Ana Sayfa Blog Sayfa 30

Şiddetli Bir Güneş Patlaması Gözlendi…

0
Şiddetli Bir Güneş Patlaması Gözlendi…

Güneş Dinamik Gözlemevi (SDO), Güneşten Çıkan Yoğun Bir Güneş Patlaması Yakaladı

NASA Güneş Dinamikleri Gözlemevi

bu animasyonda SDO, dünya üzerinden Güneş’e doğru bakarken görülüyor. SDO, Güneş atmosferini küçük uzay ve zaman ölçeklerinde ve aynı anda birçok dalga boyunda inceleyerek Güneş’in Dünya ve Yakın Dünya uzayı üzerindeki etkisini anlamamıza yardımcı olmak için tasarlanmıştır.

28 Mart 2023’te Güneş’te, Türkiye saati ile 15:33’de zirveye ulaşan güçlü bir Güneş patlaması oldu. NASA’nın Güneş’i sürekli izleyen SDO, olayın bir görüntüsünü yakaladı.

Güneş patlamaları olağanüstü güçlü enerji boşalmalarıdır. koronal kütle atımları (CME), fışkırmalar ve Güneş patlamaları, radyo iletişimlerini, elektrik güç şebekelerini ve navigasyon sinyallerini etkileyebilir. Ayrıca uydular, uzay araçları ve astronotlar için risk oluşturabilir.

Bu parlama X1.2 parlaması olarak sınıflandırıldı. X sınıfı, en yoğun parlamaları belirtirken, sayılar ise gücü hakkında daha fazla bilgi sağlar. X-sınıfı Güneş fırtınaları hepsinin en büyük ve en güçlü olanıdır.

Ortalama olarak, bu büyüklükteki Güneş fırtınaları yılda yaklaşık 10 kez meydana gelir ve Güneş’in minimum dönemine nazaran maksimum döneminde daha yaygındır.

SDO 28 Mart 2023’te Güneş’in sağ alt tarafındaki parlamada görüldüğü gibi bir Güneş patlamasının görüntüsünü yakaladı. 

Güneş patlaması, güneşin yüzeyinden gelen ani, yoğun bir radyasyon patlamasıdır. Güneş atmosferinde depolanan manyetik enerjinin hızla salınmasından kaynaklanır. Güneş patlamaları, Dünya’nın manyetik alanında ve üst atmosferde iletişim sistemlerini, elektrik şebekelerini ve uyduları etkileyebilecek önemli bozulmalara neden olabilir.

Güneş patlamaları X ışını parlaklıklarına göre sınıflandırılırlar. X en yoğun olanıdır daha düşük şiddette olanları C ve M harfleriyle derecelendirilirler. SDO, Güneş’i ve Dünya üzerindeki etkisini incelemek için 2010 yılında fırlatılan bir uzay aracıdır.

SDO Spots X8.2-Class Solar Flare, Sept. 10, 2017 - YouTube

SDO’nun misyonu, Güneş’in atmosferini ve manyetik alanını inceleyerek bilim insanlarının Güneş’in Dünya ve Dünya’ya yakın uzay üzerindeki etkisini anlamalarına yardımcı olmaktır.

SDO, Güneş’i çeşitli dalga boylarında sürekli olarak gözlemleyen ve bilim insanlarının Güneş’in dinamiklerini benzeri görülmemiş ayrıntılarla incelemelerine olanak tanıyan üç bilimsel araçla donatılmıştır. SDO’nun verileri, uzay hava durumu ve bunun Dünya üzerindeki etkisi hakkındaki anlayışımızı geliştirmemize yardımcı olmaktadır.

Solucan Deliğine Düşersek Haber Verebilir Miyiz?

0
Solucan Deliğine Düşersek Haber Verebilir Miyiz?

Yeni çalışmaya göre solucan deliğinden geçen bir uzay aracı eve mesajlar gönderebilecek.

Bu kuramsal kozmik tünellerin bir modeli, solucan deliklerinin anında kapanmadığını gösteriyor.

Solucan deliğine dalan bir uzay gemisi asla geri dönemez. Ancak arkasındaki delik kapanmadan önce diğer taraftan video gönderebilir.

Bir solucan deliğine düşerseniz, geri dönemezsiniz. Arkanızdan kapanacaktır. Ancak yolda, eve son bir mesaj göndermek için yeterli bir zamanınız olabilir. Bu, yeni bir analizin bulgusudur. Solucan deliği, uzay-zaman dokusundaki bir tüneldir. Evrendeki iki noktayı birbirine bağlar. Solucan delikleri sadece teoriktir.

Yani, bilim insanları var olabileceklerini düşünse de hiç kimse onları gözlememiştir.  Varsa, solucan delikleri evrenin en uzak bölgelerine kestirme kısa yollar sağlayabilir veya diğer evrenlere köprü görevi görebilirler. Hatta her biri farklı özelliklere sahip birden fazla türde solucan deliği de olabilir.

En yaygın olarak incelenen solucan deliği türlerinden birinin oldukça kararsız olduğu düşünülmektedir. Astrofizikçiler, deliğin içine herhangi maddesel bir cisim girerse çökeceğini umuyorlardı. Ancak bu çöküşün ne kadar hızlı olabileceği net değildi. Ayrıca bilinmiyordu: Solucan deliğine giren bir şey veya birisi için bu ne anlama gelir?

Yeni bir çalışmada bu tür solucan deliğinin içinden bir şey geçtiğinde nasıl tepki vereceği gösterildi. Holy Cross Üniversitesi’nden astrofizikçi Ben Kain’e göre “teorik olarak bir sonda yapıp gönderebilirsiniz. Sondayı geri getirmeye çalışmıyorsunuz çünkü solucan deliğinin çökeceğini biliyorsunuz. Fakat delik çökmeden önce bir ışık sinyali, Dünya’ya geri dönebilir mi? Oluşturduğumuz modele göre cevabımız evettir.”

Hayalet maddeye gerek yok

Kain, solucan delikleriyle ilgili bazı eski çalışmaların, bu kozmik tünellerin ileri geri yolculuklar için açık kalabileceğini ima ettiğini söylüyor. Ancak bu çalışmalarda solucan deliklerinin açık kalması için özel bir numaraya ihtiyaç vardır. Egzotik bir madde formuyla desteklenmeleri gerekir. Araştırmacılar bu maddeye “hayalet madde” derler.

Solucan delikleri gibi, hayalet madde de yalnızca teoriktir. Kuramsal olarak kütle çekim gücüne normal maddenin tam tersi şeklinde tepki verir. Yani, bir solucan deliğinden geçen hayalet madde, tüneli çökmek üzere içe doğru çekmek yerine dışarı doğru itecektir.

Bir solucan deliğinden geçtiğinizde göreceğiniz şeyin gerçekçi bir simülasyonu.

Böyle bir “hayalet madde”nin varlığı, Einstein’ın genel göreliliğinin kurallarını bozmaz. Evrenin büyük ölçeklerde nasıl çalıştığını açıklayan fiziksel gerçek budur. Ancak Kain, hayalet maddenin neredeyse kesinlikle gerçekte var olmadığını da ekliyor. Öyleyse, bir solucan deliğinin onsuz herhangi bir süre açık kalabilmesi tartışmalı bir merak konusudur.

