Ana Sayfa Blog Sayfa 36

Dünya’ya En Yakın Kara Delik Yoksa Kara Delik Değil Mi?

0
Dünya’ya En Yakın Kara Delik Yoksa Kara Delik Değil Mi?

Dünyanın sözde ‘en yakın kara deliği’ bir kara delik değil

Tartışmalı bir çoklu yıldız sistemi, yıldız evriminde eksik bir halkadır

HR 6819 yıldız sistemindeki iki mavi yıldızın çizimi

Yıldız sistemi HR 6819, daha önce bildirildiği gibi hiçbir kara deliğe ev sahipliği yapmıyor, bunun yerine  yakın zamanda biri diğerinden gaz çeken iki mavi yıldıza ev sahipliği yapıyor.

Dünya’ya en yakın kara delik aslında bir kara delik değil. Bunun yerine, bilim insanlarının bir yıldız üçlüsü olduğunu düşündükleri şey (iki yıldız ve bir kara delik) aslında benzersiz bir evrim aşamasına yakalanmış bir çift yıldız.

Mayıs 2020’de bir gökbilimciler ekibi, HR 6819 yıldız sisteminin muhtemelen, yıldızından beslenmeyen, görünmez bir kara delik ve daha uzakta yörüngede dönen ikinci bir yıldız ile 40 günlük sıkı bir yörüngeye kilitlenmiş parlak, büyük bir yıldızdan oluştuğunu bildirdi.

Bu sistem, Dünya’dan yaklaşık 1000 ışık yılı uzaklıkta olduğundan, bize en yakın kara deliği bulmuş oluyorduk. Ancak ilerleyen aylarda diğer ekipler aynı verileri analiz ettiler ve farklı bir sonuca vardılar: Sistem sadece iki yıldıza ev sahipliği yapıyordu yani bir kara delik ortada yoktu.

Şimdi, asıl ekip ve takip ekiplerinden biri güçlerini birleştirdi ve farklı türde veriler toplayan daha güçlü teleskoplarla HR 6819’u gözlem altına aldı. Ekiplerin bildirdiğine göre, yeni veriler gökyüzündeki daha ince ayrıntıları ortaya çıkararak gökbilimcilerin sistemde kaç tane nesne olduğunu ve bunların ne tür gökcisimleri olduklarını kesin olarak görmelerine olanak tanıyor.

Belçika’daki KU Leuven’den gökbilimci Abigail Frost, “Sonuçta, her şeyi en iyi açıklayan ikili sistemdi” diyor. HR 6819’un önceki gözlemleri onu tek bir birim olarak göstermişti, bu nedenle gökbilimciler sistemdeki nesneleri veya kütlelerini ayırt edemediler.

HR 6819’un gerçek doğasını tespit etmek için Frost ve meslektaşları, esasen yıldızları ayrı ayrı görebilen Şili’deki birbirine bağlı dört teleskoptan oluşmuş bir ağ olan Çok Büyük Teleskop Dizisi’ne (VLT) yöneldiler.

Frost, “Bu aygıt, sistem içinde kaç yıldız olduğunu ve bunlardan birinin kara delik olup olmadığını belirlemek için gerçekten önemli olan orijinal sinyali kesin olarak çözmemize izin verdi” diyor.

Bilim insanları, yıldızlardan birinin, ona eşlik eden yıldızın şişmiş atmosferinden malzeme çeken devasa, parlak mavi bir yıldız olduğunu düşünüyor. Bu yoldaş yıldızın artık çok az gazlı atmosferi kalmış.

Astrofizikçi Kareem El-Badry, “Yıldız zaten ana ömrünü tamamlamış, ancak dışı soyulduğu ve yalnızca açığa çıkan çekirdeği görüldüğü için genç bir yıldızla benzer sıcaklık, parlaklık ve yarıçapa sahip” diyor.

Yoldaşı tarafından adeta emilmiş yıldızın çekirdek rengi ve parlaklığı, eski verilere bakan gökbilimcileri, 10 kat daha fazla kütleye sahip genç bir yıldız olduğunu düşünmeleri konusunda kandırabildi. Başlangıçta, bu yıldız, büyük ama görünmez bir şeyin, bir kara deliğin yörüngesindeymiş gibi görünüyordu.

Araştırmacılar yıldız sisteminin ayrıntılarını çözdükten sonra, bu sistemin benzersiz olduğunu fark ettiler ve gökbilimcilere devasa yıldızlara sahip sistemler arasında daha önce görülmemiş evrimsel bir aşama olduğunu gösterdiler.

Arizona Üniversitesi’nden astrofizikçi Maxwell Moe, “Yeni bulgu, ikili yıldız evriminde eksik bir halkaydı ve aynı zamanda yeni çalışmanın bir parçası değildi” diyor.  Gökbilimciler yıllardır bir yıldızın aktif olarak diğerinden gaz çektiği ikili sistemler gözlediler ve “donör yıldız”ın sadece çıplak bir yıldız çekirdeği olduğu sistemler de gördüler. Ancak HR 6819’da donör yıldız diğerine kütle vermeyi bırakmıştı.

Dürbün (Telescopium) takımyıldızındaki gökyüzünün bir bölgesinin geniş alan görüntüsü ve üçlü bir sistem olduğu sanılan HR 6819. 

Moe, “Hala bir miktar zarfı kalmış, ancak hızla küçülüyor, geriye kalan bir çekirdek haline geliyordu” diyor. Frost ve meslektaşları, yıldızların nasıl hareket ettiğini tam olarak izlemek için bir yıl boyunca HR 6819’u Çok Büyük Teleskop Dizisini kullanarak gözlediler.

Frost, “Sistemdeki bireysel yıldızların nasıl çalıştığını gerçekten anlamak istiyoruz. Bunu daha ayrıntılı olarak araştırmak için bir tür temel taşı olarak kullanabileceğimiz bir sisteme sahip olmak heyecan verici” diyor.

Ekip daha sonra bu bilgiyi ikili yıldız evriminin bilgisayar simülasyonlarında kullanmayı düşünüyor. Sonuçta HR 6819, Dünya’ya en yakın kara deliğe sahip olmasa da, gökbilimciler için daha faydalı bir şeye vesile olmuş gibi görünüyor.

NASA’nın Tehlikeli Göktaşlarını Önleme Planı…

1
NASA’nın Tehlikeli Göktaşlarını Önleme Planı…

Küçük bir göktaşı tüm bir şehri yok edebilir. NASA’nın olası bir asteroit çarpma felaketini önleme planları açıklandı.

Bir uzay güvenliği uzmanı, NASA'nın olası bir asteroit çarpma felaketini önleme planlarını açıklıyor
Binlerce asteroidin (mavi renkte) yörüngeleri, Dünya’nınki de dahil olmak üzere gezegenlerin yörüngeleriyle (beyaz renkte) kesişir.

Dünya tehlikeli bir ortamda bulunmaktadır. Asteroitler ve kuyruklu yıldızlar gibi kozmik cisimler sürekli olarak uzayda birbirlerine yakınlaşır ve sıklıkla gezegenimize çarparlar.

Bunların çoğu bir tehdit oluşturamayacak kadar küçüktür, ancak bazıları endişe kaynağı olabilir. Böyle bir cismin gezegenimize çarpma olasılığının gerçekte ne olduğunu ve hükümetlerin böyle bir olayı önlemek için yapılacak araştırmalara yeterince para harcayıp harcamadığını biliyor muyuz?

Bu soruların cevaplarını bulmak için, Dünya’ya yakın nesnelerin (NEO) ne olduğunu bilmek gerekir. Bugüne kadar NASA, daha büyük olanların tahminen yalnızca % 40’ını izledi. Sürpriz asteroitler geçmişte Dünya’yı ziyaret ettiler ve şüphesiz gelecekte de edecekler. Ortaya çıktıklarında, insanlık olarak bu duruma hazırlıklı mıyız?

Asteroitler ve kuyruklu yıldızlardan gelen tehdit

Çeşitli boyutlarda milyonlarca gök cismi Güneş’in etrafında döner. Dünya’ya yakın tehlike oluşturacak nesnelerin yörüngeleri, onları Güneş’in yaklaşık 190 milyon km yakınına getirecek olan göktaşları ve kuyruklu yıldızlar içerir.

