Karanlık Enerji Kamerası Vela Süpernova Kalıntısının Devasa Görüntüsünü Yakaladı
Ulusal Bilim Vakfının (NSF) bir programı olan Cerro Tololo Gözlemevi’ndeki Víctor M. Blanco 4-m teleskopundaki güçlü Karanlık Enerji Kamerasını (DECam) kullanan gökbilimciler, Vela süpernova kalıntısının 1.3 gigapiksellik (1 milyar piksel= 1 gigapiksel) devasa bir görüntüsünü oluşturdular.
Bu DECam görüntüsü, Vela’nın güney takımyıldızında 800 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir süpernova patlamasının kalıntısı olan Vela süpernova kalıntısını göstermektedir.
Yukardaki görüntü yaklaşık 11 bin yıl önce Vela takımyıldızında patlayan olağanüstü bir yıldızın hikayesini yansıtmaktadır. Vela (Yelken) süpernova kalıntısı (Vela SNR), gökyüzündeki en iyi incelenen ve Dünya’ya en yakın olan süpernova kalıntılarından biridir.
Ata yıldızı, güney takımyıldızı Vela’da 11 bin ila 12 bin 300 yıl önce patlamıştır. Bu süpernova kalıntısının 1968’de Avustralyalı gökbilimciler tarafından yapılan Vela Pulsarı ile ilişkisi, süpernovaların nötron yıldızları oluşturduğuna dair doğrudan gözlemsel kanıttı.
Gökbilimciler yaptıkları açıklamada, “Yıldız 11 bin yıl önce patladığında, dış katmanları şiddetle sıyrıldı ve çevredeki bölgeye fırlatıldı; bu da bugün hala görülebilen şok dalgasını tetikledi” dediler.
“Şok dalgası çevredeki bölgeye doğru genişledikçe, sıcak, enerji yüklü gaz patlama noktasından uzaklaştı, yıldızlararası ortamı sıkıştırdı ve görüntüde görülen ince mavi ve sarı filamentleri üretmek için yıldızlararası ortamla etkileşime girdi” diye eklediler.
Vela Süpernova Kalıntısına doğru uzayda yolculuk.
Vela SNR, neredeyse 100 ışık yılı boyunca uzanan ve gece gökyüzünde dolunay çapının yirmi katı kadar uzanan devasa bir yapıdır. Yıldız son anlarındaki dramatik sürecine rağmen, varoluştan tamamen silinmemiştir.
Yıldızın çekirdeği, dış katmanlarını döktükten sonra çökerek bir nötron yıldızına dönüşür; bu gökcismi, nötron oluşturmak üzere bir araya gelen proton ve elektronlardan oluşan ultra yoğun bir toptur.
Vela pulsarı adı verilen bu nötron yıldızı artık Güneş gibi bir yıldızın kütlesinin yalnızca birkaç km çapındaki bir kürenin içinde yer aldığı aşırı yoğunlaştırılmış bir nesne haline gelmiştir.
Yukardaki görüntünün sol alt bölgesinde yer alan Vela pulsarı, binlerce gök komşusundan ayırt edilemeyen nispeten sönük bir yıldızdır artık.
Yeni 1,3 gigapiksellik Vela Süpernova Kalıntısı görüntüsünde bulunan en ilginç nesnelerden bazıları.
Vela SNR’nin yeni görüntüsü, şimdiye kadar açıklanmış olan en büyük DECam görüntüsü olup, şaşırtıcı bir şekilde 1,3 gigapiksel içermektedir.
Görüntüdeki çarpıcı kırmızılar, sarılar ve maviler, her biri belirli bir ışık rengini toplayan 3 ayrı DECam filtresinin kullanılmasıyla elde edilmiştir.
Her filtreyle ayrı görüntüler çekilmiş ve genişleyen gaz bulutu boyunca yılan gibi kıvrılan karmaşık ağ benzeri filamentleri gösteren bu yüksek çözünürlüklü renkli görüntüyü oluşturmak için üst üste istiflenmiştir.
Yakında gece gökyüzünde yeni bir yıldız görünecek, ancak bu çok uzun sürmeyecek
T Coronae Borealis en son 1946’da patlamıştı.
‘Hayatta bir kez karşılaşacağınız bir fırsat’ karşınıza çıkıyor ve tek yapmanız gereken yukarı bakmak. Ya da eğer şanslıysanız, hayatınızda iki kez olabilir. Şu andan eylül ayına kadar gökyüzünde yeni bir yıldız görünecek ama sadece bir haftalığına.
Bunun nedeni, yaklaşık 3 bin ışık yılı uzaklıkta, T Coronae Borealis (T Cr B) yıldız sisteminin patlamak üzere olmasıdır. Bunu yaptığında, Dünya’da çıplak gözle görülebilecek.
T Cr B en son 1946’da patladı, bu da onu o zaman gören bazı kişilerin şimdi tekrar tanık olabileceği anlamına geliyor. 80 yıl kadar sonra tekrar patladığında çok daha fazlasının ortalıkta olacağını umuyoruz.
Gökbilimciler tarafından kaydedilen şimdiye kadar görülen en hızlı nova yıldızı patlaması. Bu çizim, V1674 Herkül’e ait olduğu düşünülen çift yıldız sistemini göstermektedir.
Gökbilimciler, patladığında Kuzey Yıldızı Polaris kadar parlak olabileceğini tahmin ediyor. Parlaklığı zirveye ulaştığında, birkaç gün boyunca çıplak gözle görülebilecek ve tekrar kararmadan önce dürbün kullanırsanız bir haftadan biraz fazla bir süre boyunca görülecek.
Tekrarlanan bu nova, galaksimizdeki beş novadan biridir.. Bir Nova, beyaz cüce ile kırmızı dev, artan sıcaklık ve basınç nedeniyle kararsız hale geldiğinde, beyaz cücenin kendi yüzeyinde topladığı dış katmanlarını fırlatacak kadar yakın olduğunda oluşur.
Yıldız maddesi, nükleer bir reaksiyonun neredeyse kıyameti andıran devasa bir patlama başlattığı belli bir noktaya ulaşana kadar ısınır.
Ancak bu, yıldızı bir süpernova gibi yok etmez ve nova soğuduktan sonra beyaz cüce başka bir patlamaya doğru ilerlerken döngü yeniden başlar.
Geçici ışığın gökyüzünde görüleceği yer.
Tarihsel raporlar, novanın 1946’da tespit edildiğini, ancak ilk kez 1866’da İrlandalı gökbilimci John Birmingham tarafından ‘keşfedildiğini’ gösteriyor. Ancak raporlarda novanın 1787 ve 1217 yıllarında görüldüğü de belirtiliyor.
T Cr B’ye ilişkin gözlemler, novanın patlamasından önce düzensiz hareket ettiğini gösteriyor ve son on yıldaki faaliyeti, onun bir patlamaya hazırlandığını gösteriyor.
Yapay zeka kullanılarak elde edilen karanlık enerjinin daha kesin anlaşılması
Simüle edilmiş evrenlerden birinden türetilmiş bir madde haritası. Haritanın en açık renkli alanları karanlık maddenin en yoğun olduğu bölgeleri gösterir. Bunlar gökada üst kümelerine karşılık gelir. Koyu, neredeyse siyah lekeler kozmik boşluklardır, galaksi kümeleri arasındaki büyük boş alanlardır.
