Ana Sayfa Blog Sayfa 37

Dokuzuncu Gezegen (Planet X) Üzerine…

0
Dokuzuncu Gezegen (Planet X) Üzerine…

Gökbilimciler, Dokuzuncu Gezegeni nerede bulacaklarını bildiklerini düşünüyorlar

Yeni bir çalışma, Dokuzuncu Gezegenin gerçek ve muhtemelen Dünya’ya önceden düşünülenden daha yakın olduğu ihtimalini artırıyor.

Bu sanatçının illüstrasyonunda gösterilen HD 106906 b adlı 11 Jüpiter kütleli ötegezegen, 336 ışıkyılı uzaklıktaki bir çift yıldızın etrafında beklenmedik bir yörüngede dönüyor. Eve çok daha yakın olabilecek bir şeye dair ipuçları veriyor olabilir: Güneş sistemimizin "Dokuz Gezegen" olarak adlandırılan uzak varsayımsal bir üyesi. Bu, gökbilimcilerin, ev sahibi yıldızlarından ve görünür enkaz diskinden çok uzakta yörüngede dönen Jüpiter benzeri devasa bir gezegenin hareketini ilk kez ölçebilmeleridir. (NASA/M. Kornmesser/ESA/Hubble)

Bu sanatçının illüstrasyonunda gösterilen HD 106906 b adlı 11 Jüpiter kütleli öte gezegen, 336 ışık yılı uzaklıktaki bir çift yıldızın etrafında beklenmedik bir yörüngede dönüyor. Dolayısıyla, yıldızına çok daha yakın olabileceğiyle ilgili ipuçları veriyor: Güneş sistemimizin “9. Gezegen” olarak adlandırılan varsayımsal uzak üyesi de böyle bir konumda olabilir. Bu düşünce, gökbilimcilerin, ev sahibi yıldızlarından ve görünür enkaz diskinden çok uzakta bir yörüngede dönen Jüpiter benzeri devasa bir gezegenin hareketini ilk kez ölçebilmelerinden kaynaklanmaktadır.

Bizim güneş sistemimiz sekiz gezegene mi yoksa dokuz gezegene mi ev sahipliği yapıyor? Cevabı kime sorduğunuza bağlıdır. Plüton gezegen olarak sayılmadığından beri, bir grup bilim insanı hala dışarıda bir yerlerde dokuzuncu bir gezegen olduğuna inanır. Bunun kanıtı güneş sistemimizde bol miktarda bulunur: Plüton yakınlarındaki bir grup uzak nesnenin tuhaf yörüngeleri, onları büyük bir şeyin rahatsız ettiğini ima etmektedir.

Buradaki zorluk, hiç kimsenin 9. Gezegen’i doğrudan gözlemleyememiş olmasında yatmaktadır. Bu tamamen şaşırtıcı değildir: Güneşimizden muhtemel uzaklığı göz önüne alındığında, olası bölge inanılmaz derecede ışıksız ve loş olmalıdır. Ancak karanlık madde ve karanlık enerjide olduğu gibi, kişinin bir şeyi gözlemleyememesi, onun var olmadığı anlamına gelmez.

Şimdi, yeni bir çalışmayla eski gözlemler yeniden inceleniyor ve yenileri hesaplanıyor, bu da Gezegen Dokuzun güneş sistemimizin buzlu, uzak bir bölümünde gerçek bir gezegen olma olasılığının daha yüksek olduğunu ortaya çıkarıyor. Ancak önceden düşünülenden daha yakın bir yerde. Bu yeni yayınlanan çalışmada, Dokuzuncu Gezegen’in istatistiksel bir tesadüf olma ihtimalinin yalnızca yüzde 0,4 olduğu gösteriliyor.

Bu yeni hesaplama, hem daha yeni gözlemlere hem de ilk etapta Gezegen Dokuzun olduğunu öne süren eski kanıtlara dayanmaktadır. Bu hesaplamaya ek olarak, yeni çalışma gökbilimcilere yörüngesinin bir haritasını ve gökyüzünde onu arayabilecekleri en iyi yerlerden bazılarını kazandırıyor.

Lighting a path to Planet Nine | YaleNews

Yörüngesinin, dış güneş sistemindeki diğer nesnelerin sahip oldukları yörüngelerine bakılarak, görünüşte başka bir büyük nesne tarafından bozulduğu düşünülüyor. Yeni önerilen yörünge, varsayımsal gezegenin güneşe daha önce inanıldığından daha yakın olduğunu ve bu da gökbilimcilerin tespitini kolaylaştırabileceği yönünde.
Öngörülen kütle de revize edildi: Yeni gözlemlere dayanarak, 9. Gezegen’in 20 katı büyüklüğünde değil, Dünya’nın kütlesinin sadece altı katı kadar olduğu tahmin ediliyor. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü gezegen bilimci Prof. Michael Brown’a göre, “Daha yakın olması nedeniyle, biraz daha az kütleli olsa bile, başlangıçta beklediğimizden biraz daha parlak. Bunun onu çok daha hızlı bulmamıza yardımcı olacağı için heyecanlıyım” diyor.

Brown, 9. Gezegenin “bir veya iki yıl içinde bulunacağını” tahmin ediyor. Ancak Brown, “Bu açıklamayı son beş yıldır her yıl hep yaptım. Yine de aşırı iyimserim” diye ekliyor. Bu arada, bir yazısında Brown, kendisinin ve meslektaşlarının Gezegen Dokuz fikrini ilk önermesinden bu yana birçok faktörün değiştiğini açıklıyor.

İlk olarak Brown, Dokuzuncu Gezegenin etrafındaki nesneleri nasıl etkileyebileceğine dair daha iyi bir anlayışa sahip olduklarını savunuyor. İkinci olarak, bilim insanlarının son birkaç yılda yapılan gözlemleri daha iyi anladıklarını söylüyor.

Dosya:Planet Nine Orbit.svg - Vikipedi

9. Gezegenin yörüngesi

Üçüncüsü ise, çeşitli sayısal simülasyonlar sayesinde Brown ve ekibi “Dokuzuncu Gezegenin parametrelerindeki değişikliklerin dış güneş sistemini nasıl değiştirdiğini anlıyorlar. Ve son olarak, yeni matematiksel model sayesinde, bilim insanları “artık tüm 9. Gezegen parametrelerinin olasılık dağılımlarına sahipler.”

Bu yeni çalışmanın astronomi çevrelerinde biraz tartışma yaratacağı kesin. Çünkü daha önceleri, büyük bir nesnenin varlığına sabitlenmiş uzak Neptün-ötesi cisimlerin yörüngelerini neyin karıştırdığına dair spekülasyonlar yapılıyordu (böyle bir nesnenin mutlaka bir gezegen olması gerekmemesine rağmen).

2019’da yapılan bir çalışmada, 9. Gezegen için çok farklı bir teori önerilmişti. Sonrasında gökbilimciler arasında şöyle bir tartışma başladı: Ya 9. Gezegen bir gezegen değil de Büyük Patlamadan kısa bir süre sonra, Evrenin erken dönemlerindeki yoğunluk dalgalanmaları sırasında olduğu gibi meydana gelen  ilkel bir kara delikse.

Böyle yeni bir fikir, güçlü teleskopların bile bu uzak teorik gezegenden neden bir titreşim bile tespit edemediğini açıklayabilirdi. Aynı şekilde kara delikler de görünür ışık yaymazlar; daha ziyade, olay ufkunu geçen tüm fotonları emerken, ara sıra (teorize edilmiş ancak hiçbir zaman doğrudan gözlemlenmemiş) Hawking radyasyonu şeklinde enerji yayarlar.

Ancak Brown, şu anda Şili dağının tepesinde yapım aşamasında olan Vera Rubin Gözlemevi’nin, 2023’te gökbilimcilerin kullanımına sunulduğunda 9. Gezegeni keşfedebileceğinden umutlu.