Kain ve arkadaşları yaptıkları bilgisayar modelinde bir solucan deliğine normal maddeden yapılmış sondalar gönderdi. Beklendiği gibi, solucan deliği çöktü. Sondaların geçişi, deliğin kapanmasına ve geride kara delik gibi bir şey bırakmasına neden oldu.

Ancak solucan deliği tamamen kapanmadan hemen önce, hızlı hareket eden bir sondanın ışık hızındaki sinyallerini bizim tarafımıza geri göndermesine yetecek kadar yavaş gerçekleşti.

Mümkün ama mantıklı mı?

Kain, “eğer böyle tüneller bulunsa bile, insanlar solucan deliğinden geçmeyi asla hayal etmemeli. Yalnızca bir uzay kapsülü ve bir video kamera olabilir. Hepsi otomatik. Sonda için tek yönlü bir yolculuk olur. Ama en azından bu cihazın gördüklerini gösteren bir video çekebiliriz” diyor.

Münih Üniversitesi’nden astrofizikçi Sabine Hossenfelder ise böyle bir şeyin olabileceğinden şüpheli. “Geri bildirimde bulunmak için solucan deliğine bir uzay sondası göndermek, henüz kanıtlanmamış şeylerin varlığını gerektiriyor. Matematiksel olarak yapabileceğiniz pek çok şeyin gerçekle hiçbir ilgisi yoktur” diyor.

Kain’e göre, “yine de hayalet maddeye dayanmayan solucan deliklerinin nasıl çalışabileceğini öğrenmek faydalı olacaktır. Kısacık anlar için bile açık kalabilirlerse, bir gün evrende veya ötesinde seyahat etmenin yeni yollarını gösterebilirler.”

Şimdiye Kadar Keşfedilen En Değişken Kütleli Nesne…

0
Şimdiye Kadar Keşfedilen En Değişken Kütleli Nesne…
Sanatçının James Webb Uzay Teleskobu izlenimi. Kredi: ESA, NASA, S. Beckwith (STScI) ve HUDF Ekibi, Northrop Grumman Aerospace Systems / STScI / ATG medialab
Sanatçının James Webb Uzay Teleskobu izlenimi. 

 

Arizona Üniversitesi’nden Brittany Miles liderliğindeki bir astronom ekibi, JWST’i kullanarak genç gaz devinin atmosferindeki silikatın bulut özellikleri olduğunu keşfetti. Ayrıca su, metan ve karbon monoksit varlığını doğruladılar ve ilaveten karbondioksit kanıtı buldular. Böylelikle Güneş Sistemimizin ötesindeki bir gezegende şimdiye kadar tanımlanmış en fazla sayıda molekül bulunmuş oldu.

Gezegenin atmosferi 22 saatlik günü boyunca sürekli olarak yükseliyor ve çalkalanıyor, daha sıcak malzemeleri yukarıya ve daha soğuk malzemeleri aşağı doğru itiyor. Bu durum, gezegenin parlaklığında o kadar değişikliklere neden oluyor ki, şimdiye kadar keşfedilen en değişken kütleli gezegen dense yanlış olmaz.

VHS 1256 b’nin atmosferinin yukarılarında, sıcaklıklar 830°C’ye ulaşıyor ve bu noktada çalışmanın arkasındaki ekip, bulutların içinde giderek hem büyük ve hem de küçük silikat toz tanecikleri keşfetti.

Edinburgh Üniversitesi’nden çalışmanın diğer araştırıcısı Beth Biller, “Atmosferindeki küçük silikat taneleri, bir dumanın içindekiler gibi daha küçük parçacıklar şeklindedir. Daha büyük taneler daha çok çok sıcak, çok küçük kum parçacıkları gibi olabilir” dedi.

VHS 1256 b nispeten genç, sadece 150 milyon yıl önce oluşmuş. Sonuç olarak, oluşum sürecinden gelen ısı hala mevcut, bu da atmosferinin bu kadar çalkantılı olmasının bir nedenidir.

Miles, “VHS 1256 b, yıldızlarından, Pluto-Güneş arası olan mesafeden yaklaşık dört kat daha uzakta, bu da onu JWST için harika bir hedef yapıyor. Bu, gezegenin ışığının yıldızlarından gelen ışıkla karışmadığı anlamına geliyor” dedi.

Ötegezegen VHS 1256'nın kızılötesi spektrumu b. Kredi: NASA, ESA, CSA, Joseph Olmsted (STScI)
Öte gezegen VHS 1256 b’nin kızılötesi spektrumu 

 

Ev sahibi yıldızdan bu uzaklık, öte gezegenden gelen bilgi ve verilerin yıldızın ışığından etkilenmediği anlamına geliyordu ve bu da ekibe gezegenin bileşimi hakkında daha fazla bilgi edinme şansı verdi. JWST’nin Yakın Kızılötesi Spektrografı (NIRSpec) ve Orta Kızılötesi Enstrümanı (MIRI) kullanarak gezegenden gelen ışığın spektrumunu incelediler.

Max Planck Enstitüsü’nden (MPIA) grubun bir diğer araştırmacısı Paul Mollière, “Başka hiçbir teleskop, tek bir hedef için aynı anda bu kadar çok özelliği belirlemedi. Gezegenin dinamik bulut ve hava sistemlerini detaylandıran JWST’den tek bir spektrumda birçok molekül görüyoruz” dedi.

MPIA’dan Elisabeth Matthews, “Silikatları izole ettik, ancak tanelerin boyutlarının ve şekillerinin belirli bulut türleriyle eşleştiğini daha iyi anlamak çok fazla ek çalışma gerektirecek. Bu, bu gezegendeki son söz değil JWST’nin karmaşık verilerini anlamak için büyük ölçekli bir modelleme çabasının yalnızca başlangıcıdır” dedi.

Evrende Hayal Edilecek En Şiddetli Olay…

0
Evrende Hayal Edebileceğiniz En Şiddetli Olay…

Fiziğin Bilinmez Kaldığı Yerde: “Evrende Hayal Edilecek En Şiddetli Olaylardan Biri” Oluyor.

İki Kara Delik Çarpışıyor Birleşiyor

Bir sanatçının çarpışarak birleşmek üzere olan iki kara delik izlenimi.

Işık hızına yakın bir hızla çarpışan iki kara deliğin son simülasyonları, bir astrofizikçinin “evrende hayal edebileceğiniz en şiddetli olaylardan biri” olarak adlandırdığı olayın ardındaki fiziğin gizemine ışık tuttu.

John Hopkins Üniversitesi’nden simülasyonları hazırlayan astrofizikçi Thomas Helfer, “Işık hızına çok yakın iki kara deliği kafa kafaya patlatmak biraz çılgınca bir şey. Çarpışmayla ilişkilendirilen kütle çekim dalgaları ürünü gibi görünebilir, ancak bu, evrende hayal edebileceğiniz en şiddetli olaylardan biri” dedi.

Çalışmanın sonuçlarına göre bulgular, böylesine dehşet verici bir çarpışmanın sonrasına ilişkin ilk ayrıntılı bakış niteliğinde ve bir kara deliğin nasıl oluşacağını ve kozmosa kütle çekim dalgaları da göndereceğini gösteriyor.