UCL liderliğindeki bir araştırma ekibi, son 7 milyar yılı kapsayan evrendeki karanlık ve görünür madde haritasından karanlık enerjinin etkisini ve özelliklerini daha kesin bir şekilde çıkarmak için yapay zeka (AI) tekniklerini kullandı.
Yeni çalışma “Karanlık Enerji Araştırmaları” işbirliğiyle gerçekleştirildi. Araştırmacılar, karanlık enerjinin genel yoğunluğu da dahil olmak üzere evrenin temel özelliklerinin haritadan çıkarılabileceği kesinliğini iki katına çıkardı.
Bu artan hassasiyet, araştırmacıların daha önce akla gelebilecek evren modellerini elemelerine olanak tanıyor.
Karanlık enerji, evrenin genişlemesini hızlandıran gizemli bir güçtür ve evrenin içeriğinin yaklaşık %70’ini oluşturduğu düşünülmektedir (karanlık madde, çekim gücüyle galaksileri çeken görünmez şeyler, %25’ini ve normal madde evrenin sadece %5’ini oluşturur).
Ekibin şefi Dr. Niall Jeffrey şunları söyledi: “Bilgisayarla simüle edilmiş evrenlerden öğrenmek için yapay zekayı kullanarak, evrenin temel özelliklerine ilişkin tahminlerimizin kesinliğini iki kat artırdık.”
“Bu yeni teknikler olmadan bu gelişmeyi elde etmek için dört kat daha fazla veriye ihtiyacımız olacak. Bu, başka bir 300 milyon galaksinin haritalandırılmasına eşdeğer olacaktır.”
Evrendeki karanlık enerji dağılımını belirlemek için yapay zeka anahtar olabilir mi?
Grubun diğer araştırmacısı Dr. Lorne Whiteway, “Bulgularımız, değeri uzayda veya zamanda değişmeyen bir ‘kozmolojik sabit‘ olarak karanlık enerjinin mevcut en iyi tahminiyle aynı doğrultudadır.”
“Ancak, aynı zamanda farklı bir açıklamanın doğru olabilmesi için esnektir. Örneğin, kütle çekim gücü teorimiz hâlâ yanlış olabilir” dedi.
2021’de yayınlanan Karanlık Enerji Araştırma haritasının önceki analizleriyle uyumlu olarak, bulgular evrendeki maddenin Einstein’ın genel görelilik teorisinin öngördüğünden daha düzgün bir şekilde yayıldığını, daha az topaklı olduğunu gösteriyor.
Ancak çalışmadaki hata payları daha büyük olduğundan, önceki analizle karşılaştırıldığında bu çalışma için tutarsızlık daha az anlamlı olarak karşımıza çıkıyor.
Karanlık Enerji Araştırması haritası, zayıf kütle çekimsel mercekleme adı verilen bir yöntemle elde edilmiştir; yani, uzak galaksilerden gelen ışığın, Dünya’ya gelirken araya giren maddenin kütle çekimi tarafından nasıl büküldüğü incelenir.
Evrendeki karanlık maddenin 3 boyutlu haritası.
Çalışma, 100 milyon galaksinin şeklindeki bozulmaları analiz ederek, bu galaksilerin ön planındaki hem karanlık hem de görünür tüm maddenin dağılımını ortaya çıkarmış. Oluşturulan harita Güney Yarıküredeki gökyüzünün dörtte birini kapsıyor.
Bu çalışmada araştırmacılar, Karanlık Enerji Araştırması haritasından elde edilen verilere dayanarak farklı evrenlerin simülasyonlarını çalıştırmak için süper bilgisayarlar kullandılar. Her simülasyonun, onu destekleyen evrenin farklı bir matematiksel modeli vardı.
Araştırmacılar bu simülasyonların her birinden madde haritaları oluşturdular. Bu haritalardaki kozmolojik modellerle ilgili bilgileri çıkarmak için bir makine öğrenme modeli kullanıldı.
Farklı kozmolojik modellere sahip simüle edilmiş evrenlerin birçok örneğinden ikinci bir makine öğrenimi aracılığı ile, gözlemlenen gerçek verilere bakıldı ve herhangi bir kozmolojik modelin evrenimizin gerçek modeli olma ihtimali ortaya çıktı.
Bu yeni teknik, araştırmacıların haritalardan önceki yöntemle mümkün olandan çok daha fazla bilgi kullanmasına olanak tanıdı. Simülasyonlar DiRAC Yüksek Performanslı Bilgi İşlem (HPC) tesisinde gerçekleştirildi.
Yüksek çözünürlüklü karanlık madde halelerinin bir süper bilgisayar yardımıyla simülasyonu.
Geçen yaz başlatılan Avrupa Uzay Ajansı (ESA) Öklid misyonu da dahil olmak üzere karanlık evren projelerinin bir sonraki aşaması, evrenin büyük ölçekli yapıları hakkında sahip olduğumuz veri miktarını arttıracak ve araştırmacıların evrenin beklenmedik düzgünlüğünün olup olmadığını belirlemesine yardımcı olacak.
Evren, mevcut kozmolojik modellerin yanlış olduğuna veya bunun başka bir açıklaması olup olmadığına dair bir işarettir. Şu anda bu pürüzsüzlük, Büyük Patlamadan kalan ışık olan kozmik mikrodalga arka plan ışınımı (CMB) analizine dayalı olarak tahmin edilenlerle çelişmektedir.
UCL’nin kurucu üyesi olduğu Karanlık Enerji Araştırması işbirliği, ABD Enerji Bakanlığı’nın Fermi Ulusal Hızlandırıcı Laboratuvarı (Fermilab) tarafından düzenleniyor ve 7 ülke, 25 kurumdan 400’den fazla bilim insanını içeriyor.
Bu işbirliği sayesinde, dünyanın en güçlü dijital kameralarından biri olan 570 mega piksellik (MP) Karanlık Enerji Kamerası tarafından 6 yıl boyunca (2013-2019) çekilen gece gökyüzünün fotoğrafları kullanılarak yüz milyonlarca galaksi kataloglanmıştır.
Optik düzelticisi UCL’de üretilen kamera, Ulusal Bilim Vakfı’nın (NSF) Şili’deki Cerro Tololo Gözlemevi’ndeki bir teleskopun üzerine monte edilmiş durumdadır.
Soluk, küçük galaksilerin, erken evreni gizleyen opak sisi iyonize ettiği anlaşıldı.
Burada JWST tarafından görüntülenen Pandora Galaksi Kümesi’nin (Abell 2744) arkasında, erken evrenden gelen 8 arka plan gökadası bulunmaktadır.
Uluslararası bir gökbilimci ekibi, evrenin ilk 1 milyar yılı boyunca mevcut en sönük gökadaların ilk spektroskopi gözlemlerini yapmak için JWST’yi kullandı. Sonuçlar, evrenin ilk yıllarına ait bir gizemi çözmeye yönelik hayati ipuçları sunuyordu.
Büyük Patlamadan sonraki ilk birkaç yüz milyon yıl boyunca evren, onu aydınlatacak yıldızların bulunmadığı yoğun bir hidrojen sisi çorbasıydı.