Does Planet X Actually Exist? - YouTube

Kimi Gökbilimciler, 9. Gezegenin kısmen Kuiper Kuşağı’ndaki bir avuç nesnenin uzayda aynı yönelimde kümelenmiş gibi görünmesi nedeniyle var olduğuna inanıyor. Bu rastgele de olabilir, ancak bu nesnelerin yörüngelerinden gözlemlenen modele göre,  büyük bir nesnenin yakalanması zor. Dolayısıyla Gezegen Dokuzun çekim kuvvetinin sonucu olma olasılığını daha da artırıyor.

Bununla birlikte, eleştirmenler sık ​​sık “gözlem yanlılığının” 9. Gezegenin ardındaki gerçek olabileceğini söylüyorlar yani “yoktur” demeye getiriyorlar. Brown’ın bir yazısında, “önyargı gerçektir” diye itiraf ediyor ama aynı zamanda “Size bunun gördüğümüz kümelenmeye neden olmadığını göstermek için buradayım” diye de belirtiyor.

Brown’a göre: “Çok fazla önyargı var ve gözlemler genellikle  önyargı çizgisinde yanlış çıkabiliyor. Ancak önyargı açıkça yörüngelerin eğik olduğunu ve özellikle bir yöne eğik olduğu gerçeğini açıklayamaz.”

Keşfedilirse, güneş sistemimizde 1846’da Neptün’den bu yana teorik olarak bulunan ilk gezegen olacak. Gökbilimciler Uranüs’ün bilinmeyen bir cisim tarafından yörüngeden hafifçe çekildiğini fark ettikten sonra matematik kullanarak Neptün’ü keşfetmiş ardından gözlemlemişlerdi. Böylece önceden bilinmeyen bu gezegenin ne kadar kütleye sahip olduğunu ve onu görmek için nereye bakılacağını tespit etmişlerdi.

Jüpiter’e Uzay Aracı Girerse…

0
Jüpiter’e Uzay Aracı Girerse…

Bir uzay gemisi Jüpiter gibi bir gaz devinin içinden geçebilir mi?

Jüpiter'in büyük kırmızı noktası üzerinde bir sanatçının Juno uzay aracı izlenimi.

Bir sanatçının Juno uzay aracının Jüpiter’in büyük kırmızı lekesi üzerindeki izlenimi. 

NASA, uzay araçlarıyla daha önceleri gaz devlerine dalış yapmıştı. Bunlardan ikisi, Galileo ve Cassini’dir. Sırasıyla Jüpiter ve Satürn atmosferlerine girerek görevlerini başarıyla sonlandırmışlardı. Ancak Galileo uzay aracı bir yolcusuyla birlikte gelmişti. Bu yolcu, gaz devinin atmosferine düşmek üzere tasarlanmış bir sondaydı.

NASA, Jüpiter’in atmosferinde 150 km’ye ulaştığından yaklaşık bir saat sonra Galileo sondasıyla temasını kaybetmişti. Bilim insanları, Jüpiter’in yüksek basıncı ve sıcaklığı tarafından yok edilmeden önce sondanın ne kadar derine indiğinden emin değillerdi. Peki şimdilerde ya da ilerde bir gün Jüpiter veya Satürn gibi bir gaz devinin derinliklerine bir uzay aracı gönderebilir miyiz?

Bu devasa gezegenlerin çarpacak katı bir yüzeyi olmayabileceği düşünüldüğünde, bir uzay aracı bu gaz devlerinin içinden geçebilir mi? Leicester Üniversitesi’nde gezegen bilimi doçenti olan Leigh Fletcher’a göre, kısaca cevap “hayır” dır. Bir uzay aracı, bir gaz devinin içinden geçeceği bir yolculuktan sağ çıkamaz.

Galileo Mission - Artist's Concept | NASA

Fletcher’e göre, bir gaz devinin içinden uçmaya çalışmakla ilgili sorun, “içeriye nüfuz ettiğinizde, yoğunluk, basınç ve sıcaklığın çok yüksek seviyelere çıkmasıyla ilgilidir. Jüpiter’in merkezine yakın bir yerde, normalde gaz halindeki hidrojen sıvı bir metal haline gelir ve bu bölgeyi ‘güneşin yüzeyi kadar egzotik’ hale getirir.”

Deniz seviyesinde yaklaşık 1 (Bir) bar basınç yaşarsınız. Jüpiter’in merkezine yakın bölgedeki basınç hakkında bir fikir vermek için, Dünyamız okyanuslarındaki en derin yer olan Mariana Çukurunu düşünün. Yaklaşık 11 km derinlikte, basınçlar 1.000  barın biraz üzerine ulaşır ve bu da metre kare başına 703 kilo gr gibi hissettirir.

Fletcher, Jüpiter’in merkezine yakın yerlerde basınçların mega barlara yani bir milyon bara sıçradığını söylüyor. Bu muazzam basınçlara ek olarak, sıcaklıklar da on binlerce santigrat dereceye yükselir. Fletcher, bu noktada, herhangi bir uzay aracının sadece ezilmeyeceğini veya erimeyeceğini tümüyle onu oluşturan atomlarına ayrışarak parçalanacağını söylüyor.

ESA - Space for Kids - Cassini-Huygens

Sonuçta bir uzay aracının Jüpiter’in merkezine yaptığı yolculukta karşılaşabilecekleriyle ilgili olarak Fletcher, öncelikle, gaz devi sondasının ideal ölçülerde aerodinamiğini iyileştirmek ve mümkün olduğunca aşağılara düşmesine izin vermek için bir mermi gibi şekillendirilmesi gerektiğini söylüyor.

Uzay aracı Jüpiter’e doğru alçalmaya başladığında, ince amonyak bulutlarıyla karşılaşacak ve Dünya atmosferinde meydana gelen ışık saçılımı gibi aynı bir olay nedeniyle potansiyel olarak önce mavi bir mavi gökyüzünden geçecektir.

Fletcher, uzay aracının amonyum hidrosülfitin “topak, kızıl kahverengi” bulutlarından geçtikten sonra,  yaklaşık 80 km derinliğe ulaşacağını, muhtemelen büyük şimşek fırtınalarıyla aydınlanarak “yükselen” Kümülonimbus bulutlarının olduğu bir alana ulaşacağını söylüyor.

NASA Juno Mission Prepares for December 11 Jupiter Flyby - GreenArea.me

Fletcher’e göre, bundan çok daha derinde, 7.000 ila 14.000 km arasında, uzay aracının o kadar yüksek sıcaklıktaki bir atmosferle karşılaşacağını ve bu atmosferin aracı parlayacağını öne sürüyor. İşte sıcaklıkların on binlerce santigrat dereceye yükseldiği ve basıncın mega barlara ulaştığı ve uzay aracının parçalanmaya başladığı yer burasıdır.

Jüpiter’in içinin hala gizemli olan bu bölgesinde, hidrojen ve helyum sıvı halinde bulunur. 2011 yılında başlatılan Juno misyonunda bilim insanları, Jüpiter’in katı bir çekirdeğe sahip olmadığını, bunun yerine azot, karbon ve hatta demir dahil olmak üzere dağınık bir çekirdek malzemesine sahip olduğunu anladılar. Bu “bulanık, karışık” çekirdeğe geldiğinizde, Fletcher, “artık siz siz değilsinizdir” diyor.

Evet, Galileo, onun sondası, Cassini ve yapılması varsayılan kurşun şeklindeki uzay aracımız, kendi gaz devlerine daldıklarında kendilerini oluşturan atomlara ayrılırlar, ancak bu atomlar sonsuza dek bu dev gezegenlerin bir parçası olacaklar ve dev bir gezegende gerçekten kaybolacaklardır.

Gökbilimciler Gizemli Bir Herbig-Haro Cismi Gözledi…

0
Gökbilimciler Gizemli Bir Herbig-Haro Cismi Gözledi…

Hubble Esrarengiz Herbig-Haro Nesnesini Gözlemliyor

Hubble Uzay Teleskobunu kullanan gökbilimciler, en iyi bilinen Herbig-Haro nesnelerinden biri olan HH 111’i görüntülediler.