Kara delik birleşmeleri, evrende, büyük kozmik çarpışmaların ürettiği enerjiyi taşıyan, algılanabilir çekim dalgaları üretecek kadar enerjik olan birkaç olaydan biridir. Bir havuzdaki dalgacıklar gibi, bu dalgalar uzay ve zamanı bozarak evrende akar.

Ancak suda yol alan dalgaların aksine, son derece küçüktürler ve uzayın üç boyutunu zaman fikriyle birleştiren akıl almaz bir kavram olan “uzay-zaman” boyunca yayılırlar.

Bu simülasyonda, ışık hızına yakın çarpışan iki kara delik görülüyor. Çalışma, böylesine dehşet verici bir çarpışmanın sonrasına ilişkin ilk ayrıntılı bakış niteliğinde. Bir kara deliğin nasıl oluşacağını ve kozmosa kütle çekim dalgaları göndereceğini gösteriyor. 

Araştırmanın bir diğer fizikçisi Emanuele Berti, “Bir kütle çekim dalgası içimden geçerse, beni biraz daha ince ve biraz daha uzun, sonra biraz daha kısa ve biraz daha şişman yapar. Fakat bunun yaptığı miktar, bir atom çekirdeğinin boyutundan yaklaşık yüz bin kat daha küçüktür” dedi.

Çalışmada fizikçiler, kara deliklerin birleşmesinden sonra yayılan dalgaları, birleşmenin ince ama önemli çekim etkilerini göz ardı eden denklemler kullanarak genel göreliliği basitleştirerek incelediler.

Kara deliklerin bu kadar aşırı hızlarda çarpışması neredeyse imkansız olsa da, böyle bir çarpışmayı canlandırmak, teorinin basitleştirilmiş versiyonunda bulunamayan çekim etkilerini tespit etmesi sırasında yeterince güçlü sinyaller üretti.

Black Hole Collision May Have Exploded With Light | NASA

Araştırmayı yöneten astrofizikçi Mark Ho-Yeuk Cheung, “Genel görelilik aynı zamanda, kütle çekim dalgalarının kendilerinin de daha fazla çekim dalgası üreteceği anlamına gelir” dedi.

Caltech’teki bağımsız bir araştırmacı grubu tarafından aynı simülasyonlar üzerine yapılan bir çalışmada da benzer sonuçlar bulundu. Cheung, “Bu biraz büyük bir mesele, çünkü kara delikleri gerçekten anlamak istiyorsak, komplikasyonları unutamayız. Einstein’ın teorisi bir canavar; denklemler gerçekten karmaşıktır” dedi.

Şaşırtıcı Keşif: Su Bizden Milyarlarca Yıl Önce Oluşmuş…

0
Şaşırtıcı Keşif: Su Bizden Milyarlarca Yıl Önce Oluşmuş…

Şaşırtıcı Bir Keşif, Güneş Sistemimizdeki Suyun Güneş’ten Milyarlarca Yıl Önce Oluşmuş Olabileceğini Ortaya Çıkardı

Gezegen Oluşumunda Suyun Tarihçesi

V883 Ori yıldızı kendisini çevreleyen diskindeki suyu gaza dönüştürmek için yeterince sıcaklığa sahip olan olağanüstü bir önyıldızdır. Bu gaz, suyun kökenini izlemek için radyo astronomlar tarafından incelenebilir. Son zamanlarda, ALMA gözlemleri kendi Güneş Sistemimizdeki suyun, Evrenin diğer bölümlerindeki önyıldızları çevreleyen disklerde bulunan suyla aynı kaynağa, yani yıldızlararası ortama sahip olabileceğini doğruladı.

ALMA, Gezegen Oluşumunda ‘Suyun Tarihi’nin Yıldızlararası Ortama Kadar İzini Sürüyor

Önyıldız V883 Ori’nin etrafında oluşan diskteki su gözlemleri, kendi Güneş Sistemimizdeki kuyruklu yıldızların ve küçük gezegenlerin oluşumu hakkında ipuçlarını ortaya çıkardı. Yakındaki bir önyıldızı inceleyen bilim insanları, yıldızın etrafındaki diskinde suyun varlığını tespit ettiler.

Atacama Büyük Milimetre/Milimetre-Altı Dizgesi (ALMA) ile yapılan yeni gözlemler, suyun bir öngezegen diskine, bileşiminde önemli bir değişiklik olmaksızın miras kaldığına dair ilk tespite işaret ediyor. Bu sonuçlar ayrıca Güneş Sistemimizdeki suyun Güneş’ten milyarlarca yıl önce oluştuğunu gösteriyor.

V883 Orionis Çevresindeki Gezegen Oluşturma Diskindeki Su

Bu sanatçının izlenimi, V883 Orionis yıldızının etrafındaki gezegen oluşturan diski gösteriyor. Diskin en dış kısmında su buz olarak donar ve bu nedenle kolayca tespit edilemez. Yıldızdan gelen bir enerji patlaması, iç diski suyun gaz olduğu bir sıcaklığa ısıtır ve gökbilimcilerin onu tespit etmesini sağlar. Ek görüntü, bu diskte incelenen iki tür su molekülünü göstermektedir: bir oksijen atomu ve iki hidrojen atomu içeren normal su ve bir hidrojen atomunun, hidrojenin ağır bir izotopu olan döteryum ile değiştirildiği daha ağır bir versiyonu.

V883 Orionis, Dünya’dan yaklaşık 1.305 ışık yılı uzaklıkta, Orion takımyıldızında bulunan bir önyıldızdır. Bu önyıldızın yeni gözlemleri, bilim insanlarının, benzer bileşime sahip olduklarını doğrulayarak yıldızlararası ortamdaki su ile Güneş Sistemimizdeki su arasında olası bir bağlantı bulmalarına yardımcı oldu.

Grubun lideri Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi’nden (NRAO) astronom John Tobin, “”Suyun Evrendeki yolunu bir iz olarak düşünebiliriz. Gezegenlerde ve kuyruklu yıldızlarda su olan uç noktaların neye benzediğini biliyoruz, ancak bu izi suyun kökenlerine kadar izlemek istedik.”

“Şimdiye kadar, Dünya’yı kuyruklu yıldızlara ve önyıldızları yıldızlararası ortama bağlayabiliyorduk, ancak önyıldızları kuyruklu yıldızlara bağlayamıyorduk. V883 Ori bunu değiştirdi ve o sistemdeki ve Güneş Sistemimizdeki su moleküllerinin benzer bir döteryum ve hidrojen oranına sahip olduğunu kanıtladı” dedi.

ALMA’yı kullanan gökbilimciler, gezegen oluşturan disk V883 Orionis’te gaz halindeki suyun kimyasal imzasını tespit ettiler. Bu, suyun oluşumu için bir zaman damgası görevi görür ve yolculuğunu izlememize olanak tanır. 

Önyıldızların etrafındaki yıldız ötesi disklerdeki suyu gözlemlemek zordur çünkü çoğu sistemde su buz şeklinde bulunur. Bilim insanları önyıldızları gözlemlediklerinde, radyo astronominin ayrıntılı olarak çözümleyebildiği, suyun ağırlıklı olarak buzdan gaza geçiş yaptığı yer olan su kar hattını veya buz hattını ararlar.

