Güneş yörünge aracı güneşin akıllara durgunluk veren bir videosunu çekti
Güneş Yörünge Aracı (Solar Orbiter, SolO) tarafından görülen güneş yüzeyindeki özellikler.
Güneşi hiç böyle görmediniz. Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) SolO misyonu tarafından çekilen bir videodan alınan bu tek kare, güneşin çok kabarık görüntülü olduğunu gösteriyor!
Güneş çok daha sıcak dış koronaya geçerken, güneşin alt atmosferindeki manyetik alan çizgilerini takip eden plazmadan yapılmış tüylü, saç benzeri yapıları görebilirsiniz.
Video, Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin yaklaşık üçte birinden çekildi. Güneşin koronal yosun, spiküller ve koronal yağmur gibi olağandışı özelliklerini gösteren aşağıdaki videonun tamamını izleyin.
NASA’nın 17 Nisan 2016 Güneş patlaması (Solar Flare) videosu.
ESA, en parlak bölgelerin yaklaşık 1 milyon santigrat derece olduğunu, soğuk malzemenin ise radyasyonu emdiği için daha koyu göründüğünü söylüyor.
Peki koronal yosun nedir? Burada güneşe kabarık görünümünü veren de budur. Güneş’in üzerindeki bu tuhaf yapılar, ince dantel gibi görünmesi bakımından Dünya’da bildiğimiz yosunlara benzemektedir.
Ancak Güneş’te genellikle manyetik koşulların güçlü olduğu ve büyük koronal döngülerin oluştuğu güneş lekesi gruplarının merkezi çevresinde bulunabilirler. Yosun o kadar sıcaktır ki çoğu alet onları tespit edemez. Yosun iki atmosferik katmanı, kromosferi ve koronayı kapsar.
10 Mayıs 2024 Uzay hava durumu alarmına göre; Nadir ve şiddetli G4 büyüklüğündeki bir jeomanyetik fırtına, olağandışı bir güneş olayı tarafından tetiklendi. Büyük bir güneş lekesi kümesi, görüldüğü gibi birkaç orta ila güçlü koronal kütle atımını serbest bıraktı.
Bu malzeme, koronal döngülerin 1 milyon derece sıcaklığına kıyasla güneş yüzeyinin geri kalanından daha soğuktur (muhtemelen 10 bin °C’den az). Yağmur, kütle çekiminin etkisi altında güneşe doğru düşen yüksek yoğunluklu plazma yığınlarından oluşur.
Spiküller, adından da anlaşılacağı gibi, güneşin kromosferinden yukarıya uzanan, güneş ufkunda görülen uzun gaz kuleleridir. Bunlar 10 bin km yüksekliğe kadar ulaşabilir. Videonun yaklaşık 0:30’unda koronal yağmuru göreceksiniz.
SolO bu videoyu 27 Eylül 2023’te Extreme Ultraviolet Imager (EUI) cihazını kullanarak kaydetti.
Videonun yaklaşık 0:20. saniyesinde görüş alanının ortasındaki küçük patlamayı gördünüz mü? soğutucu malzeme çoğunlukla aşağıya düşmeden önce yukarı doğru kaldırılıyor. Aslında patlama hiç de küçük değil; bu patlama Dünya’dan daha büyük!
SolO, Parker Güneş Sondası (PSP) ve Güneş Dinamik Gözlemevi (SDO) gibi görevler bize güneşin eşi benzeri görülmemiş görüntülerini sunarak gökbilimcilerin tüm güneş sistemimize güç sağlayan dinamik gaz topu hakkında daha fazla bilgi edinmelerine yardımcı oluyor.
Bilim insanları, Dünya’ya yakın potansiyel olarak tehlikeli bir asteroitin kökenini Ay’ın karanlık yüzüne kadar takip ettiklerini söylüyorlar
Ay Yörünge Keşif Aracı, Ay’ın uzak tarafındaki Giordano Bruno kraterinin bir görüntüsünü yakaladı; bu görüntü, krater tabanı boyunca uzanan tepelerin yanı sıra kenarın yüksekliğini ve keskinliğini de gösteriyor.
Dünya’nın yakınında dolaşan olağandışı bir göktaşının Ay’ın bir parçası olduğu düşünülüyor, ancak güneş sistemine tam olarak nasıl yaklaştığı bir sır olarak kalmış. Şimdi araştırmacılar bu kozmik bulmacada önemli bir bağlantı kurduklarını söylüyorlar.
2016 HO3 olarak bilinen bu uzay kayası, nadir bir yarı uydudur; güneşin yörüngesinde dönen ancak gezegenimize yakın duran, Dünya’ya yakın bir tür asteroittir. İlk olarak 2016 yılında Hawaii’deki Pan-STARRS teleskopu kullanılarak keşfedildi.
Bilim insanları asteroite Kamo’oalewa adını veriyor; bu isim, Hawaii’de kendi başına seyahat eden bir yavruya gönderme yapan bir yaratılış ilahisinden türetilmiş.
Dünya’ya yakın asteroitlerin çoğu, Mars ve Jüpiter’in yörüngeleri arasındaki ana asteroit kuşağından kaynaklanırken, yeni araştırmalar Kamo’oalewa’nın büyük olasılıkla Ay’ın uzak tarafındaki Giordano Bruno kraterinden geldiğini ortaya çıkardı.Pekin Tsinghua Üniversitesi’nden Yifei Jiao, gökbilimcilerin ilk kez potansiyel olarak tehlikeli Dünya’ya yakın bir göktaşının izini bir Ay kraterine kadar sürdüğünü söyledi.
Asteorit Kamo’oalewa’nın güneş çevresindeki yörüngesinde dolanırken Dünya ile yakınlaşmasını gösteren animasyon.
Arizona Üniversitesi’nden Prof. Erik Asphaug yaptığı açıklamada, “Bu bir sürprizdi ve pek çok kişi bunun Ay’dan gelebileceği konusunda şüpheciydi.”
50 yıldır, astronotlar tarafından Ay’ın yüzeyinde toplanan kayaların yanı sıra, Ay’ın her yerinden asteroit çarpmalarıyla rastgele fırlatılan ve Dünya’ya ulaşan yüzlerce küçük Ay göktaşını inceliyoruz. Kamo’oalewa, ikisini birbirine bağlayan bir nevi kayıp halka” dedi.
Bulgular, Kamo’oalewa’nın Ay ile potansiyel ilişkisini doğrulamaya yardımcı olmanın yanı sıra, yaşam için gerekli bileşenlerin Dünya’ya nasıl ulaştığı sorununa da açıklama getirebilir.
Bir zamanlar bir krater
Çapı 46 ila 58 m arasında olan Kamo’oalewa yörüngesi sırasında, Dünya’nın 14,5 milyon km kadar yakınına gelince, bu da onu potansiyel olarak tehlikeli bir asteroit haline getiriyor. Gökbilimciler gezegenimize çok fazla yaklaşması durumunda onu takip ediyor ve hakkında daha fazla şey öğreniyor.
Önceki araştırmalar, Dünya’ya yakın tipik asteroitlerden farklı olarak Ay malzemelerine benzeyen asteroitin yansıtıcılığına ve ayrıca uzay taşının Dünya’ya göre düşük yörünge hızına odaklanmış; bu da, onun nispeten yakın bir yerden geldiğini düşündürmüştü.