Bu dönem kozmik karanlık çağlar olarak bilinir. Sisin, radyasyonun hidrojen atomlarını parçalara ayırmasıyla, yeniden iyonlaşma olarak bilinen bir süreçle sonunda temizlendiği düşünülüyor.
Ancak bu yeniden iyonlaştırıcı radyasyonun yalnızca en eski galaksileri aydınlatan ilk yıldızlardan mı geldiği yoksa süper kütleli kara deliklerin üzerine düşen malzemenin de önemli bir rol oynayıp oynamadığı konusunda tartışma devam edegelmiştir.
Paris Astrofizik Enstitüsü’nden Hakim Atek liderliğindeki bir gökbilimci ekibi, evrenin erken dönemlerindeki son derece sönük cüce gökadaları gözlemlemek için JWST’yi kullandılar.
Bu uzak galaksiler normalde JWST’in güçlü yetenekleriyle bile görülemezdi, ancak gökbilimciler, 4 milyar ışık yılı uzaklıktaki galaksilerden oluşan Pandora Kümesi’nin kütle çekimsel mercekleme etkisinden yardım aldılar. Kümenin muazzam kütlesi, daha uzaktaki galaksilerin ışığını büyüttü.
JWST, tüm erken evreni yeniden şekillendirmeye yetecek kadar güçlü cüce galaksiler buldu.
Ekip, JWST’in Yakın KızılötesiSpektrografı (NIRSpec) ile hem görüntüleri hem de spektroskopi verilerini alarak toplamda 8 erken gökadayı incelemeyi başardı. Göze çarpan bulgu, galaksilerin, gökbilimcilerin önceki senaryolardan elde ettiğinden 4 kat daha fazla UV radyasyonu üretmesiydi.
Atek, “Küçük boyutlarına rağmen, bu düşük kütleli galaksiler enerjik radyasyonun üretken üreticileridir ve bu dönemdeki bollukları o kadar büyüktür ki, kolektif etkileri Evrenin tüm durumunu dönüştürebilir” dedi.
Gruptan astrofizikçi Iryna Chemerynska, “Kozmik yeniden iyonlaşma sırasında nötr hidrojeni iyonize plazmaya dönüştüren iyonlaştırıcı fotonlar üretiyorlar” diye ekledi.
Birmingham Üniversitesi’nden Sean McGee, “Parçaların birbirine uyduğunu ve suçlu olarak doğrudan küçük galaksileri işaret ettiğini görmek harika” dedi.
Pandora Galaksi Kümesi. Gökbilimciler JWST’den alınan bu görüntüde 50 bin yakın kızılötesi ışık kaynağının temsil edildiğini tahmin ediyor.
Gökbilimciler uzun süredir bu tür galaksilerin erken evrenin aydınlanmasına yardımcı olduğundan şüpheleniyorlardı, McGee şunu ekledi: “JWST önceden beklenenden daha fazla AGN (aktif galaktik çekirdek) bulduğu için bu son zamanlarda daha tartışmalı hale geldi.”
İlaveten McGee, “Önceleri bu bir varsayımdı. Küçük galaksiler önemli bir rol oynayabilir, ancak onu doğrudan görmek çok tatmin edici. JWST olmasaydı bu mümkün olmazdı” dedi.
Şimdi bu küçük galaksilere ilişkin yeni JWST verileri ihtimal ki onları yeniden ilgi odağı haline getirir. Bir sonraki adım, GLIMPSE adında yeni bir JWST gözlem programıdır.
Gökbilimciler, erken evrende arkasındaki daha sönük gökadaları görmek için başka bir büyük gökada kümesini (Abell S1063) hedefleyecekler.
Hubble Uzay Teleskopu (HST) tarafından gözlenen Abell S1063, galaksi kümesi.
Bu, mevcut çalışmadaki cüce gökadaların büyük ölçekli gökada dağılımına özgü olup olmadığını doğrulamalarına olanak tanıyacak.
McGee ayrıca yaklaşmakta olan Kilometre Kare Dizisinin (SKA) önemine de dikkat çekerek, “Evrenin yeniden iyonlaşmadığı yerlerin tam olarak haritasını çıkarabileceğiz” diyor.
Atek ve ekibinin bulguları doğruysa, cüce galaksilerden uzakta yalnızca 21 cm’de kendine özgü bir radyo sinyali veren nötr hidrojen bulmaları gerekir. Atek’e göre, “Küçük galaksilerin etrafında radyo sinyalinin olmayışı, geceleri havlamayan bir köpeğe benzeyecek.”
Çığır açan bir araştırma, düzinelerce yıldızın etrafındaki gezegenin doğuşunun sırlarını ortaya çıkarıyor. VLT, 86 genç yıldızın çevresinde öngezegen diskleri buldu
86 gezegen oluşturan diskin yeni gözlemleri, gökbilimcilere Samanyolu’nun farklı bölgelerinde gezegenlerin nasıl ortaya çıktığına dair zengin veriler ve benzersiz bilgiler sağlıyor.
Genç yıldızların etrafında gezegen oluşturan diskler ve bunların Dünya’dan yaklaşık 600 ışık yılı uzaklıkta, gaz açısından zengin Toros bulutu içindeki konumları. Bilim insanları Toros bölgesinde toplamda 43 yıldız gözlemlediler ve bunların hepsi burada resimde görülüyor (gerçi gezegen oluşturan diskler bu hedeflerden yalnızca 39’unda tespit edildi).
Bugüne kadar 5.000’den fazla öte gezegen keşfedildi ve bunların çoğu bizim Güneş Sistemimizden oldukça farklı gezegen sistemleri içerisinde yer alıyor.
Bu çeşitliliğin nerede ve nasıl ortaya çıktığını anlamak için gökbilimcilerin, gezegen oluşumunun beşiği olan genç yıldızları saran toz ve gaz bakımından zengin diskleri gözlemlemeleri gerekiyor. Bunlar en iyi, yıldızların kendilerinin oluştuğu devasa gaz bulutlarında bulunur.
Olgun gezegen sistemlerine çok benzeyen ESO‘nun (Avrupa Güney Gözlemevi) Çok Büyük Teleskopundan (VLT) alınan yeni görüntüler, gezegen oluşturan disklerin olağanüstü çeşitliliğini gözler önüne seriyor.
Galway Üniversitesi’nden gökbilimci Christian Ginski, “Bu disklerden bazıları, muhtemelen yörüngedeki gezegenlerin karmaşık balesi tarafından yönlendirilen devasa sarmal kollar gösteriyor” dedi.
Arcetri Astrofizik Gözlemevi’nden gökbilimci Antonio Garufi, “Diğerleri gezegenlerin oluşmasıyla oluşan halkaları ve büyük boşlukları gösterirken, diğerleri tüm bu hareketlilik arasında pürüzsüz ve neredeyse hareketsiz görünüyor” diye ekledi.
Animasyon, toz ve gazdan oluşan dönen bir öngezegensel diskle çevrili yeni oluşmuş bir yıldızı göstermektedir. Enkaz birleşerek kayalık ‘gezegenimsileri’ oluşturuyor ve bunlar çarpışarak büyüyüp sonunda gezegenleri oluşturuyor.