Gökbilimciler, Dünya’ya yakın bir nesneyi gezegenin yaklaşık 7,5 milyon km yakınına geldiyse ve çapı en az 140 m’yse bir tehdit olarak kabul eder. Bu büyüklükte bir gök cismi Dünya’ya çarparsa, bütün bir şehri yok edebilir ve aşırı bölgesel yıkıma neden olabilir.

Daha büyük nesneler (1 km veya daha büyük) küresel etkilere ve hatta kitlesel yok oluşlara neden olabilir. En ünlü ve yıkıcı etki 65 milyon yıl önce 10 km çapında bir asteroidin şimdiki Yucatan Yarımadası’na çarpmasıyla gerçekleşti. Dinozorlar da dahil olmak üzere dünyadaki çoğu bitki ve hayvan türünü yok etti.

65 milyon yıl önce dev bir asteroid Dünya’ya çarptı ve dinozorları yok etti.

Ancak daha küçük nesneler de önemli hasara neden olabilir. 1908’de Sibirya’daki Tunguska nehri üzerinde yaklaşık 50 m’lik bir gök cismi patladı. 2 bin 100 km karelik bir alan üzerindeki 80 milyondan fazla ağaç dümdüz oldu.

2013 yılında ise, Rusya’nın Chelyabinsk kentinin 32 km yukarısında, atmosferde yalnızca 20 m çapında bir asteroid patladı. 30 Hiroşima bombasına eşdeğer bir enerji açığa çıktı. 1.100 civarında insan yaralandı. 33 milyon ABD Doları kadar hasara neden oldu.

Potansiyel olarak Dünya’ya çarpacak önemli büyüklükteki bir sonraki göktaşı, asteroid 2005 ED224’tür. 50 m’lik büyüklüğe sahip bu asteroid 11 Mart 2023’te yakınımızdan geçişinde, yaklaşık 500 bin’de 1’lik bir çarpma ihtimali vardır.

Bir uzay güvenliği uzmanı, NASA'nın olası bir asteroit çarpma felaketini önleme planlarını açıklıyor
NASA, 1990’lardan beri sürekli olarak Dünya’ya yakın nesneleri bulmakta ve takip etmektedir. Mavi renk toplam cisim sayısını, turuncu renk, 140 m üzeri cisim sayısını, kırmızı renk 1 km üzeri cisim sayısını göstermektedir.

Gökyüzünü izlemek

Daha büyük bir kozmik cismin Dünya’yı etkileme olasılığı küçük olsa da, yıkımı muazzam olacaktır. Bu tehdit fark edildiğinde NASA’ya 10 yıl içinde 1 km veya daha büyük çapta Dünya’ya yakın nesnelerin %90’ını bulma ve izleme görevi verildi. NASA, 2011 yılında hedefini % 90 aştı.

14 Şubat 2022 itibariyle, gökbilimciler 10 bin 33’ü 140 m veya daha büyük ve 888’i en az 1 km çapında olan 28 bin 266 Dünya’ya yakın asteroit tespit etti. Bu sayıya her hafta yaklaşık 30 yeni nesne ekleniyor.

NASA yeni bir görevle birlikte, 2026’da, potansiyel olarak tehlikeli göktaşlarını aramaya adanmış kızılötesi, uzay tabanlı bir teleskop olan olan NEO Surveyor‘u piyasaya sürmesini planlıyor.

Kozmik sürprizler

Bir felaketi ancak geleceğini bilirsek ve asteroitler daha önce Dünya’nın yakınlarına gizlice girmişse önleyebiliriz. “Şehir Katili” olarak adlandırılan futbol sahası büyüklüğünde bir asteroid, 2019’da Dünya’dan 70 bin km’lik bir mesafeden geçti. 2021’de jet büyüklüğünde bir asteroit 1 km yakına kadar geldi.

2012’de büyücek bir göktaşı son anda görüldü. Bunların her biri, Dünya’yı geçmeden sadece bir gün önce keşfedildi. Araştırmalar, bunun bir nedeninin, Dünya’nın dönüşünün, bazı asteroitlerin tespit edilmediği veya sabit göründüğü bir kör nokta oluşturması olabileceğini düşündürmektedir.

Bazı sürpriz asteroitler bu şekilde gözden kaçtığından bir sorun olabilir. 2008 yılında, gökbilimciler küçük bir göktaşını Sudan’ın kırsalına çarpmadan sadece 19 saat önce fark ettiler. Ayrıca 2 km çapında bir asteroidin yakın zamanda keşfi, hala büyük nesnelerin gizlendiğini gösteriyor.


2013’te Rusya üzerinde patlayana benzer daha küçük asteroitler, uyarı vermeden Dünya’ya çarpabilir, ancak son anda gözlenen daha büyük, daha tehlikeli nesneler de gökbilimcileri şaşırtıyor.

Ne yapılabilir?

Gezegeni kozmik tehlikelerden korumak için erken teşhis çok önemlidir. 2021 Gezegen Savunma Konferansı’nda bilim insanları, tehlikeli asteroitlere karşı başarılı bir savunma yapmak için en az beş ila 10 yıllık bir hazırlık süresi önerdiler.

Gökbilimciler tehlikeli bir nesne bulurlarsa, bir felaketi azaltmanın dört yolu olduğunu söylüyorlar. Birincisi, bölgesel ilk yardım ve tahliye önlemleri. İkinci bir yaklaşım, küçük veya orta büyüklükteki bir asteroidin yakınında uçmak için bir uzay aracı göndermek; geminin çekimi ile yavaş yavaş nesnenin yörüngesini değiştirmek.

Üçüncü ve dördüncü yol daha büyük bir asteroidin yolunu değiştirmek için ya yüksek hızlarda bir şekilde çarpmak ya da yakınında bir nükleer savaş başlığı patlatmak. Bunlar uçuk fikirler gibi görünebilir, ancak Kasım 2021’de NASA, bu yöntemlerin kanıtı olarak dünyanın ilk tam ölçekli gezegen savunma görevini başlattı: DART.

Büyük asteroit Didymos ve küçük uydusu şu anda Dünya için bir tehdit oluşturmuyor. Eylül 2022’de NASA, Didymos’un ayına saatte yaklaşık 24 bin km’lik bir hızla ve 610 kg’lık bir sondayla çarparak asteroidin yörüngesini değiştirmeyi planlıyor.

Tehdit edici asteroitlerin neden yapıldığı hakkında daha fazla bilgi edinmek de önemlidir, bileşimleri onları saptırmada ne ölçüde başarılı olacağımızı gösterebilir. Asteroit Bennu, 490 m çapındadır. Yörüngesi onu 24 Eylül 2182’de Dünya’ya tehlikeli bir şekilde yaklaştırdığında çarpışma olasılığı 2 bin 700’de 1 olacaktır.

Bu büyüklükteki bir göktaşı tüm bir kıtayı yok edebilir. Bu nedenle NASA Bennu hakkında daha fazla bilgi edinmek için 2016’da OSIRIS-Rex sondasını fırlattı. Uzay aracı Bennu’ya gitti, fotoğraflar çekti, örnekler topladı ve 2023’te Dünya’ya dönmesi bekleniyor.

Dünyanın En Büyük Güneş Teleskopu Gözlemlere Başlıyor…

0
Dünyanın En Büyük Güneş Teleskopu Gözlemlere Başlıyor…

Devasa güneş teleskopunda bilimsel gözlemler başlıyor.

Daniel K. Inouye Güneş Teleskobu tarafından 11 Mayıs 2021'de yakalanan güneşin yeni yayınlanan fotoğrafı.

Daniel K. Inouye Güneş Teleskobu (DKIST) tarafından 11 Mayıs 2021’de yakalanan güneşin yeni yayınlanan fotoğrafı. 

DKIST, güneşimizi daha iyi anlama misyonunu üstlendiği ilk operasyonel bilim çalışmasına başlıyor.

Bu olağanüstü büyük güneş teleskopu Hawaii, Maui’deki 3.067 m yükseklikteki Haleakalā Dağı’nın tepesinde bulunan yaklaşık 300 milyon dolarlık bilimsel bir gözlemevidir.