Bu yeni çalışma için gökbilimciler, Ay’daki binlerce kraterden hangisinin asteroitin çıkış noktası olabileceğini daraltmak için çeşitli simülasyonlar kullandılar.
Giordano Bruno krateri, çalışmadaki çarpma simülasyonları tarafından belirlenen tüm kriterleri karşıladı. Ekip, modellemeye dayanarak, asteroiti potansiyel olarak yaratan çarpan cismin, böylesine büyük bir parçayı yerinden çıkarmak için en az 1 km çapında olması gerektiğini belirledi.
Nesne Ay’a çarptığında, muhtemelen Kamo’oalewa’yı Ay yüzeyinin altından kazarak uzay kayasını uçurdu ve geride çapı 10 ila yaklaşık 20 km’den daha büyük bir krater bıraktı.
Bu simülasyonlar aynı zamanda ekibin nispeten genç bir krater aramasına da yardımcı oldu; zira asteroitin yalnızca birkaç milyon yaşında olduğu tahmin edildi (Ay’ın 4,5 milyar yaşında olduğuna inanılıyor).
Bu parametreler, araştırmacıların, Kamo’oalewa’nın yolculuğuna başladığı muhtemel nokta olarak, 4 milyon yaşında olduğu tahmin edilen ve 22 km’lik bir krater olan Giordano Bruno’ya odaklanmasına yardımcı oldu.
Bir darbenin anatomisi
Simülasyonları, Kamo’oalewa’nın Ay yüzeyinden sn’de birkaç km hızla kazıldığını gösterdi. Asphaug, “Çarpma olayının Ay materyalini toz haline getireceğini ve geniş bir alana dağıtacağını düşünürdünüz. Burada biz de kendimize şu soruyu sorduk: Bunu nasıl gerçekleştirebiliriz?”
Ekip, modellerine dayanarak, çarpma olayının yüzlerce 10 m’lik parçanın uzaya uçmasına neden olduğuna inanıyor. Ancak Kamo’oalewa devasa, tekil bir parça olarak nasıl hayatta kaldı?
Jiao’ya göre, “Bu enkazın çoğu, bir milyon yıldan daha kısa bir süre boyunca Dünya’ya Ay meteorları olarak çarpmış olsa da, henüz keşfedilmemiş veya tanımlanmamış birkaç şanslı nesne, Dünya’ya yakın asteroitler olarak yörüngelerde hayatta kalabilir.”
Ay’ın bu kadar büyük bir parçasının nasıl olup da asteroit haline gelebilecek kadar sağlam kalabildiğini anlamak, panspermia kuramını inceleyen bilim insanlarına ya da yaşam için gerekli olan maddelerin asteroitler, kuyruklu yıldızlar gibi uzay kayaları üzerinde “organik otostopçular” olarak Dünya’ya veya diğer gezegenlere teslim edilmiş olabileceği fikrine yardımcı olabilir.
Asphaug, “Kamo’oalewa cansız bir gezegenden geliyor olsa da, Mars’tan fırlatılan kayaların en azından prensipte nasıl hayat taşıyabileceğini gösteriyor” dedi.
Kamo’oalewa örneği: Bağlantı kuran bir yapboz parçası
Ay’daki krater etkilerini incelemek, bilim insanlarının gelecekte bir uzay kayasının Dünya için bir tehdit oluşturması durumunda asteroit etkilerinin sonuçlarını daha iyi anlamalarına da yardımcı olabilir.
Arizona Üniversitesi’nden Prof. R. Malhotra, “Kamo’oalewa’nın belirli, genç bir Ay kraterinden kökenine ilişkin yeni modeli test etmek, asteroit çarpmalarının gezegen cisimlerine neden olabileceği hasara ilişkin temel gerçek bilgileri elde etmenin yolunu açıyor” dedi.
Çin’in 2025’te başlayacak olan Tianwen-2 misyonu, asteroitten örnekler toplamak ve sonunda bunları Dünya’ya döndürmek amacıyla Kamo’oalewa’yı ziyaret edecek.
Asphaug, “Bu, şu ana kadar sahip olduğumuz örneklerden önemli açılardan farklı olup; bulmacayı çözmemize yardımcı olacak bağlantı parçalarından biri olacaktır” dedi.
Ay’ın uzak tarafından kazılan bir numunenin incelenmesi, Ay’ın daha az çalışılan bir kısmına dair iç görüleri ortaya çıkarabilir ve yeraltı yüzeyinin bileşimine ışık tutabilir.
Etkinin muhtemelen birkaç milyon yıl önce meydana geldiği göz önüne alındığında, örnekler aynı zamanda bilim insanlarının uzay radyasyonunun zamanla asteroitler üzerinde hava koşullarına ve erozyona nasıl neden olduğunu araştırmasına da yardımcı olabilir.
Ekipten astrofizikçi Dr. Patrick Michel, “Heyecan verici olan şey, bir uzay misyonu bir asteroiti ziyaret ettiğinde ve bazı örnekler getirdiğinde, genellikle beklediğimizin ötesine geçen sürprizler ve beklenmedik sonuçlarla karşılaşıyoruz.”
“Yani Tianwen-2’nin geri dönüşü ne olursa olsun, şimdiye kadarki tüm asteroit misyonları gibi bu da olağanüstü yeni bir bilgi kaynağı olacak” dedi.
Artemis III proje bilimcisi Noah Petro, gökbilimcilerin uzun bir süre boyunca göktaşlarının Dünya’da Ay göktaşları bulunana kadar Ay’dan gelmelerinin imkansız olduğunu düşündüklerini söyledi. Gelecekteki örneklerin Kamo’oalewa’nın Ay’daki kökenini doğrulayabilmesi umut ediliyor.
Petro, “Oraya gidip öğrenmek kesinlikle bunu yapmanın bir yoludur. Çok heyecan verici bir güneş sisteminde yaşadığımızı ve Ay’ımızla birlikte güneş sisteminin heyecan verici bir köşesinde yaşadığımızı çok güzel bir şekilde hatırlatıyoruz.”
“Güneş sistemimizde bizim Ay’ımıza benzer bir uyduya sahip başka bir yer, başka bir gezegen yoktur. Ve bunun gibi şeyler Dünya-ay sisteminin ne kadar özel olduğunu anlıyoruz” dedi.
Görünmez Karanlık Maddeyi Görünür Işığa Dönüştürmek
Soldaki gökada kümesi, sağda karanlık madde halkası görülüyor.
Karanlık maddedeki araştırmalar, tasarlanan yeni deneysel tekniklerle, ileri teknolojiden ve disiplinler arası işbirliğinden yararlanarak kozmosun bu yakalanması zor bileşeninin sırlarını ortaya çıkarmak için ilerliyor.
Evrene musallat olan bir hayaletin olduğunu biliyoruz. Bu görünmezlik, astronomi ve kozmolojide onlarca yıldır bilinmektedir. Gözlemler evrendeki tüm maddelerin yaklaşık % 85’inin gizemli ve görünmez olduğunu göstermektedir.
Bu iki nitelik ismine de yansımaktadır: Karanlık madde. Çeşitli deneyler bunun neden yapıldığını ortaya çıkarmayı amaçladı, ancak onlarca yıllık araştırmalara rağmen bilim insanları bir sonuca varamadı.