Araştırmacılar, galaksimizin üç farklı yıldız oluşturan bölgesinde toplam 86 yıldız üzerinde çalıştılar: İkisi Dünya’dan yaklaşık 600 ışık yılı uzaklıkta bulunan Boğa Takımyıldızı ve Chamaeleon I Takımyıldızı ve diğeri bizden yaklaşık 1.600 ışık yılı uzaklıkta bulunan, gaz açısından zengin bir bulut olan Orion.
Orion’da Güneş’ten daha büyük kütleli birçok yıldızın doğum yeri olduğu biliniyor. Ekip Orion bulutunda, iki veya daha fazla gruptaki yıldızların büyük gezegen oluşturucu disklere sahip olma ihtimalinin daha düşük olduğunu buldular.
Güneşimizden farklı olarak Galaksimizdeki yıldızların çoğunun yoldaş yıldızları, yani çift ya üçlü sistemler olduğu göz önüne alındığında, bu önemli bir sonuçtur.
Bunun yanı sıra, bu bölgedeki disklerin düzensiz görünümü, disklerin eğrilmesine ve yanlış hizalanmasına neden olabilecek, içlerine gömülü büyük gezegenlerin olasılığını akla getiriyor.
Gezegeni oluşturan diskler, Dünya ile Güneş arasındaki mesafeden yüzlerce kat daha uzak mesafelere kadar uzanabilirken, bizden birkaç yüz ışık yılı uzaklıktaki konumları, gece gökyüzünde küçük iğne delikleri gibi görünmelerine neden oluyor.
ESO gezegen oluşum diskleri—Avrupa Güney Gözlemevi’nin Çok Büyük Teleskobu tarafından yakalanan gezegen oluşumunun renklendirilmiş kızıl ötesi görüntüleri.
Öngezegen disklerini gözlemlemek için gökbilimciler VLT’nin Spektro-Polarimetrik Yüksek Kontrastlı Öte gezegen ARAŞTIRMA cihazını (SPHERE) kullandılar.
Ayrıca VLT’nin X-SHOOTER cihazı kullanılarak ek veriler elde edildi; bu, araştırmacıların yıldızların ne kadar genç ve ne kadar büyük olduğunu belirlemesine olanak tanıdı.
Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizisi (ALMA), bazı yıldızları çevreleyen toz miktarı hakkında daha fazla bilgi edinmelerine yardımcı oldu.
Amsterdam Üniversitesi’nden astrofizikçi Per-Gunnar Valegård, “Gezegenlerin oluşumuna ve nihayetinde kendi Güneş Sistemimizdeki yaşamın başlangıcına işaret eden süreçlerin bu kadar güzel olması neredeyse şiirsel” dedi.
Yeni bir araştırma, UFO’ları tespit etmenin en iyi yolunun ABD’nin Batı’sı olduğunu ortaya koyuyor
2001’den 2020’ye kadar bildirilen gözlemlerin sıcak nokta analizi.
Temmuz 2023’te, ABD Donanması emekli komutanı David Fravor, kendisiyle birlikte üç kişinin 2004 yılında Pasifik Okyanusu üzerinde gözlemlediği gizemli, “Tic Tac” şeklindeki bir nesne hakkında Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi’ne ifade verdi.
Fravor, “Bu nesne yaklaşık 100 km’lik bir mesafeyi 1 dakikadan daha kısa sürede kat etmişti, performans açısından yeni F/A-18F‘den çok daha üstündü ve bizim kullandığımız bilinen aerodinamik prensiplerden hiçbiriyle çalışmıyordu” diyordu.
Bu olayın sonucunda dünya kamu oyunda Tanımlanamayan Hava Olayları (UAP), salt “UFO fanatikleri” dünyasından çıkıp ana akıma girmiş oldu.
Algılayıcıların teknolojisi geliştikçe ve kişisel uçak kullanımı hızla arttıkça, garip olayları açıklama yeteneğimizin çözülmesi zorlaştı.
ABD Savunma Bakanlığı, daha önce Tanımlanamayan Uçan Nesneler (UFO’lar) olarak bilinen UAP’yi giderek ulusal güvenliğe yönelik ciddi bir tehdit olarak görmeye başladı.
Utah Üniversitesi coğrafyacıları tarafından yürütülen yeni bir çalışma, yerel çevresel faktörlerin gözlem raporlarının sayısını arttırdığını mı yoksa azalttığını mı incelediler.
Araştırma grubu Ulusal UFO Araştırma Merkezi’nin verilerini kullandılar ve 2001’den 2020’ye kadar 20 yıllık bir süre boyunca yaklaşık 98 bin toplam gözlem raporunu incelediler.
Temmuz 2023’te, ABD Donanması emekli komutanı David Fravor, ve diğer üç kişinin 2004 yılında San Diego kıyısı açıklarında Pasifik Okyanusu üzerinde gözlemlediği gizemli cisim.
Araştırmacılar, ABD’deki her ilçe için iki koşulu analiz etti: Bölgenin ışık kirliliği, bulut ve ağaç örtüsünü ifade eden gökyüzü görüntüleme potansiyeli; ve nesnelerin gökyüzünde bulunma potansiyeli (havalimanlarına ve askeri tesislere yakınlık anlamında).
Bölgenin fiziki coğrafyası (çok sayıda geniş açık alan ve karanlık gökyüzü) nedeniyle gözlemlerin çoğunluğu ABD’nin batı kesimlerinde gerçekleşti.
UAP raporlarında sıcak noktaların hava trafiği ve askeri faaliyetlerle güvenilir ilişkileri vardı, bu da insanların gerçek nesneleri tespit ettiğini ancak bunların ne olduğunu anlamadığını gösterir.
Utah Üniversitesi’nden ekibin lideri Dr. Richard Medina, “Buradaki fikir şu ki, eğer bir şeyi görme şansınız varsa, o zaman gökyüzünde açıklanamayan olaylar görme olasılığınız daha yüksektir.”
“Gökyüzünde her zamankinden daha fazla teknoloji var, dolayısıyla soru şu: İnsanlar gerçekte ne görüyor? Bu cevaplanması zor ve önemli bir soru çünkü herhangi bir belirsizlik, ulusal güvenliğe yönelik potansiyel bir tehdit olabilir” dedi.
Bu gözlemlerin çevresel bağlamını anlamak, bunların oluşumuna ilişkin açıklamaları bulmayı kolaylaştıracak ve meşru bir tehdit olan gerçekten anormal nesnelerin belirlenmesine yardımcı olacaktır.
Ulusal UFO Araştırma Merkezi’nin zaman çizelgesi, 2001’den 2020’ye kadar görülen gözlemlerin dağılımı.
Sıcak noktalar ve soğuk noktalar
Araştırmacılar ilçe başına 10 bin kişinin gözlediği vakalara baktılar ve az sayıda rapordan (soğuk noktalar) çok sayıda rapora (sıcak noktalar) kadar oluşan önemli kümeler belirlediler.
Batıda ve kuzeydoğuda, bazı izole bölgelerde çok daha fazla gözlemin olduğu belirlendi. Soğuk noktalar orta ovalarda ve Güneydoğu’daydı. Bulut örtüsü dışındaki tüm sonuçlar, insanların bir fırsat olduğunda bir şeyleri göreceği yönündeki genel hipotezi destekledi.
