görünen küresel bir bölgeye yerleşmesi gerektiğine karar verdiler.

Bununla birlikte, karanlık madde, gama ışını fazlalığının kaynağı ise, Slatyer’a göre küresel bölge düzgün görünmelidir: “Galaktik merkeze doğru her görüş çizgisinde muhtemelen karanlık madde parçacıkları vardır, bu nedenle boşlukta soğuk noktalar görmemeliyim.”

O ve ekibi galaksideki tüm madde ve gazın arka plan modelini ve gama ışınlarını üretmek için oluşabilecek tüm parçacık etkileşimlerini hesaplarına kattılar.

GCE’nin bir yandan grenli ya da pürüzsüz olduğunu küresel bölge için modeller yaparak değerlendirdiler ve aralarındaki farkı açıklamak için istatistiksel bir yöntem geliştirdiler.

Daha sonra küresel bölge modelini, Fermi teleskobu tarafından alınan gerçek gözlemlerle beslediler ve bu gözlemlerin pürüzsüz mü yoksa grenli bir profile mi daha uyduğunu görmeye çalıştılar.

Slatyer, “Yüzde 100 grenli olduğunu gördük, ah, karanlık madde bunu yapamaz, bu yüzden başka bir şey olmalı. Umudum, bu ve benzer teknikleri kullanan galaktik merkez bölgesinin birçok çalışmasından yalnızca bir tanesi olmasıydı.”

Sahte dikim

2017’de MIT’e geldikten sonra, Leane gama ışını verilerini analiz etmekle ilgilendi. Slatyer, daha derin bir anlayış geliştirmek için 2015 yılında kullanılan istatistiksel yöntemin sağlamlığını test etmeye çalıştıklarını söyledi.

İki araştırmacı sonrasında şu zor soruyu sordu: Hangi koşullar altında yöntemlerimiz bozuluyor? Metot sorgulanmaya kalkarsa, orijinal 2015 sonucuna güvenebilirlerdi.

Bununla birlikte, yöntemin çöktüğü senaryoları keşfederlerse, yaklaşımlarında bir şeylerin yanlış olduğunu ve belki de karanlık maddenin hala gama ışınının merkezinde olabileceğini düşüneceklerdi.

Leane ve Slatyer, MIT-Princeton ekibinin 2015’teki yaklaşımını tekrar ele aldı. Ancak Fermi verilerini modellemek yerine, araştırmacılar esasen karanlık madde ve ilişkili olmayan pulsarlar da dahil olmak üzere gama ışın fazlalığı ile gökyüzünün sahte bir haritasını çıkardılar.

Bu haritayı modelle beslediler ve küresel bölge içerisinde karanlık bir madde olmasına rağmen, modele göre bu bölgenin büyük olasılıkla grenli olduğu ve dolayısıyla pulsarların hakim olduğu sonucuna vardılar.

Bu, ilk ipucuydu, Slatyer, yöntemlerinin “kusursuz” olmadığını söyledi. Doğru ya: Ya sahte bir arka plan haritasından ziyade gerçek gözlemlerle birleştirilen sahte bir karanlık madde sinyali eklenmişse?

dark matter photos ile ilgili görsel sonucu

Ekip,  Fermi teleskobundan verilerle besleyerek ve karanlık maddenin sahte bir sinyalini üreterek konuya meydan okumayı üstlendi.

Kasıtlı duruma rağmen, istatistiksel analizleri yine de karanlık madde sinyalini kaçırdı ve grenli, pulsar benzeri bir görüntü verdi. Karanlık madde sinyalini, gerçek ışın fazlalığının dört katı büyüklüğüne çıkarsalar bile, yöntem onu göremedi.

Leane, “Bu aşamada, oldukça heyecanlıydım, çünkü sonuçların çok büyük olduğunu biliyordum – bu karanlık madde açıklamasının tekrar masaya konması anlamına geliyordu.” diyor.

O ve Slatyer yaklaşımlarındaki ön yargıları daha iyi anlamak için çalışıyor ve gelecekte bu ön yargıları düzeltmeyi umuyorlar. Leane, “Gerçekten karanlık madde ise, bu, kütle çekimi dışındaki kuvvetlerle görünür madde ile etkileşime giren ilk karanlık maddenin kanıtı olacaktır.

Karanlık maddenin yapısı, şu anda fizikteki en büyük açık sorulardan biri. Bu sinyali karanlık madde olarak tanımlamak, sonunda karanlık maddenin temel kimliğini ortaya çıkarmamıza izin verebilir.”

Yaratılış Sütunlarında Neler Oluyor?

0
Yaratılış Sütunlarında Neler Oluyor?
Kartal Bulutsusu’nun Hubble ile 20 yıl arayla alınmış Yaratılış Sütunları’nın iki görüntüsü.

Soldaki yeni görüntü, sağdaki 1995’teki ile neredeyse aynı bölge.  Her iki görüntünün de olması astronomların sütun yapılarının zaman içinde nasıl değiştiğini incelemelerini sağlıyor.

Sonuçta Yaratılış Sütunları hala yerinde duruyor. İmha Edilmedi. 20 yıl arayla çekilen görüntüler buharlaşma oranını gösteriyor ve yok olması binlerce yıldan fazla zaman alacak.

1995 yılında, Hubble Uzay Teleskobu, tüm zamanların en ikonik görüntülerinden birini çekti: Kartal Bulutsusu’ndaki ünlü “Yaratılış Sütunları.”

Galaksinin aktif yıldız oluşumunun en yakın ve en verimli bölgelerinden biri olan bu sütunlar, yeni yıldızların oluşumuna güç veren nötr gazdan geriye kalanları temsil eder. Ancak yeni yıldızlar sadece kozmik bir yaratım tabelası değildir; ayrıca onlarla birlikte yıkım da getirirler.

Yeni yıldızlar oluşturduğunuzda, bunların bir kısmı süpernovaya gidecek kadar büyük olacak ve bu felaket patlamalarla hızla yanarak etrafındaki gazı dışarı atacak.

Diğerleri fevkalade sıcak bir şekilde yanacak ve bu gazı daha yavaş buharlaştıracaktır. Gördüğümüz şey, bu bulutsu içinde, bu iki sürecin bir karışımıdır.