Şimdi Yale Üniversitesi’nde yapım aşamasında olan bir deney yeni bir taktik öne sürüyor. Karanlık madde, zamanın başlangıcından beri evrenin etrafındaydı.
Karanlık madde görünmüyorsa onu nasıl belirliye biliriz?
Yıldızları ve galaksileri bir araya getiriyordu. Görünmez ve incelikli olduğundan ışıkla ya da herhangi bir maddeyle etkileşime girmiyor gibi görünüyordu. Dolayısıyla aslında tamamen yeni bir şey olmalıydı.
Parçacık fiziğinin standart modeli eksiktir ve bu bir sorundur. Yeni temel parçacıklar aranmalıdır. Şaşırtıcı bir şekilde, standart modeldeki aynı kusurlar, bunların nerede saklanabileceği konusunda değerli ipuçları verir.
Nötron Sorunu
Örneğin nötronu ele alalım. Protonla birlikte atom çekirdeğini oluşturur. Genel olarak nötr olmasına rağmen teori, onun kuark adı verilen üç yüklü temel parçacıktan oluştuğunu belirtir.
Bu nedenle, nötronun bazı kısımlarının pozitif, diğerlerinin ise negatif olarak yüklenmesi beklenir; bu, fizikçilerin elektrik dipol momenti dediği şeye sahip olduğu anlamına gelir.
Ancak bunu ölçmeye yönelik bir çok girişim aynı sonuca ulaşmıştır: O da tespit edilemeyecek kadar küçük olduğudur. Başka bir hayalettir bu.
Araçsal yetersizliklerden değil, on milyarda birden daha küçük olması gereken bir parametredir konu. O kadar küçüktür ki tamamen sıfır olabilir mi diye merak edilir.
Ancak fizikte matematiksel sıfır her zaman güçlü bir ifadedir. 70’lerin sonlarında parçacık fizikçileri Roberto Peccei ve Helen Quinn ve daha sonra Frank Wilczek ve Steven Weinberg teori ve kanıtları bir araya getirmeye çalıştılar.
Parametrenin belki de sıfır olmadığını öne sürdüler. Aksine, Büyük Patlamadan sonra yavaş yavaş yükünü kaybeden, sıfıra evrilen dinamik bir niceliktir bu.
Teorik hesaplamalar, eğer böyle bir olay meydana geldiyse, arkasında çok sayıda hafif, sinsi parçacık bırakmış olması gerektiğini gösterir.
Bunlara “aksiyon” adı verildi çünkü nötron sorununu ortadan kaldırabiliyorlardı. Eğer bunlar erken evrende yaratıldıysa, o zamandan beri ortalıkta dolaşıyorlardı.
Aksiyonlar fizikteki büyük sorunu çözebilecek mi?
En önemlisi, özellikleri karanlık madde için beklenen tüm koşulları karşılıyordu. Bu nedenlerden dolayı aksiyonlar karanlık madde için favori aday parçacıklardan biri haline geldi.
Aksiyon’lar diğer parçacıklarla yalnızca zayıf bir şekilde etkileşime girerler. Ancak bu, yine de kısmen etkileşime girecekleri anlamına gelir.
Görünmez aksiyonlar, ironik bir şekilde, ışığın özü olan fotonlar da dahil olmak üzere sıradan parçacıklara bile dönüşebilir. Bu durum, manyetik alanın varlığı gibi belirli durumlarda gerçekleşebilir. Bu deneysel fizikçiler için bir nimettir.
Deneysel tasarım
Bir çok deney, bir laboratuvarın kontrollü ortamında aksiyon hayaletini uyandırmaya çalışıyor. Bazıları, örneğin ışığı aksiyonlara dönüştürmeyi ve duvarın diğer tarafındaki aksiyonları tekrar ışığa dönüştürmeyi amaçlıyor.
Şu anda en hassas yaklaşım, haloskop adı verilen bir cihazla galaksiye ve dolayısıyla Dünya’ya nüfuz eden karanlık madde halesini hedef alıyor.
Güçlü bir manyetik alana batırılmış iletken bir boşluk, ilki bizi çevreleyen karanlık maddeyi yakalar bunun aksiyonlar olduğunu varsayarak, ikincisi ise ışığa dönüşümü tetikler.
Sonuç, boşluğun içinde beliren, aksiyon kütlesine bağlı olarak karakteristik bir frekansta salınan bir elektromanyetik sinyaldir. Sistem alıcı bir radyo gibi çalışır. İlgilendiğimiz frekansı yakalayacak şekilde uygun şekilde ayarlanması gerekir.
Pratik olarak boşluğun boyutları, farklı karakteristik frekanslara uyum sağlayacak şekilde değiştirilir. Aksiyonun ve boşluğun frekansları eşleşmiyorsa, bu tıpkı bir radyonun yanlış kanala ayarlanması gibidir.
Güçlü mıknatıs Yale’deki laboratuvara taşınırken.
Maalesef aranılan kanalı önceden tahmin etmek mümkün değildir. Tüm potansiyel frekansları taramaktan başka seçenek yoktur.
Bu, frekans düğmesini her çevirdiğimizde daha büyük veya daha küçük olması gereken eski bir radyoyla gürültü denizinde bir radyo istasyonu seçmek gibidir.
Ancak zorluklar yalnızca bunlarla kalmaz. Kozmoloji, aksiyon araştırmasında en son ve umut verici sınır olarak onlarca gigahertze işaret etmektedir.
Daha yüksek frekanslar daha küçük boşluklar gerektirdiğinden, bu bölgeyi keşfetmek, anlamlı miktarda sinyal yakalamak için çok küçük boşluklar gerektirecektir. Yeni deneyler alternatif yollar bulmaya çalışıyor.
Karanlık madde halelerinin süper bilgisayar simülasyonuyla yüksek çözünürlüklü görünümü.
Aksiyon Boyuna Plazma Haloskop (ALFA) deneyi meta malzemelere dayalı yeni bir boşluk konseptini kullanıyor. Meta malzemeler, bileşenlerinden farklı küresel özelliklere sahip kompozit malzemelerdir; parçalarının toplamından daha fazlasıdır.
İletken çubuklarla dolu bir boşluk, hacmini neredeyse hiç değiştirmeden sanki bir milyon kat daha küçükmüş gibi karakteristik bir frekans alır. Ayrıca çubuklar yerleşik, kolay ayarlanabilen bir ayar sistemi sağlar.
Şu anda birkaç yıl içinde veri almaya hazır hale gelecek kurulum yapılıyor. Teknoloji umut vericidir. Gelişimi, katı hal fizikçileri, elektrik mühendisleri, parçacık fizikçileri ve hatta matematikçiler arasındaki işbirliğinin sonucudur.
Bu kadar yakalanması zor olmasına rağmen, aksiyonlar hiçbir hayaletin asla geri alamayacağı ilerlemeyi körüklüyorlar.
23 Nisan’da Güneşte son derece nadir bir olay gerçekleşti. Yaklaşık aynı anda 4 güneş patlaması izlendi.
Güneş 23 Nisan’da muhteşem bir gösteri sergiledi ve mükemmel bir uyum içinde, bir değil, iki değil tam dört güneş patlamasını gerçekleştirdi. Olayı NASA’nın uzay merkezli Güneş Dinamikleri Gözlemevi (SDO) kameraya kaydetti.