Ana işlevlerinden biri, güneşin yüzeyinden milyonlarca derece daha sıcak olan güneşin taç tabakası adı da verilen, dış atmosfer katmanı koronayı incelemek olacaktır.

İlk deney, güneş manyetik alanları aniden yeniden yapılandığında ve güneş atmosferinden çıkan aşırı ısıtılmış gaz veya plazma jetleri oluştuğunda meydana gelen manyetik yeniden bağlantı üzerine olacaktır. Bu çalışma, Ulusal Güneş Gözlemevi’nin baş araştırmacısı Tetsu Anan tarafından yönetiliyor.

Inouye Güneş Teleskobuyla alınan güneş yüzeyinin ayrıntılı görüntüleri.

Gözlemevini yöneten Ulusal Bilim Vakfı (NSF), 24 Şubat Perşembe günü bilimsel çalışmaları devreye alma aşamasını duyurduğu bir bildiride “bu süreç uzun zamandır teorik olarak çalışıldı ancak henüz kanıtlanmadı” şeklinde bir açıklamada bulundu.

NSF, manyetik yeniden bağlantı hakkında ise şunları söyledi: “Inouye Güneş Teleskobunun benzersiz alet takımlarıyla yapılan gözlemler, bilim insanlarının bu zor ama hayati fenomeni ilk kez gözlemlemelerine izin veriyor.”

Daniel K. Inouye Güneş Teleskobu Hawaii’deki Maui adasında yer almaktadır.

Uzay havası, son birkaç on yılda, güneş yapısını incelemek için güneşe yakın yörüngelerdeki ABD-Avrupa Güneş Yörünge Aracı ve NASA’nın Parker Güneş Aracı adlı iki yeni görevi de dahil olmak üzere çok sayıda yüksek çözünürlüklü teleskop ve uzay aracı tarafından inceleniyor.

Inouye Güneş Teleskobuyla alınan ilk güneş lekesi görüntüsü.

NSF, DKIST’in “yüksek çözünürlüklü görüntüler almak, güneş lekeleri, güneş patlamaları ve koronal kütle püskürmeleri de dahil olmak üzere güneş olaylarının manyetik alanlarının ölçümlerini yapmak” için diğer çeşitli teleskoplar ve uzay araçlarıyla birlikte çalışacağını söyledi.

Koronal kütle atımları, Dünya’ya doğru yönlenirse, elektrik hatlarına ve uydu iletişimine zarar verip bozabilecek güce sahip güneşten gelen yüklü parçacık patlamalarıdır.

Güneş teleskobunun yayınlanan ilk görüntüsünün yakından görünümü.

NSF, operasyon döneminin kabaca bir yıl süreceğini ve bilim insanlarının çalışma yolu boyunca çözülmesi gerekebilecek teknik problemlerin risklerini göz önüne alarak ortak gözlemler yapmalarına izin verirken çevrimiçi kilit sistemlerini de beraberinde getireceğini söyledi.

NSF, teleskopa “ilk ışık” gelmesinin 2020’de gerçekleştiğini, ancak korona virüs pandemisi nedeniyle inşaatın tamamlanmasında 18 aylık bir gecikme olduğunu kaydetti.

Güneş yüzeyindeki bulgurumsu (granulation) yapının Inouye Güneş Teleskobuyla alınan ilk görüntüsü.

DKIST gözlemevinin benzersiz özellikleri bulunuyor. Örneğin, atmosferik etkileri düzeltmek için gelişmiş uyarlanabilir optiklerle birleştirilmiş 4 metrelik bir birincil ayna içeriyor. Teleskop ayrıca güneş ısısına karşı koruma sağlamak için optiklerinde aktif soğutmaya sahiptir.

Öte Gezegenler İçin Yeni Bir Uzay Teleskobu…

1
Öte Gezegenler İçin Yeni Bir Uzay Teleskobu…

Roma Uzay Teleskobu ile Gezegenleri Fotoğraflamak

Yaklaşık 100 yıl önce, gökbilimci Bernard Lyot, Güneş’in ışığını engelleyerek tam bir Güneş tutulmasını yeniden yaratmayı mümkün kılan bir cihaz olan koronagrafı icat etti. Bu, bilim insanlarının, yıldızımızın atmosferinin genellikle yüzeyinden parlak ışıkla gizlenen en dış kısmı olan Güneş’in koronasını incelemelerine yardımcı oldu.

resim

 

Şu anda yapım aşamasında olan Nancy Grace Roman Uzay Teleskopu, aynı şeyin çok daha gelişmiş bir versiyonunu test edecek. Roman’ın Koronagraf aleti, ev sahibi yıldızlardan gelen parlamayı engellemek için özel maskeler kullanacak. Yörüngedeki öte gezegenlerden gelen daha sönük ışığın filtrelenmesine izin verecek. Ayrıca yıldız ışığını otomatik olarak ölçen kendinden esnek aynalara sahip olacak.

resim

 

Bu parlamayı engellemek önemlidir. Çünkü gezegenler ev sahibi yıldızlarından milyarlarca kat daha sönük olabilirler! Roman’ın yüksek teknoloji ürünü aygıtı, mevcut diğer teleskoplarla fotoğraflayamayacağımız biçimde öte gezegenlerin fotoğraflarını çekmemize yardımcı olacak.

resim

 

Diğer gözlemevleri, doğrudan görüntüleme adı verilen bu öte gezegen avlama yöntemini, kızılötesi ışıkta “süper Jüpiter” adı verilen devasa, parlak öte gezegenleri yerden fotoğraflamak için kullanır. Bu dünyalar Jüpiter’den düzinelerce kat daha büyük olabilir ve o kadar gençtirler ki oluşumlarından arta kalan ısı sayesinde ışıl ışıl parlarlar. Bu parıltı onları kızılötesi ışıkta algılanabilir kılar.

resim

 

Roman Teleskopu, daha da yüksek kaliteli fotoğraflar elde etmek için gelişmiş gezegen görüntüleme teknolojisini uzaya taşıyacak. Kızılötesi bir teleskop olduğu bilinmesine rağmen, aslında öte gezegenleri, gözlerimizin görebileceği gibi, görünür ışıkta fotoğraflayacak.

Bu teknik, ev sahibi yıldızlarına yakın yörüngede dönen daha küçük, daha eski, daha soğuk dünyaları görebileceği anlamına geliyor. Roman, Güneşimiz gibi bir yıldızın yörüngesinde dönen Jüpiter gibi bir öte gezegenin ilk görüntüsünü bile çekebilir.

Gökbilimciler, potansiyel olarak yaşanabilir dünyalar arayışının bir parçası olarak, nihayetinde Dünya gibi öte gezegenlerin fotoğraflarını çekmek istiyorlar. Roman’ın doğrudan görüntüleme çabaları sonucunda bu yönde dev bir adım atılacak!

resim

 

Doğrudan görüntüleme, Roman’ın gezegen avı planlarının sadece bir bileşeni. Görev ayrıca, galakside herhangi bir yıldıza bağlı olmadan dolaşan haydut gezegenler de dahil olmak üzere diğer dünyaları bulmak için mikro mercekleme adı verilen bir ışık bükme yöntemini kullanacak. Bilim insanları ayrıca Roman’ın ev sahibi yıldızlarının önünden geçerken 100 bin öte gezegen keşfetmesini bekliyorlar.

resim

 

Nancy Grace Roman Uzay Teleskobu (NGRST, Roman ya da Roma Uzay Teleskobu ve eski adıyla Geniş Alan Kızılötesi Tarama Teleskobu, WFIRST) şu anda geliştirilmekte ve en geç Mayıs 2027’de fırlatılması planlanmaktadır.

IXPE Gözlemevi’nin İlk Çarpıcı Görüntüsü…

0
IXPE Gözlemevi’nin İlk Çarpıcı Görüntüsü…

IXPE Gözlemevi’nin İlk Çarpıcı Görüntüsü: Patlamış Bir Yıldızın Parlayan Kalıntıları

Dünya Yörüngesinde IXPE

Sanatçının IXPE’nin Dünya yörüngesindeki temsili resmi.