Yıllar önce bir NASA çalışmasıSon zamanlarda içeride bir süpernova meydana geldiğini ve sütunların çoktan tahrip olduğunu iddia etmişti. Şimdi, bunun hatalı olduğunu öğrendik ve bölge, yavaş olarak buharlaşmadan önce muhtemelen yüz binlerce yıl kalacak.

Kartal Bulutsusu, binlerce yeni yıldız, parlak bir merkezi yıldız kümesi ve aktif yıldız oluşumu ve parlak genç yıldızları içeren çeşitli buharlaşan gaz halinde küresel küreler içerir.

7000 ışık yılı uzaklıktaki Kartal Bulutsusu (Eagle Nebula), gece gökyüzünün en erişilebilir ve muhteşem bulutsularından biridir. 1745’te keşfedildi ve kısa bir süre sonra iyonize edilmiş hidrojenin imzası bolca görüldüğü için kısa bir süre sonra aktif bir yıldız oluşturucu bölge olarak tanındı.

Bulutsunun şeklinin nedeni 8.000’den fazla yıldızdan oluşan geniş bir yeni doğan yıldız kümesi bulundurması. Parlak yanan bu yıldızlar, nötr gazı etkili bir şekilde iyonize eden ve kaynayan çok miktarda ultraviyole ışığı yayarlar. Kalan globüller içerisinde, aşağıdakiler arasında üç yönlü bir yarış meydana gelir.

Yaratılış Sütunları’nın orijinal görüntüsü, birçok farklı görüntü ve süzgeçten oluşan bir mozaikti, ancak eskisi kadar çığır açıcı, daha yeni verilere kıyasla solgun görünmekte.

Yaratılış Sütunları’nın, ikonik, 1995 Hubble görüntüsü ilk kez yayınlandığında, içinde ilk kez yeni yıldızlarla dolu bu buharlaşan küreciklerin bu kadar ayrıntılı bir şekilde görüntülendiğini temsil ediyordu.

Sütunların kenarlarındaki detayların ve içeriden dışarıya doğru çıkan ışığın yanı sıra, sadece yansımaların ortaya çıkmasından çok daha fazlası olduğunu biliyorduk: içeride yeni doğmuş yıldızlar vardı.

Kuşkusuz yakınlarda, Güneşin kütlesinin en az 80 katı olduğu tespit edilen bir dizi dahil olmak üzere, çok sayıda O-tipi yıldız olması durumunda, bu bulutsu’nun geleceğinde, eğer mevcut değilse, süpernova olma zorunluluğu vardı.

Diğer uzay teleskoplarının görünür ışık spektrumunun dışını görme kabiliyetleri sayesinde, bilim adamları içeride yakın zamanda meydana gelen yıkıcı bir patlamaya ilişkin kanıt bulunup bulunmadığını aramaya çalıştılar.

Spitzer tarafından 2007 yılında görüntülenen kırmızı renkli sıcak toz, 8000–9000 yıllarından önce olası bir süpernovaya atfedilmiştir.

Bununla birlikte, diğer toz bölge ısınmanın nedenlerinden olması olasıdır ve eğer bir süpernova suçluysa, diğer dalga boylarındaki ayrıntılı gözlemler onu ortaya çıkarır.

2007 yılında, NASA’nın Spitzer Uzay Teleskobu, spektrumun kızıl ötesi kısmına bakarak, beklenenden çok daha sıcak olan tozu gösterdi.

Özellikle, yukarıdaki resimdeki kırmızı renk yalnızca yeni yıldızlar için değil, sütunların içinde veya arkasında meydana gelen ve çevreleyen tozu ısıtan yeni bir süpernovaya işaret ediyordu.

Erken spekülasyonlar, bu süper nova’nın yaklaşık 8.000 yıl önce meydana geldiği ve patlamanın yayılmasına bağlı olarak, takip eden bin yıl boyunca sütunları tamamen tahrip etmesi gerektiği yönünde olmuştu.

Bazıları direklerin çoktan gittiğini ve görsel kanıtların zaten yolda olduğunu iddia etti. Sadece, onu görmemizi engelleyen 7000 yıllık bir ışık yolculuğu süresi olduğu gerçeğidir.

Yaratılış sütunları, Kartal Bulutsusu içinde ve başka herhangi bir yerde meydana gelen yıldız oluşum süreçleri, NASA’nın Chandra X-ışını teleskobunun eşsiz bakış açısıyla, konum için üst üste yerleştirilmiştir.

Bu direkleri Chandra X-ışını gözlemevi sayesinde incelediğimizde, sütunların içinde ve arkasında yeni yıldızların varlığını tespit edebildik.

Bu X ışını yayan kaynaklar, çoğu süpernovaya doğru gidecek büyük yıldızlarla tutarlıydı. Baktığınız her yerde yüklü patlayıcılar görürseniz, geçmiş bir patlamaya ilişkin kanıtın aslında tam olarak bu olduğu sonucuna varmak mantıklıdır.

Belki de bu sütunlar çoktan gitmişti. Ancak 2015’te Hubble’ın uzayda 25. yılını kutlamak için NASA bu sütunları tekrar ziyaret etti ve orijinal 1995 imajı ile yeni 2015 arasındaki 20 yıllık temel, halihazırda tahrip edilmiş sütunlar teorisini şiddetle çürüten iç görüler sağladı.

Yaratılış sütunlarının 2015 görüntüsü, çeşitli ağır elementlerin varlığını belirten ve zaman içinde göze çarpan değişikliklerin vitrini olan, çeşitli ağır elementlerin varlığını gösteren görünür ve kızıl ötesi verilerden oluşan bir kombinasyon sergiliyor.

20 yıllık takipte, ek ayrıntılar, daha yüksek dalga boyunu kapsaması ve daha geniş bir görüş alanı gibi, yalnızca daha önce görülemeyen özellikler göstermedi.

Ancak en büyük ve en önemli ilerleme, 20 yıllık temelin zaman içindeki değişiklikleri görmemize izin vermesiydi.

Örneğin, en büyük sütunun ucunda, yalnızca atılan bir jeti tanımlayamadık, aynı zamanda değişikliklerin derecesini de izleyebildik.

Hubble’ın inanılmaz çözünürlüğü ile, bunun büyüklüğünün, bu ek süre zarfında, 100 milyar kilometrelik fazladan genişletildiğini belirledik: Dünya-Güneş mesafesinin 1000 katı.