Güneş patlamaları, güneş yüzeyinden kaynaklanan ve yoğun elektromanyetik radyasyon patlamaları yayan püskürtülerdir. Güneş atmosferinde manyetik enerji biriktiğinde ve hızla serbest bırakıldığında ortaya çıkarlar.
Patlamalar dörtlüsü, yüzbinlerce kilometreyle ayrılmış ve güneşin dış atmosferindeki korona olarak bilinen, görünmez manyetik döngülerle birbirine bağlanan üç güneş lekesi ve bir manyetik filamentten oluşan dört farklı bölgeden geldi.
Bu tür patlamalara “sempatik güneş patlamaları” adı verilir. Güneş diskinin farklı bölgelerinde uyum içinde meydana gelen yakın patlama çiftlerinden oluşurlar. Bu olaydaki etkinlik basit bir ikili değil dörtlüden oluşuyordu ve bu da onu “süper sempatik” kılıyordu.
Sempatik güneş patlamaları, kararsızlıklar sonucu onları birleştiren manyetik döngüler boyunca bir bölgeden diğerine hızla gittiğinde tetiklenir. Bu nedenle, güneşin Dünya’ya bakan kısmının önemli bir bölümü bu güneş senfonisine dahil oldu.
Güneş atmosferinde meydana gelen bir loop olayı sağ üstte görülen küçük küre Dünya boyutunu göstermektedir.
Süper sempatik patlamadan çıkan herhangi bir malzemenin Dünya’yı etkileyip etkilemeyeceğini bekleyip görmek gerekir, çünkü Dünya’ya yönelik bir koronal kütle püskürme (CME) olasılığı her zaman vardır.
CME’ler, güneşten büyük miktarda plazma ve manyetik alan atılımlarıdır. Dünya’ya yönlendiklerinde elektrik şebekelerine, telekomünikasyon ağlarına ve yörüngedeki uydulara zarar verebilir ve astronotları tehlikeli dozda radyasyona maruz bırakabilirler.
Bunun tersine, CME’ler dünya çapındaki gökyüzü gözlemcileri için memnuniyetle karşılanan bir ziyaretçidir çünkü “normal” kutup aralıklarının ötesindeki enlemlerde görülebilen etkileyici kutup ışıkları görüntülerini tetikleyebilirler.
Güneşten patlayan birden fazla CME bize doğru geliyor olabilir. Eğer bunlardan sadece bir tanesi Dünya’nın manyetik alanını sıyırırsa, ikinci sınıf bir G1 jeomanyetik fırtınası tetiklenebilir. En olası etki tarihleri 25 ve 26 Nisan’dır.
Güneş, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı gününe denk gelen neredeyse aynı anda 4 güneş patlaması gerçekleştirdi.
Bu dörtlü patlama, güneşin 11 yıllık güneş döngüsü sırasında güneş aktivitesinin zirvesi olan maksimum etkinliğe yaklaştığımızın bir işareti olabilir, çünkü sempatik güneş patlamalarının güneş aktivitesindeki artışla birlikte arttığı kabul edilir.
Ya da belki zaten maksimum etkinliğe ulaştık ve sempatik güneş patlamalarının ağırlıklı olarak güneş döngüsünün bozulma aşamasında meydana geldiği öne sürüldüğü gibi, güneş döngüsünün bozunum aşamasına giriyoruz.
Her iki durumda da bilim insanları, maksimumun nasıl hesaplandığına bağlı olarak, güneş maksimumunun ne zaman gerçekleştiğini yaklaşık yedi ay sonrasına kadar bilemeyecekler.
Gökbilimciler Dünya’dan 2000 ışık yılı uzaklıkta devasa ‘uyuyan bir dev’ kara delik tespit etti
Bilim insanları, yoldaş yıldızının sallantılı hareketleri nedeniyle galaksimizdeki en büyük yıldızsal kara deliği buldu. Sanatçının çiziminde, Gaia BH3 olarak adlandırılan yıldızın ve kara deliğin yörüngeleri gösteriliyor.
Gökbilimciler, uzayda alışılmadık bir yalpalama tespit ettikten sonra Samanyolu galaksisinde bilinen en büyük yıldızsal kara deliği tespit etti.
Gaia BH3 adı verilen “uyuyan dev”, güneşimizin neredeyse 33 katı bir kütleye sahip ve 1.926 ışık yılı uzaklıkta, Kartal takımyıldızında yer alıyor.
Bu da onu Dünya’ya bilinen en yakın ikinci kara delik yapıyor. En yakın kara delik, yaklaşık 1.500 ışık yılı uzaklıkta bulunan ve güneşimizin neredeyse 10 katı kütleye sahip olan Gaia BH1’dir.
Gökbilimciler kara deliği, bilim camiasına yakında sunulacak bir veri için Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) Gaia uzay teleskobu tarafından alınan gözlemleri tararken keşfettiler.
Araştırmacılar bir şey bulmayı beklemiyorlardı ama Gaia BH3’ün yakındaki bir yoldaş üzerindeki kütle çekimsel etkisinin neden olduğu tuhaf bir hareket dikkatlerini çekti.
Pek çok “uyuyan” kara deliğin, yakınlarda yiyebileceği bir arkadaşı yoktur, bu nedenle fark edilmeleri çok daha zordur ve herhangi bir ışık üretmezler.
Ancak diğer yıldız kara delikleri, yoldaş yıldızlardan malzeme çekiyor ve bu madde alışverişi, teleskoplarla tespit edilebilen parlak X-ışınları açığa çıkarıyor.
Aquila takımyıldızındaki yaşlı dev bir yıldızın yalpalama hareketi, onun hareketsiz bir kara delik ile yörünge dansı yaptığını ortaya çıkardı ve bu, Gaia tarafından tespit edilen üçüncü hareketsiz kara delik.
Araştırmacılar, Gaia BH3’ün kütlesini doğrulamak için Avrupa Güney Gözlemevi’nin (ESO) Şili’nin Atacama Çölü’ndeki Çok Büyük Teleskobunu ve yer tabanlı gözlemevlerini kullandılar. Çalışmaları aynı zamanda bu kadar büyük kara deliklerin nasıl ortaya çıktığına dair yeni ipuçları da sundu.
Paris Gözlemevi’nden Dr. Pasquale Panuzzo, “Kimse yakınlarda gizlenen ve şimdiye kadar tespit edilmemiş yüksek kütleli bir kara delik bulmayı beklemiyordu.. Bu, araştırma hayatınızda bir kez yapacağınız türden bir keşif” dedi.
Antik yıldızların sırları
Galaksimizdeki en büyük kara delik unvanı her zaman Samanyolu’nun merkezinde yer alan ve Güneş’in yaklaşık 4 milyon katı kütleye sahip süper kütleli kara delik olan Sagittarius A*’ya ait olacaktır.
Süper kütleli kara deliklerin oluşma süreci tam olarak anlaşılamamıştır, ancak bir teori bunun büyük kozmik bulutlar çöktüğünde meydana geldiğini ileri sürmektedir.
Büyük yıldızlar öldüğünde yıldız kara delikleri oluşur. Yani Gaia BH3, galaksimizdeki büyük bir yıldızın ölümünden oluşan en büyük kara deliktir.
Samanyolu galaksisinde gözlenen yıldız kara delikleri ortalama olarak Güneş’in yaklaşık 10 katı kadar kütleye sahiptir. Gaia BH3 keşfedilene kadar galaksimizde bilinen en büyük yıldızsal kara delik, Güneş’in 21 katı kütlesindeki Cygnus X-1’di.