“Kar çizgisi yıldıza çok yakınsa, kolayca tespit edilebilecek kadar gazlı su yoktur ve tozlu disk, su emisyonunun büyük bir kısmını engelleyebilir. Ancak kar çizgisi yıldızdan daha uzaktaysa, tespit edilebilecek kadar yeterli gazlı su var ve V883 Ori’de durum bu,” diyen Tobin, bu projeyi mümkün kılan şeyin önyıldızın benzersiz durumu olduğunu da sözlerine ekledi.

V883 Ori’nin diski oldukça büyük ve içindeki suyun buzdan gaza dönüşmesine yetecek kadar sıcaktır. Bu durum, bu önyıldızı, radyo dalga boylarında bizimkine benzer güneş sistemlerinin büyümesini ve evrimini incelemek için ideal bir hedef haline getirir.

Çoğu zaman, önyıldızları çevreleyen yıldız-ötesi disklerdeki su, bazen yıldızdan uzun mesafelere uzanan buz şeklindedir. V883 Ori durumunda, kar çizgisi yıldızdan 80 AB uzağa ulaşır; animasyonda gösterildiği gibi bu, Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin 80 katıdır. 

V883 Ori’deki sıcaklık, diskindeki buzun büyük bir kısmının gaza dönüşmesine yetecek kadar yüksektir, bu da radyo gökbilimcilerin bu suyu ayrıntılı olarak incelemesini mümkün kılar. ALMA ile yapılan yeni gözlemler, V883 Ori’nin diskindeki suyun Güneş Sistemimizdeki nesneler üzerindeki su ile aynı temel bileşime sahip olduğunu ortaya çıkardı.

Buluş, Güneş Sistemimizdeki suyun yıldızlararası ortamda Güneş’ten milyarlarca yıl önce oluştuğunu gösteriyor. ALMA Program Sorumlusu Joe Pesce, “Bu gözlem, ALMA cihazının astronomların Dünya’daki yaşam için hayati derecede önemli olan bir şeyi incelemelerine yardımcı olma konusundaki üstün yeteneklerini vurguluyor: Suyu” dedi.

Pesce’e göre, “Galaksinin daha uzak bölgelerinde görülen, Dünya’da bizim için önemli olan temel süreçleri anlamak, aynı zamanda doğanın genel olarak nasıl çalıştığına ve Güneş Sistemimizin bildiklerimize dönüşmesi için gerçekleşmesi gereken süreçlere ilişkin bilgimize de fayda sağlar.”

“Güneş sisteminin oluşumu: önyıldız, öngezegen diski ve kuyruklu yıldızlar. Bu, Güneş Sistemimizdeki suyun Güneş, gezegenler ve kuyruklu yıldızlar oluşmadan çok önce oluştuğu anlamına geliyor. Yıldızlararası ortamda bol miktarda su buzu olduğunu zaten biliyorduk.”

Michigan Üniversitesi’nden astronom ve grubun diğer araştırmacısı Merel van’t ‘Hoff, “Sonuçlarımız, bu suyun oluşumu sırasında doğrudan Güneş Sistemine dahil olduğunu gösteriyor. Bu, diğer gezegen sistemlerinin de büyük miktarlarda su almış olması gerektiğini öne sürdüğü için heyecan verici” dedi.

V883 Orionis Çevresinde Gezegen Oluşturan Disk

Bilim insanları, Güneş Sistemimizdeki suyun kökenini ararken, Dünya’dan 1.305 ışık yılı uzaklıkta bulunan benzersiz bir önyıldız olan V883 Orionis’e odaklandılar. Diğer önyıldızlardan farklı olarak, V883 Ori’yi çevreleyen yıldızın çevresindeki disk, içindeki suyun buzdan gaza dönüşmesine yetecek kadar sıcaktır, bu da bilim insanlarının ALMA gibi radyo teleskopları kullanarak bileşimini incelemesini mümkün kılar. Önyıldızın radyo gözlemleri, suyu (turuncu), bir toz sürekliliğini (yeşil) ve moleküler gazı (mavi) olarak ortaya çıkardı.

Kuyruklu yıldızların ve küçük gezegenlerin gelişiminde suyun rolünü açıklığa kavuşturmak, kendi Güneş Sistemimizin nasıl geliştiğine dair bir anlayış oluşturmak için çok önemlidir. Güneş’in yoğun bir yıldız kümesinde oluştuğuna inanılmasına ve V883 Ori’nin yakınlarda yıldızlar olmadan nispeten izole olmasına rağmen, ikisinin kritik bir ortak noktası var: ikisi de dev moleküler bulutlarda oluşmuş.

Yıldızlararası ortamdaki su kütlesinin bulutlardaki minik toz taneciklerinin yüzeyinde buz olarak oluştuğu biliniyor. Bu bulutlar kendi kütle çekim güçleri altında çöküp genç yıldızları oluşturduklarında, su etraflarındaki disklerde son bulur. Sonunda, diskler gelişir ve buzlu toz taneleri pıhtılaşarak gezegenler ve kuyruklu yıldızlarla yeni bir güneş sistemi oluşturur.

Tobin, “Bulutlarda üretilen suyun neredeyse hiç değişmeden bu yolu izlediğini gösterdik. Dolayısıyla, V883 Ori diskindeki suya bakarak, aslında zamanda geriye dönüp kendi Güneş Sistemimizin çok daha gençken nasıl göründüğünü izliyoruz.”

“Şimdiye kadar, Güneş Sistemimizin gelişimindeki su zinciri kırılmıştı. V883 Ori, bu durumda kayıp halka ve artık kuyruklu yıldızlardan ve önyıldızlardan yıldızlararası ortama kadar uzanan su soyunda kırılmamış bir zincire sahibiz” dedi.

Göktaşı Ryugu’da Organik Moleküller Bulundu…

0
Göktaşı Ryugu’da Organik Moleküller Bulundu…
Göktaşı Ryugu’da Organik Moleküller Bulundu…

Asteroit Ryugu, yaşamın yapı taşları sayılan organik moleküller açısından zengin çıktı.

beyaz bir kapta karanlık kayalar

Asteroit Ryugu’dan toplanan bir malzeme örneği. 

 Ryugu asteroitinin, yaşamın yapı taşları olarak iş gören organik moleküller açısından zengin olduğu bulundu. Keşif, bilim insanlarının Hayabusa2 uzay aracı tarafından asteroitten toplanan bir örneğe ilk kez bakmasıyla ortaya çıktı.

Ryugu’dan gelen örnekler, canlılar tarafından kimyasal reaksiyonları düzenlemek, saç ve kas gibi yapıları oluşturmak için gerekli proteinlerin oluşumu sırasında kullanılan çeşitli amino asit türleri dahil olmak üzere birkaç “prebiyotik organik” içeriyor.

Bu moleküller, göktaşlarında gerçekleşebilen kimyasal reaksiyonlar gibi çeşitli canlı olmayan süreçlerle de oluşabilir. Bulgular, Dünya’daki yaşamın gelişimini başlatmak için gereken temel bileşenlerin emekleme döneminde uzaydan verilmiş olabileceği teorisine daha fazla güvenilirlik katıyor.