NASA’nın 9 Aralık 2021’de piyasaya sürdüğü X-Işın Görüntülemeli Polarimetri Gezgini (IXPE), bir ay süren devreye alma aşamasını tamamlamasından bu yana ilk görüntüleme verilerini gönderdi. Evrendeki en gizemli ve uç noktalardaki nesnelerden bazılarını inceleme arayışında olan gözlemevinde tüm enstrümanlar iyi çalışıyor.

IXPE, X-Işın gözlerini ilk olarak 17. yüzyılda patlayan bir yıldızın kalıntılarından oluşan bir nesne olan Cassiopeia A‘ya odakladı. Yıldızın patlamasından kaynaklanan şok dalgaları, onu çevreleyen gazı süpürmüş, yüksek sıcaklıklara kadar ısıtmış ve kozmik ışın parçacıklarını hızlandırarak X-ışını olarak parlayan bir bulut oluşturmuştu.

Bir çok teleskop daha önceleri Cassiopeia A’yı defalarca inceledi, ancak IXPE, araştırmacıların onu yeni bir şekilde incelemesine izin verecek şekilde donatıldı. Aşağıdaki resimde, fuşya rengi, IXPE tarafından gözlemlenen X-ışınının yoğunluğuna karşılık gelir. Mavi renkle gösterilenler ise Chandra X-Işın Gözlemevi’nin yüksek enerjili X-ışın verilerini kapsar.

IXPE Chandra Cassiopeia A

Süpernova kalıntısı Cassiopeia A’nın bu görüntüsü, NASA’nın IXPE tarafından toplanan ve fuşya rengi ile gösterilen ilk X-ışın verilerinin bazılarıyla, Chandra X-Işın Gözlemevi’nden gelen mavi renkte gösterilen yüksek enerjili X-ışını verileriyle  birleştirilmiştir.

Chandra ve IXPE, farklı detektör türleri ile farklı açısal çözünürlük veya keskinlik seviyelerini yakalar. Bu görüntünün yalnızca IXPE verilerini gösteren ek bir sürümü daha mevcuttur. Bu görüntüler, 11-18 Ocak tarihleri ​​arasında toplanan IXPE verilerini içermektedir.

Chandra 1999’da fırlatıldıktan sonra, ilk görüntüsü  de Cassiopeia A’ya aitti. X-ışın görüntüleri, ilk kez, süpernova kalıntısının merkezinde bir kara delik veya nötron yıldızı olabilecek kompakt bir nesne olduğunu ortaya çıkarmıştı.

Marshall Uzay Uçuş Merkezi’nden IXPE baş araştırmacısı Martin C. Weisskopf, “Cassiopeia A’nın IXPE görüntüsü, aynı süpernova kalıntısının Chandra görüntüsü kadar tarihidir. Bu, IXPE’nin şu anda analiz aşamasında olan Cassiopeia A hakkında daha önce hiç görülmemiş yeni bilgiler edinme potansiyelini gösteriyor” dedi.

IXPE Cassiopeia A

IXPE’den alınan bu görüntü, gözlemevinin ilk hedefi olan süpernova kalıntısı Cassiopeia A’dan gelen X-ışınlarının yoğunluğunun haritasını gösteriyor. Soğuk mordan maviye kırmızıdan sıcak beyaza kadar değişen renkler, X ışınlarının artan parlaklığına karşılık gelir. 

Astrofizikçilerin IXPE ile yapacakları önemli bir ölçüme, X-ışınının uzayda seyahat ederken nasıl yönlendirildiğine bakmanın bir yolu olan polarizasyon deniliyor. Işığın polarizasyonu, ışığın ortaya çıktığı ortama dair ipuçları içerir. IXPE’nin enstrümanları ayrıca kozmik kaynaklardan gelen X-ışınlarının enerjisini, varış zamanını ve gökyüzündeki konumunu da ölçüyor.

Roma Ulusal Astrofizik Enstitüsü’nde (INAF) IXPE’nin baş araştırmacısı Paolo Soffitta, “Cassiopeia A’nın IXPE görüntüsü harika ve bu süpernova kalıntısı hakkında daha fazla bilgi edinmek için polarimetri verilerini analiz etmeyi dört gözle bekliyoruz” dedi.

Cassiopeia A’dan gelen polarizasyon verileriyle IXPE, araştırmacıların ilk kez, çapı yaklaşık 10 ışık yılı olan süpernova kalıntısı boyunca polarizasyon miktarının nasıl değiştiğini görmelerine olanak sağlayacak. Gökbilimciler şu anda nesnenin ilk X-ışını polarizasyon haritasını oluşturmak için verilerle çalışıyorlar. Bu, Cassiopeia A’da X ışınlarının nasıl üretildiğine dair yeni ipuçlarını ortaya çıkaracaktır.

Stanford Üniversitesi’nde IXPE yardımcı araştırmacısı olan Roger Romani, “IXPE’nin gelecekteki kutuplaşma görüntüleri, bu ünlü kozmik hızlandırıcının kalbindeki mekanizmaları ortaya çıkarmalı. Ayrıntıların bazılarını doldurmak için, makine öğrenimi tekniklerini kullanarak IXPE’nin ölçümlerini daha da hassas hale getirmenin bir yolunu geliştirdik. Tüm verileri analiz ederken ne bulacağımızı dört gözle bekliyoruz” dedi.

IXPE, Cape Canaveral’dan bir Falcon 9 roketiyle fırlatıldı ve şu anda Dünya ekvatorunun 600 km üzerinde bir yörüngede dönüyor. Görev, NASA ve İtalyan Uzay Ajansı arasında 12 ülkedeki ortaklar ve bilim işbirlikçileri ile yürütülüyor. Merkezi Broomfield, Colorado’da bulunan Ball Aerospace ise, uzay aracının operasyonlarını yönetiyor.

Güneşe En Yakın Yıldızın Çevresinde Gezegen Keşfedildi…

0
Güneşe En Yakın Yıldızın Çevresinde Gezegen Bulundu…

Güneşe en yakın yıldız Proksima Sentauri çevresinde yeni bir gezegen keşfedildi

Güçlü bir teleskop üzerindeki yeni bir alet, gökbilimcilerin en yakın yıldız komşumuz etrafında başka bir gezegen keşfetmelerini sağladı.

proksima d
Bir sanatçının, en yakın yıldız komşumuz Proksima Sentauri’nin yörüngesinde dönen üçüncü aday öte gezegen olan Proksima d konsepti.

Gökbilimciler, 4,2 ışık yılı ile Güneş’e en yakın yıldız olan Proksima Sentauri’nin çevresinde yeni bir aday öte gezegen keşfettiler. Bulgu, bu sistemdeki toplam aday öte gezegen sayısını üçe çıkardı.

Proksima d olarak adlandırılan bu yeni dünya, yaşamak için hoş bir yer gibi görülmüyor. Çünkü soluk kırmızı yıldızının etrafında dönmesi sadece beş gün civarında. Ayrıca yüzeyinde muhtemelen sıvı su olmayacak kadar yıldızına yakın.

Salınımlardan Gezegenlere

Bir gezegen yıldızının yörüngesinde dolanırken, ilk bakışta yıldızın merkezinin yörüngesinde dolanıyormuş gibi görünür. Gerçekte iki gökcismi her zaman kütle merkezlerinin yörüngesinde döner ve bir yıldızın etrafındaki küçük bir gezegen bile bu merkezi dengeleyecek kadar kütleye sahiptir.

Bu yüzden gezegen yörüngesinde  dönerken yıldız salınım yapar. Gökbilimciler, bir yıldızın dikine hızını, yani Dünya’ya doğru veya Dünya’dan uzağa olan hareketini ölçtüklerinde bu yalpalamayı tespit ederler. Daha büyük ve/veya daha yakın bir nesne, yıldızının daha da fazla sallanmasına neden olur.

Dış gezegen aramaları için hassas radyal hız yönteminin çizimi. Bir ötegezegenin varlığı, görünmeyen ötegezegenlerin kütleçekimi nedeniyle yıldızın hareketi yalpalarken, yıldız tayfının periyodik Doppler kaymalarından çıkarılabilir. 