Gaia BH3, gökbilimcilerin standartlarına göre galaksimizde olağanüstü bir keşif olsa da, kütle olarak çok uzak galaksilerde bulunan nesnelere benzer.
Galaksimizde bulunan Gaia BH1, Cygnus X-1 ve Gaia BH3 adlı üç yıldız kara deliğin kütleleri sırasıyla Güneş’in 10, 21 ve 33 katı kadardır.
Bilim insanları, Gaia BH3 gibi kütlelere sahip yıldız kara deliklerinin, metal açısından fakir yıldızların çökmesi sonucu oluştuğuna inanıyor.
En ağır elementler olarak hidrojen ve helyumu içeren bu yıldızların, yaşamları boyunca daha az kütle kaybettikleri, dolayısıyla daha fazla madde bulundurduğu ve bu da yüksek kütleli bir kara deliğin oluşmasına neden olabileceği düşünülüyor.
Ancak gökbilimciler, Gaia BH3’ü bulana kadar yüksek kütleli kara deliklerle metal açısından fakir yıldızlar arasında doğrudan bağlantı kuran bir kanıt bulamamışlardı.
Araştırmacılar, eşleştirilmiş yıldızların bileşim açısından benzer olma eğiliminde olduğunu söylüyorlar. Beklentilere uygun olarak, Gaia BH3’ün yörüngesindeki yıldızın metal açısından fakir olduğunu buldular; bu da Gaia BH3’ü oluşturan yıldızın muhtemelen aynı olduğu anlamına geliyor.
Paris Gözlemevi’nden Elisabetta Caffau, yaptığı açıklamada, “Beni etkileyen şey, yoldaşın kimyasal bileşiminin galaksideki eski metal açısından fakir yıldızlarda bulduğumuza benzer olmasıdır” dedi.
Bilim insanları, galaksimizdeki kara deliğin hızla döndüğünü ve uzay-zamanı da beraberinde sürüklediğini söylüyor.
Gaia BH3’ün yörüngesindeki yıldız, muhtemelen 13,8 milyar yıl önce evreni yaratan büyük patlamadan sonraki ilk 2 milyar yılda oluştu.
Samanyolu’nun diskindeki birçok yıldızın tersi yönde hareket eden yıldızın yörüngesi, onun 8 milyar yıldan fazla bir süre önce Samanyolu ile birleşen küçük bir galaksinin parçası olduğunu gösteriyor.
Ekip, araştırmanın şimdi diğer gökbilimcilerin devasa kara deliği incelemesine ve 2025’in sonlarında yayınlanması planlanan Gaia verilerinin geri kalanını beklemek zorunda kalmadan onun daha fazla sırrını ortaya çıkarmasına olanak tanıyacağını umuyor.
ESA bilim direktörü Carole Mundell, “Gaia’nın gökbilim üzerindeki dönüştürücü etkisini görmek etkileyici. Keşifleri, Samanyolu boyunca bir milyardan fazla yıldızın olağanüstü derecede hassas, çok boyutlu bir haritasını oluşturmak olan görevin asıl amacının çok ötesine ulaşıyor” dedi.
Hayır, tam tutulma sırasında Güneş patlaması görülmedi
Birçok medya kuruluşu hatalı bir şekilde 8 Nisan 2024 tam Güneş tutulması sırasında Güneş patlamalarının tespit edildiğini iddia etti. Ancak o sırada herhangi bir işaret fişeği yoktu, peki insanlar neler gördü?
Uzmanlar, tutulma sırasında Güneş’in etrafında görülen büyük plazma bulutlarının Güneş patlamalarından kaynaklanmadığını söylüyor.
Geçtiğimiz günlerde meydana gelen tam Güneş tutulması sırasında, korona tabakası (Güneş atmosferinin en dış katmanı) kısa süreliğine görüş alanına girdikten sonra Güneş patlamalarına benzeyen şeyler bir an için görülmüş olabilir.
Ancak durumun böyle olmadığı ortaya çıktı. Amatörlerin ya da halktan birilerinin görmüş olabileceği şeyler de aynı derecede etkileyici ve bir o kadar da güzeldir.
8 Nisan Pazartesi günü, Kuzey Amerika’da milyonlarca insan, Ay’ın geçici olarak ana yıldızımızı engellemesini ve gölgesinin Meksika ile Kanada arasındaki yol boyunca 2.400 km/s gibi bir hızla ilerlemesini izledi.
Uzaydan da görülen bu kozmik olay, 4 dakika 28 saniye kadar sürdü. Güneş ışığının tamamen engellendiği dönemin süresi uzun olduğundan dolayı olay özeldi. Tam tutulma sırasında bazı gözlemciler gizlenmiş Güneş’in etrafında kırmızı noktalar gördü.
Tam Güneş tutulması sırasında Ay’ın gölgesi Kuzey Amerika’yı kat ederken.
Bu noktaların ayrıntılı fotoğrafları, bunların aslında plazma olduklarını ve bunların arasında, Güneş’in güneybatı kanadındaki özellikle büyük, ateşli bir bulutun da bulunduğunu ortaya çıkardı.
Sonuç olarak, çok sayıda yayın organı, bu ateşli yapıların, Güneş yüzeyindeki koronal kütle atımları (CME’ler) olarak bilinen devasa plazma bulutlarını uzaya fırlatabilen Güneş patlamaları ya da parlamalar tarafından üretildiğini bildirdi.
Pek çok gözlemci de bu “Güneş patlamalarının” fotoğraflarını sosyal medyada paylaştı. Ancak uzmanlar, tutulma sırasında Güneş patlaması yaşanmadığına dikkat çekti.
Colorado Ulusal Güneş Gözlemevi’nden astrofizikçi Ryan French “Tam Güneş tutulması sırasında bir Güneş patlamasının görülebildiğini bildiren birçok yanlış rapor var.”
“Bunlar ne yazık ki doğru değil. Milyonlarca kişi tarafından görülen parlak özellik aslında bir başka önem taşıyordu. Bunlar daha uzun ömürlü plazma yapılardır ve işaret fişekleri gibi patlayıcı değildir” dedi.
2024’teki tam Güneş tutulması sırasında ‘boynuzlu’ bir kuyruklu yıldız gözlemek mümkün olacak
12P/Pons-Brooks kuyruklu yıldızı, bir daha 2097’ye kadar görülemeyecek.
Alışılmadık bir “boynuzlu” kuyruklu yıldız artık gece gökyüzünde görülebilir ve hatta 8 Nisan 2024’teki tam Güneş tutulması sırasında nadir görülen bir görünüm bile ortaya çıkabilir.
12P/Pons-Brooks kuyruklu yıldızı şu anda kuzey yarıkürede gece gökyüzünde görülebilmektedir. Toz, kaya ve buzdan oluşan kuyruklu yıldızlar, yörüngeleri onları Güneşe yaklaştırdığında ısınır ve gazı dışarı atar.
Böylece, kuyruklu yıldızın etrafında koma olarak bilinen parlak bir hale oluşur. 12P Kuyruklu Yıldızı’ndan gözlemlenen patlamalar ona boynuz benzeri bir görünüm kazandırdığı için ona “Şeytan Kuyruklu Yıldızı” ve “Milenyum Şahini” gibi isimler takılmıştır.