Üst direğin gaz yapısındaki ince değişiklikler, direğin içindeki yeni doğan, büyük bir yıldızdan kaynaklanan bir çıkışı gösterir.

Bu daha önce Chandra teleskobu tarafından ölçülen yeni bir yıldızın konumu ile tutarlıdır.

Bununla birlikte, en önemlisi, 1995 görüntüsünün aksine, Hubble’ın üzerine kurulu yeni ve gelişmiş bir kameranın bulunduğu daha modern verilerin elde edilmesiydi.

Bu, yalnızca eski WFPC2 kameranın sahip olduğu görünür ışık aralığını değil, önceki eski görüntünün maksimum dalga boyunu iki katına çıkaran yeni bir kızılötesi filtre dönüşü içeriyordu.

Bu sayede, direklerin kendilerine değil de, arkasındaki yıldızlara “bakabiliyoruz.” Ve belki de daha önemlisi, yıldızların ve oradaki felaket olayların yaktığı buharlaşan gazı izleyebilmemiz.

Sütunların kızılötesi görünümü, sütunların içindeki yeni oluşan yıldızların görülmesini sağlar.  Mavi imza buharlaşma sürecindeki gazı gösterir; bu sinyalin solukluğu nispeten yavaş bir buharlaşma hızına işaret eder.

Yukarıda mavi renkle vurgulanan, yanmadan ötürü gelen yıldız ışığı olduğunu ve yakınlarda, yakın zamanda bir süpernova olduğuna dair kanıt bulunmadığını gösterir.

Spitzer teleskobunun verilerine, yanlış bir yorumda bulunuldu. Bununla birlikte, yapabileceğimiz şey, bu sütunların buharlaşma hızını, hem iç hem de dış radyasyondan kombine olarak ölçmektir.

Görüntüler arasındaki değişiklikler, gördüğümüz ışık 7.000 yıl öncesinden gelse de, sütunların bugün hala sağlam olduğunu göstermektedir.

Bu iki görüntüyü birbirine göre döndürerek ve gererek 1995’ten 2015’e kadar olan değişiklikler üst üste getirildi. Pek çoğunun beklentilerinin aksine, buharlaşma süreci yavaş ve küçüktür.

Dahası, değişikliklere ilişkin en iyi kanıt 100.000 ila 1.000.000 yıl arasında bir buharlaşma süresi olduğunu belirterek sütunların tabanından gelmekte.

Böylece sütunların zaten tahrip edilmiş olduğu fikrinin doğru olmadığı kanıtlanmıştır. Tartışmalı iddiaların daha fazla ve daha iyi verilerle dinlenmeye yatkın olması bilimin en büyük umutlarından biridir. Direkleri yok etme sürecinde olan bir süpernova olmamıştır.

1995 görüntüsünün (üstte) ve 2015 görüntüsünün (altta) karşılaştırılması, sütunların yapısında yalnızca küçük değişiklikler olduğunu gösterir ve ~ 100 yıl değil, ~ 100.000 yıl arasında bir buharlaşma süresine yol açacağı anlaşılır.

Aslında, en yeni Hubble verileri, yalnızca 1995 verileriyle hayal edilemeyecek bir şey yapmamızı sağladı: Uzayda sütunların bir 3D modelini inşa etmek!

Aynı düzlemde duran üç sütunun göründüğü, aslında şaşırtıcı derecede derinliğe sahip çok sayıda kulenin içinde yeni yıldızların oluştuğu çok daha ilginç bir yapının parçalarıdır.

Sütunların kendisi sadece yaklaşık 5 ışık yılı uzunluğunda olsalar da, her biri, “derinlik” boyutunda bu miktardan daha fazladırlar.

Bu devasa yıldızlardan birinin, her an hayatlarının sonuna gelmesi, süpernovaya doğru yol alması ve Kartal Bulutsusu’nu oluşturan bu büyük iç yapılardan birinin büyük bir bölümünü çıkarması her zaman mümkün.

Bununla birlikte, şu anda olduğu gibi, felaketsel bir patlama değil, bulutsuda meydana gelen değişikliklerin nedeni buharlaşma gibi görünüyor.

Yakın gelecekte bir felaket olmadıkça, egemen olan yavaş yavaş buharlaşma süreci olacak, sonunda gazı patlatarak ve içindeki yeni doğan yıldızları ortaya çıkaracak.

Yaratılış Sütunları sonsuza kadar sürmeyecek, ancak tüm işaretler bugün hala orada olduklarını gösteriyor.

Yok edilmediler ve ışık gelecek binlerce yıl boyunca gelmeye devam ettikçe, yüz binlerce yıl gelmesi muhtemel olarak onların sadece yavaşça daraldıklarını göreceğiz.

Yeni Mars Aracı Yabancı Yaşamları Avlamaya Hazırlanıyor…

0
Yeni Mars Aracı Yabancı Yaşamları Avlamaya Hazırlanıyor…
Sanatçının NASA’nın 2020 Mars Gezegeninde gösterimi, Kızıl Gezegen’de.Sanatçının NASA’nın 2020 Mars Gezegenindeki gösterimi. Araç Kızıl Gezegen’de.

Misyon ekibi, uzun süredir ölü yaşamın belirtilerinin tespit edilmesinin uzak bir dünyada yalnız bir robot için yüksek bir sipariş olduğunu belirtiyor, ancak NASA’nın bir sonraki Mars aracı mücadelesi zor olacağa benzer.
NASA’nın 2020 Mars aracı projesi gelecek yaz başlaması ve Şubat 2021’de, bilim adamlarının antik geçmişte bir göl ve nehir deltası barındırdığını düşündüğü Kızıl Gezegen’in içinde 28 km genişliğindeki bir bölgeye inmesi planlanıyor.
Altı tekerlekli robot daha sonra potansiyel biyolojik belirtili alanları temizleyecek. Bu çalışma, Jezero kayalarını ince dokusal ayrıntıda gözlemlemek ve jeokimyayı bu dokuya tam olarak yerleştirmek için birkaç spektrometre kullanmaktan oluşacak.
Mars 2020 proje bilimcilerinden Katie Stack Morgan 10 Aralık’ta Amerika Jeofizik Birliği’nin (AGU) yıllık toplantısında  gazetecilere yaptığı açıklamada detaylara değindi:

“Kaya rekorunda biyokimya anlayışımız bu kombinasyonun – kompozisyonun doku ve haritalanması – gerçekten güçlü bir durum oluşturmanıza olanak sağlayan bir şey.