Öte gezegen aramaları için hassas dikine hız yönteminin çizimi. Bir öte gezegenin varlığı, görünmeyen öte gezegenlerin kütle çekimi nedeniyle yıldızın hareketi yalpalarken, yıldız tayfının periyodik kaymalarından çıkarılabilir. 

Güneş benzeri yıldızların etrafındaki Dünya benzeri öte gezegenleri belirlemek daha zordur. Ölçümlerin kesinliği önemli bir meseledir. Yıldızlar, gezegen avcılarını kandırabilir. Bir yıldızın kaynayan yüzeyi çeşitli aktif oluşumlar ürettiğinden, bu aktivite m/sn cinsinden dikine hızlar gösterebilir.

Dünya benzeri bir gezegenin sinyali, böyle bir karışımda kolayca kaybolur. Porto Üniversitesi’nden Joao Faria ve meslektaşları Proksima d’yi bulduklarında bu sınıra meydan okudular. Aday gezegen, yıldızını sadece 40 cm/sn sallıyordu. Bu tespit, hem yeni bir alet olan Şili’deki Çok Büyük Teleskop (VLT) üzerindeki ESPRESSO tayfölçeri sayesinde hem de yıldızın faaliyetini dikkatli gözlemekle mümkün oldu.

Geleceğin Habercisi Olarak Proksima d

İlk doğrulanmış öte gezegen olan Proksima b’nin keşfine öncülük eden Guillem Anglada-Escudé, “Bu önemli bir gökcismi, Güneş’e en yakın yıldızın yörüngesinde dönen öte gezegen olduğu için, araştırmacılar temkinli. Ancak böyle bir gezegenin varlığının şaşırtıcı bir sonuç değil, güzel bir keşif olduğunu belirtmeme izin verin” dedi.

Gezegenin, Dünya’nın kütlesinin en az dörtte biri veya Mars’ın kütlesinin yaklaşık iki katı kadar olduğu tahmin ediliyor. Bu kadar küçük bir gezegen, ev sahibi yıldızına çok yakın olduğu için güçlü bir dikine hız üretir. Bu öte gezegen Güneş Sistemimizde olsaydı, Güneş ile Dünya arasındaki ortalama mesafenin %3’ünde, başka bir deyişle Merkür’ün Güneş etrafındaki yörüngesinden 10 kat daha yakın konumda olacaktı.

Proksima Sentauri Güneş’e benzemeyen Güneş’in parlaklığının %0,2’si kadar ışınım yayan soluk kırmızı bir yıldızdır. Bu nedenle gezegen Merkür kadar kavrulmamıştır.  Bununla birlikte, Proksima d’nin havasız bir kaya olduğunu ve Venüs’ün yaptığı gibi ısıyı hapsedecek bir atmosferi olmadığını kabul etsek bile, yine de suyun kaynama noktasına yakın bir sıcaklıkta (yaklaşık 90 derece) olacaktır.

Proxima Centauri

Bildiğimiz anlamda bir hayat orada var olamayacaktır. Yine de, bu öte dünyanın başka sürprizleri olabilir. Faria, “Bir atmosferin varlığı kesinlikle bir olasılık” diyor. Peki ya Proksima c ? Bu aday öte gezegen, keşfedilecek ikinci dünya olmasına rağmen, Proksima d’den daha uzaktadır ve yörüngesini tamamlaması tam beş yıl alır.

ESPRESSO’nun şimdiye kadar topladığı veriler, bu sürenin yarısından daha azını kapsıyor, dolayısıyla daha uzak bu öte dünyanın sinyalini henüz göremiyor. Ancak ESPRESSO en yakın yıldız komşumuzu gözlemlemeye devam edecek. Proksima c’nin yanı sıra, bu sistemin daha ne dünyalar barındırabileceğini kim bilebilir? Proksima d’nin tespiti, ESPRESSO’nun ne tür dünyalar bulabileceğinin bir göstergesidir.

Anglada-Escudé, “Yıldızın dönüşünden daha kısa yörünge periyotları için (birkaç on gün gibi), Dünya kütlesindeki gezegenlerin artık ESPRESSO ile sistematik olarak tespit edilebileceğini söyleyebilirim. Şimdiye kadar, ölçüm belirsizliği yıldız gürültüsüyle karşılaştırılabilirdi ve yeterli hassasiyetle ayırt etmek mümkün değildi. ESPRESSO bunu değiştiriyor” diyor.

Süper Kütleli Kara Deliklerdeki Parlamaların Kökeni Belirlendi…

0
Süper Kütleli Kara Deliklerdeki Parlamaların Kökeni Belirlendi…

Süper kütleli kara delik parlamalarının kökeni belirlendi: Simülasyonlar, ‘yeniden bağlantı’ tarafından desteklenen manyetik titremeyi gösteriyor

Süper kütleli kara delik parlamalarının kökeni belirlendi: şimdiye kadarki en büyük simülasyonlar, manyetik "yeniden bağlantı" tarafından desteklenen titremeyi gösteriyor
Yeni kara delik simülasyonlarından birinden bir anlık görüntü. Burada, yeşil manyetik alan çizgileri sıcak bir plazma haritasının üzerine bindirilmiştir. Kara deliğin olay ufkunun hemen dışında, zıt yönlere işaret eden manyetik alan çizgilerinin bağlantısı, kesiştikleri yerde bir X noktası oluşturur. Bu yeniden bağlanma sürecinde, plazmadaki bazı parçacıklar karadeliğe, bazıları da uzaya fırlatılır, bu da kara delik parlamalarının oluşumunda önemli bir adımdır.

Kara delikler her zaman karanlık değildir. Gökbilimciler, galaksimizin çekirdeğindeki de dahil olmak üzere, süper kütleli karadeliklerin olay ufkunun hemen dışından parlayan yoğun ışık oyunları tespit ettiler. Fakat, bilim insanları, şüphelenilen manyetik alanların katılımının ötesinde bu alevlenmelerin nedenini belirleyemedi.

Şimdi astrofizikçiler, bilgisayar simülasyonlarını kullanarak, bu gizemi çözdüklerini söylüyorlar: Araştırmacılar, yeni bir çalışmada, manyetik alan çizgilerinin yeniden bağlanması sırasında bir kara deliğin olay ufkunun yakınında salınan enerjinin, işaret fişeklerine güç verdiğini öne sürüyor.

Yeni simülasyonlar, manyetik alan ile kara deliğin ağına düşen malzeme arasındaki etkileşimlerin, alanın sıkışmasına, düzleşmesine, kırılmasına ve yeniden bağlanmasına neden olduğunu gösteriyor.

Bu süreçte, sıcak plazma parçacıkları ışık hızına yakın bir hızda karadeliğe veya uzaya fırlamak için manyetik enerjiyi kullanıyor. Bu parçacıklar daha sonra kinetik enerjilerinin bir kısmını foton olarak doğrudan yayabiliyor ve yakındaki fotonlara bir enerji artışı sağlayabiliyor. Bu enerjik fotonlar da, gizemli kara delik parlamalarını oluşturuyor.

Modelde, önceden düşen malzemenin, olay ufkunun etrafındaki alanı temizleyerek, patlamalar sırasında fırladığı gözleniyor. Bu toparlama, gökbilimcilere, olay ufkunun hemen dışında meydana gelen, genellikle gizlenmiş süreçlerin engelsiz bir görünümünü sağlayabilir.

Flatiron Enstitüsü’nde araştırmacı Bart Ripperda, “Olay ufkunun yakınındaki manyetik alan çizgilerini yeniden bağlamanın temel süreci, kara deliğin manyetosferinin manyetik enerjisine dokunarak hızlı ve parlak parlamalara güç sağlayabilir. Plazma fiziğini astrofizikle gerçekten bağladığımız yer burası” diyor.

Supermassive Black Hole Flare

Bir kara deliğin parlamaya kadar olan süreçte yukarıdan aşağıya görünümü. Sıcak plazma başlangıçta kara deliğe akar. Manyetik alan geliştikçe, bu akış tersine döner ve bazı malzemeleri dışarı doğru fırlatır. Bu hızlandırılmış malzeme parlamayı oluşturur. 