Medina, “Batı’nın UAP ile tarihi bir ilişkisi vardır; Nevada’daki 51. Bölge, New Mexico’daki Roswell ve burada, Utah’ta, Uinta Havzasında Skinwalker Çiftliği ve ABD Ordusunun Dugway Deneme Sahasında askeri faaliyeti var.”
“Ayrıca, yıl boyunca kamuya açık alanlarda kendini yeniden yaratan güçlü bir açık hava topluluğu var. İnsanlar dışarıda ve gökyüzüne bakıyor” dedi.
Roswell olayıyla ilgili o günlerde çıkan gazete haberi.
Geleneksel akademik zihniyet, uçan daireler ve uzay istilacılarının damgalanması nedeniyle çoğunlukla UAP araştırmalarından kaçındı.
Ancak dünyanın dört bir yanındaki insanlar gökyüzünde açıklanamayan nesneleri görmeye devam ediyordu. Mevcut az sayıda araştırma, ilk elden açıklamalara güvenme veya kültürel ve psikolojik açıklamalar arama eğilimindeydi; bu da geniş bir alandaki kalıpları analiz etme yeteneğini sınırlardı.
Ek olarak, meşru veri kaynakları ve şüpheli hesaplar sınırlı sayıda titiz çalışmaya sahipti. Araştırmacılar, Ulusal UFO Araştırma Merkezi’nin verilerinin, sahtekarlıkları doğrulamanın gerçek bir yolu olmayan, halka açık, kendi kendini raporlayan bir sistem olduğunu belirtiyor.
Ancak ekip, eğer veriler bazı psikolojik ve sosyolojik sebeplerden dolayı tamamen geçersiz olsaydı, o zaman mekânsal bir desenin olmayacağını öne sürüyor. Diğer bir coğrafyacı Dr. Simon Brewer, “Anormal nesnelerin raporlanmasına katkıda bulunabilecek birçok faktör var.”
“Raporların mekânsal dağılımını ve bunların yerel çevreyle olan ilişkisini inceleyerek, hem halk hem de askeri ortamlardaki raporların çözümlenmesine veya anlaşılmasına yardımcı olabilecek bazı coğrafi bağlamlar sağlamayı umuyoruz” dedi.
Roswell, Gizli Dosyalar ve Starlink
Temmuz 2022’de ABD Savunma Bakan Yardımcısı, Ulusal İstihbarat Direktörü ile koordineli olarak, tüm hükümet yaklaşımını yönetecek ve senkronize edecek tek yetkili UAP birimi olacak şekilde, Tüm Alanlarda Anomali Çözüm Ofisi’nin (AARO) kurulması talimatını verdi.
Daha önceki UAP izleme çabaları arasında, 1947 ve 1969 yılları arasında UFO gözlemlerini araştıran ABD Hava Kuvvetleri liderliğindeki bir proje olan Mavi Kitap Projesi yer alıyordu.
Projenin en ünlü raporu, 1947 ve 1969 yılları arasında bir uçan dairenin çöl kasabasına düştüğünü iddia eden Roswell, New Mexico olayıydı. 8 Temmuz 1947’de yabancı sakinler hükümet yetkilileri tarafından kurtarıldı.
Pek çok Roswell sakini, ülkeyi kasıp kavuran uçan daire manzaralarına yol açmış olabilecek açıklanamayan olaya tanık oldu. Hükümet yetkililerinin sessizliği, başka dünyadan gelen ziyaretçilere dair çılgınca spekülasyonlara ve ardından gelen örtbaslara yol açtı.
Daha sonra ABD Hava Kuvvetleri, olayın Sovyet nükleer testlerini tespit etmeye yönelik gizli, çok balonlu bir projeden kaynaklandığını açıkladı. Birçok UAP gözleminin doğal bir açıklaması vardır; örneğin Venüs gezegeni düzenli bir suçludur.
Son birkaç yılda, UAP raporlarında, muhtemelen gece gökyüzünde parıldayan Starlink uydu treni ve kişisel dronların her yerde bulunması gibi uzay aracı fırlatmalarındaki ve yörüngelerdeki hızlı büyümeyle ilgili bir artış görüldü.
Starlink uyduları bir ışık bulutu veya treni gibi görünebilir.
Buradaki zorluk, hangi raporların gerçek bir tehdide işaret ettiğini ayrıştırmaktır. Araştırmacılar, sosyokültürel tetikleyicilere dayalı olarak görülmelerdeki dalgalanmalar için zamansal değerlendirmelerin olup olmadığını da araştırdılar.
Örneğin, Temmuz 2023’teki kongre duruşmalarından sonra mı yoksa Space X’in fırlatılmasından sonra mı daha fazla rapor geldi?
Ayrıca sosyokültürel faktörlerin UAP gözlemlerini etkileyip etkilemediğini de araştırdılar; örneğin, “X Dosyaları” gibi bir dizinin popüler hale gelmesinden sonra raporlarda bir artış var mı? Bazı kültürlerin inançları nedeniyle UAP’leri görme olasılıkları daha mı yüksek?
AARO’nun ilk direktörü Georgia Üniversitesi’nden fizikçi Dr. Sean Kirkpatrick, “ABD hükümetinin (askeri, istihbarat ve sivil kurumlar) ulusun ve halkının güvenliğini ve emniyetini sağlamak için faaliyet alanlarında ne olduğunu anlaması gerekir.”
“Algı araçlarının ve veri kullanılabilirliğinin her yerde olduğu bu çağda bilinmeyenler kabul edilemez. Bilim camiasının araştırma ve eğitim verme sorumluluğu vardır” dedi.
Güneşte 24 saat içinde üç büyük güneş patlaması gözlendi.
En son patlama, mevcut 11 yıllık güneş çevriminin en yoğun olanıydı.
21 Şubat ile 22 Şubat arasında güneşin yüzeyinden fırlatılan iki üst düzey X- ışın sınıfı güneş patlamasını aşağıdaki videoda görüldüğü gibi Güneş Dinamik Gözlemevi yakaladı.
Geçtiğimiz hafta iki gün içinde güneşte üç adet üst düzey X- ışın sınıfı güneş patlaması oldu. İlk ikisi yedi saat arayla sırasıyla X1.9 ve X1.6 büyüklüğünde meydana geldi.
Mevcut 11 yıllık “güneş döngüsünün” en güçlüsü olan üçüncüsü, etkileyici bir X6.3 olarak derecelendirildi. Güneş püskürtüleri veya radyasyon patlamaları, artan yoğunluk sırasına göre A, B ve C’den M ve X’e giden bir ölçekte sıralanır.
Genellikle güneş lekelerinden veya güneş yüzeyindeki morluk benzeri renk değişimlerinden kaynaklanırlar. Güneş lekeleri en çok 11 yıllık güneş döngüsünün zirvesine yakın zamanlarda görülür.
25. mevcut döngünün bu yıl zirveye ulaşması bekleniyor. Güneş lekeleri ne kadar fazla olursa, güneş patlamaları için o kadar fazla fırsat olur.
Güneş patlamaları ve buna eşlik eden koronal kütle püskürmeleri (CME), güneş sistemi boyunca ve hatta burada Dünya’daki “uzay havasını” etkileyebilir. CME’ler güneşten gelen manyetik enerjinin daha yavaş olan şok dalgalarıdır.