Öyleyse, yükümüzle birlikte, Mars yüzeyinde biyolojik işaretler olduğu konusunda çok güçlü bir dava açabileceğimizi umuyoruz.” Stack Morgan, örnek göstermek için Dünya’da oluşan bir fosil olan stromatoliti seçti.

Stromatolitler, siyanobakteriler olarak bilinen fotosentetik mikropların büyümesi sırasında oluşan mikro organizmalardır. Bu büyüme, ayrı katmanlar halinde gerçekleşir, bu nedenle karbon içeren organik bileşiklerin tam olarak benzer bir Mars yapısı içindeki katmanlar üzerine haritalanması yaşamın güçlü kanıtlarını sağlayacaktır.

Yakında unutulmaz bir araç olacak olan Mars 2020, bir öğrenci adlandırma yarışması aracılığıyla – bu tür işleri yapabilecek. Selefi, NASA Merak’tan farklı işlerliğe sahip olup bölgenin kompozisyonu toplu olarak belirleyip ve bu nedenle jeokimyayı gözlenen yapı üzerine eşleştirecek.

Bu durum, Ağustos 2012’den bu yana Mars’ın 154 km genişliğindeki Gale Kraterini keşfe çıkan ve hala güçlü olan Merak’ı etkilemiyor.

Merak, örneğin Gale’in eski geçmişte uzun mesafeler için potansiyel olarak yaşanabilir bir göl ve akarsu sistemini desteklediğini tespit ederek çok iş başardı.

Ancak eski gezici, yabancı canlı avı teçhizatı ile donatılmamıştır. Mars 2020’nin yerinde gözlemleri tek başına bazı araştırmacıları Kızıl Gezegen’de yaşamın var olduğu konusunda ikna etmeye yetmeyebilir.

Mars 2020: Perseverance rover has landed | Natural History Museum

Sonuçta, bilim insanları doğası gereği şüpheci bir gruptur ve Viking’in toprak gözlemleri ve meteorit ALH84001’in analizinde gördüğümüz gibi, yabancı yaşamın potansiyel bir keşfi hakkında herhangi bir açıklama yapılmayacak kadar yoğun bir şekilde incelenecektir.

Ancak misyon, bu tür şüpheciliklere yer açmakla birlikte, Mars 2020’nin temel bir parçası, dünyanın dört bir yanındaki iyi donanımlı laboratuvarlardaki çok sayıda araştırma ekibinin materyali inceleyebileceği, Dünya’ya geri dönüş için 20 ila 30 numunenin toplanması ve önbelleğe alınması işlemini yapacaktır.

Stack Morgan’a göre: “Ancak Mars 2020 sadece bir hayat avcısı olarak görevli değildir. Gezginin analizleri, bilim insanlarının kayalık gezegenlerin zaman içinde nasıl geliştiğini daha iyi anlamalarına yardımcı olmalı.”

Mars 2020, NASA’nın 2030’larda Kızıl Gezegene astronot koyma planına yardım etmesi gereken donanımları da taşımakta. Örneğin, gezici, Mars öncüleri için anahtar bir kaynak olan yeraltı suyu buzu birikintilerini ve diğer şeylerin yanı sıra kabarık sıvı cepleri arayacak olan yer radarlarıyla donatılmıştır.

Diğer bir aygıt, karbondioksit ağırlıklı Mars atmosferinden oksijen üretecek bir teknolojiyle sahip. Genel olarak, araba büyüklüğündeki robot, Kızıl Gezegene yedi bilim enstrümanı ve 23 kamera götürecek.

Mars 2020 aynı zamanda diğer dünyaya ait sesleri yakalamak için bir mikrofona sahip ve sonda, küçük ve teknoloji gösteren bir helikopter keşif aracını da beraberinde getirecek.

2019’un En İyi 10 Hubble Görüntüsü…

0
2019’un En İyi 10 Hubble Görüntüsü…
Hubble yaklaşık 30 yıldır faaliyet gösteriyor ve hala en muhteşem görüntüleri üretiyor. İşte bu yılın en iyileri.
Son görevi sırasında görüntülenen Hubble Uzay Teleskobu. Hubble, on yıldan uzun bir süredir hizmet vermese de, uzayda insanlığın amiral gemisi olarak ultraviyole, optik ve yakın kızılötesi teleskobu olmaya devam ediyor.
Hubble’ın 2019’da elde ettiği en iyi 10 fotoğraf.
10.) Asteroit (6478) Gault . Bu toz ve iyon kuyruk, bir kuyruklu yıldıza ait değil, kısmen parçalanırken yakalanan ikiz toz kuyruklu bir göktaşı.

9.) Galaxy NGC 3147 . Hubble’ın yakaladığı bu sarmalın süper kütleli kara deliği, yıldız ışığını çekimiyle kırmızıya kaydırmakta.

8.) Eta Carinae . Gelecekte bu süpernova, 1843 patlamasının muazzam kalıntılarını sergilemekte.

7.) PSZ1 G311.65–18.48 . Ön planda, ultra-uzak bir galaksinin muhteşem görüntüsü çekimsel mercek etkisiyle oluşmakta.

6.) Güney Yengeç Bulutsusu . Bu gezegenimsi bulutsu, ikili bir arkadaş yıldızı çevreleyen ölmekte olan kırmızı bir devden doğmakta.

5.) Galaxy D100 . Koma Kümesi boyunca hızlanan en sağ gökada, aktif olarak yeni yıldızlar oluşturan kontrast, soyulmuş tozları göstermekte.

4.) Cüce galaksi Bedin 1 . Bu ufacık cüce galaksi, ön plan yıldızların çok ötesinde tesadüfen ortaya çıkmış, açıklıkları sadece 3 bin ışık yılı.

3.) Küresel küme NGC 1466 . Bu eski yıldız kümesi, yakın zamanda oluşmuş mavilikler açısından merkezi olarak zengin olan Büyük Macellan Bulutu’nu göstermekte.