Adına uygun olarak bir kara delik ışık yaymaz. Bu nedenle, parlamalar kara deliğin olay ufkunun dışından gelmelidir. Kara deliğin çekim gücünün o kadar güçlü hale geldiği sınır, ışığın bile kaçamayacağı sınırdır. Yörüngede dönen ve düşen malzeme, M87 galaksisinde bulunan dev kara deliğin etrafındaki gibi, bir yığılma diski biçiminde kara delikleri çevreler.

Bu materyal, kara deliğin ekvatorunun yakınındaki olay ufkuna doğru dökülür. Sonuçta, bazı kara deliklerin kuzey ve güney kutuplarında, parçacık jetleri şeklinde neredeyse ışık hızında uzaya fırlar. Bir kara deliğin anatomisinde parlamaların nerede oluştuğunu belirlemenin fiziği inanılmaz derecede zordur.

Kara delikler zamanı ve uzayı büker. Güçlü manyetik alanları ve radyasyon alanları vardır. Ayrıca türbülanslı bir plazma ile çevrilidir. Bu bölge o kadar sıcaktır ki elektronlar atomlarından koparak ayrılır. Önceki çalışmalar güçlü bilgisayarlarla yapılmış olsa bile, parlamalara güç sağlayan mekanizmayı göremeyecek kadar düşük çözünürlükteydi ve sadece kara delik sistemlerini simüle edebildiler.

Ripperda ve arkadaşları, simülasyonlarında ayrıntı düzeyini artırmak için her şeyi düşündüler. Hesaplama süresinde üç süper bilgisayar kullandılar. Proje toplamda milyonlarca bilgi işlem saati sürdü. Tüm bu hesaplama gücünün sonucu, bir kara deliğin çevresinin şimdiye kadar yapılmış en yüksek çözünürlüklü simülasyonu ve önceki çabaların 1000 katından fazla çözünürlük elde edildi.

Artan çözünürlük, araştırmacılara bir kara delik parlamasına yol açan mekanizmaların benzeri görülmemiş bir resmini verdi. Süreç, kara deliğin olay ufkundan fışkıran, jeti oluşturan ve yığılma diskine bağlanan manyetik alan çizgilerine sahip olan kara deliğin manyetik alanına odaklanıyordu.

Olağanüstü çözünürlüğü ile yeni simülasyon ilk kez, akan malzeme ile kara deliğin jetleri arasındaki sınırdaki manyetik alanın nasıl yoğunlaştığını, ekvator alan çizgilerini sıkıştırdığını ve düzleştirdiğini yakaladı. Ripperda, “Simülasyonlarımızın yüksek çözünürlüğü olmadan alt dinamikleri ve altyapıları yakalayamazsınız. Düşük çözünürlüklü modellerde yeniden bağlantı oluşmaz, dolayısıyla parçacıkları hızlandırabilecek hiçbir mekanizma yoktur” dedi.

Süper kütleli kara delik parlamalarının kökeni belirlendi: şimdiye kadarki en büyük simülasyonlar, manyetik "yeniden bağlantı" tarafından desteklenen titremeyi gösteriyor
      Yeni kara delik simülasyonlarının birinden bir anlık görüntü.

Simülasyonda fırlatılan materyaldeki plazma parçacıklarının, hemen bir miktar enerjiyi fotonlar olarak yaydığı görüldü. Plazma tarafından başlangıçta yaratılan fotonlar, en enerjik parlamaları oluşturuyordu. Malzemenin kendisi ise kara deliğin çevresinde dönen bir sıcak damla ile son buluyordu. Böyle bir leke, Samanyolu’nun süper kütleli kara deliğinin yakınında da tespit edildi.

Ripperda, “Böyle bir sıcak noktaya güç sağlayan manyetik yeniden bağlantı, bu gözlemi açıklamak için dumanı tüten bir silahtır” dedi. Araştırmacılar ayrıca kara delik bir süre parladıktan sonra manyetik alan enerjisinin azaldığını ve sistemin sıfırlandığını gözlemlediler. Sonra süreç, zamanla  yeniden başlar. Bu döngüsel mekanizma, süper kütleli kara deliklerin neden her gün ile birkaç yılda bir değişen parlamalar yaydığını açıklamakta.

Ripperda, yakın zamanda fırlatılan James Webb Uzay Teleskobu (JWST) ile Olay Ufku Teleskobundan (EHT) alınan ve sonrasında birleştirilen gözlemlerle, yeni simülasyonlarda görülen sürecin gerçekleşip gerçekleşmediğini ve bir kara deliğin gölgesinin görüntülerini değiştirip değiştirmediğini doğrulayabileceğini düşünüyor.

Büyük Patlamadan Günümüze: Evren Nasıl Oluştu?

0
Büyük Patlamadan Günümüze: Evren Nasıl Oluştu?

Evrenin tarihi: 10 kolay adımda Büyük Patlamadan bugüne.

Evren tarihinin başlangıcına yakın galaksiler

Bu sanatçının izlenimi, evrenin hala ultraviyole ışığını emen hidrojen sisiyle kısmen dolu olduğu Büyük Patlama sonrası bir milyar yıldan daha kısa bir zamanda oluşan galaksileri gösteriyor. 

Evrenin tarihi ve nasıl evrimleştiği konusu, genel olarak evrenin yaklaşık 13,7 milyar yıl önce inanılmaz derecede sıcak ve yoğun bir nokta olarak başladığını belirten Büyük Patlama modeli ile kabul edilir. Peki, evren nasıl oldu da birkaç milimetreden küçük parçalar halindeyken bugünkü haline geldi?

İşte Büyük Patlamanın 10 adımda kolay anlaşılması için bir yazı dökümü.

ADIM 1: HER ŞEY NASIL BAŞLADI


Büyük patlamayı izleyen evrenin zaman çizelgesinin bir örneği.  

 

Büyük Patlama, teorinin adından da anlaşılacağı gibi uzayda bir patlama değildir. Araştırmacılar, bunun yerine, evrenin her yerinde uzayın görünümü olduğunu söylerler Bu teoriye göre evren, uzayda çok sıcak, çok yoğun, tek bir nokta olarak doğmuştur.

Kozmologlar bu andan önce ne olduğundan emin değildirler, ancak karmaşık uzay görevleri, yer tabanlı teleskoplar ve karmaşık hesaplamalar ile bilim insanları, erken evrenin ve oluşumunun daha net bir resmini çizmeye çalışıyorlar. Bunun önemli bir kısmı, kozmik mikrodalga zemin ışınımı gözlemlerinden gelmektedir.

Bu radyasyon, Büyük Patlamadan arta kalan ışık ve radyasyonun ardıl parıltısını içerir. Büyük Patlamanın bu kalıntısı evreni kaplar ve mikrodalga detektörleri tarafından görülebilir, bu da bilim insanlarının erken evrenin ipuçlarını bir araya getirmelerine olanak tanır.

2001 yılında NASA, kozmik mikrodalga arka planından gelen radyasyonu ölçerek erken evrende var olan koşulları incelemek için Wilkinson Mikrodalga Anizotropi Sondası (WMAP) misyonunu başlattı. Diğer keşiflerin yanı sıra, WMAP da evrenin yaşını yaklaşık 13.7 milyar olarak belirledi.

ADIM 2: EVRENİN İLK BÜYÜME HAMLESİ

Evren çok gençken (saniyenin milyarda birinin trilyonda birinin trilyonda birinin yüzde biri gibi bir şey) inanılmaz bir büyüme atağı geçirdi. Enflasyon olarak bilinen bu genişleme patlaması sırasında evren katlanarak büyüdü ve boyutu en az 90 kat arttı.

Princeton Üniversitesi’nden teorik astrofizikçi David Spergel’e göre “Evren genişliyordu ve genişledikçe daha soğuk ve daha az yoğun hale geldi. Enflasyondan sonra evren büyümeye ancak daha yavaş bir oranda devam etti. Uzay genişledikçe evren soğudu ve madde oluştu.”

3. ADIM: PARLAMAK İÇİN ÇOK SICAK

Hafif kimyasal elementler, evrenin oluşumunun ilk üç dakikasında yaratıldı. Evren genişledikçe, sıcaklıklar düştü ve evren soğudu. Protonlar ve nötronlar, bir hidrojen izotopu olan döteryumu oluşturmak için çarpıştı. Bu döteryumun çoğu helyum oluşturmak için bir araya geldi.