Bu Hubble görüntüsü, HH 111 etiketli bir Herbig-Haro nesnesini göstermektedir. Görüntü kredisi: NASA / ESA / Hubble / B. Nisini.

Bu Hubble görüntüsü, HH 111 etiketli bir Herbig-Haro nesnesini göstermektedir.

HH 111 katalog isimli gökcismi, Avcı Takımyıldızı yönünde yaklaşık 1.360 ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. Nesne, L1617 adlı bir kuyruklu yıldızın moleküler bulutunun derinliklerinde gömülü bir vaziyette bulunmaktadır.

HH 111’in merkezinde, 1.200 AB (1 Astronomik Birim, AB = 150 milyon km) olarak öngörülen bir ayrımda VLA 1 ve VLA 2 olmak üzere iki kaynak vardır ve birinci kaynak anlaşıldığı üzere öne çıkan bir gaz akışını, yani bir jeti kullanmaktadır.

Hubble gökbilimcilerine göre, “Herbig-Haro nesneleri çok özel koşullar altında oluşur. Yeni oluşan yıldızlar genellikle çok aktiftir ve bazı durumlarda hızla hareket eden iyonize gazın çok dar jetlerini dışarı atarlar – bu jet akımları o kadar sıcaktır ki molekülleri ve atomları elektronlarını kaybederek gazı oldukça yüklü hale getirir.”

Herbig-Haro cisimleri üzerine çalışan araştırmacılar “İyonize gaz akışları daha sonra yeni oluşan yıldızları çevreleyen gaz ve toz bulutlarıyla saniyede yüzlerce kilometre hızla çarpışır. HH111 gibi Herbig-Haro nesnelerini yaratan bu enerjik çarpışmalardır” diyorlar.

Embedded Outflows from Herbig-Haro 46/47

HH 111’in yeni görüntüsü, Hubble Uzay Teleskopunun Geniş Alan Kamerası 3 (WFC3) ile spektrumun kızılötesi bölgesinde alınan ayrı pozlardan üretilmiştir. Çeşitli dalga boylarını örneklemek için dört filtre kullanılmıştır. Elde edilen renk, tek bir filtreyle ilişkili her monokromatik görüntüye farklı tonlar atanmasından kaynaklanmaktadır.

Gökbilimcilerin söylediğine göre, “WFC3, optik ve kızılötesi dalga boylarında görüntüler almaktadır; bu, insan gözünün optik ışığa duyarlı olduğu aralığa benzer bir dalga boyu aralığındaki nesneleri ve insan gözü tarafından algılanamayacak kadar uzun bir dalga boyu aralığındaki nesneleri gözlemlediği anlamına gelmektedir.”

Herbig-Haro nesneleri aslında optik dalga boylarında çok fazla ışık yayarlar, ancak bu gök cisimlerinin, çevrelerindeki toz ve gazlar görünür ışığın çoğunu emdiği için gözlemlenmeleri zordur. Bu nedenle, WFC3’ün kızılötesi dalga boylarında – gözlemlerin gaz ve tozdan etkilenmediği bölgede – gözlemleme yeteneği, Herbo-Haro nesnelerini başarılı bir şekilde gözlemlemek için çok önemli olmuştur.

Yaşamı Destekleyebilecek Yeni Bir Öte Gezegen Sınıfı…

0
Yaşamı Destekleyebilecek Yeni Bir Öte Gezegen Sınıfı…

Gökbilimciler Yeni Bir Öte gezegen Sınıfı Tanımladı: Hycean Dünyalar

Hycean dünyalar, hidrojen açısından zengin atmosferlerin altında yatan devasa okyanuslar ile su bakımından zengin iç mekanlardan oluşur; Kayalık süper Dünyalar ve daha büyük mini Neptünler arasındaki yoğunlukları olan bu öte gezegenler, yaşanabilirlik arayışında en uygun adaylar olabilir ve öte gezegen popülasyonunda bol miktarda bulunabilir.

Bir sanatçının Hycean gezegeni izlenimi. İmaj kredisi: Amanda Smith, Cambridge Üniversitesi.

Bir sanatçının Hycean gezegeni izlenimi.

Bugün bilinen binlerce öte gezegenin büyük çoğunluğu, Güneş Sistemimizin karasal gezegenleri ve buz devleri arasında, 1-4 Dünya kütlesi boyutlarında, düşük kütleli gezegenlerdir. Güneş Sistemi’nde hiçbir benzeri olmayan bu gezegenler, yoğunluklarına göre toplu bileşimleri hakkındaki çıkarımlara bağlı olarak çeşitli şekillerde süper-Dünyalar veya mini-Neptünler olarak sınıflandırılır.

Bu tür gezegenlerle ilgili daha önceki araştırmalarda, hidrojen açısından zengin atmosferlerinin altındaki basınç ve sıcaklığın yaşamı destekleyemeyecek kadar yüksek olduğu bulunmuştur.  Ancak, Cambridge Üniversitesi Astronomi Enstitüsü’nde gökbilimci olan Dr. Nikku Madhusudhan ve meslektaşları yakın zamanda bu gezegenlerin belirli koşullarda yaşamı destekleyebileceğini keşfettiler.

Bu yeni sonuçla, bu koşulların mümkün olduğu, bilinen öte gezegenlerin bu koşulları karşılayabildiği ve biyolojik imzalarının gözlemlenebilir olup olmadığı konusunda tüm gezegen ve yıldız özelliklerinin ayrıntılı bir araştırmasına yol açılmış oldu. Yapılan araştırmalar neticesinde gökbilimciler, hidrojen açısından zengin atmosferlerin altında gezegen çapında devasa okyanuslara sahip yeni bir gezegen sınıfı olan Hycean adını verdikleri bir sınıf tanımladılar.

10 Exoplanets That Could Host Alien Life | Space

Bu gezegenler Dünya’dan 2,6 kat daha büyük ve yaklaşık 200 santigrat dereceye kadar atmosferik sıcaklıklara sahip, ancak okyanus koşulları, Dünya okyanuslarındaki mikrobiyal yaşam için elverişli olanlara benzer olabilirler. Bu tür gezegenler ayrıca, yalnızca sürekli gece taraflarında yaşanabilir koşullara sahip olabilen gelgit olayından ötürü kütle çekimsel kilitli ‘karanlık’ Hycean dünyalarını ve yıldızlarından çok az radyasyon alan ‘soğuk’ Hycean dünyalarını içerir.

Hycean dünyaları muhtemelen oldukça yaygındır, bu da Galaksimizin başka yerlerinde yaşam aramak için en umut verici yerlerin göz önünden saklanmış olabileceği anlamına gelir. Bununla birlikte, gezegenin bir Hycean dünyası olup olmadığını doğrulamak için boyutu tek başına yeterli değildir: doğrulama için kütle, sıcaklık ve atmosferik özellikler gibi diğer fiziksel yönler gereklidir.

Dr. Madhusudhan, “Hycean gezegenleri, başka yerlerde yaşam arayışımıza yepyeni bir yol açıyor. Esasen, çeşitli moleküler biyolojik imzaları ararken, başlamak için makul bir yer olan Dünya’ya benzer gezegenlere odaklandık. Ama Hycean gezegenlerinde birkaç biyo-imza izi bulma şansımızın daha yüksek olduğunu düşünüyoruz” dedi.

Astronomers discover 7 potentially habitable exoplanets orbiting nearby  dwarf star - ABC News

Yine Cambridge Üniversitesi Astronomi Enstitüsü’nden Dr. Anjali Piette, “Dünya’dan çok farklı gezegenlerde yaşanabilir koşulların var olabilmesi heyecan verici” dedi. Araştırmacılar, Hycean atmosferlerinde bulunması beklenen bir dizi karasal iz taşıyan biyo belirteçlerin yakın gelecekte spektroskopik gözlemlerle kolayca tespit edilebileceğini buldular.