2.) Jüpiter . Bu eşsiz, gelişmiş renkli görünüm kendini açıklayıcı özelliğe sahip.

1.) Galaxy çifti 2026-424 . Kafa kafaya çarpışan iki büyük gökada ile, kaçınılmaz son birleşmeden önce bir ara mavi yıldız halkası belirir.

Beyaz Cüce Dev Gezegeni Nasıl Buharlaştırıyor?

0
Beyaz Cüce Dev Gezegeni Nasıl Buharlaştırıyor?
Gökbilimciler uzun zamandır beyaz cücelerin gezegen yoldaşlarını yediklerinden şüpheleniyorlardı. Şimdi, dolaylı gözlemler süreci devam ediyor.
Hidrojenin çoğu, kuyruklu yıldız benzeri bir kuyrukta bulunan ultraviyole fotonları ile beyaz cüceden uzağa savrulurken, oksijen ve kükürt içeri doğru düşer ve beyaz cücenin etrafında bir disk oluşturur.
Kırmızı ışık olarak göreceğimiz oksijen emisyonu iç diski aydınlatırken, mavi kükürt emisyonu diskin dış bölgelerinde daha güçlüdür.
Kardaki kan izleri nasıl kesinlikle birisinin yaralandığını söylerse, aynı şekilde, alışılmadık bir gaz akışının beyaz cüce yıldız üzerinde keşfedilmesi (kanama) bir gezegeninin varlığına işaret eder.
Bu hafta, gökbilimciler, beyaz bir cüce  yıldızın yörüngesinde yaşayan bir gezegeni ve dolaylı da olsa, nükleer yakıtını kullanan Güneş’e benzeyen bir yıldızın yoğun kalıntısını ilk kez rapor ettiler.

5 Aralık’ta Warwick Üniversitesinden, Brian Gänsicke liderliğindeki gökbilimciler ekibi, 1500 ışıkyılı uzaklıktaki beyaz cüce bir yıldızı gözlediler. Avrupa Güney Gözlemevinin (ESO) Çok Büyük Teleskop’taki X-Shooter spektrografı ile yapılan gözlemler sonucu, yaklaşık 20 milyon kilometre uzunluğunda, dairesel bir gaz diskinin varlığını ortaya koydular.

Gökbilimciler uzun zamandır beyaz cücelerin yörüngelerinde kalan olası gezegenlerden şüpheleniyorlardı. Aslında, daha önce beyaz cücelerin etrafında gezegensel enkaz diskleri de bulunmuştu, ancak her zaman bunların kayalık bir kompozisyonu vardı.

Oysa gözlenen beyaz cüce, WD J0914 + 1914’ün etrafındaki diskin sadece hidrojen, oksijen ve kükürt içerdiği görülüyordu – Neptün gibi buz dev gezegenlerin daha derin atmosferik katmanlarında bulunan elementler.

Dahası, beyaz cüce diskten gelen malzemeyi saniyede üç bin ton gibi eşi görülmemiş bir oranda biriktiriyordu.  Araştırmacılara göre, “yıldızın diskindeki malzemenin en muhtemel kaynağı, beyaz cücenin etrafındaki yakın yörüngede buharlaşan dev bir gezegen.”

white dwarf evaporated giant planet photos ile ilgili görsel sonucu

Buharlaşan gezegenin hesaplanan yüzey sıcaklığı 28 bin derece. Garip bir manzara olmalı: nispeten düşük yoğunluklu gezegenin ultra yoğun beyaz cüceden dört kat daha büyük olması bekleniyor.

Öyleyse  yıldızın etrafında sadece 10 günde, yani böylesine yakın bir yörüngede dolaşan buzlu dev bir gezegen, nasıl oluşabiliyor? Sonuçta, bu kadar yakın bir yörüngedeki gezegen, yıldızın kırmızı dev aşaması sürecinde beklenirdi.

Ekip, gezegenin, sistemdeki diğer gezegenlerle çekim etkileşimi nedeniyle içe çekildiğini öne sürüyor. Benzer bir kader, Güneş bundan yaklaşık 5 milyar yıl sonra beyaz bir cüceye dönüştükten sonra güneş sistemimizdeki dev gezegenleri bekleyebilir.

Ötegezegen araştırıcısı Yamila Miguel’e (Leiden Gözlemevi) göre, “keşfin alaka düzeyi, diskin gezegenin kompozisyonuyla ilgili ipuçları sağlaması gerçeğinden kaynaklanıyor.”

Lisa Kaltenegger de (Cornell Üniversitesi) “bu özellik şüphesiz kaçınılmaz olsa da, bu tür gezegenler milyarlarca yıl boyunca yaşanabilir koşulları koruyabilir” dediler.

Çalışmalarının bir parçası olarak, Gänsicke ve meslektaşları 7.000 beyaz cücenin Sloan Digital Sky Survey spektrumlarını inceledi ancak WD J0914 + 1914’e benzeyen başka bir sistem bulamadı.

Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) Gaia uzay teleskobu tarafından belirlenen 260.000 beyaz cücenin verilerinde daha fazla yer alacağını umuyorlar.

Şimdiye Kadar Görülmemiş En Güçlü ‘Kozmik Patlama’ Tespit Edildi…

0
Şimdiye Kadar Görülmemiş En Güçlü ‘Kozmik Patlama’ Tespit Edildi…

Gökbilimciler, evrendeki en güçlü kozmik patlamalardan şimdiye kadar görülen en yüksek enerjili radyasyonu tespit ettiler. 

On yıllarca süren çalışmalardan sonra, bilim adamları gama ışını patlamalarının (GRB) şimdiye kadarki en güçlü olanını gördüler.

Bu patlamalar evrendeki en yoğun enerjik fenomendir, aniden sadece kısa bir süre için gökyüzünde belirir ve tek bir saniye içinde Güneşin yaşamı boyunca yaydığı miktar kadar enerjiyi serbest bırakır.

GRB’ler, evrendeki en güçlü patlamalardır ve büyük yıldızların yaşamlarının sonunda çöktüklerinde veya ikili yıldız sistemleri çok daha küçük nesnelerle birleştiği sırada ortaya çıktıkları düşünülmektedir.