“Güneş’in ısısı ve ultraviyole ışınımın yanı sıra yüksek vakum koşulları altında kozmik ışınların neden olduğu sert ortama rağmen asteroit yüzeyinde prebiyotik moleküllerin varlığı, Ryugu’nun en üst yüzey taneciklerinin organik molekülleri koruma potansiyeline sahip olduğunu gösteriyor.

Araştırma grubunun lideri Kyushu Üniversitesi’nden Hiroshi Naraoka yaptığı açıklamada şunları söyledi. “Bu moleküller, çarpışmalar veya diğer nedenlerle asteroitin en üst katmanından fırlatıldıktan sonra potansiyel olarak gezegenler arasına toz parçacıkları şeklinde dağılarak güneş sistemi boyunca taşınabilir.”

Asteroid Ryugu: Hayabusa2 tarafından ziyaret edilen boşlukta dönen uzay kayası.

“Organik moleküller” terimi, hidrojen, oksijen, nitrojen, kükürt ve diğer atomlarla birleşmiş karbon elementini içeren ve Dünya üzerindeki tüm yaşam formlarının yapı taşları olan çok çeşitli bileşikleri tanımlar.

Bu bileşikler, canlıları içermeyen kimyasal reaksiyonlarla oluşturulabilir, yani göktaşları içindeki kimyasal süreçler yaşam için gerekli bileşenleri oluşturabilir. Dünya’da yaşamın ortaya çıkmasına neden olabilecek bu kimyasal süreçlerin araştırılması “prebiyotik kimya” olarak bilinir.

Ryugu’dan alınan örneklerde ayrıca alifatik aminler, karboksilik asitler, polisiklik aromatik hidrokarbonlar ve nitrojen içeren heterosiklik bileşikler gibi yaşam için başka bir hayati bileşen olan sıvı su varlığında oluşan organik prebiyotik moleküller de vardı.

Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden ve ekibin diğer bir araştırıcısı Jason Dworkin, “Şimdiye kadar, Ryugu’dan elde edilen amino asit sonuçları, uzayda en fazla suya maruz kalan karbon açısından zengin (karbonlu) belirli göktaşlarında görülenlerle çoğunlukla tutarlıdır” dedi.

Kyushu Üniversitesi’nden Hiroshi Naraoka tarafından gerçekleştirilen temiz bir oda içindeki temiz bir tezgahta Ryugu numuneleri incelenirken.

Ryugu örneklerinden şu ana kadar eksik olanlar, karbon açısından zengin diğer asteroitlerde keşfedilen şekerler, DNA ve RNA bileşenleridir. Ekip, bu bileşiklerin Ryugu’da da mevcut olabileceğinden şüpheleniyor, ancak bu araştırma için incelenen küçük numune kütlesi göz önüne alındığında tespit sınırlarının altında kalmakta.

Japonya Havacılık ve Uzay Araştırma Ajansı (JAXA) uzay aracı Hayabusa2’nin, Şubat 2019’da Dünya’dan yaklaşık 347 milyon km uzaklıkta bulunan Ryugu’dan topladığı örnekler Aralık 2020’de Dünya’ya ulaşmış ve 2021’de Japonya’da incelemelere başlanmıştı.

O numunenin küçük bir miktarı, (30 miligram) o yılın sonbaharında Goddard’daki uluslararası çözünebilir organik analiz ekibi tarafından analiz edildi. Bu yeni araştırma, uzun yıllar boyunca incelenecek olan örneğin ilk organik analizini temsil ediyor. Gelecekteki araştırmalar, Ryugu örneğinin 2020’de toplanan asteroit Bennu’dan alınan örneklerle karşılaştırılmasını içerecektir.

Parlıyorsa Neden Onlara Kara Delik Diyoruz?

0
Parlıyorsa Neden Onlara Kara Delik Diyoruz?

Gökbilimciler, kara deliklerin neden parıldadığını bulmak için beş binini inceledi.

Bir kara deliğin içini göremesek de, onu çevreleyen yoğun şekilde parlayan diskini görebiliriz. Şimdi, bu disklerin neden parıldadığı daha iyi anlaşılıyor.

Kara delikler, astronomların standartlarına göre bile tuhaf şeylerdir. Kütleleri o kadar büyüktür ki etraflarındaki uzayı o kadar büker ki hiçbir şey, ışığın kendisi bile ondan kaçamaz.

Ünlü karanlıklarına rağmen, bazı kara delikler oldukça görünür durumdadır. Galaktik boşlukların yuttuğu gaz ve yıldızlar, deliğe tek yönlü yolculuklarından önce parlayan bir disk tarafından emilir ve bu diskler tüm galaksilerden daha parlak bir şekilde ışıldarlar.

Daha da tuhafı, parlayan bu kara deliklerin disklerinin parlaklığı günden güne değişebilir ve kimse buna neyin yol açtığından tam olarak emin değildir. Bu parıldamanın neden meydana geldiğini anlamak amacıyla, beş yıl boyunca gökyüzündeki en hızlı büyüyen kara deliklerin 5 binden fazlası izlendi.

Black Hole Disks Are Like Cake: Watch This Cosmic Simulation to See Why  They're So Fluffy - CNET

Yığılma diski ile görülen temsili bir kara delik.

Sonuç: Kara delik disklerinin parıldama nedeni, sürtünme ve yoğun kütle çekim etkisi altındaki manyetik alanların yönlendirdiği bir tür hava burgaçları (türbülans) oluşmasından ötürü meydana gelmiş olabilir.

Devasa yıldız yiyiciler

Galaksilerin merkezlerine çöreklenmiş milyonlarca hatta milyarlarca Güneş kadar büyük olan türden süper kütleli kara delikler inceleniyor. Kendi galaksimiz Samanyolu’nun merkezinde, yaklaşık dört milyon Güneş kütlesiyle oturan bu devlerden biri olduğunu biliyoruz.

Çoğunlukla, galaksinin geri kalanını (Güneşimiz dahil) oluşturan 200 – 400 milyar kadar yıldız, Samanyolu’nun merkezindeki kara deliğin etrafında mutlu mesut bir şekilde yörüngede dönüyor.

Ancak, tüm galaksilerde işler o kadar huzurlu değildir. Galaksi çiftleri kütle çekim etkisi yoluyla birbirlerini çektiğinde, birçok yıldız galaksilerinin kara deliğine epeyce yaklaşabilir. Bu, yıldızlar için kötü sonun başlangıcıdır: Parçalanır ve yutulurlar.

Bunun, bir milyar Güneş ağırlığındaki kara deliklere sahip galaksilerde gerçekleşmiş olduğundan eminiz, çünkü başka nasıl bu kadar büyüyebileceklerini hayal edemeyiz. Hatta Samanyolu’nun geçmişinde de olmuş olabilir.

Kara delikler; ayrıca daha yavaş ve daha yumuşak bir şekilde, kırmızı devler olarak bilinen yaşlı, ölümlerine yakın yıldızlar tarafından püskürtülen gaz bulutlarını emerek beslenebilirler.