WMAP, bebek evreninin yeni ve daha ayrıntılı bir resmini üretti. Renkler “daha sıcak” (kırmızı) ve “daha soğuk” (mavi) noktaları gösterir.  

 

Bununla birlikte, Büyük Patlamadan sonraki ilk 380 bin yıl boyunca, evrenin yaratılışından gelen yoğun ısı, ışığın parlaması için onu esasen çok sıcak hale getirdi. Atomlar, ışığı sis gibi saçan yoğun, opak bir proton, nötron ve elektron plazmasına dönüştürmek için yeterli bir kuvvetle birbirine çarpıştırdı.

ADIM 4: IŞIK OLSUN

Büyük Patlamadan yaklaşık 380 bin yıl sonra madde, elektronların çekirdeklerle birleşerek nötr atomları oluşturacak kadar ortamın soğumasına neden oldu. Bu aşama “re kombinasyon” olarak bilinir ve serbest elektronların soğurulması (absorpsiyon) evrenin şeffaf hale gelmesine neden olmuştur.

Bu zamanda serbest bırakılan ışık, bugün kozmik mikrodalga arka planından gelen radyasyon şeklinde tespit ediliyor. Yine de, yeniden birleştirme (re kombinasyon) dönemini, yıldızlar ve diğer parlak nesneler oluşmadan önce evrenin bir karanlık dönemi izlemiştir.

ADIM 5: KOZMİK KARANLIK ÇAĞLARDAN ÇIKMAK

Büyük Patlamadan yaklaşık 400 milyon yıl sonra evren karanlık çağlarından çıkmaya başladı. Evrenin evrimindeki bu döneme yeniden iyonlaşma çağı denir. Bu dinamik fazın yarım milyar yıldan fazla sürdüğü düşünülüyordu. Ancak yeni gözlemlere dayanarak bilim insanları, yeniden iyonlaşmanın önceden düşünülenden daha hızlı gerçekleştiğini sanıyorlar.

Bu süre zarfında, gaz kümeleri, ilk yıldızları ve galaksileri oluşturacak kadar çöküş sürecine girer. Bu enerjik olaylardan yayılan morötesi ışık, çevredeki nötr hidrojen gazının çoğunu temizler ve yok eder. Yeniden iyonlaşma süreci ve sisli hidrojen gazının temizlenmesi, evrenin ilk kez ultraviyole ışığa karşı şeffaf hale gelmesine neden olur.

ADIM 6: DAHA FAZLA YILDIZ VE DAHA FAZLA GALAKSİ

Galaksilerin Hubble görüntüsü

Hubble Uzay Teleskobu tarafından çekilen ve 10 milyar ışık yılı uzaklıkta bulunan bir gökada kümesini gösteren bir görüntü.

Gökbilimciler, erken evrenin özelliklerini anlamalarına yardımcı olması nedeniyle en uzak ve en eski galaksileri aramak için evreni tararlar. Benzer şekilde, kozmik mikrodalga arka planını inceleyerek, gökbilimciler daha önce meydana gelen olayları bir araya getirmek için geriye doğru çalışırlar.

WMAP ve 1989’da başlatılan Kozmik Arka Plan Gezgini (COBE) gibi daha eski görevlerden ve 1990’da başlatılan Hubble Uzay Teleskobu gibi halen faaliyette olanlardan elde edilen veriler, bilim insanlarının en kalıcı gizemleri çalışmasına ve kozmolojide en çok tartışılan soruları çözmeye yardımcı olur..

7. ADIM: GÜNEŞ SİSTEMİMİZİN DOĞUŞU

Güneş sistemimizin Büyük Patlamadan 9 milyar yıl sonra doğduğu tahmin ediliyor ve bu da onu yaklaşık 4,6 milyar yaşında yapıyor. Mevcut tahminlere göre güneş yalnızca Samanyolu galaksimizde bulunan 200 – 400 milyar yıldızdan biridir ve galaktik çekirdekten yaklaşık 25 bin ışık yılı uzaklıktaki bir yörüngede döner.

Gelişmekte olan yıldızın kızılötesi görüntüsü

Gelişmekte olan bir yıldızın NASA’nın Spitzer Uzay Teleskobu tarafından çekilmiş kızılötesi görüntüsü. Güneş sistemimizin milyarlarca yıl önce neye benzediğini gösteriyor.

Birçok bilim insanı, güneşin ve güneş sistemimizin geri kalanının, güneş bulutsusu olarak bilinen dönen, dev bir gaz ve toz bulutundan oluştuğunu düşünüyor. Kütle çekim gücü bulutsunun çökmesine neden olurken, giderek daha hızlı döndürür ve onu bir diske dönüştürür. Bu aşamada, malzemenin çoğu güneşi oluşturmak için merkeze doğru çekilir.

8. ADIM: EVRENDEKİ GÖRÜNMEZ ŞEYLER

1960’lar ve 1970’lerde, gökbilimciler evrende görünenden daha fazla kütle olabileceğini düşünmeye başladılar. Carnegie Enstitüsü’nden gökbilimci Vera Rubin, galaksilerin çeşitli yerlerindeki yıldızların hızlarını gözlemledi.

Temel Newton fiziğine göre, bir galaksinin eteklerindeki yıldızların, merkezdeki yıldızlardan daha yavaş yörüngede dönmeleri gerekir, ancak Rubin, daha uzaktaki yıldızların hızlarında hiçbir fark bulamadı. Aslında, bir galaksideki tüm yıldızların merkezin etrafında aşağı yukarı aynı hızda döndüğünü buldu. Böylece, bu gizemli ve görünmez kütle karanlık madde olarak bilinir hale geldi.

Karanlık madde, düzenli madde üzerinde uyguladığı kütle çekim gücü nedeniyle tanımlanmıştır. Bir hipotez, gizemli maddenin, ışık veya normal madde ile etkileşime girmeyen egzotik parçacıklar tarafından oluşturulabileceğini ve bu nedenle tespit edilmesinin çok zor olduğunu belirtir.

Dünya ve karanlık madde filamentlerinin bir çizimi

“Tüyler” adı verilen karanlık madde iplikçikleriyle çevrili Dünya’nın bir illüstrasyonu.

9. ADIM: GENİŞLEYEN VE HIZLANAN EVREN

1920’lerde astronom Edwin Hubble, evren hakkında devrim niteliğinde bir keşif yaptı. Mount Wilson Gözlemevi’nde yeni inşa edilmiş bir teleskop kullanan Hubble, evrenin durağan olmadığını, aksine genişlediğini gözlemledi.

On yıllar sonra 1998’de ünlü gökbilimci Hubble Uzay Teleskobunun adını taşıyan üretken uzay teleskobu, çok uzaktaki süpernovaları inceledi ve uzun zaman önce evrenin bugünkünden daha yavaş genişlediğini keşfetti. Bu keşif şaşırtıcıydı çünkü uzun zamandır maddenin çekim gücüyle evrendeki genişlemenin yavaşlayacağı, hatta evrenin büzülmesine neden olacağı düşünülüyordu.

Karanlık enerjinin, kozmosu giderek artan hızlarda birbirinden ayıran garip bir güç olduğu düşünülüyor, ancak hala tespit edilmedi ve gizemini koruyor. Evrenin %80’ini oluşturduğu düşünülen bu anlaşılması zor enerjinin varlığı, kozmolojide en çok tartışılan konulardan biridir.

ADIM 10: HALA DAHA FAZLASINI BİLMEMİZ GEREKİYOR

Evrenin yaratılışı ve evrimi hakkında çok şey keşfedilmiş olsa da, cevapsız kalan kalıcı sorular var. Karanlık madde ve karanlık enerji halen evrendeki en büyük gizemlerden ikisidir. Ancak kozmologlar her şeyin nasıl başladığını daha iyi anlama umuduyla evreni araştırmaya devam ediyorlar.

2021’de fırlatılan James Webb Uzay Teleskopu (JWST), kızılötesi araçlarını kullanarak zamanın başlangıcına ve evrenin evrimine bakmanın yanı sıra, bulunması zor karanlık madde avını sürdürecek.