O sırada, evrendeki radyasyon parıltısı olağanüstü yükselir. Gözlendiğinde parlak bir flaşla başlar ve ardından “kızarıklık” olur. Sonrası büyük bir parıltı, çok azının görüldüğü çok yoğun, giga elektron volt mertebesinde gama ışınları da dahil olmak üzere, farklı enerjilerde ışınım yayarlar.

Gama ışın patlamaları ilk olarak Soğuk Savaş sırasında tespit edilmiştir. Bu dönemde, ABD ve eski Sovyetler Birliği, uzayda atom bombasının patlamasıyla ortaya çıkacak gama ışınlarını aradılar.

Sık sık, bu gama ışınlarında büyük bir artış gördüklerine dair uyarı alıyorlardı. Ancak nükleer bir patlama olduğuna dair hiçbir kanıt yoktu ve sinyaller aslında uzaydan geliyor gibi görünüyordu.

İlk olarak gama ışını patlamaları bu şekilde bulundu. Ancak, o zamandan beri, kısmen verilerin gizli tutulması nedeniyle, kısmen de izlenmesi çok zor olduğu için gizemli kaldılar.

Şimdi bilim adamları, uzun yıllar boyunca denedikten, enerjik patlamayı gördükten sonra bu gizemi çözmeyi umuyorlar. Özel teleskoplarla, görünür ışık seviyesinin yaklaşık 100 milyar katı olan fotonların patlamasını görebildiler.

Nevada Üniversitesinden prof. Bing Zhang: araştırma sonuçlarımız, hem on yıldan fazla süre böyle bir sonucu bekleyen gözlemciler için bir “zafer”, hem de şu anda bu kadar güçlü patlamaların nasıl olduğunu anlamamıza izin verebilecek bir “GRB teorileri için bir zafer” dir.

Ekip,  özel Nasa uyduları gama ışını patlaması gibi görünen şeyleri tespit ettiklerinde gama ışınları patlamalarını arayan diğer gözlemevlerine bir bildiri gönderdi.

Bu iki kez oldu – Temmuz 2018 ve Ocak 2019’da, iki astronom ekibi ilk kez iki GRB olayını yerden gördüler.

Patlamanın bulunmasına yardım eden bir araştırma grubu olan DESY’den (Deutsches Elektronen-Synchrotron) Cosimo Nigro “Patlamanın başlamasından yalnızca 57 saniye sonra gözlemlemeye başlayabilmemiz bölgeyi o kadar hızlı takip etmemizin bir göstergesidir. DESY birkaç dakika içinde, GRB 180720B olarak bilinen patlamanın yaklaşık bin fotonunu görmüştür” dedi.

gama ışın patlamaları foto ile ilgili görsel sonucu

Görmeye devam ettikleri, bir GRB’den şimdiye kadar toplanmış en yoğun ışık patlaması, insanlık tarihindeki bilinen bu en yoğun enerjisel fenomen yarım saat içinde kayboldu.

Tera-elektron-volt (trilyonlarca elektron volt) mertebesinde enerjileri olan yüksek enerjili GRB’ler teorik olarak tahmin edilmiş ve astronomlar 15 yıl boyunca böyle güçlü patlamaları aramışlardır.

Patlamanın, kara deliği çevreleyen gazın kenarları çevresinde bir diskte şekillendiği, fırlatılan ve yanıp sönen gaz jetleri ile atıldığı düşünülmektedir.

Çok yüksek enerjili gama radyasyonunun tespiti, yalnızca GRB’lerde aşırı derecede hızlandırılmış partiküllerin nasıl bulunduğunu değil, aynı zamanda partiküllerin ilk patlamadan sonra hala var olduğunun kanıtı olduğunu söylüyor.

Önceleri, bilim adamları patlamaların yalnızca patlamanın ardından saniyeler ve dakikalar içinde görülebileceğini varsayıyorlardı – ancak en son atılımda, patlamadan saatler sonra görüldü.

Almanya’daki bir parçacık hızlandırıcı araştırma merkezi olan DESY’deki gama ışını astronomi başkanı David Berge şunları söyledi: “İlk olarak, iki cihaz gama ışını patlamasından kaynaklanan gama ışınımını yerden ölçtüler.“

Bu çığır açan iki gözlem, karasal gama ışını teleskoplarının kaynağı olarak gama ışını patlamaları oluşturdu. “Bu, şiddet içeren olaylarla ilgili anlayışımızı önemli ölçüde geliştirme potansiyeline sahip.”

Şimdi gökbilimciler bu yoğun patlamalara yol açan mekanizma hakkında daha fazla bilgi edinmek için, bu tür gama ışınlarına bakacak 100’den fazla teleskoptan oluşan Cherenkov Teleskop Dizisini kullanarak, yılda 10’a yakın olayı tespit edeceklerini umuyorlar – ancak bunun gerçekleşmesi en erken 2023 gibi görülüyor.

Üniversite, Mars’ta Hayat Bulunduğunu İddia Eden Araştırmacısının Basın Bültenini Sildi…

0
Üniversite, Mars’ta Hayat Bulunduğunu İddia Eden Araştırmacısının Basın Bültenini Sildi…
Sadece tek bir şey mi gördu?
Ohio Üniversitesi’nden entomolog (böcek bilimcisi) William Romoser, geçtiğimiz günlerde Mars yüzeyinde yaşayan böcek fotoğraflarının canlılığa işaret ettiğini kanıtladı. Romoser, sunumu hakkında yaptığı basın açıklamasında, “Mars’ta hayat var ve hala var” dedi. Ancak bu açıklamanın ardından kıyamet koptu ve sonrasında, basın açıklaması o zamandan beri Ohio Üniversitesi internet sitesinden kaldırıldı. Sonrasındaysa sürüm ” göndericinin isteği üzerine kaldırıldığını” belirten bir mesajla değiştirildi. Görüntüler içeren Romoser’ın araştırmasının bir PDF dosyası hala mevcuttur.

romoser2Ohio Üniversitesi sözcüsü Jim Sabin “Fakülte üyesi artık bu araştırma ile ilgili medyaya laf anlatmak istemiyor, bu yüzden hikayeyi web sitemizden ve EurekAlert’ten kaldırmayı seçtik” dedi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bilim dünyasındaki herkes Romoser’ın iddialarıyla aynı fikirde değildi.