Hycean gezegenlerinin daha büyük boyutları, daha yüksek sıcaklıkları ve hidrojen açısından zengin atmosferleri, atmosferik imzalarını Dünya benzeri gezegenlerden çok daha fazla tespit edilebilir kılıyor. Ayrıca araştırmacılar, yeni nesil teleskoplarla ayrıntılı çalışma için başlıca adaylar olan büyük bir potansiyel Hycean dünyaları örneğini de belirlediler. Bu gezegenlerin tümü, 35 ila 150 ışık yılı uzaklıktaki kırmızı cüce yıldızların yörüngesinde dönmekte.

Gelecekteki James Webb Uzay Teleskobu ile en umut verici aday olan K2-18b’nin planlı gözlemleri, bir veya daha fazla biyo-imzalı molekülün saptanmasına yol açabilir. Dr. Madhusudhan, “Bir biyo-imza tespiti, Evrendeki yaşam anlayışımızı değiştirecek. Doğa bizi hayal bile edilemeyecek şekillerde şaşırtmaya devam ederken, yaşamı nerede bulmayı umduğumuz ve bu yaşamın nasıl bir biçim alabileceği konusunda açık olmamız gerektiğini bize söylüyor” dedi.

Uzay-Zaman Dalgalanmalarına Etki Eden Böcek Büyüklüğünde Yapılar…

0
Uzay-Zaman Dalgalanmalarına Etki Eden Böcek Büyüklüğünde Yapılar…

Uzay-zamandaki dalgalanmalara güç verebilecek böcek büyüklüğünde tepecikler

 

Yıldızlar için ölümden sonra hayat vardır. Ortalama bir yıldızda, hidrojeninin çoğu helyumla ve helyum da diğer ağır elementlerle birleştiğinde, yıldız giderek şişer ve çok miktarda maddeyi uzaya geri gönderir. Güneşimizin yaşamı da bu şekilde – bir patlama ile değil de bir inilti ile – arkasında beyaz cüce denilen çok küçük ama yoğun bir çekirdek bırakarak sona erecektir.

Bir yıldızın kütlesi kaderini belirler. Güneş’in kütlesinin sekiz katından daha büyük olan çok büyük nesneler için, çekirdekteki yakıt tükendiğinde, muazzam çekim gücü yıldızın atomlarının en büyük düşmanı haline gelir. Elektronlar, şemada görüldüğü gibi nötron üreten protonlarla zayıf bir şekilde reaksiyona girerek çekirdeğe dalarlar.

Nötron yıldızları

Çekirdeğin kütlesi Güneş’in 1.4 katıysa (Chandrasekhar sınırı olarak adlandırılır), saniyenin milyonda birinde, Mars boyutundan on ila yirmi kilometre çapında bir top haline gelene kadar küçülür (çoğunlukla nötronlardan yapılmış). Bu tür çekirdekli yıldızlara nötron yıldızları denir.

Bu süreç sırasında, dış katmanlarını süpernova dediğimiz muhteşem bir biçimde fışkırtarak yıldızda oluşan elementleri ve bu patlama anında sentezlenen demirden daha ağır elementleri fırlatır. Çekirdek üç güneş kütlesinin altındaysa, bir nötron yıldızı olarak kalır. Üç güneş kütlesinin üzerindeyse, kara delik olana kadar küçülmeye devam eder.

Nötron yıldızları sessiz, karanlık nesnelerden uzaktır. İnanılmaz derecede hızlı dönerler, uzaya parçacık ve radyasyon jetleri fırlatırlar, Dünya’dan bilim insanlarının pulsar (atarca) dediği kozmik deniz fenerleri olarak görülürler.

Bilinen nötron yıldızlarının çoğu, dar, süpürücü radyasyon ışınları yayan pulsarlar olarak gözlenir. 

Bir küre 

Dünya’nınkinden bir milyar kat daha güçlü olan muazzam çekim güçleri nedeniyle, bir nötron yıldızının yüzeyindeki her özellik çok küçük boyutlardadır, bu da bir nötron yıldızının mükemmel bir küreye yakın olması gerektiği anlamına gelir. Bu nesnelerin ne kadar yoğun olduğunu anlamak için bir çorba kaşığına yerleştirilmiş Everest Dağı kütlesini hayal etmek yanlış olmaz.

Genel görelilik kuramına göre, dönen bir nötron yıldızının, yüzeyinde deformasyonlar olması nedeniyle, kütle çekim dalgaları olarak bilinen, uzay-zamanda hareket eden dalgacıklar yaydığını düşünülmektedir. Artık çekim dalgaları astronomisi çağına girdiğimize göre, bilim insanları nötron yıldızlarının yüzeylerinde kusurlar mı yoksa “dağlar” mı olduğunu bulma potansiyeline sahiptirler.

Southampton Üniversitesi’nden Fabian Gittins ve Nils Andersson, nötron yıldızlarında kusurlara neden olabilecek kuvvetleri simüle etti. Bu varsayımsal dağların nasıl ortaya çıktığını ve ne kadar büyük olacağını bulmaya çalıştılar. Bilim insanları, bir nötron yıldızı kabuğunun destekleyebileceği en yüksek tepeyi, yani kabuk kırılmadan önceyi modellediler. Böyle bir bilgi, bir nötron yıldızının üreteceği çekim dalgalarının gücünün sınırlarını gösterir.

Sanatçının bir nötron yıldızı tasviri.  

Newton: sıfır, Einstein: bir? 

Gittins ve Anderson, Einstein’ın çekim kuramına göre elde ettikleri sonuçları bilim insanlarının Newton’un çekim kuramına göre kullandıkları önceki hesaplamalarla karşılaştırdı. Bu yeni çalışmada hesaplarına, yüzey kuvvetlerini ve termal basıncı da eklediler. Elde ettikleri sonuçlara göre, hızlı dönen bir nötron yıldızındaki (yaklaşık bir kilohertz) en büyük tepecikler, önceki tahminlerden yüz kat daha küçük, hatta bir milimetreden de daha küçük olmalıydı.

“Gerçekte, kuvvet, bir yoldaş yıldızdan gelen depremler ve yığılma gibi karmaşık mekanizmaları içerebilen, yıldızın oluşum tarihi ile ilgilidir. Bu nedenle, kuvveti ele almak için nötron yıldızlarının tarihini dikkate alan evrimsel hesaplamalar gerekli olacaktır. Kabuğun evriminde önemli olabilecek soğuma, donma, dönme, manyetik alanlar ve çatlama gibi fiziği hesaba katmak için bu tür hesaplamaların iddialı olması gerektiğine dikkat edilmelidir.”

Gözlenmesi zor kütle çekim dalgaları 

Lazer İnterferometre Çekim Dalgası Gözlemevi (LIGO), 2015 yılında kütle çekim dalgalarını tespit etmeye başladığından beri, dönen kara deliklerin birleşmesini, iki nötron yıldızının çarpışmasını ve bir nötron yıldızını yutan bir kara deliği gözlemlediler. Tek dönen bir nötron yıldızından kaynaklanan kütle çekim dalgaları henüz gözlenemedi.

Kütle Çekim Dalgaları. 

Gittins ve Anderson’a göre, nötron yıldızlarındaki dağlar ne kadar küçükse, ürettikleri kütle çekim dalgaları da o kadar küçüktür. Tespit edilememesinin nedeni bu olabilir. Ancak araştırmacılar iyimser. Çalışmalarına “Dönen nötron yıldızlarından gelen kütle çekim dalgalarını yakında ilk kez tespit edeceğimiz konusunda ufukta umut var” diye ekleme yaptılar.

Kütle çekim dalgalarının saptanmasındaki yenilikler, nötron yıldızlarının üzerindeki tepeciklerin büyüklüğüne ve varlığına ışık tutacaktır. Nötron yıldızları gibi süper kütleli kozmik nesneleri araştırmak, kuantum fiziğinin ve genel göreliliğin sınırlarını zorlamaktadır. Nötron yıldızları, kuantum çekim kuramını incelemek için kesinlikle harika bir laboratuvardır.