İşaret fişekleri Dünya’ya birkaç dakika içinde ulaşabilir, ancak CME’ler genellikle en az bir gün sürer. X sınıfı güneş patlamalarının üçü de Dünya’daki kısa dalga radyo iletişimini bozmuştur.
Büyüklüğü X6.37 olan 3. güneş patlaması. Sensördeki bulanık görünüme dikkat edildiğinde parlamayla ilişkili fotonlar ve yüksek enerjili elektronlar tarafından bombardıman edildiği görülür.
Üç işaret fişeği, üç radyo kesintisi
Yüksek frekanslı radyo dalgaları, Dünya’nın iyonosferindeki elektronlardan yansıyarak yayılır. İyonosfer, yerden 80 ila 965 m yüksekte, Dünya atmosferinin bir katmanıdır.
Güneş patlaması meydana geldiğinde, bu radyasyon ışık hızıyla Dünya’ya doğru hareket eder. Alt iyonosferdeki parçacıkları iyonize edebilir. Cihazlardan gönderilen radyo dalgaları iyonize katmana çarparak enerji kaybeder ve iyonosferin tepesindeki iyonlar tarafından iletilemez.
Bu, sinyallerin çok uzağa gidemeyeceği ve radyo kesintilerinin mümkün olduğu anlamına gelir. Üçlü işaret fişeğine yanıt olarak, Pasifik ve Hint okyanuslarında arka arkaya üç radyo kesintisi meydana geldi. Kesintiler, 1’den 5’e kadarki ölçekte “R3” veya daha yüksek olarak derecelendirildi.
Üç işaret fişeğinden ikincisiyle ilişkili R3 radyo kesintisi.
NASA’nın Uzay Hava Durumu Tahmin Merkezi’ne göre bu, “geniş alanda” radyo iletişiminin karartılmasına ve Dünya’nın güneşli tarafında yaklaşık bir saat boyunca radyo bağlantısının kesilmesine neden oldu.
Denizaşırı seyahat eden uçaklarda kullanılan düşük frekanslı navigasyon sinyalleri bozulabilir. Cep telefonu hizmetinde olan kesintilerin güneş patlamalarıyla bağlantılı olduğuna dair spekülasyonlar da olabilir. Aslında güneş patlamaları genellikle cep telefonu frekanslarını etkilemez.
Güneş diskinin sol üst köşesinde gösterilen 3590 numaralı Aktif Bölge,, devam eden alevlenmeden sorumludur.
Minimal Dünya efektleri
İlk iki işaret fişeği CME’leri serbest bırakmadığı için, bu tür jeomanyetik fırtınaların Dünya’ya ulaştığı durumlarda sıklıkla olduğu gibi gökyüzü gözlemcilerinin kuzey ışıklarını göremeyeceği anlamına gelir.
Daha sonra meydana gelen ve en büyüğü olan 3. güneş patlaması da bir CME üretmedi. CME’ler güneş patlamalarından daha yavaş hareket ettiğinden, güneş diskinden tamamen yayılmaları ve etkili hale gelmeleri genellikle birkaç saat sürer.
Bu nedenle uzmanlar başlangıçta herhangi bir CME’nin başlatılıp başlatılmadığından emin değildi. Daha sonraları zaman geçince hiçbirinin olmadığı anlaşıldı.
Önümüzdeki günlerde X sınıfı işaret fişekleri ve CME’ler için daha fazla fırsat olabilir. Üçünü de başlatan ve “Aktif Bölge 3590” olarak adlandırılan ana güneş lekesi kümesi hâlâ etkin durumdadır.
Bu güneş lekesi o kadar büyüktür ki onu kendi gözlerinizle görebilirsiniz; ancak bunu güvenli bir şekilde yapabilmek için tutulma gözlüklerine ihtiyacınız olduğunu unutmayınız.
Araştırmacılar, evrendeki bilinen en parlak nesnenin onlarca yıldır göz önünde saklandığını söylüyor
Bir sanatçının izlenimi, evrendeki en parlak nesne olduğu keşfedilen ve şimdiye kadar gözlemlenen en hızlı büyüyen kara delikten güç alan bir kuasarı (atarca) tasvir ediyor.
Gökbilimciler evrendeki bilinen en parlak nesneyi tespit etti ve yeni bir araştırmaya göre bu, kayıtlardaki en hızlı büyüyen kara delikten güç alan bir kuasardı. Başlangıçta bir yıldız olarak sınıflandırılan kuasar, yakın zamana kadar bilim insanlarını şaşırtarak göz önünde saklanmayı başarıyordu.
Kuasarlar uzak, eski galaksilerin parlak çekirdekleridir. Bu ışıltılı fenomenler şüphesiz evrendeki en göz kamaştırıcı nesnelerdir ve bilim insanları bunların büyük galaksilerin merkezi motorları olan süper kütleli kara delikler tarafından beslendiğine inanıyor.
Gökbilimciler, Avrupa Güney Gözlemevi’nin (ESO) Çok Büyük Teleskobunu (VLT) kullanarak J0529-4351 adlı bir kuasarı gözlemlediğinde, inanılmaz derecede uzak olan bu nesnenin ışığının Dünya’ya ulaşmasının yaklaşık 12 milyar yıl sürdüğünü keşfettiler.
Araştırmacılar, kuasar’a güç veren kara deliğin günde bir güneşe eşdeğer miktarda yutkunduğunu ve güneşimizin yaklaşık 17 milyar katı bir kütleye sahip olduğunu buldu.
Avustralya Ulusal Üniversitesi Bilim Koleji’nden araştırmanın şefi Christian Wolf, yaptığı açıklamada, “İnanılmaz büyüme oranı aynı zamanda büyük bir ışık ve ısı salınımı anlamına da geliyor. Yani bu aynı zamanda evrendeki bilinen en parlak nesnedir. Güneşimizden 500 trilyon kat daha parlaktır” dedi.
Gökbilimciler gelecekte yeni araçlar ve gözlemevleriyle kuasarın yanı sıra diğer bulunması zor nesneleri de incelemeye istekli çünkü uzaktaki süper kütleli kara delikler, galaksilerin nasıl oluştuğu ve geliştiği gibi evrenin ilk günlerine ilişkin önemli soruları yanıtlayabilir.
Kara delik devasa bir güç kaynağıdır
Kara deliklerin yoğun çekimsel etkisi, maddeyi bu gök cisimlerine öyle enerjik bir şekilde çeker ki, süreç ışık yaratır. Kör edici radyasyon, kara deliğin birikim diskinden veya malzemenin tüketilmeden önce toplandığı kara deliğin etrafındaki halkadan kaynaklanmaktadır.
Wolf, “bu kara delik, 10 bin derece sıcaklığa sahip, her tarafından şimşek çakan ve Dünya’nın çevresini bir saniyede dolaşacak kadar hızlı esen rüzgarlara sahip devasa ve manyetik bir fırtına hücresine benziyor” dedi.
Evrenin ilk günlerinde zaman ağır çekimde ilerliyordu.
Gökbilimciler, eğer inanılmaz derecede parlak bir kuasar tespit ederlerse, bunun hızla büyüyen süper kütleli bir kara deliğin de mevcut olduğu anlamına geldiğini ve J0529-4351’in her iki açıdan da şimdiye kadarki en etkileyici kara delik olduğunu bildiklerini söylediler.
Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden ve grubun araştırmacılarından astrofizikçi Samuel Lai, “Bütün bu ışık, kara deliğin çapı yedi ışık yılı olan sıcak bir birikim diskinden geliyor; bu, Evrendeki en büyük birikim diski olmalı” dedi.
Açık görüşte saklanmak
Başka bir bilim ekibi, Hubble Uzay Teleskobuyla (HST) 2019’da 600 trilyon güneş kadar parlak bir kuasar tespit ettiğini bildirmesine rağmen, nesnenin parlaklığının gerçekte bu denli fazla olmadığı, gökada kümelerinin uzak evrendeki nesneleri büyütmeye yardımcı olduğu bir olay olan kütle çekimsel merceklenme ile arttığı anlaşıldı.
J043947.08+163415.7 olarak adlandırılan kuasarın gerçek parlaklığının, ilk keşfi yapan araştırmacılara göre yaklaşık 11 trilyon güneşe yakın olduğu düşünülüyor. Wolf, J0529-4351 tarafından belirlenen rekorların kırılabileceğinden emin olmadığını söyledi.
‘Akıllara durgunluk veren’ yeni görüntüler, ‘şimdiye kadar gözlemlenen en küçük ölçeklere kadar’ 19 galaksiyi ortaya koyuyor.
Kuasar ilk olarak 1980 yılında Avrupa Güney Gözlemevi’nin Schmidt Güney Gökyüzü Araştırması’ndaki görüntülerde ortaya çıktı, ancak bir kuasar olarak tanımlanmamıştı.
Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden astrofizikçi Dr. Christopher Onken, “Bir milyon daha az etkileyici kuasar bildiğimiz halde bugüne kadar bunun bilinmemesi şaşırtıcıdır. Şu ana kadar kelimenin tam anlamıyla cisim gözümüzün içine bakıyordu” dedi.
Kuasarları aramak kusurlu bir bilimdir
Büyük gökyüzü araştırmalarında ipuçları aramak, uzaktaki kuasarları bulmanın en iyi yoludur, ancak bu büyük araştırmalar tarafından oluşturulan devasa veri kümeleri, analiz için sıklıkla makine öğrenimi modelleriyle beslenmesi gerekir. Yazılım mevcut veriler üzerinde eğitildiğinden, bilgisayar modelleri yalnızca bilinen nesnelere benzeyen kuasar adaylarını seçebilir.
Kuasarın konumunun bir görüntüsü, Sayısallaştırılmış Gökyüzü Araştırması 2’den alınan veriler kullanılarak oluşturuldu bilgi ise Karanlık Enerji Araştırması tarafından sağlandı.
Yeni keşfedilen kuasarlar geçmişte gözlemlenenlerden daha parlak olabilir, bu da bilgisayar modellerinin nesneleri yakındaki parlak yıldızlar olarak sınıflandırarak reddedebileceği anlamına gelir.
Bu yanlış tanımlama, Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) Gaia uydusundan gelen verileri analiz eden otomatik bir programla, Haziran 2022’de nesneyi bir yıldız olarak sınıflandırdığında ilk başta J0529-4351’in başına gelen şeydi.
Ancak gökbilimciler, 2023 yılında Yeni Güney Galler’deki Coonabarabran yakınlarındaki Avustralya Ulusal Üniversitesi’nin Siding Spring Gözlemevi’nde 2,3 metrelik teleskopu kullanırken gözlemledikleri nesnenin bir kuasar olduğunu belirlediler.
Ekip, ağır kütlesi de dahil olmak üzere kara delikle ilgili ayrıntıları doğrulamak için Şili’nin Atacama Çölü’ndeki güçlü Çok Büyük Teleskoptan yapılan gözlemleri takip etti. Wolf, “Şahsen sadece kovalamacayı seviyorum. Günde birkaç dakikalığına kendimi yeniden hazine avı oynayan bir çocuk gibi hissediyorum ve şimdi o zamandan beri öğrendiğim her şeyi masaya getiriyorum” dedi.
Gökbilimciler Samanyolunda İlerleyen Dev Bir Dalga Gözlediler…
Bilim İnsanları Dev Bir Dalganın Galaktik Arka Bahçemizde Nasıl İlerlediğini Takip Ediyor
Bu çizim Radcliffe Dalgasının güneşimizin arka bahçesinde (sarı nokta olarak gösterilmiştir) nasıl hareket ettiğini göstermektedir. Beyaz çizgi dalganın mevcut şeklini ve hareketini temsil eder. Macenta ve yeşil çizgiler, dalganın zaman içinde nasıl hareket etmesinin beklendiğini gösteriyor
Gökbilimciler, galaktik mahallemizde dalgalanan bir dalganın, yıldızların doğuşunda ve ölümünde ve belki de Dünya tarihinde rol oynadığını söylüyor. Radcliffe Dalgası olarak bilinen kozmik dalgalanma, dört yıl önce astronomik verilerde tanımlanmıştı.
Ancak yeni bir çalışmada araştırmacılar, dalganın aslında bir spor stadyumundaki taraftarların sırayla ayağa kalkıp sonrasında oturarak yarattığı dalga hareketi gibi olduğuna dair yeni kanıtlar ortaya koydular.
Harvard-Smithsonian Merkezi’nden ekibin şefi Ralf Konietzka, “Bir stadyumdaki taraftarların Dünya’nın yer çekimi nedeniyle koltuklarına geri çekilmesine benzer şekilde, Radcliffe Dalgası da Samanyolu’nun çekim etkisi nedeniyle salınıyor” dedi.
Adını dalgalanmanın keşfedildiği yer olan Harvard Radcliffe Enstitüsü’nden alan dalga, Samanyolu’nun yaklaşık 9 bin ışık yılı uzunluğundaki kısmına yayılmış bir dizi yıldız kümesinden oluşuyor.
Gökbilimciler 2020 yılında, ESA’nın (Avrupa Uzay Ajansı) Gaia uzay teleskopundan alınan verilerdeki kümelerin 3 boyutlu konumları ile aynı bölgedeki toz ve gaz bulutlarının gözlemlerini ilişkilendirerek dalgalı deseni belirlediklerini bildirdiler.
Smithsonian Astrofizik Gözlemevi’nden astrofizikçi Catherine Zucker, “Bu, bildiğimiz en büyük tutarlı yapı ve gerçekten çok yakınımızda. Bunca zamandır oradaydı. Bunu bilmiyorduk çünkü güneşin yakınındaki gaz bulutlarının dağılımına ilişkin bu yüksek çözünürlüklü modelleri 3 boyutlu olarak oluşturamadık” dedi.
Geçmişte gökbilimciler, dalganın zirvesinin çizgiden aşağı doğru yuvarlanıp yuvarlanmadığını belirlemek için yeterli veriye sahip değildi. Bu, örneğin titreşen bir gitar teli tarafından tetiklenen sabit dalganın aksine, ilerleyen dalga olarak bilinen şeydi.
O zamandan bu yana, yıldız kümelerinin hareketi hakkında yapılan ek çalışmalar, gökbilimcilerin Radcliffe Dalgası’nın gerçekten de maksimum 700 ışık yılının üzerinde bir yüksekliğe ulaşan ve kabaca 6 bin 500 ışık yıllık bir ortalama dalga boyuna sahip olan ilerleyen bir dalga olduğu sonucuna varmasına yol açtı.