Örneğin, Oregon Üniversitesi biyoloji profesörü David Maddison “Onlarca yıldır böcekler üzerinde çalıştım; Dünyada binlerce böcek topladım. Yıllar boyunca beynime böcekleri seçmek için bir kalıp tanıma sistemi kurdum.  Rosomer muhtemelen yanlış saptama yaptı, haklı olduğunu düşünüyor ama yanılıyor. Mars’ta böcekler olduğunu sanmıyorum” dedi.

NASA da şüpheci.

NASA CNET’e: “Bu iddiayı destekleyecek hiçbir bilimsel verimiz yok. Metazoanların Mars’taki metabolizmasını sürdürmesi için yeterli oksijen yok. Dünyada, özellikle bu kadar karmaşık olan hayvanlar çok fazla oksijene ihtiyaç duyarlar. Mars’ın atmosferinde sadece izler var” açıklamasında bulundu.

Ancak bu NASA’nın uzak yerlerde yaşam formları aramasını engellemiyor. Bir NASA sözcüsü CNET’e “Dünya dışı yaşam belirtilerini henüz bulamamış olmamıza rağmen, NASA güneş sistemini ve ötesini araştırıyor, sonuçta bu araştırmalar, evrende yalnız olup olmadığımız da dahil olmak üzere temel soruları cevaplamamıza yardımcı olacak” dedi.

NASA, bilimsel topluluğun büyük çoğunluğunun Mars’taki mevcut koşulların sıvı su veya karmaşık yaşam için uygun olmadığını kabul ettiğini belirtti. Yine de Jüri hala Kızıl Gezegendeki geçmiş mikrobiyal yaşam olasılığına bağlı. Gelecek yıl piyasaya sürülecek olan Mars 2020 rover’ı bu kalıcı soruyu aramaya devam edecek. Kesin olarak bildiğimiz bir şey, NASA’nın Mars’ta hiçbir böcek veya sürüngen bulamadığıdır.

Mars 2020 rover gelecek yıl kırmızı gezegene doğru yol almaya hazır.

Gelecek yıl, NASA Mars 2020 gezicisini Şubat 2021’de iniş için Kızıl Gezegene fırlatacak. Görevinin bir kısmı, geçmiş mikrobiyal yaşamın belirtilerini aramak olacak. Belki o zaman, uzaktaki bu gezegenin böceklerle kaynaşıp kaynaşmadığını keşfedeceğiz.

Güneşlerin Altında Uzak Dünyalar…

0
Güneşlerin altında uzak dünyalar…

Bir astrofizikçi, dış gezegenlere sahip çok sayıda yıldız sistemi keşfetti

Dünya evrendeki tek yaşanabilir gezegen mi, yoksa dışarıda bir yerde yaşamı destekleyebilecek dünyalar var mı? Ve eğer varsa, nasıl görünebilirler?
Bu temel soruları cevaplamak için, bilim insanları dış gezegenler için yer arıyorlar: Güneş sistemimizin dışındaki diğer yıldızları yörüngeye çeviren uzak dünyalar.
Bugüne kadar 4000’den fazla öte gezegen (exoplanet) tanınıyor, çoğu Güneşimiz gibi tek yıldızlarının yörüngesinde dönüyor. Jena Üniversitesi’nden, Astrofizikçi Dr Markus Mugrauer, öte gezegenler içeren birçok yeni yıldız sistemi keşfetti ve karakterize etti.
Bulgular, birkaç yıldızın varlığının gezegenlerin oluşma ve gelişme sürecini etkilediği varsayımlarını doğrulamaktadır.

Uzay teleskobu kesin veri sağlar

Mugrauer: “Samanyolu’nda birden fazla (ikili, üçlü) yıldız sistemi çok yaygın. Eğer bu tür sistemler gezegenler içeriyorsa, Astrofizikçiler özellikle ilgi duyarlar, çünkü içlerindeki gezegen sistemleri güneş sistemimizi oluşturan temel yol ve süreçlerden farklı olabilir.”

Bu farklılıklar hakkında daha fazla bilgi edinmek için Mugrauer, 1.300’den fazla öte gezegenin konak yıldızını araştırdı. Bu amaçla, Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından işletilen Gaia uzay teleskopunun kesin gözlem verilerini inceledi.

Bu şekilde, Güneş’ten yaklaşık 1.600 ışık yılı uzaktaki gezegenli konak yıldızlarına yaklaşık 200 arkadaş yıldızın varlığını göstermeyi başardı. Veriler sayesinde Mugrauer, yoldaş yıldızları ve sistemlerini daha ayrıntılı bir şekilde tanımlayabildi.

Hem güneş sistemimizde Güneş ve Uranüs arasındaki mesafeye tekabül eden, sadece 20 AB (astronomik birim Dünya-Güneş arası uzaklık) mesafeli yoğun sistemler hem de her birinin 9,000 AB’den daha uzak yıldızlara sahip sistemleri olduğunu buldu.

Kırmızı ve beyaz cüceler

Tamamlayıcı yıldızlar ayrıca kütlelerine, sıcaklıklarına ve evrim aşamalarına göre de değişiklik gösterirler. Aralarında en ağır olanı bizim Güneşimizden 1.4 kat daha ağırken, en hafif olanı Güneş kütlesinin sadece yüzde 8’ine sahip.

Tamamlayıcı yıldızların çoğu, sönük kırmızı renkte parlayan düşük kütleli, serin cüce yıldızlardır. Ancak, zayıf yıldız arkadaşları arasında sekiz adet beyaz cüce yıldız da tespit edildi.

Beyaz cüceler, sadece Dünyamız kadar büyük, Güneşimizin yarısı kadar ağır olan, güneş benzeri bir yıldızın yanmış çekirdeğidir. Bu gözlemler, öte gezegenlerin yakınındaki bir güneş benzeri yıldızın son evrim aşamasından kurtulabileceğini gösteriyor.

Öte gezegenli çift, üçlü ve dörtlü yıldız sistemleri

Çalışmada tanımlanan öte gezegenli yıldız sistemlerinin çoğunluğunun iki yıldızı vardır. Bununla birlikte, iki düzine kadar hiyerarşik üçlü yıldız sistemi ve hatta dörtlü bir yıldız sistemi de tespit edildi.