Beslenme zamanı

Yeni çalışmada evrendeki en hızlı büyüyen 5 bin kara deliğin beslenme süreci incelendi. Önceki çalışmalarda, en doyumsuz iştahı olan kara delikler zaten keşfedilmişti. Geçen sene, her saniyede bir Dünya kadar madde yiyen bir kara delik bulunmuş, 2018’deyse, her 48 saatte bir Güneş’in tamamını yiyen bir tane daha gözlenmişti.

Gerçek beslenme davranışları hakkında hala pek çok sorumuz var ama deliğe doğru giden malzemenin, tüm galaksileri gölgede bırakacak kadar parlak olabilen ışıltılı bir “yığılma diskine” dönüştüğünü biliyoruz. Gözle görülür şekilde beslenen bu tür kara deliklere kuasar deniyor.

Bu kara deliklerin çoğu çok çok uzaktalar yani diskin herhangi bir detayını görmemiz için çok uzaklar. Yakınlardakilerinse etraflarındaki yığılma disklerinin bazı görüntülerine sahibiz, ancak onlar yıldızlarla ziyafet çekmek yerine yalnızca bir miktar kozmik gaz solumaktalar.

Samanyolu’nun merkezinde yer alan kara delik Sagittarius A*’nın etrafındaki parlayan yığılma diski 2022’de görüntülendi.

Beş yıllık titreşen kara delikler

Bu çalışmada NASA’nın Hawaii’deki ATLAS teleskobundan alınan veriler kullanıldı. Teleskopun rutin görevi zaten, hava koşullarının izin verdiği ölçüde her gece tüm gökyüzünü taramak ve dış karanlıktan Dünya’ya yaklaşan asteroitleri izlemekti.

Böylece tüm gökyüzü taramaları, arka planın derinliklerinde aç karadeliklerin parıltısının gece kaydını da sağladı.. Araştırma ekibi, bu kara deliklerin her birinin, birikim diskinin köpüren ve kaynayan parlak girdabının neden olduğu parlaklıktaki günlük değişimleri gösteren beş yıllık bir film hazırladı.

Bu kara deliklerin göz kırpması birikim diskleri hakkında bize bir şeyler söyleyebilir.  1998 yılında astrofizikçilerden Steven Balbus ve John Hawley, manyetik alanların disklerde ‘türbülansa’ nasıl neden olabileceğini açıklayan bir “manyeto-dönme kararsızlıkları” teorisi önerdiler.

Uzayın kendisinin kırılma noktasına kadar büküldüğü, yoğun kütle çekim gücüyle manyetik alanlara gömülmüş ultra yoğun, kontrolden çıkmış bir ortamda “türbülansın” doğru kelime olup olmadığı belki de ayrı bir sorudur.

Videodaki animasyonda kara deliğin diskiyle birlikte hareketi görülüyor.

İstatistiksel yöntemler kullanarak 5 bin adet kara delki diskinden yayılan ışığın zaman içinde ne kadar titreştiği ölçüldü. Her birindeki titreme modeli biraz farklı görünüyordu. Ancak boyutlarına, parlaklığına ve rengine göre sıralandığında ilginç desenler görülmeye başlandı.

Her diskin yörünge hızı belirlendi. Saat diskin hızında çalışacak şekilde ayarlandığında, tüm titreme modelleri aynı görünmeye başladı. Bu evrensel davranış gerçekten de “manyeto-dönme dengesizlikleri” teorisine uygun düşüyordu.

Toplama diskleri arasındaki ince farkların, onlara farklı yönlerden bakıldığından kaynaklandığı düşünülüyor. Bir sonraki adım, bu ince farkları daha yakından incelemek ve bir kara deliğin yönünü ayırt etmek için ipuçları taşıyıp taşımadıklarını görmek. Sonunda, gelecekteki kara delik ölçümleri daha da doğru olacaktır.

Uzaydan 6 Şubat 2023 Depremi…

0
Uzaydan 6 Şubat 2023 Depremi…

Uydular, Türkiye’deki yıkıcı depremin sonuçlarını gösteriyor

Yer gözlem uyduları, 6 Şubat’ta meydana gelen bir dizi yıkıcı depremin Türkiye ve Suriye’de neden olduğu hasarı değerlendirmeye devam ediyor.

UNOSAT uydusundan alınan veriler devlet kurumlarıyla, Kızılhaç, Kızılay gibi yardım kuruluşlarıyla ve sivil toplum örgütleriyle paylaşılıyor. BM tarafından devreye alınan acil durum haritalaması sayesinde arama kurtarma operasyonlarının büyük ölçüde kolaylaşacağı düşünülüyor.

Maxar Uydusu, aşağıdaki fotoğraflarda görüldüğü gibi üç litosferik levhanın (Anadolu, Arap ve Afrika) çarpışması sonucu meydana gelen korkunç yüzey çatlaklarının yeni görüntülerini paylaştı.

6 Şubat 2023’te Türkiye’yi vuran yıkıcı depremlerden birinin neden olduğu yüzey yırtığı, Maxar Teknoloji firmasının Dünya gözlem uydularından elde ettiği görüntülerde görülüyor. 

Uzaydan alınan bu görüntülerden birinde, bir yüzey çatlağı Türkiye’nin Nurdağı kentinden geçiyor. Maxar uyduları, Türkoğlu kenti yakınlarında, çatlağın birkaç km öteden görülebildiği bir boşluk da fark etti. Bu, Richter ölçeğine göre 7,8 ve 7,5 büyüklüğündeki bir dizi deprem sonucunda salınan muazzam güçteki enerjinin bir sonucudur.

6 Şubat’ta Türkiye’de meydana gelen deprem, son birkaç on yılın en şiddetlisiydi.  Kurtarma operasyonları, özellikle yıllardır süren iç savaş nedeniyle yardım sağlamanın karmaşıklaştığı sınırın Suriye tarafında daha da yavaş devam ediyor.

İngiliz Deprem ve Volkan Gözleme Merkezi Başkanı Prof. Tim Wright, Avrupa Dünya gözlem uydularının aldığı görüntülerden, geçen hafta meydana gelen iki büyük sarsıntı sonucu oluşan iki çatlağın jeologların şimdiye kadar gördüğü en uzun tektonik çatlaklar arasında olduğunu söyledi.

Prof. Wright’a göre, “kırılmalar genellikle güçlü depremlerden sonra ortaya çıkar. Bununla birlikte, bu iki yarık alışılmadık derecede uzundur ve depremlerin saldığı muazzam miktardaki enerjinin bir kanıtıdır.

Deprem ne kadar büyükse, fay o kadar büyük ve o kadar çok yer değiştirir. Bu deprem fayı, kıtalarda kaydedilen en uzun faylardan biridir. Ayrıca, birkaç saat içinde bu kadar büyük iki depremin olması da çok sıra dışıdır.”

Resim

Resim

Üstteki fotoğraf: Doğu Anadolu, Türkiye depremi Mw 7.8 büyüklükteki yüzey kırığı. Altındaki fotoğraf: Kaikoura, Yeni Zelanda depremi Mw 7.8 büyüklükteki yüzey kırığı.

