Bilincin Sadece Bize Ait Olamayacağı Nedenleri

Bir kum tanesi büyüklüğündeki gökyüzü diliminde James Webb Uzay Teleskobu (JWST) tarafından alınan binlerce galaksi görüntüsü. Bu ölçekte, bilincin yalnızca dünyevi biyolojiye ait olduğu fikri kibir gibi görünür.
Bilim kurgu gibi gelen ama ciddi filozoflar tarafından büyük bir ciddiyetle sorulan bir soru şudur: Bilinç, et ve kana ihtiyaç duyar mı?
Cevabın neredeyse kesinlikle hayır olduğunu iddia eden yeni bir çalışma yapıldı. Bu, Kaliforniya Üniversitesi’nde, seçkin bir felsefe profesörü olan Eric Schwitzgebel’in vardığı bir sonuç.
Lizbon Üniversitesi’nden Jeremy Pober ile birlikte yaptıkları yeni çalışmada ikili, bilincin bizden tamamen farklı maddelerden oluşan yaşam formlarında ortaya çıkabileceğini savunuyor.
Örneğin son dönemde gösterime giren “Kurtuluş Projesi” filmindeki kaya derili, kristal beyinli uzaylı. İşte onların kastettiği şeye epeyce yakın bir fikir.
Voyager 1 uzay aracının 5,9 milyar km uzaklıktan Dünya’ya bakışı: Güneş ışınları arasında soluk mavi bir nokta. Filozoflar, evrenin merkezinde değilsek, bilincin yalnızca bize ait olduğunu neden varsayıyoruz diye soruyorlar.
İki filozof, bilinci tanımlamaya çalışmadıkları ve egzotik uzaylı zihinlerinin kesinlikle var olduğunu iddia etmedikleri için sınırları aşmamaya özen gösteriyorlar.
Bunun yerine, bilincin gerçek ve tanınabilir olduğu daha basit bir önermeden yola çıkarak daha dar çerçeveli bir soru soruyorlar: Bilinç, Dünya’da evrimleşmiş olan belirli biyolojiyle mi bağlantılı olmalıdır?
Argümanları, “alt tabaka esnekliği” adı verilen bir fikre dayanıyor. Bir özellik, farklı malzemeler kullanılarak elde edilebiliyorsa, alt tabaka esnekliğine sahiptir.
Önermeleri: “Bir bardak, ister cam ister plastik olsun, suyu tutar. Müzik, ister plastik malzemeye basılmış ister diske yazılmış olsun, çalınır. Bilinç de aynı şekilde, birden fazla fiziksel makine türünde gerçekleştirilebilecek bir olgudur.”
O halde ilginç gelse de bunu, yaklaşık bir trilyon galaksiyi barındıran ve her yerde gezegenlerin olduğuna inanılan gözlemlenebilir evrenin büyüklüğüne uygulamak gerekmez mi?
Araştırmacılar, muhafazakar bir tahminle, evrenin tarihinde en az 1.000 kadar davranışsal olarak gelişmiş medeniyetin var olduğunu tahmin ediyorlar.
Eğer yaşam, bu kadar çok fırsatta, son derece farklı kimyasal koşullar altında tutunabiliyorsa, her başarılı soyun tam olarak aynı biyokimyasal formüle yerleşmesi çok garip olurdu.
Ahtapot: Dünya üzerinde evrimleşmiş, uzaylılara özgü bir zekâ. Doğa burada bile birden fazla amaca hizmet eden zihinler yaratabiliyor.
İşte burada Kopernik devreye sokuluyor. Her büyük astronomik keşif, insanlığı olayların merkezinden biraz daha uzaklaştırmış. Schwitzgebel ve Pober, bu alçakgönüllülük dersini zihnin kendisine de uygulayarak “Kopernik’in bilinç ilkesi” ifadesini ortaya atıyorlar.
Bilincin yalnızca bizim gibi canlılara ait olduğunu varsaymanın, bir tür dünya merkezciliği, yani dünyadaki yaşamın benzersiz bir şekilde özel olduğu yönünde haksız bir kibir olduğunu savunuyorlar.
Ve kaçınılmaz olarak, tartışma yapay zekâya geri dönüyor. İkisi burada fikir ayrılığı yaşıyor. Pober, “bazı alt tabakalardaki esnekliğin her alt tabakanın uygun olduğu anlamına gelmediği konusunda uyarıyor, bu nedenle günümüz silikonu bu kriteri karşılamayabilir” diyor.
Schwitzgebel daha açık bir yaklaşım sergiliyor ve “insan biyolojisi gereksinimini bir kenara bıraktığınızda, silikonu sırf silikon olduğu için dışlamanın savunulmasının daha zor hale geldiğini belirtmek gerekir” diyor.
Bir noktada hemfikirler. Asıl soru, bir makinenin insan beynini kopyalayıp kopyalayamayacağı değil, hangi tür sistemlerin sürece uyarlanabilip yaşama ne şekilde geçeceği konusudur.