Orion İle Evreni Keşfetmek…

0
Orion İle Evreni Keşfetmek…

Orion (Avcı) Takımyıldızı Aracılığıyla Evreni Keşfetmek

Hiç gece gökyüzüne bakıp yıldızlarda kaybolduğunuz oldu mu? Belki yıldızlara bakarken en sevdiğiniz takımyıldızlardan bazılarını fark edersiniz. Ama takımyıldızlarda göründüğünden daha fazlası olduğunu biliyor muydunuz? Onlar sadece yıldızlardan oluşan bir grup hayali şekil değildir. Takımyıldızlar Dünya’dan bakış açımıza göre evren hakkında çeşitli hikayeler anlatır.

resim

Takımyıldız nedir?

Bir takımyıldız belirli bir şekle benzeyen, adlandırılmış bir yıldız desenidir. Noktaları birleştirirseniz ve hayal gücünüzü kullanırsanız, bu durumda yıldızlar bir resim, bir nesne, hayvan veya insan gibi görünecektir. Örneğin, eski Yunanlılar, gökyüzündeki yıldızların dizilişinin kemerine bağlı bir kılıçla dev bir avcıya benzediğine inanıyorlardı, bu yüzden ona mitolojilerinde ünlü bir avcı olan Orion’un adını verdiler. Gece gökyüzünde en çok tanınan takımyıldızlardan biridir ve dünyanın her yerinden görülebilir. Orion’u bulmanın en kolay yolu, açık bir gecede dışarı çıkıp neredeyse düz bir çizgide birbirine yakın üç parlak yıldız aramaktır. Bu üç yıldız Avcı’nın kuşağını temsil eder. Kuzeydeki iki parlak yıldız omuzlarını, güneydeki iki yıldız ise ayaklarını oluşturur.

resim
Zamanla, dünyanın dört bir yanındaki kültürler, insanların gördüklerine ve  düşündüklerine bağlı olarak farklı isimlerde takımyıldız sayılarına sahip oldu. Bugün resmen tanınan 88 takımyıldız vardır. Bu takımyıldızlar genellikle çıplak gözle görebildiğimiz şeylere dayansa da, bilim insanları ayrıca ışığın en yüksek enerjili formu olan gama ışınlarında görülebilen nesneler için resmi olmayan takımyıldızlar da icat ettiler.

Bakış açısı her şeydir

Takımyıldızlardaki yıldızlar, Dünya’dan bakış açımıza göre birbirine yakın görünebilir, ancak uzayda gerçekten çok uzakta olabilirler. Örneğin, Orion’un kuşağının sol tarafındaki yıldız olan Alnitak, yaklaşık 800 ışık yılı uzaklıktadır. Kuşağın ortasındaki yıldız olan Alnilam, yaklaşık 1300 ışık yılı uzaklıktadır. Ve kuşağın sağ tarafındaki yıldız olan Mintaka, yaklaşık 900 ışık yılı uzaklıktadır. Yine de hepsi aynı parlaklığa sahip olarak Dünya’dan görünür. Uzay üç boyutludur, yani Orion takımyıldızını oluşturan yıldızlara galaksimizin başka bir yerinden bakıyor olsaydınız, tamamen farklı bir desen görebilirdiniz!
resim

Avcı’nın süper yıldızları

Artık takımyıldızlar hakkında biraz daha bilgi sahibi olduğumuza göre, onları oluşturan süper havalı kozmik nesneler, yıldızlar hakkında konuşalım! Orion’u bir düzineden fazla yıldız oluştursa da, ikisi sahnenin merkezinde yer alır. Kırmızı üst dev Betelgeuse (Orion’un sağ omuzu) ve mavi üst dev Rigel (Orion’un sol ayağı), takımyıldızın en parlak üyeleri olarak öne çıkarlar.

resim

 

Betelgeuse, yaklaşık 5 milyar yaşındaki Güneşimizle karşılaştırıldığında, yaklaşık 10 milyon yaşında, yıldız standartlarına göre genç bir yıldızdır. Yıldız o kadar büyüktür ki, güneş sistemimizin merkezindeki Güneş’in yerini alsaydı, Mars ve Jüpiter arasındaki ana asteroit kuşağını geçecekti! Ancak devasa kütlesi nedeniyle hızlı ve öfkeli bir yaşam sürüyor.

Betelgeuse’ün yaşamı bir süpernova patlamasıyla sonuçlanacak. Bilim insanları, 2019’un sonlarında bazılarının bu kozmik olayın habercisi olduğuna inandığı travmatik bir patlamanın neden olduğu Betelgeuse’de gizemli bir kararma keşfetti. Bu olayın yakın bir süpernova ile doğrudan ilgili olup olmadığını bilmesek de, bunun sizin yaşamınızda gerçekleşmesi için çok küçük bir şans var. Ama merak etmeyin, Betelgeuse yaklaşık 550 ışık yılı uzaklıkta, yani bu olay bizim için tehlikeli olmayacak ama muhteşem bir manzara olacak.

Rigel ise 8 milyon yaşında olduğu tahmin edilen genç bir yıldızdır. Betelgeuse gibi Rigel de Güneşimizden çok daha büyük ve ağırdır. Yüzeyi Betelgeuse’den binlerce derece daha sıcak olmasına rağmen, kırmızı yerine mavi-beyaz parlar. Bu renkler Dünya’dan bile fark edilir. Rigel, Dünya’dan Betelgeuse’den (yaklaşık 860 ışık yılı uzaklıkta) daha uzak olmasına rağmen, özünde yoldaşından daha parlaktır, bu da onu Orion’daki en parlak yıldız ve gece gökyüzündeki en parlak yıldızlardan biri yapar.

resim
Orion’un kemeri için kemerlerinizi bağlayın

Takımyıldızları oluşturan bazı noktalar aslında birden fazla yıldızdır, ancak çok uzaklardan tek bir nesne gibi görünürler. Orion’un kemerinin en sağındaki yıldız olan Mintaka’yı hatırlıyor musunuz? Sadece tek bir yıldız değil, aslında karmaşık bir yıldız sistemindeki beş yıldızdır.

resim
Kılıç mı yoksa yıldız kreşi mi?

Orion’un kemerinin üç parlak yıldızının altında, ünlü Avcı Bulutsusu’nu bulabileceğiniz kılıcı yatar. Bulutsu, yalnızca 1300 ışık yılı uzaklıkta olup, onu Dünya’ya en yakın büyük yıldız oluşum bölgesi yapar. Orion’un kuşağının hemen altında parlaklığı ve belirgin konumu nedeniyle, Orion Bulutsusu’nu Dünya’dan gerçekten görebilirsiniz! Ancak bir çift dürbünle yıldız çocuk odasının çok daha detaylı bir görüntüsünü elde edebilirsiniz. En iyi Ocak ayında görülebilir ve Orion’un kılıcının ortasında bulanık bir “yıldız” gibi görünür.

resim

Takımyıldızlarda keşfedilecek daha fazla şey

Orion’un yeni doğan yıldızlarına ek olarak, etrafta asılı duran başka harika kozmik nesneleri de vardır. Bilim insanları, güneş sistemimizin dışında, yıldızların yörüngesinde dönen öte gezegenler keşfettiler. Bu gezegenlerden biri, Jüpiter’den üç kat daha büyük dev bir gaz dünyasıdır. Ortalama olarak, galaksimizdeki her yıldız için en az bir gezegen olduğu tahmin edilmektedir. Gece gökyüzüne baktığınızda görebileceğiniz tüm dünyaları bir düşünün!