12P/Pons-Brooks Kuyruklu Yıldızı’nın yakın görüntüsü.
8 Nisan’da Meksika, 15 ABD Eyaleti ve Kanada üzerinden geçmesi hesaplanan kuyruklu yıldızın tam Güneş tutulması sırasında Güneşe oldukça yakın olacağı anlamına geliyor.
Tam tutulma sırasında, gökyüzü karardığında, Güneşin bir tarafında en parlak gezegen Venüs’ün belirdiğini görülecek.
Güneşin diğer tarafında, en parlak ikinci gezegen olan Jüpiter’i bulmak mümkün olacak. Eğer Pons-Brooks Kuyruklu Yıldızı yeterince parlaksa, Jüpiter ile Güneş arasında, ancak Jüpiter’e daha yakın görülecek.
8 Mart 2024’te Mısır’daki Kara Çöl (Black Desert) üzerinde 12P/Pons-Brooks kuyruklu yıldızı.
Ay, Dünya ile Güneş arasına girdiğinde, gezegenimizin yüzeyine gölge düşüren bir Güneş tutulması meydana gelir. Tam Güneş tutulması için, Ay neredeyse Güneşle aynı büyüklükte görünür.
Bu nedenle Güneş diskinin tamamı birkaç dakika boyunca bloke olur. Bu, kuyruklu yıldızın çıplak gözle ya da en azından dürbünle zar zor görülebileceği anlamına gelir.
Tutulma sırasında Pons-Brooks Kuyruklu Yıldızını görünürlüğü, sonuçta onun o günkü parlaklığına bağlı olacaktır. Eğer kuyruklu yıldız dramatik patlamalarından birine sahipse, bu onun halesinin boyutunu artıracak ve daha parlak görünmesine neden olacaktır.
Bu, bir kuyruklu yıldızın tam güneş tutulması sırasında ortaya çıkması ilk kez olmasa da, bu olayların çakıştığını görmek nispeten nadirdir.
Kozmik Gizemler Ortaya Çıktı: CSO’ların Kısa, Harika Yaşamları
Son araştırmalarda, Kompakt Simetrik Nesneler (CSO’lar), genç oldukları için değil, gelgit kesintisi olaylarıyla desteklenen kompakt ve kısa ömürlü jetleri nedeniyle kısa ömürlü olarak yeniden tanımlandı ve yaşam döngüleri ve süper kütleli nesnelerle etkileşimleri hakkında yeni bilgilere ulaşıldı.
Kompakt Simetrik Nesnelerin (CSO) radyo gözlemleri, kökenleri hakkında yeni ipuçları sağlıyor.
Kompakt Simetrik Nesneler (CSO) olarak bilinen belirsiz bir gökada sınıfına ilişkin yeni bir araştırma, bu nesnelerin tamamen göründükleri gibi olmadığını ortaya çıkardı.
Caltech liderliğindeki araştırma ekibi, CSO’ların genç olmadığı, aksine nispeten kısa yaşamlar sürdükleri sonucuna vardı.
CSO’lar, çekirdeklerinde süper kütleli kara deliklere ev sahipliği yapan aktif galaksilerdir. Bu devasa kara deliklerden zıt yönlerde neredeyse ışık hızında hareket eden iki jet fışkırıyor.
Ancak şiddetli jetlere sahip diğer galaksilerle karşılaştırıldığında, bu jetler çok uzak mesafelere uzanmıyor; çok daha kompaktlar.
Onlarca yıldır gökbilimciler CSO’ların genç olduğundan ve jetlerinin eninde sonunda daha uzun mesafelere uçacağından şüpheleniyorlardı.
Çok Uzun Temel Dizi (VLBA) tarafından çekilen bu görüntü, J1734+0926 olarak bilinen Kompakt Simetrik Nesneyi (CSO) göstermektedir. Kırmızı lekeler, görünmeyen bir kara delikten yayılan güçlü iki kutuplu jetin uçlarıdır.
Farklı Bir Galaktik Olgu
Araştırmayı yöneten Prof. Anthony Readhead, “Bu CSO’lar genç değil. Yetişkin bir insandan daha kısa bir yaşam sürmüş olmasına rağmen 12 yaşındaki bir köpeğe genç diyemezsiniz.”
“Bu nesneler, daha büyük jetlerin olduğu galaksilerde yaygın olan milyonlarca yıl yerine, binlerce yıl içinde yaşayıp yok olan, tamamen kendilerine ait ayrı bir türdür” diyor.
Yeni çalışmada ekip, 3 binden fazla CSO adayının literatürünü ve geçmiş gözlemlerini elden geçirdi, 64’ünün gerçek olduğunu doğruladı ve ilave 15 CSO belirledi.
Tüm bu nesneler daha önce Ulusal Bilim Vakfı (NSF) tarafından finanse edilen Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi’nin Çok Uzun Temel Çizgi Dizisi (VLBA) tarafından gözlenmiş ve bazıları diğer yüksek çözünürlüklü radyo teleskoplar tarafından da gözlemlenmişti.
Readhead, “VLBA gözlemleri astronomideki en ayrıntılı gözlemlerdir ve 160 km uzaklıktaki bir insan saçının genişliğini ölçmeye eşdeğer ayrıntılara sahip görüntüler sağlar” dedi.
Bu çizim Kompakt Simetrik Nesnelerin nasıl oluştuğunu göstermektedir. Büyük kütleli tek bir yıldız, kara deliğe çok yaklaştığında (solda) yutulur. Bu, kara deliğin ultra hızlı, iki kutuplu bir jet (ortada) fırlatmasına neden olur. Jet dışarıya doğru uzanır ve sıcak uçları radyo emisyonu olarak parlar (sağda).
CSO’ların Geçici Yaşamı
Ekip analizi sonucunda, CSO’ların jetleri 5 bin yıl veya daha kısa bir süre boyunca dışarı attığını ve ardından yok olduğu sonucuna varıyor.
Araştırma grubundan Dr. Vikram Ravi, “CSO jetleri çok enerjik jetler ama kapanıyor gibi görünüyorlar. Jetler kaynaktan akmayı bırakıyor” diyor.
Kısa ömürlü jetleri besleyen şeyin ne olduğuna gelince, bilim insanları bunun nedeninin, tek bir yıldızın süper kütleli bir kara deliğe çok yakın dolaşıp yutulması sonucu meydana gelen gelgit bozulması olayı (TDE) olduğuna inanıyor.
Çok Uzun Taban Çizgisi Dizisi (VLBA) tarafından çekilen bu görüntü, kırmızı şeritli lekeler halinde görünen iki süper kütleli kara deliği gösteriyor. Kara delikler eliptik bir galaksinin merkezindedir. Renkler radyo emisyonundaki farklı spektral eğimleri temsil ediyor; kırmızı ise kara delikleri çevreleyen en yoğun bölgeleri gösteriyor. Sağdaki kara delik muhtemelen yakın zamanda büyük bir yıldızı yutmuş ve bu da onun iki ultra hızlı jet fırlatmasına neden olmuştur. Bu jetlerin uçları, kara deliğin üstünde ve altında yeşil lekeler halinde görünüyor. J0405+3803 olarak adlandırılan bu nesne, Kompakt Simetrik Nesne olarak anılıyor çünkü jetleri, çok daha büyük jetlere sahip diğer kara deliklerle karşılaştırıldığında nispeten yakın (veya kompakt).