7.8 büyüklüğündeki ilk ve daha güçlü depremin oluşturduğu daha uzun çatlak, Akdeniz’in kuzeydoğu ucunun 300 km kuzeydoğusunda uzanıyordu. İki fayın en uzunu 300 km uzunluğunda olup, Akdeniz’in kenarından kuzeydoğuya doğru uzanır.

Çatlak, 6 Şubat’ta yerel saatle 04:17’de meydana gelen 7.8 büyüklüğündeki iki güçlü şokun ilki sonucunda oluştu. Uydu verilerine göre, 125 km uzunluğundaki ikinci çatlak, yaklaşık dokuz saat sonra meydana gelen ikinci 7,5 büyüklüğündeki deprem sırasında açıldı.

İkincisi, biraz daha zayıf bir şok tarafından oluşturulan 125 km uzunluğunda kısa bir çatlak, birinci çatlağın bulunduğu yere kısmen paralel olarak batıdan doğuya doğru uzanıyor. Görüntülerde çatlağın bazı yerlerinde zeminin 5-30 metre yanlara doğru ayrıldığı görülüyor.

Dünya Benzeri Yaşanabilir Bir Gezegen Bulundu…

0
Dünya Benzeri Yaşanabilir Bir Gezegen Bulundu…

Gökbilimciler, Güneş Sistemimizin ötesinde, Dünya’ya benzer bir kütleye sahip ve potansiyel olarak yaşanabilir bir gezegen keşfettiler. Dünya kütleli öte gezegen, Dünya’dan sadece 31 ışık yılı uzaklıkta, Kuğu takımyıldızında Wolf 1069 adlı kırmızı bir cüce yıldızın yörüngesinde dolanıyor.

Wolf 1069 b olarak bilinen gezegenin yaklaşık olarak Dünya ile aynı büyüklükte ve kabaca aynı kütleye sahip olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca, yıldızının yaşanabilir bölgesinde yörüngede dönen, Dünya-kütlesine en yakın olarak bilinen altıncı gezegendir.

Wolf 1069 b, tıpkı Ay’ımızın Dünya’ya gelgitte kilitlenmesi gibi, gelgitte yıldıza kilitlenmiş durumdadır. Bu, öte gezegenin aynı tarafının her zaman yıldızına baktığı anlamına gelir, bu nedenle gündüz tarafı ve gece tarafı aynı kalır.

Keşfin arkasındaki ekip, Wolf 1069 b’nin, ev sahibi yıldızın herhangi bir belirgin yıldız aktivitesi göstermemesinden ötürü yıldızdan gelen yoğun radyasyon olmayacağından atmosferinin çoğunu korumuş olabileceğine inanıyor.

Bu, biyo-belirteç arayışında onu birincil hedef haline getirebilir. Biyo-belirteç: Bir gezegenin atmosferinde biyolojik bir kökene sahip olabilecek kimyasal imzalara denir.

Dış gezegen Wolf 1069 b'nin Dünya benzeri bir atmosfere sahip olduğu varsayılarak simüle edilmiş bir yüzey sıcaklığı haritası. Harita, her zaman ev sahibi yıldıza bakan noktada ortalanır. Sıcaklıklar Kelvin cinsindendir. Gezegenin yüzeyinde kırmızı çizginin içinde sıvı su olması mümkün olacaktır. © Kossakowski ve diğerleri. (2023) / MPIA

Dış gezegen Wolf 1069 b’nin Dünya benzeri bir atmosfere sahip olduğu varsayılarak elde edilmiş bir yüzey sıcaklığı haritası. Sıcaklıklar Kelvin cinsindendir. Gezegenin yüzeyinde kırmızı çizginin içinde sıvı su olması mümkün görünüyor.

1990’larda öte gezegenler keşfedildiğinden beri, gökbilimciler şimdiye kadar 5 bin doğrulanmış öte gezegen buldu. Yine de bunların yalnızca yaklaşık % 1,5’i iki Dünya kütlesinin altında kütleye sahip ve yalnızca bir düzine kadarı sözde ‘yaşanabilir bölge’de (suyun gezegenin yüzeyinde bir sıvı olarak birikebileceği yıldızlarından doğru uzaklıkta) yıldızlarının yörüngesinde dönüyor.

Max Planck Astronomi Enstitüsü’nden gökbilimci Diana Kossakowski ve arkadaşları, İspanya’daki Calar Alto Gözlemevi’ni kullanarak düşük kütleli yıldızları araştırdı ve yörüngede dönen gezegenlerin izlerini aradı.

Kossakowski, “Wolf 1069’un verilerini analiz ettiğimizde, kabaca Dünya kütlesine sahip bir gezegen gibi görünen net, düşük genlikli bir sinyal keşfettik. Yıldızının yörüngesinde 15.6 günde, Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin on beşte birine eşdeğer bir mesafede dönüyordu” dedi.

Wolf 1069 b yıldızına çok yakın yörüngede dönüyor gibi gelebilir: belki de yaşanamayacak kadar yakındır. Ancak Wolf 1069, Güneşimizden çok daha az radyasyon yaymakta ve çok daha soğuk. Bu, yıldızın etrafındaki yaşanabilir bölgenin kendi Güneşimizin etrafındaki yaşanabilir bölgeden çok daha içeride olduğu anlamına gelir.

Araştırmanın sonucunda, Wolf 1069 b’nin Dünya benzeri bir atmosfere sahip olması durumunda sıcaklıkların 13°C’ye kadar çıkabileceği, bunun da gezegenin gündüz tarafında sıvı suyun birikebileceği anlamına geleceği tahmin ediliyor.

Ötegezegen saptamanın radyal hız yöntemi, etrafındaki yörüngedeki bir ötegezegenin yerçekimi nedeniyle bir yıldız sallanırken yıldız ışığının spektrumunda bir kayma arar. Kredi bilgileri: ESA

Öte gezegen saptamanın radyal hız yöntemi, bir yıldızın yörüngesindeki öte gezegen kütle çekimi nedeniyle yıldızı sallarken yıldızın ışığı spektrumunda bir kayma yapar. 

Keşif, düşük kütleli yıldızların yörüngesinde dönen öte gezegenleri aramak için radyal hız adı verilen bir teknik kullanılarak yapıldı (Yıldızdan gelen ışık, yıldızı kütle çekimsel olarak rahatsız eden yörüngesindeki bir gezegenin varlığına işaret edebilecek varyasyonları aramak için analiz edilir).

Bu teknik sadece bir gezegenin ilk etapta keşfedilmesini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda kütle çekimi ölçümleri de gezegenin kütlesini belirlemek için kullanılır.  Görünüşe göre Wolf 1069 b, gezegende meydana gelen biyolojik süreçleri gösterebilecek potansiyel biyo-imzalarla ilgili daha ileri çalışmalar için birincil adaydır.

Kossakowski, “Bunun için muhtemelen bir on yıl daha beklememiz gerekecek. Aygıtlarımızı geliştirmemiz çok önemli olsa da, potansiyel olarak yaşanabilir en yakın dünyaların çoğunun yalnızca radyal hız yöntemiyle tespit edildiğini göz önünde bulundurmalıyız” dedi.