Orion Bulutsusu’nun bir kara deliğe ev sahipliği yapması da mümkündür, bu da onu Dünya’ya bilinen en yakın kara delik yapar. Bunu asla tespit edemeyiz. Çünkü hiçbir ışık kara deliklerden kaçamadığından onları görünmez kılar. Ancak özel aletlere sahip uzay teleskopları kara deliklerin bulunmasına yardımcı olabilir. Kara deliklere çok yakın olan maddelerin ve yıldızların davranışlarını gözlemleyebilirler ve bilim insanlarının onları evrendeki bu en tuhaf ve büyüleyici nesnelerden bazılarını keşfetmeye yaklaştırabilecek ipuçları bulmalarına yardımcı olurlar.

resim

 

Bir dahaki sefere yıldızları izlemeye gittiğinizde, takımyıldızların göründüğünden daha fazlası olduğunu unutmayın. Size kozmosun en inanılmaz ve gizemli nesnelerinden bazılarına, genç yıldızlara, parlak bulutsulara, yeni dünyalara, yıldız sistemlerine ve hatta galaksilere rehberlik etmelerine izin verin!

resim

İlk Kez Kara Deliğin Arkasından Gelen Işık Görüldü…

0
İlk Kez Kara Deliğin Arkasından Gelen Işık Görüldü…

Uzay teleskopları ilk kez kara deliğin arkasından ‘yankılanan’ ışığı tespit etti

Space telescopes spot light 'echoing' from behind black hole for the first time | Space

Yeni bir çalışmada, bilim insanları ilk kez bir kara deliğin arkasından gelen ışığın yankılandığını tespit ettiler. 

Kara delikler, kütle çekiminin o kadar güçlü olduğu uzay-zamanda, ışığın bile kaçamadığı bölgelerdir. Bununla birlikte, ışık bir kara delikten kaçamazken, aşırı çekim gücü etrafındaki alanı çarpıtır, bu da ışığın nesnenin arkasında bükülerek “yankı” yapmasına olanak sağlar. Bu garip fenomen sayesinde, gökbilimciler ilk kez bir kara deliğin arkasından gelen ışığı gözlemlediler.

Yeni bir çalışmada, Kaliforniya’daki Stanford Üniversitesi’nde astrofizikçi olan Dan Wilkins liderliğindeki araştırmacılar, Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) XMM-Newton ve NASA’nın NuSTAR uzay teleskoplarını kullanarak, galaksimizde bulunandan 10 milyon kat daha büyük kütleli bir kara deliğin arkasından gelen ışığı gözlemlediler. ESA’dan yapılan açıklamaya göre, kara delik  800 milyon ışık yılı uzaklıkta sarmal gökada I Zwicky 1’de yer almaktadır.

Bir kara deliğin arkasından gelen ışığı gösteren grafik.

Bu çalışma, araştırmacıların, genellikle bu nesnelerin çevresinden yayılan X-ışın kaynağı olan kara delik koronaları (en dış tabakaları) hakkındaki anlayışımızı genişletme arzusuyla başlamıştır. X-ışınının parlamaları, karadeliklerin toplanma disklerinden, bu nesneleri çevreleyen ve “besleyen” toz ve gaz disklerinden kara deliklere düşen gaz tarafından yayılır.

Ekip, I Zwicky 1’de o kadar parlak bir X-ışını parlaması tespit etti ki, ışığın bir kısmı gazdan yansıyarak kara deliğe geri düştü. Yansıyan ışık, nesnenin aşırı kütle çekimi tarafından kara deliğin arkasına büküldüğünde, ekip ESA ve NASA uzay teleskoplarını kullanarak onu tespit edebildi.

Araştırmacılar, bu ışığı ilk kez doğrudan gözlemlemekle kalmadı; ayrıca X-ışını bükülürken ve kara deliğin arkasında hareket ederken nasıl renk değiştirdiğini de not ettiler. Işığın kara deliğin arkasındaki yolculuğunu gözlemleyen araştırmacılar, bu kütle çekim girdaplarına bu kadar yakın gerçekte neler olup bittiği hakkında daha fazla bilgi edinmeyi umuyorlar.

Açıklamaya göre ekip, çığır açan bu çalışmanın ardından kara deliğin çevresinin 3 boyutlu bir haritasını çıkarmayı hedefliyor. Ayrıca kara delik koronalarını daha iyi anlamayı ve bir kara deliğin koronasının bu parlak X-ışını parlamalarını nasıl üretebildiğini keşfetmeyi umuyorlar.

Bir Öte Gezegen Çevresinde Uydu Oluşumu…

0
Bir Öte Gezegen Çevresinde Uydu Oluşumu…

Gökbilimciler, Genç Bir Öte Gezegen Çevresinde Gezegenin Ay’ını Oluşturan Bir Diskin Keşfedildiğini Doğruladılar

Bu diskte Ay boyutunda üç uydu oluşturmaya yetecek kadar malzeme var.

 Sanatçının gezegeni çevreleyen diski yorumlaması.

İki yıl önce, gökbilimciler güneş sistemimizin dışında bir gezegenin etrafında görünen bir dairesel gezegen diski keşfetmiş, ancak emin olamamışlardı. Takip eden gözlemler astronomların, şimdi öte uyduları ve ortaya çıkan yıldız sistemlerinde onların nasıl oluştuklarını anlamamızı geliştirebilecek bir keşifte haklı olduklarını gösteriyor.

Yayınlanan yeni araştırmaya göre, öngezegen (protoplanet) PDS70c’nin gezegeni çevreleyen bir diski var. Bilim insanları iki yıl önce yayınladıkları araştırmada da aynısını düşünmüş, ancak diski çevresindeki ortamdan ayırt edemediklerinden şüpheye düşmüşlerdi. Yeni çalışmada Şili’deki Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizisi (ALMA) tarafından yapılan takip gözlemleri, doğrulamanın anahtarı oldu.

Araştırmayı yöneten Grenoble Üniversitesi Gökbilimcisi Myriam Benisty yaptığı açıklamada, “ALMA gözlemlerimiz o kadar mükemmel bir çözünürlükte elde edildi ki, diskin gezegenle ilişkili olduğunu açıkça belirleyebildik ve boyutunu ilk kez saptayabildik” dedi.

Merkezde, dev öngezegeni çevreleyen gezegen çevresindeki disk. Daha büyük çevresel halka, ALMA görüntüsünün sağ kısmındadır.

Ekip, sistemi mm altı ışıkta (spektrumun mikrodalga ve kızılötesi kısmı arasındaki dalga boyu) gözlemleyerek, PDS70c çevresinde yörüngede bol miktarda tozun varlığını doğrulayabildi. Disk, güneş sistemimizde yer alsaydı, Güneş’in merkezinden Dünya yörüngesinin biraz ötesine kadar uzanırdı.

Jüpiter-benzeri bu öngezegen, eşit derecede devasa kardeşi PDS70b ile birlikte,  Dünya’dan 370 ışık yılı uzaklıkta bulunan 5 milyon yaşındaki genç bir yıldızın yörüngesindedir. Yıldızın kendisi, içinde iki öngezegenin malzemeyi emdiği ve etraflarında cepler veya boşluklar ile sonuçlanan bir durumsal diske ev sahipliği yapıyor.

Hem PDS70b hem de PDS70c gaz devleridir ve her ikisi de sırasıyla 22 AB (AB)  ve 34 AB mesafelerde ev sahibi yıldızlarından uzaktadırlar. Örnek olarak karşılaştırmak gerekirse, Neptün Güneşimizden 30 AB uzaklıktadır. 1 AB: Dünya’nın Güneş’e olan ortalama mesafesidir.

PDS70c’nin etrafındaki gezegen çevresindeki disk, Satürn’ün halkalarından yaklaşık 500 kat daha büyüktür ve yeni çalışmada değinildiği gibi, bu diskteki kütle, kendi Ay’ımızın boyutu kadar üç öte ay oluşturabilecek miktardadır.

ALMA tarafından görüntülenen PDS 70 sistemi. Ev sahibi yıldızı çevreleyen halka benzeri yıldız şeklindeki diski ve sağ iç kısım boyunca sıkışmış öngezegeni gösteriyor.