Gelgit Kesintisi Etkinlikleri: CSO’lara Güç Vermek
Readhead, “Tek bir yıldızın parçalandığını ve ardından tüm bu enerjinin kara deliğin etrafında döndüğü eksen boyunca jetlere yönlendirildiğini düşünüyoruz.”
“Dev kara delik bizim için görünmez olmaya başlıyor ve sonra bir yıldızı tükettiğinde bum! Kara deliğin yakıtı var ve onu görebiliyoruz” diyor.
Kompakt Simetrik Nesneler (CSO’lar) olarak adlandırılan kozmik nesneler muhtemelen tek, büyük bir yıldızın süper kütleli bir kara deliğe çok yakın dolaşıp parçalara ayrılmasıyla oluşur. Bu animasyonda vurgulanan süreç, 5 bin yıla kadar süren şiddetli iki kutuplu jetlerle sonuçlanıyor.
Readhead ilk olarak 1990’larda CSO’ların TDE’ler tarafından beslenebileceğinden şüphelendiğini ancak bu fikrin bilim camiası tarafından büyük ölçüde fark edilmediğini söylüyor.
Readhead, “Hipotez neredeyse unutuldu çünkü TDE’ler için gözlemsel kanıtların ortaya çıkmasından yıllar geçti” diyor. Orijinal hipotezi ortaya atıldığında yalnızca üç CSO bulunmuştu.
CSO’ları Yeniden Keşfetmek ve Tanımlamak
2020’lere gelince, radyo astronomisindeki farklı sorunları araştırmak için CSO’larla ilgili çalışmalarına ara veren Readhead, konuyu yeniden ele alma zamanının geldiğine karar veriyor.
Araştırma grubuyla literatürü tarayarak yanlışlıkla CSO olarak sınıflandırılan nesneleri ayıklıyorlar. Sonraki iki yıl boyunca ekip 3 binden fazla CSO adayını araştırarak verileri yalnızca gerçek CSO olma kriterlerine sahip düzinelerce nesneye indirgiyor.
Nihayetinde, CSO’ların, radyo dalga boylarında parlak bir şekilde parıldayan son derece güçlü jetler fırlatan Cygnus A galaksisi gibi devasa kardeşlerinden çok daha erken tükenen jetlere sahip tamamen farklı bir aile olduğu yönünde bir resim ortaya çıkmaya başlıyor.
Bu jetler her yönde yaklaşık 230 bin ışık yılı mesafeye kadar uzanıyor ve on milyonlarca yıl sürüyor. Buna karşılık, CSO jetleri en fazla yaklaşık 1 beş ışık yılı kadar uzağa uzanıyor ve yaklaşık 5 bin yıl içinde yok oluyor.
Galaktik Araştırmalar İçin Yeni Bir Cadde
Gökbilimcilere göre CSO jetleri muhtemelen süper kütleli bir kara deliğin herhangi bir yıldıza değil, önemli bir yıldıza çarpmasıyla oluşuyor.
Ravi, “Daha önce gördüğümüz TDE’ler yalnızca birkaç yıl sürdü. CSO’lara güç sağlayan dikkate değer TDE’lerin çok daha uzun süre dayandığını düşünüyoruz çünkü bozulan yıldızlar boyut olarak çok büyük” diyor.
Araştırmacılar, çeşitli CSO radyo görüntüleri koleksiyonunu analiz ederek, nesnelerin zaman içinde nasıl yaşlandığını takip edebildiklerini söylüyor; bu, tıpkı CSO jetlerinin nasıl geliştiğini gözlemlemek için hayatının fotoğraf albümüne bakması gibi.
Daha genç CSO’lardan kara deliklere daha yakın olanının daha kısa jetleri varken, daha eski nesnelerin kara deliklerinden daha uzağa uzanan jetleri olduğu sonucuna varılıyor.
Her ne kadar jetlerin çoğu yok olsa da, bilim insanları 100 nesneden birinin Cygnus A’nınki gibi uzun ömürlü olacağını tahmin ediyor.
Bu gibi nadir durumlarda, galaksiler büyük olasılıkla diğer galaksilerle birleşiyor, bu da büyük bir akış sağlayan çalkantılı bir süreç.
Readhead ve ekibinin keşifleri ek gözlemlerle doğrulanırsa CSO’lar, galaksilerin merkezlerindeki büyük kütleli yıldızların süper kütleli kara deliklerle nasıl etkileşime girdiğini incelemek için yepyeni bir yol sağlayacak.
Readhead, “Bu nesneler aslında kendi farklı kökenlerine sahip ayrı bir popülasyondur ve artık onların nasıl ortaya çıktıkları hakkında daha fazla bilgi edinmek bize kalmıştır.”
“Bu nesneleri milyonlarca yıl yerine yıllar, hatta on yıllar boyunca inceleyebilmek, süper kütleli kara deliklerin ve bunların barındırdığı birçok beklenmedik ve öngörülemeyen sürprizin incelenmesi için yepyeni bir laboratuvarın kapısını açtı” diyor.
Güneş Fizikçileri Güneş Lekesinin Üzerinde Aurora (Kutup Işıkları) Benzeri Radyo Emisyonu Tespit Etti
Karl G. Jansky Çok Büyük Dizisini kullanan gökbilimciler, bir güneş lekesinin üzerinde kutup ışığı benzeri uzun süreli radyo patlamaları gözlemlediler.
Bu keşif, kendi yıldızımızın yanı sıra benzer radyo emisyonları üreten uzak yıldızların davranışlarını daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.
Bir güneş lekesinin üzerinde, Dünya’daki kutup ışıklarından kaynaklanan radyo emisyonlarına benzeyen radyo patlamaları keşfedildi. Bu çizimdeki pembe-mor çizgiler radyo emisyonlarını temsil etmektedir; güneş lekesine daha yakın olan yüksek frekanslı radyo sinyalleri pembe, düşük frekanslar ise mor renktedir. İnce çizgiler güneş lekesinin üzerindeki manyetik alan çizgilerini göstermektedir. Güneş lekesi, Güneş’in alt kısmındaki karanlık bölgedir.
New Jersey Teknoloji Enstitüsü’nden güneş fizikçisi Dr. Sijie Yu, “Bu güneş lekesi radyo emisyonu türünün ilk tespitini temsil ediyor” dedi.
Bir güneş lekesinin yaklaşık 40 bin km üzerinde (Güneş’te nispeten serin, karanlık ve manyetik olarak aktif bir bölge) tespit edilen bu tür radyo patlamaları daha önce yalnızca gezegenler ve diğer yıldızlarda gözlemlenmişti.
Dünya’da (Jüpiter ve Satürn gibi diğer gezegenlerde), güneş parçacıkları gezegenin manyetik alanına yakalandığında ve manyetik alan çizgilerinin birleştiği kutuplara doğru çekildiğinde, gece gökyüzünde auroralar parıldar.
Parçacıklar kutuplara doğru hızlandıkça birkaç 100 kilohertz civarında frekanslarda yoğun radyo emisyonları üretir ve ardından atmosferdeki atomlara çarparak onların aurora şeklinde ışık yaymasına neden olur.
Araştırma grubu; enerjik elektronların, bir güneş lekesinin üzerindeki manyetik alanların yakınlaşmasıyla sıkışıp hızlandığındaki gibi güneş lekesinin üzerindeki radyo patlamalarının da muhtemelen benzer bir şekilde üretildiğini öne sürüyor.