Yapay Zeka İle Evrende Yaşam Araştırmaları…

0
Yapay Zeka İle Evrende Yaşam Araştırmaları…

Yapay Zeka (YZ), uzayda akıllı yaşamı aramada yardımcı olunca 8 garip yeni sinyal bulundu

radyo teleskopları

Yaklaşık 540 milyon yıl önce, Dünya gezegeninin çamurlu okyanus tabanlarından birdenbire çeşitli yaşam formları ortaya çıkmaya başladı. Bu dönem Kambriyen Patlaması olarak bilinir ve bu çamurlu suda yaşayan yaratıklar bizim eski atalarımızdır.

Dünyadaki tüm karmaşık yaşam, bu sualtı canlılarından evrimleşmiştir. Bilim insanları, tek gerekenin, okyanusun oksijen seviyelerinde belirli bir eşiğin üzerinde çok hafif bir artış olduğuna inanıyor.

Şimdi YZ için bir Kambriyen Patlamasının belki de ortasındayız. Son birkaç yılda, MidjourneyDALL-E 2 ve ChatGPT gibi inanılmaz derecede yetenekli YZ programlarının patlaması, makine öğreniminde kaydettiğimiz hızlı ilerlemeyi gözler önüne seriyor.

YZ artık bilimin neredeyse tüm alanlarında araştırmacılara rutin sınıflandırma görevlerinde yardımcı olmak için kullanılmakta. Aynı zamanda radyo astronomlardan oluşan ekiplerin dünya dışı yaşam arayışını genişletmesine yardımcı ve şu ana kadar elde edilen sonuçlar umut verici.

YZ ile uzaylı sinyalleri keşfetme

Dünya’nın ötesinde akıllı yaşam olduğuna dair kanıt arayan bilim insanları, sinyal algılama görevlerinde klasik algoritmaları geride bırakan yeni bir YZ sistemi oluşturdu. Yeni YZ, doğal astrofiziksel süreçler tarafından üretilemeyen sinyalleri radyo teleskoplardan gelen verilerde aramak üzere geliştirildi.

Artificial Intelligence in Radio Frequencies | IEEE Signal Processing Society

Yeni YZ daha önce çalışılan bir veri kümesiyle beslendiğinde, klasik algoritmanın kaçırdığı sekiz ilgili sinyal keşfetti. Açık söylemek gerekirse, bu sinyaller muhtemelen dünya dışı zekadan gelmedi ve daha çok nadir görülen radyo paraziti vakalarıydı.

O kadar zeki değil

YZ algoritmaları “anlamaz” veya “düşünmez” ama parazit tanımada çok başarılılar ve sınıflandırma gibi görevler için ise son derece yararlı olduklarını kanıtladılar. Ancak problem çözme yetenekleri yok. Sadece yapmak için eğitildikleri belirli görevleri yerine getirirler.

Bu nedenle, bir YZ’nın dünya dışı zekayı tespit etmesi fikri, kulağa heyecan verici bir bilim kurgu romanı konusu gibi gelse de, her iki terim de kusurludur: YZ programları akıllı değildir ve dünya dışı zeka aramaları, zekanın doğrudan kanıtını bulamaz.

Bunun yerine, radyo astronomlar radyo “tekno imzaları” ararlar. Bu varsayılan sinyaller, teknolojinin varlığını ve dolaylı olarak, teknolojiyi iletişim için kullanma yeteneğine sahip dünya dışı bir toplumun varlığını gösterecektir.

Araştırmada, potansiyel sinyalleri bir radyo paraziti veya gerçek bir tekno-imza adayı olarak sınıflandırmak için YZ yöntemlerini kullanan yeni bir algoritma oluşturuldu ve algoritmanın umulandan daha iyi bir performans sergilediği ortaya çıktı.

Yeni YZ algoritması ne yapar?

Teknolojik imza aramaları, kozmik samanlıkta iğne aramaya benzetilir. Radyo teleskoplar büyük miktarda veri üretir ve içlerinde telefonlar, WiFi’ler ve uydular gibi kaynaklardan gelen büyük miktarda parazit vardır.

Sinyal arama algoritmalarının gerçek teknolojik işaretleri “yanlış pozitiflerden” ayırabilmesi ve bunu hızlı bir şekilde yapabilmesi gerekir. Toronto Üniversitesi’nden Peter Ma tarafından tasarlanan yeni YZ sınıflandırıcı bu gereksinimleri karşılayacak şekilde geliştirilmiş.

Wireless Communication Data Sets for Machine Learning - Salzburg Research Forschungsgesellschaft

Yeni algoritma, Green Bank Teleskobunun 150 terabayttan fazla verisiyle (480 gözlem saati) beslendi. Daha sonra manuel olarak incelenmesi gereken 20 bin 515 ilgili sinyal belirlendi. Bunlardan sekizi, tekno-imza özelliklerine sahipti ve herhangi bir radyo parazitiyle ilişkilendirilemezdi.

Sekiz sinyal, yeni tespit yok

Bu sinyalleri test etmek, doğrulamak ve ilgili sekiz sinyali yeniden gözlemek için teleskopa geri dönüldüğünde ne yazık ki, takip gözlemlerinin hiçbiri yeniden tespit edilemedi. Daha önce de benzer durumlar bulunmuştu.

2020’de zararlı radyo paraziti olduğu ortaya çıkan bir sinyal tespit edilmişti. Bu sekiz yeni aday izlenecek olsa da, en olası açıklama, bunların uzaylı değil, radyo parazitlerinin olağandışı tezahürleri olduğu.

Ne yazık ki, radyo paraziti sorunu hiçbir zaman giderilemiyor. Ancak yeni teknolojiler ortaya çıktıkça bu sorunla başa çıkmak için daha donanımlı olmak gerekecek.

Aramayı daraltmak

Araştırma ekibi daha sonra Güney Afrika’daki MeerKAT teleskopuna güçlü bir sinyal işlemcisi yerleştirdi. MeerKAT, 64 çanağı tek bir teleskop gibi hareket edecek şekilde birleştirmek için interferometri adı verilen bir teknik kullanır.

Bu teknik, radyo parazitlerden kaynaklanan yanlış pozitifleri büyük ölçüde azaltacak olan bir sinyalin gökyüzünde nereden geldiğini daha iyi belirler.

Why astronomers rejected the technosignature from Proxima Centauri | Astronomy.com

Gökbilimciler parazit olarak açıklanamayacak bir tekno-imza tespit etmeyi başarırsa, bu, Galaksi içindeki teknolojinin tek yaratıcısının insanlar olmadığını kuvvetle akla getirecektir. Bu, tüm zamanların en anlamlı ve derin keşiflerden biri olacaktır.

Hiçbir şey tespit edilemezse bu, etraftaki tek teknolojik yetenekli “zeki” tür olduğumuz anlamına gelmez. Tespit edilememe durumu doğru tipte sinyalleri aramadığımız veya teleskoplarımızın henüz öte gezegenlerden gelen zayıf yayınları tespit edecek kadar hassas olmadığı anlamına da gelebilir.

Kambriyen Patlaması keşifleri yapmadan önce bir hassasiyet eşiğini geçmemiz gerekebilir. Alternatif olarak, eğer gerçekten yalnızsak, dünyadaki yaşamın eşsiz güzelliği ve kırılganlığı üzerinde düşünmeliyiz.