İlginç bir şekilde, yeni araştırmada, PDS70b’nin etrafında bir gezegeni çevreleyen diski dışladığı gözleniyor. Bilim insanları, açgözlü kardeşi PDS70c’nin iyi bir paylaşımcı olmadığını ve gerekli yapı malzemesini kendisi için silip süpürdüğünü söylüyorlar.

Çalışmanın bir diğer araştırmacısı ve Avrupa Güney Gözlemevi’nde (ESO) görevli olan Stefano Facchini, “Bu sistem, bize gezegen ve uydu oluşum süreçlerini gözlemlemek ve incelemek için eşsiz bir fırsat sunuyor” diyor. Gerçekten de, PDS70c’nin etrafındaki gezegeni çevreleyen bir diskin doğrulanması, öte uydular ve nasıl oluştukları hakkında süregelen teorilere yeni bir netlik kazandırabilir.

Olası bir senaryoda, öncül gezegenler onları çevreleyen yıldız diskinden kütle çalar ve ortaya çıkan kütleler, oluşan gezegenin üzerine düşer. Ancak bazı madde öbekleri ve parçaları da, doğal uydular oluşturmak için bir araya toplanarak yörüngede kalır.

Bu heyecan verici bir bulgu, ancak ekibin henüz PDS70 sistemiyle işi bitmemiş gözüküyor. Şu anda Şili’nin Atacama çölünde inşa edilmekte olan ESO’nun Aşırı Büyük Teleskobunun (VLT) devreye girmesini şimdiden sabırsızlıkla bekliyorlar.

Bu aracı kullanarak, gökbilimciler sistemin daha da yüksek çözünürlüklü taramalarını elde etmeyi ve gezegenin dairesel diskinde hareket eden gazı gösteren üç boyutlu görüntüler oluşturmayı umuyorlar.

Ay Dünya’ya Daha Yakın Olsa Ne Olurdu?

0
Ay Dünya’ya iki kat daha yakın olsa ne olurdu?
Ay Dünya’ya örneğin iki kat daha yakın olsa ne olurdu?
Ayın illüstrasyonu Dünya'ya çok yakın.

2003 yılında Jim Carrey’nin başrolde oynadığı “Bruce Almighty” isimli filmde, Carrey’nin karakteri aniden Tanrı benzeri güçler kazanır. Dolunayı kementleyerek sevgilisini etkiler ve Ay’ı Dünya’ya daha da yakınlaştırmak için bu gücünü kullanır. Filmin ilerleyen bölümlerinde seyirci, arka plan görüntülerindeki TV haberlerinde dünya çapında eşi benzeri görülmemiş devasa bir sel baskınını izler.

Film açıkça fantastik olsa da, şu soruyu gündeme getiriyor: Ay, Dünya’ya bugünkünden iki kat daha yakın olsaydı ne olurdu? Maine Üniversitesi’nden fizikçi Neil Comins, filmdeki sel senaryosu için, “aslında Ay aniden Dünya’ya çok daha yakın olsaydı gerçekte olabileceklerden çok uzak değil” dedi.

Ayın en bilinen etkisi, her gün iki yüksek ve iki düşük gelgit ile sonuçlanan, Dünya okyanusları üzerindeki çekim kuvvetidir. Comins, yaptığı açıklamada, “ancak Ay Dünya’dan şu anki uzaklığın yarısında olsaydı, gelgitler sekiz kat daha yüksek olurdu. Bazı adalar günün büyük bir bölümünde tamamen su altında kalacak ve yüksek gelgitler nedeniyle nüfus barındıran kıyı şeritleri muhtemelen yaşanmaz hale gelecekti” diye ekledi.

Full worm supermoon' lights up the sky in stunning pictures | Fox News

Queen Mary Üniversitesi’nden volkanolog olan Jazmin Scarlett, “bu ani çekim darbesi aslında Dünya’nın kabuğunu etkiler, bu da daha fazla depremi tetikleyebileceği anlamına gelir, daha fazla volkan patlamalarını tetikleyebilir” dedi.

Örneğin, güneş sisteminde volkanik olarak en aktif dünya olan Jüpiter’in uydusu Io’yu ele alalım. Scarlett’e göre, Io’nun volkanizması, Jüpiter’in ve diğer iki uydusunun çekim gücünün itme ve çekmesinden kaynaklanır. Ay aniden şimdikinin yarısı kadar bize yakın olsaydı, Dünya da benzer bir kaderi görebilirdi.

Ayrıca, gezegenin kabuğunun ani bükülmesiyle birlikte, Dünya’nın dönüşü zamanla yavaşlayacaktır. Bunun nedeni, Ay çekim gücü nedeniyle okyanusları çekerken, okyanus tabanı ile su arasında ortaya çıkan sürtünmenin Dünya’nın dönüşünü yavaşlatmasıdır.

Bilindiği üzere, bugün Dünya’nın dönüşü her yüzyılda saniyenin binde biri kadar yavaşlamaktadır. Ay uzaklığının yarısı kadar bir mesafede olsaydı, Dünya’nın dönüşü daha da yavaşlayacak, günlerimiz ve gecelerimiz uzayacaktı. Ani depremlerden, volkanik patlamalardan, günlerin ve gecelerin uzamasından ve yüksek gelgitlerden sağ çıkabilirsek, en azından güneş tutulmalarını daha sık görebiliriz.

What is a supermoon? When and how to view this special full moon

Ay gökyüzünde daha geniş bir alanını kaplayacağı için, bizim bakış açımızdan güneşin önünden geçme olasılığı daha yüksek olacaktır. Ayın karanlık silueti etrafında parlayan güneşin korona tabakasını (üst atmosferi) çok net olmasa da hala görebilecektik. Aksi takdirde, ay ve evreleri aşağı yukarı yine aynı biçimde, sadece gökyüzünde daha büyük görünecekti.

Peki ya ay aniden hareket etmek yerine yavaşça Dünya’ya doğru spiral çizseydi? Scarlett, “gezegenin kabuğunun ve gelgitlerinin daha yavaş değişeceğini ve umalım ki yeni durumun hayatı ayarlanmasına izin vereceğini, daha uzun günler ve gecelerin iklimimizi değiştirebileceğini ve evrimsel değişiklikleri çeşitli şekillerde yönlendirebileceğini” söyledi.

Hayvanlar geceleri daha parlak bir aya uyum sağlamak zorunda kalacaklardı. Örneğin, avcılar avlanırken daha fazla ışığa sahip olabileceğinden, avın geceleri nasıl daha iyi saklanacağını öğrenmesi gerekecekti. Ya da Ay’ın sarsılmasına neden olmayan, doğal bir gökcismi Ay’ın Dünya’ya yakınlaşmasına neden olsaydı?

Bu elbette çılgınca bir spekülasyon, ancak Comins’e göre, “Yeterince büyük bir nesne Dünya-Ay sisteminin yakınından geçtiyse ve bu şey geçerken ay yörüngesinin doğru yerindeyse, bu durum potansiyel olarak olabilir. Aydan enerji alırsanız, bu onun bize daha da yakınlaşmasına neden olur” dedi.

Bu yüzden, büyük bir göktaşının Dünya’nın yanından tam doğru zamanda, tam olarak doğru yerde geçmesi gerekir ki, muhtemelen Ay’ı bir hendekte dönen bir top gibi bize doğru itsin. Tabii ki, bu gerçekleşse bile, Ay’ın şu anki mesafenin yarısını alması hala uzun yıllar alacak, bu yüzden Dünya etkilerini hemen hissetmeyecektir.

Yeni Bir Süpernova Türü Keşfedildi…

0
Yeni Bir Süpernova Türü Keşfedildi…

“Garip Bir Gökcismi” – Yeni Keşfedilen Süpernova Türü Eski Bir Gizemi Aydınlatıyor

süpernova 2018zd

Las Cumbres Gözlemevi ve Hubble Uzay Teleskobunun gözlediği, elektron yakalayan süpernova 2018zd’nin (sağdaki büyük beyaz nokta) ve ev sahibi yıldız patlaması gökadası NGC 2146’nın (sola doğru) renkli bileşimi.