İncelenen mesafeler arasında, yaklaşık 20 ila 10,000 AB arasında, incelenen yıldızların toplam yüzde 15’inin en az bir eş yıldızı vardır. Bu, güneş benzeri yıldızlar için genel olarak beklenenin sadece yarısı kadardır.

Ayrıca, tespit edilen eş yıldızları, sıradan sistemlere göre yaklaşık beş kat daha büyük mesafeler göstermektedir.

Mugrauer’e göre, “Birlikte ele alınan bu iki faktör, bir yıldız sistemindeki birkaç yıldızın etkisinin, gezegen oluşum sürecini ve yörüngelerinin daha da gelişmesini engellediğini gösterebilir.

Bunun nedeni, ilk olarak, yıldızların, gezegenlerin konak yıldızlarının etrafında oluşturduğu gaz ve toz disk üzerindeki çekimsel etkisi daha sonra, yıldız eşinin çekimi, gezegenlerin konak yıldızları etrafındaki hareketini etkiler.”

Mugrauer bu projeyi daha fazla ilerletip takip etmek istiyor. Gelecekte de, yeni keşfedilen gezegensel konak yıldızların çokluğu Gaia misyonundan elde edilen veriler kullanılarak incelenecek ve tespit edilen herhangi bir yıldız arkadaşı tam olarak tanımlanacaktır.

Mugrauer, “Ek olarak, sonuçları şu anda Şili’deki Avrupa Güney Gözlemevi’nde (ESO) aynı konuda yürüttüğümüz uluslararası bir gözlem kampanyasının sonuçlarıyla birleştireceğiz. O zaman yıldız çeşitliliğinin gezegenlerin oluşumu ve gelişimi üzerindeki kesin etkisini araştırabileceğiz.

Mars Atmosferinde Nedeni Açıklanamayan Oksijen Kaynağı…

0
Mars Atmosferinde Nedeni Açıklanamayan Oksijen Kaynağı…
NASA'nın Merak Mars gezicisi alt Sharp Dağı'nın Marias Geçidi bölgesinde oturuyor.NASA’nın Meraklı Mars gezicisi Sharp Dağı’nın Marias Geçidi bölgesinde.

Mars’ın Gale Krateri üzerindeki atmosfer bölgesinde oksijenle ilgili garip bir şey var: Mevsimler değiştikçe seviyeleri çarpıcı bir şekilde dalgalanıyor.
Bu gizemli oksijen döngüsünü açıklamak için yeni bir çalışma yeni bir kimya bilgisi gerekmekte. Gale Krateri, 3,5 milyar ila 3,8 milyar yıl önce gerçekleşen bir meteor çarpmasının yarattığı 154 km genişliğinde dev bir çukur.
Marstaki Meraklı gezicisi, kraterin merkezinde dev bir dağ olan Sharp Dağı’nın eteklerinde 2012’den beri krateri araştırıyor.
Geçtiğimiz üç Mars yılı boyunca (beş Dünya yılı) gezici, aşağıda fotoğrafını gördüğünüz Gale Kraterinin üstündeki havada nefes alıyor.
Ve atmosferi analiz ederek Mars’ta Örnek Analiz (SAM) denilen taşınabilir kimya laboratuvarının parçası olan bir aracı kullanıyor.
gale crater photos ile ilgili görsel sonucu

SAM, Mars atmosferinin% 95’inin karbon dioksitten (CO2) ve diğer % 5′ inin moleküler azotun (birbirine bağlı iki azot atomu), moleküler oksijenin, argonun ve karbon monoksitin bir kombinasyonu olduğunu doğruladı.

SAM ayrıca, Mars’ın kış aylarında kutuplarında CO2 gazı düştüğünde, tüm gezegenin hava basıncının düştüğünü de buldu. CO2 sıcak aylarda buharlaştığında, hava basıncı tekrar yükselirken, argon ve azot, havada ne kadar CO2 olduğuna bağlı olarak yükselip ve düşmekte.

Fakat SAM, kraterdeki oksijen seviyelerini analiz ettiğinde, sonuçlar hayret vericiydi: Oksijen seviyeleri, beklenenden çok daha fazla artmıştı – ilkbahar ve yazdaki başlangıç ​​seviyelerinin % 30’una kadar – ve daha sonra, tahmin edilenden çok daha düşük seviyelere indi. – kış seviyelerine –

Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden gezegen bilimci Melissa Trainer, “Bunu açıklamak için mücadele ediyoruz. Oksijen davranışının her mevsim mükemmel bir şekilde tekrarlanabilir olmaması, bunun atmosferik dinamiklerle ilgili bir sorun olmadığını düşünmemize neden oluyor.

Ya da atmosferde moleküllerin parçalanması gibi gerçekleşen herhangi bir fiziksel süreç olduğunu düşünüyoruz. Belki de aksine olarak, henüz hesaba katamadığımız bir kimyasal kaynak olmalı” dedi.

gale crater photos ile ilgili görsel sonucu

Bu bilmece kraterdeki metan seviyeleri ile ilgili benzer bir gizemi hatırlattı: SAM, daha önce bilinmeyen sebeplerden dolayı yaz aylarının tipik ayrılmaz parçası metan seviyelerinin bazen yaklaşık % 60 arttığını ve diğer rastgele zamanlarda azaldığını keşfetti.

Michigan Üniversitesi’nden iklim ve uzay bilimleri profesörü Sushil Atreya, “Mars yılının iyi bir bölümü için metan ve oksijen arasındaki bu titizleştirici ilişkiyi görmeye başlıyoruz. Bence bir şey var. Ancak kimse henüz bu “bir şeyin” ne olduğunu bilmiyor” dedi.

Hem oksijen hem de metan biyolojik (mikroplar gibi) ve jeolojik olarak (su ve kayalar gibi) üretilebilir ve bilim insanları hangi işlemin elementleri daha fazla üretebileceğini bilmiyorlar.

Bununla birlikte, araştırıcıların hayal kırıklığına uğramasına rağmen, aşırı oksijenin ve metanın aşırı bir jeolojik sürecin sonucu olması daha olasıdır.

Şu anda, fazla oksijenin en muhtemel kaynağı Mars toprağıdır. Fakat durum böyle olsa bile, toprakta neyin atmosfere bu kadar oksijen saldığını bilinmemekte.