Zucker, “Artık dalganın neden oluştuğuna dair tüm bu farklı teorileri test edebiliriz” dedi. Konietzka ise, “potansiyel açıklamaların süpernova adı verilen devasa yıldızların patlamalarından, Samanyolu’muzla çarpışan bir cüce uydu galaksisi gibi galaksi dışı rahatsızlıklara kadar” değiştiğini söyledi.
Gökbilimciler, dalgalanma etkisinin, yıldızlararası ortamın gaz ve toz bulutları içinde süpernova patlamalarını ve yıldız oluşum sürülerini tetikleyebileceğini söylüyor.
Daha önceki araştırmalarda Zucker ve bazı gökbilimciler, yaklaşık 14 milyon yıl önce böyle bir patlamanın, kendi güneş sistemimizi çevreleyen yıldız oluşturan bir kabuk olan “Yerel Kabarcık”ın ortaya çıkmasına neden olduğunu öne sürdüler.
Diğer araştırmacılar, tüm bu süpernovalardan kaynaklanan uzun süreli serpintilerin Dünya’nın jeolojisini ve iklimini etkilemiş olabileceğini, örneğin gezegenimizi radyoaktif toz yağmuruna tutarak veya belki de bir buzul çağını tetikleyerek etkileyebileceğini öne sürdüler.
Viyana Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi’nden bir gökbilimci ekibi tarafından keşfedilen Radcliffe Dalgası’nın bir çizimi
Radcliffe Dalgası şu anda kendi güneş sistemimizden yaklaşık 980 ışık yılı uzaklıkta ve yaklaşık 5 km/sn hızla dışarıya doğru sürükleniyor gibi görünüyor. Ekipten gökbilimci Alyssa Goodman, kanıtların Radcliffe Dalgası’nın Dünya ve onun kozmik çevresi üzerinde bir etkisi olduğu iddiasını desteklediğini söyledi.
Ekip, “Radcliffe Dalgasının galaktik merkezden dikine olarak dışarıya doğru ölçülmüş kayması, süpernovaları sonuçta günümüzün genişleyen Yerel Balonunu yaratan kümenin Radcliffe Dalgası’nda doğmuş olabileceğini düşündürmektedir” diyor.
Ve şöyle ilave ediyor, “Güneşin Radcliffe Dalgası ve Yerel Kabarcık gibi aşırı yoğun materyallerden geçişi heliosferi etkiliyor ve zamanlama, Dünya’daki radyoaktivitedeki bazı zirvelerin (örneğin demir, -60 ) güneşin Radcliffe Dalgası, Yerel Kabarcık yüzeyi ve diğer ‘Yerel Tüy’ bulutlarını da geçeceği zaman ile zaman açısından aynı hizada.”
Şimdi çalışmanın yazarları Radcliffe Dalgasının yalnızca yerel bir fenomen olup olmadığını merak ediyorlar. Bu tür dalgalar yaygın olabilir mi? “Soru şu; gördüğümüz dalgalanmaya neden olan yer değiştirmeye ne sebep oldu? Peki bu galaksinin her yerinde oluyor mu? Tüm galaksilerde mi? Bazen mi yoksa her zaman mı oluyor?”
Asteroitlerin yüzeyinde su olduğu ilk kez kesin olarak tanımlandı
Bilim insanları, bulguların Güneş Sistemi’nde su dağılımının evrimini belirlemeyi sağlayabileceğini düşünüyorlar.
Bilim insanları ilk kez bir asteroit üzerinde su molekülleri olduğunu keşfetti. Bu kilit bulgu, Dünya’nın bugünkü Mavi Gezegen haline gelme sürecini daha belirgin bir şekilde ortaya çıkarmayı sağlayabilir.
Asteroitlerin bileşiminin incelenmesi, gökbilimcilerin su dahil diğer materyallerin Güneş Sistemi boyunca dağılımını ve bunun çağlar boyunca süren gelişimini çözmelerine yardımcı olan enstrümanlardan biridir.
Su, Dünya’daki tüm yaşam formları için kilit bir bileşen olduğundan, araştırmacılar bu yeni anlayışın hem Güneş Sistemi’nde hem de ötesinde potansiyel yaşamın aranabileceği yeni yerler bulmaya yardımcı olacağını umuyorlar.
Keşfin gerçekleşmesinde önemli bir payı olan olan astrofizikçi Dr. Anicia Arredondo yaptığı açıklamada, “göktaşları gezegen oluşum sürecinin artıklarıdır, bu nedenle bileşimleri Güneş bulutsusunda oluştukları yere bağlı olarak değişir. Asteroitler üzerindeki su dağılımı özellikle ilgi çekicidir çünkü bu, suyun Dünya’ya ulaşma sürecine ışık tutabilir” diyor.
Bu asteroit örneğinde, kaya yüzeyindeki su gösteriliyor.
Bilim insanları bu yeni çalışmada, Iris ve Massalia asteroitlerindeki moleküler suyun “kesin” özelliklerini keşfettiler. Araştırmacılar keşfi yapmak için artık hizmette olmayan NASA ve DLR’nin (Alman Uzay Ajansı) yürüttüğü ortak proje olan SOFIA’nın (Kızılötesi Gökbilimi için Stratosfer Gözlemevi) verilerini kullandılar.
Eski gözlemlerde hem Ay’da hem de göktaşlarında bir tür hidrojen tespit edilmiş olsa da bu çalışmalarda su ve yakın kimyasal akrabası olan hidroksil arasındaki fark ayırt edilemiyordu. Ayrıca önceki araştırmalarda bilim insanları, Ay yüzeyindeki 1 m küp toprağın içerisinde minerallere kimyasal olarak bağlı yaklaşık 350 mm küplük bir şişe doldurmaya eşdeğer su keşfetmişti.
Yeni çalışmadaysa araştırmacılar asteroitteki su seviyesinin, Ay’ın güneş ışığı alan yüzeyindeki bolluğuyla tutarlı olduğunu buldu. Dr. Arredondo, “Benzer şekilde asteroitlerde de su minerallere bağlı olabileceği gibi silikata absorbe durumda olabilir ve yüksek hızlı çarpmayla oluşan silikat camında hapsolabilir veya çözülebilir” diyor.
Yeni araştırmalar göktaşlarının da kuyruklu yıldızlar gibi su taşıdığını gösteriyor.
Son bulguların ardından araştırmacılar hassas optikleri ve üstün sinyal-gürültü oranı nedeniyle önde gelen kızılötesi James Webb Uzay Teleskobunu kullanarak daha fazla hedefi inceleyecek.
Ekibe göre, “Asteroitlerdeki su dağılımı özellikle ilgi çekici çünkü bu dağılım suyun Dünya’ya ulaşma sürecine ışık tutabilir. Böylece suyun Güneş Sistemi’miz dışındaki potansiyel olarak yaşanabilir gezegenlere su ulaştırılabilmesine dair çıkarımlar sağlayabilir.”
Dr. Arredondo “Bir sonraki döngü için 30 hedefe daha bakmak üzere başka bir araştırma önerisi sunduk. Bu çalışmalar güneş sistemindeki su dağılımına ilişkin anlayışımızı arttıracak” diyor.