Hubble Uzay Teleskopu (HST), Jüpiter’in kuzey kutbu üzerinde Dünya büyüklüğünde gizemli bir aurora yakaladı.
Ancak Dünya’nın kutup ışıklarından farklı olarak, güneş lekelerinden gelen radyo patlamaları çok daha yüksek frekanslarda meydana gelir (100 binlerce kilohertz ila kabaca 1 milyon kilohertz arasında).
Dr. Yu, “Bu, güneş lekesinin manyetik alanının Dünyanınkinden binlerce kat daha güçlü olmasının doğrudan bir sonucudur. Keşif bizi heyecanlandırıyor çünkü güneş radyo fenomenine ilişkin mevcut görüşlere meydan okuyor ve hem Güneş’teki hem de uzak yıldız sistemlerindeki manyetik aktiviteleri keşfetmek için yeni yollar açıyor” dedi.
Benzer radyo emisyonları daha önce bazı düşük kütleli yıldız türlerinde de gözlemlenmişti. Bu keşif, kutup ışıkları benzeri radyo emisyonlarının, kutup bölgelerinde daha önce önerilen auroralara ek olarak, bu yıldızların üzerindeki büyük noktalardan da kaynaklanabileceği olasılığını ortaya koyuyor.
Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan (ISS) Dünya üzerinde görülen çarpıcı kutup ışıkları.
Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nde güneş fizikçisi Dr. N. Gopalswamy, “NASA’nın büyüyen güneş fiziği filosu, bu radyo patlamalarının kaynak bölgelerini araştırmaya devam etmek için oldukça uygundur.”
“Örneğin, Güneş Dinamikleri Gözlemevi (SDO), Güneş’in aktif bölgelerini sürekli olarak izliyor ve bu da muhtemelen bu fenomene yol açıyor” dedi.
Bu arada araştırma grubu, buldukları aurora benzeri radyo patlamalarına benzer görünüp görünmediğini anlamak için diğer güneş radyo patlamalarını yeniden incelemeyi planlıyor.
Dr. Yu, “Daha önce kaydedilen güneş patlamalarından bazılarının bu yeni tanımlanan emisyon örneklerinden olup olmadığını belirlemeyi amaçlıyoruz” dedi.
Bir yıldız bir gezegeni yediğinde yıldızın metallikliği değişir. Eş-doğumlu yıldızlara dayanan yeni araştırmalar, on iki yıldızdan birinin en az bir gezegeni yediğini gösteriyor.
Yıldızların gezegenleri yiyebileceği aksiyomatiktir (bir alana ilişkin mantıksal yapının açıklanması). Yeterince küçük bir gezegen yeterince büyük bir yıldıza çok yaklaşırsa gezegen kaybeder. Kaderi mühürlenmiştir artık.
Yeni bir araştırma on iki yıldızdan birinin en az bir gezegeni tükettiğini gösteriyor. Kanıtları, mutlaka çift yıldız olması gerekmeyen eş-doğumlu yıldızlarda görülüyor.
Bu tip yıldızlar aynı moleküler buluttan oluştukları için aynı bileşenlere sahip olmaları gerekir. Metallikleri neredeyse aynı olmalıdır. Ancak yaklaşık on iki yıldızdan birinde belirgin farklılıklar bulunmuştur.
Grubun lideri Monash Üniversitesi’nden Dr. Fan Liu, “bir düzine yıldızdan en az biri gezegenlerin yutulduğuna dair kanıt gösteriyor” diyor.
Liu ve arkadaşlarına göre, “yıldızların kimyasal bileşimleri, gezegensel materyalin yutulması ve/veya protostellar diskten dirençli materyali uzaklaştıran gezegen oluşumuyla değişebilir.
“Bu ‘gezegen işaretleri’, element bolluğu farklılıkları ile ortamdaki tozun yoğunlaşma sıcaklığı arasındaki korelasyon olarak ortaya çıkar.”
Yıldızın gezegenini bir lokmada yuttuğu üzerine bir canlandırma.
Ekip, bu gibi imzaların anlaşılması zor olduğunu, bunları bulmanın anahtarının eş-doğumlu yıldızları, yani birlikte doğmuş ve hala uzayda birlikte hareket eden yıldızları bulmaktan geçtiğini vurguluyor.
Liu, “Birlikte seyahat eden çift yıldızlara baktık. Aynı moleküler bulutlardan doğdular ve bu nedenle aynı olmaları gerekiyordu” dedi. Gaia uydusunun verileri araştırmacıların birlikte hareket eden 125 yıldız çiftini tanımlamasına olanak sağladı.
Bunlardan 34’ünün çok ayrı olduğu düşünüldü ancak yine de kontrol grubu olarak kullanıldı. Daha sonra ekip kimyasal yapılarını belirlemek için geri kalan 91 çifti spektroskopik olarak inceledi.
Bu verileri toplamak için Magellan Teleskobu, Çok Büyük Teleskop ve Keck Teleskobu kullanıldı. Böylece üretilen büyük miktarda doğru veri sayesinde araştırmacılar kimyasal farklılıkları tespit edebildi.
Liu, “Bu çok yüksek hassasiyetli analizler sayesinde ikizler arasındaki kimyasal farklılıkları görebiliyoruz. Bu, yıldızlardan birinin gezegenleri ya da gezegen malzemelerini yuttuğuna ve bileşimini değiştirdiğine dair çok güçlü kanıtlar sağlıyor” dedi.
Çalışmadan elde edilen bu şekilde, ekibin bazı bulguları görülmektedir. Üst panel, bir çift eş-doğumlu yıldız arasındaki bazı kimyasalların bolluk farklılıklarını, alt panel aynı şeyi yüzde farklarıyla göstermektedir.
Sonuçlar, bazı ortak doğumlu yıldızlarının farklı metallikliğe sahip olduğunu, dolayısıyla bazılarının gezegen malzemesini emdiğini gösteriyor.
Ancak araştırmacılar sonuçların bir kısmının gezegenin yutulmasından kaynaklanmayabileceğini belirtiyorlar. Bu çiftlerin bazılarında, bir yıldızın proto-gezegen diskinden malzeme emmiş olması ve bunun da onun metallikliğini değiştirmesi mümkün görülüyor.
Yıldızların gezegenleri absorbe edebildiğinin gösterilmesi, yıldızlara ve onların gezegen sistemlerine ilişkin anlayışımıza yeni bir soluk getiriyor. Bu sonuçlara göre yutulma çok fazla olmuyor ancak gerçekleşmesi ilgi çekici sorulara yol açıyor. Peki bu olay nasıl ve neden oluyor?
Bu yutulmaya hangi durumlar yol açıyor? Dış gezegen nüfusunu nasıl etkiliyor ve potansiyel yaşanabilirliği bir şekilde etkileyebilir mi? Yutulma yıldızın üzerinde iz bıraktığına göre bu durum gezegen sistemini nasıl etkiler?
Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden Dr. Yuan-Sen Ting, “gökbilimciler bu tür olayların mümkün olmadığına inanırdı. Çalışmamızdaki gözlemlerden, görülme oranının yüksek olmasa da aslında mümkün olduğunu görebiliyoruz. Bu, gezegen evrimi teorisyenlerinin incelemesi için yeni bir pencere açıyor” dedi.