Las Cumbres Gözlemevi’ndeki bilim insanları tarafından yönetilen uluslar arası bir ekip, yeni bir yıldız patlaması türü olan elektron yakalayan bir süpernova için ilk kez ikna edici bir kanıt buldu. Bu yıldızlar 40 yıldır kuramsal olarak tespit edilmiş olsa da şimdiye kadar gözlenememişti. Bunların, çok az kanıtı bulunan devasa süper asimtotik dev kolu (SAGB) yıldızlarının patlamalarından kaynaklandığı düşünülmektedir.

Keşif aynı zamanda MS 1054’te tüm dünyada gündüz görülen ve sonunda Yengeç Bulutsusu olarak bildiğimiz süpernovanın bin yıllık gizemine de yeni bir ışık tutuyor. Tarihsel olarak, iki ana süpernova türü olmuştur. Biri termonükleer bir süpernova – beyaz bir cüce yıldızın ikili yıldız sisteminde madde kazandıktan sonra patlaması. Bu beyaz cüceler, düşük kütleli bir yıldızın (güneş kütlesinin yaklaşık 8 katına kadar) ömrünün sonuna ulaşmasından sonra kalan yoğun kül çekirdekleridir.

Bir başka ana süpernova türü, büyük bir yıldızın – güneşin kütlesinin yaklaşık 10 katından fazla – nükleer yakıtının tükendiği ve demir çekirdeğinin çökerek bir kara delik veya nötron yıldızı oluşturduğu demir çekirdek çöküşü süpernovasıdır. Elektron yakalayan süpernovalar, bu iki tür süpernova arasındaki sınırdadır. Yıldızların, çekirdekleri oksijen, neon ve magnezyumdan oluştuğunda füzyonu durdurur; kütleleri demir çekirdek oluşturacak kadar büyük değiller.

Çekim gücü her zaman bir yıldızı ezmeye çalışırken, çoğu yıldızın çökmesini engelleyen şeydir. Yıldızın çekirdeğinde devam eden nükleer füzyon da çökmeyi engeller. Nükleer füzyonun durduğu yıldız çekirdeklerinde atomları daha sıkı bir şekilde paketleyemeyeceğiniz bir gerçektir. Elektron yakalayan süpernovalarda, oksijen – neon – magnezyum çekirdeğindeki bazı elektronlar, elektron yakalama adı verilen süreçte atom çekirdeklerine parçalanır.

Eşi Benzeri Görülmemiş Bir Süpernova Patlaması Keşfedildi

Elektronların bu şekilde açığa çıkması, yıldız çekirdeğinin kendi ağırlığı altında bükülmesine ve çökmesine neden olur ve süreç, yıldızın elektron yakalayan bir süpernovaya dönüşmesiyle sonuçlanır. Yıldız biraz daha ağır olsaydı, çekirdeğindeki elementler birleşerek daha ağır elementler oluşturabilir ve ömrünü uzatabilirdi. Yani bu bir tür ters- ‘Yaşanabilir Sınır’ durumudur.

Yıldız, çekirdeğinin çökmesinden kurtulacak kadar hafif, ömrünü uzatacak ve sonra farklı yollarla ölecek kadar da ağır değildir. Bu kuram, Tokyo Üniversitesi’nden Ken’ichi Nomoto ve arkadaşları tarafından 1980’de formüle edilmişti. On yıllar boyunca, teorisyenler elektron yakalayan bir süpernovada ve onların SAGB yıldızlarında nelere dikkat edilmesi gerektiğine dair tahminler formüle etti.

Yıldızlar çok fazla kütleye sahip olmalı, patlamadan önce çoğunu kaybetmeli ve ölmekte olan yıldızın yakınındaki bu kütle alışılmadık bir kimyasal bileşime sahip olmalıdır. O halde elektron yakalayan süpernova zayıf olmalı, çok az radyoaktif serpintiye sahip olmalı ve çekirdeğinde nötronca zengin elementlere sahip olmalıdır.

Süper Asimptotik Dev Dal Yıldızı

Oksijen (O), neon (Ne) ve magnezyumdan (Mg) oluşan süper asimptotik dev bir yıldızın (solda) ve çekirdeğinin (sağda) sanatçı izlenimleri. Süper asimptotik dev yıldız, çekirdeği elektronlar (e-) tarafından desteklenen basıncı olan, yaklaşık 8-10 güneş kütlesi aralığındaki yıldızların son durumudur. Çekirdek yeterince yoğun hale geldiğinde, neon ve magnezyum elektronları yemeye başlar (elektron yakalama reaksiyonları olarak adlandırılır), çekirdek basıncını düşürür ve bir çekirdek çöküşü süpernova patlamasına neden olur.

Bu yeni çalışma, Kaliforniya Üniversitesi’nden astrofizikçi Daichi Hiramatsu tarafından yönetiliyor. Hiramatsu, düzinelerce teleskop kullanılan dünya çapında bilim insanı ekibinin yer aldığı Global Süpernova Project’in çekirdek bir üyesidir. Ekip, süpernova SN 2018zd’nin, bazıları bir süpernovada ilk kez görülen birçok olağandışı özelliğe sahip olduğunu buldu.

Bu süpernova NGC 2146 galaksisinde nispeten yakın – sadece 31 milyon ışık yılı uzaklıkta – sayılacak bir uzaklıktaydı. Ekip patlamadan önce Hubble Uzay Teleskobundan alınan arşiv görüntülerini inceledi ve gözlemler, Samanyolu’nda yakın zamanda tanımlanmış başka bir SAGB yıldızıyla tutarlıydı, ancak normal demir çekirdek çöküşü süpernovalarının ataları olan kırmızı süper dev yıldız modelleriyle tutarsızdı.

Çalışmada, süpernova hakkında yayınlanmış tüm veriler incelendi ve bazılarının elektron yakalayan süpernovalar için öngörülen göstergelerden birkaçına sahipken, yalnızca SN 2018zd’nin tümüne sahip olduğu bulundu – belirgin bir SAGB öncüsü, güçlü süpernova öncesi kütle kaybı, olağandışı bir yıldız kimyasal bileşim, zayıf bir patlama, az radyoaktivite ve nötron açısından zengin bir çekirdek.

Radio pulses from Crab Pulsar release far more energy than previously suspected - Tech Explorist

Hiramatsu, “Bu tuhaf şey nedir? diye sorarak çalışmaya başladık. Sonra SN 2018zd’nin her yönünü inceledik ve hepsinin elektron yakalama senaryosunda açıklanabileceğini fark ettik” dedi. Yeni keşifler, geçmişin en ünlü süpernovasının bazı gizemlerini de aydınlatıyor. MS 1054’te Samanyolunda bir süpernova meydana geldi. Çin ve Japon kayıtlarına göre o kadar parlaktı ki gündüz 23 gün, gece ise yaklaşık iki yıl görülebildi.

Ortaya çıkan kalıntı, Yengeç Bulutsusu, sonraları ayrıntılı olarak incelenmiştir. Daha önce elektron yakalayan bir süpernova için en iyi adaydı, ancak bu kısmen belirsizdi çünkü patlama yaklaşık bin yıl önce gerçekleşmişti. Yeni sonuç, tarihi SN 1054’ün elektron yakalayan bir süpernova olduğuna dair güveni artırıyor. Ayrıca, süpernovanın modellere kıyasla neden nispeten parlak olduğunu da açıklıyor.

Tokyo Üniversitesi’nden Dr. Ken Nomoto, teorisinin doğrulanmasından heyecan duyduğunu belirterek, “Meslektaşlarım ve benim var olduğunu ve bir bağlantımız olduğunu tahmin ettiğimiz elektron yakalama süpernovasının nihayet keşfedilmiş olmasından çok memnunum. Bu gözlemleri elde etmek için harcanan büyük çabaları çok takdir ediyorum. Bu, gözlemler 40 yıl öncesi bir teorinin birleşiminin harika bir örneğidir” dedi.