JWST'nin çizimi

Bir sanatçının NASA/ESA/CSA James Webb Uzay Teleskobu ile ilgili izlenimi.

Önceden Gözlenmemiş Bir Gökcismi Bulundu…

0
Önceden Gözlenmemiş Gizemli Bir Nesne Bulundu…

Gökbilimciler, daha önce görülen hiçbir şeye benzemeyen gizemli bir nesne tespit etti.

Araştırmacılar ‘ürkütücü’ nesnenin bir nötron yıldızı veya beyaz bir cüce yıldız olabileceğini düşünüyor.

Gizemli yinelenen geçici olayın konumunu gösteren bir yıldız simgesiyle Dünya'dan bakıldığında Samanyolu. AFP aracılığıyla Natasha Hurley-Walker

Uzayda dönerken, garip nesne bir ışınım gönderiyor ve her 20 dakikada bir, gökyüzündeki en parlak nesnelerden biri haline geliyordu.

Gökbilimciler 5 bin 500 ışık yılı uzaklıkta önceden buldukları gibi şimdi de ikinci bir öte ay bulmuş olabilirlerdi. Araştırmacılar, nesnenin ultra güçlü bir manyetik alana sahip bir nötron yıldızı veya beyaz cüce (çökmüş yıldız çekirdekleri) olabileceğini düşündüler.

Avustralya Curtin Üniversitesi Uluslararası Radyo Astronomi Araştırmaları Merkezi’nden astrofizikçi Dr Natasha Hurley-Walker, keşfi yapan ekibin lideriydi. Dr Hurley-Walker, “Bu nesne, gözlemlerimiz sırasında birkaç saat içinde ortaya çıkıp kayboluyordu. Bu tamamen beklenmedik bir şeydi” dedi.

Dr. Walker’a göre bu cisim, “bir gökbilimci için biraz ürkütücüydü çünkü gökyüzünde bunu yapan hiçbir şey bilinmiyor ve bize gerçekten çok yakın yaklaşık 4 bin ışık yılı uzaklıkta yani Galaktik arka bahçemizde.”

Ayrıca gizemli nesnenin Güneş’ten inanılmaz derecede parlak ve daha küçük olduğunu, son derece polarize olmuş radyo dalgaları yaydığını ve nesnenin olağanüstü güçlü bir manyetik alana sahip olduğunu öne sürdü.

Evrendeki radyo dalgalarını haritalayan ekip, saatte üç kez dev bir enerji patlaması yayan olağandışı bir şey keşfetti ve bu, gökbilimcilerin daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu. Video, radyo kaynağının emisyon profilini gösteren bir animasyon.

Gözlemciler, bu cismin “ultra uzun dönemli magnetar” olarak adlandırılan tahmini bir astrofiziksel nesneyle eşleştiğini söylediler. Dr Walker, “Bu, teorik olarak var olduğu tahmin edilen bir tür yavaş dönen nötron yıldızıdır. Ancak kimse böyle bir cismi doğrudan tespit etmeyi düşünemez, çünkü onların bu kadar parlak olması beklenmez” dedi.

Dr. Walker’a göre gök cismi, “Bir şekilde manyetik enerjiyi daha önce gördüğümüz her şeyden çok daha etkili bir şekilde radyo dalgalarına dönüştürüyordu.” Keşfi yapan Curtin Üniversitesi gökbilimcilerinden Tyrone O’Doherty’di ve nesneyi Batı Avustralya taşrasındaki Murchison Widefield Array (MWA) teleskopunu kullanarak geliştirdiği yeni bir teknikle bulmuştu.

O’Doherty, “Geçen yıl belirlediğim kaynağın böyle tuhaf bir nesneye dönüşmesi heyecan verici. MWA’nın geniş görüş alanı ve aşırı hassasiyeti, tüm gökyüzünü araştırmak ve beklenmeyeni tespit etmek için mükemmeldir” dedi.

Evrende açılıp kapanan nesneler yeni değildir ve gökbilimciler bunlara geçici olaylar derler; bazıları birkaç gün içinde ortaya çıkar ve birkaç ay sonra kaybolur, diğerleri ise milisaniyeler veya saniyeler içinde yanıp söner.

Sanatçının magnetar izlenimi

Bir sanatçının, bir magnetarın nasıl görünebileceğine dair izlenimi. Magnetarlar, bazıları bazen radyo emisyonu üreten inanılmaz derecede manyetik nötron yıldızlarıdır. Bilinen magnetarlar birkaç saniyede bir döner, ancak teorik olarak “ultra-uzun periyotlu magnetarlar” çok daha yavaş dönebilir.

Curtin ve gruptan diğer bir araştırmacı astrofizikçi Dr Gemma Anderson, bir dakikalığına açık olan bir şey bulmanın, keşfi olağandışı hale getirdiğini ve gizemli cismin inanılmaz derecede parlak ve güneşten daha küçük olduğunu ve son derece güçlü bir manyetik alana sahip olduğunu düşündüren türden radyo dalgaları yaydığını söyledi.

Araştırmacılar şimdi tekrar açılıp açılmadığını görmek için nesneyi izliyorlar ve MWA’nın geniş arşivlerinde bu olağandışı nesnelerden daha fazlasını aramayı planlıyorlar.

Dr Hurley-Walker, “Bu cisimlerden daha fazla tespit edilirse, gökbilimcilere bunun nadir, tek seferlik bir olay mı yoksa daha önce hiç fark etmediğimiz devasa yeni bir popülasyon mu olduğunu söyleyecek. Eğer öyleyse, Güney Yarımküre’de ve hatta yörüngede bile doğrudan ona işaret edebilen teleskoplar var” dedi.

Hiçlikten Bir Şey Nasıl Ortaya Çıkabilir?

0
Hiçlikten Bir Şey Nasıl Ortaya Çıkabilir?

Büyük Patlama: Bir Şey Nasıl Hiçlikten Gelebilir?

                 Büyük Patlamadan sonra kozmosun evrimi.

Hiçbir şey yoktan var olmuyor. Bir şeyin var olması için mevcut bir malzeme veya bir bileşenin olması gerekir ve bunların mevcut olması için mevcut başka bir şeyin olması gerekir.
Büyük Patlamayı yaratan malzeme nereden geldi ve bu malzemeyi yaratmak için ilk anda ne oldu? 

Son yıldız yavaş yavaş soğuyacak ve kaybolacak. Onun geçmesiyle evren bir kez daha boşluk olacak, ışıksız, hayatsız ve anlamsız olacak.

Bu son yıldızın sönmesi, yalnızca sonsuz uzun, karanlık bir çağın başlangıcı olacak. Tüm madde, eninde sonunda, en sönük ışık parıltılarına dönüşecek olan canavarca kara delikler tarafından tüketilecek.

Uzay, o loş ışık bile etkileşime giremeyecek kadar yayılana kadar dışarıya doğru genişleyecek. Faaliyet duracaktır.

Yoksa olacak mı? Garip bir şekilde, bazı kozmologlar, uzak geleceğimizde yer alacağı düşünüldüğü gibi önceki, soğuk, karanlık, boş bir evrenin, kendi Büyük Patlamamızın kaynağı olabileceğine inanıyorlar.

İlk konu

Ama buna geçmeden önce, maddenin ilk olarak nasıl ortaya çıktığına bir göz atalım. Atomlardan veya moleküllerden oluşan kararlı maddenin kökenlerini açıklamayı amaçlıyorsak, Büyük Patlamada ve ondan sonraki yüzbinlerce yıl boyunca kesinlikle bunların hiçbiri yoktu.

Aslında, karmaşık maddenin kararlı olması için koşullar yeterince soğuduktan sonra daha basit parçacıklardan ilk atomların nasıl oluştuğunu ve bu atomların daha sonra yıldızların içindeki ağır elementlere nasıl kaynaştığını oldukça ayrıntılı bir şekilde biliyoruz.

Ancak bu anlayış, bir şeyin yoktan var olup olmadığı sorusuna cevap vermiyor.  Öyleyse daha geriye gidelim. Her türden ilk uzun ömürlü madde parçacıklarını, birlikte atom çekirdeğini oluşturan protonlar ve nötronlardır. Bunlar, Büyük Patlamadan saniyenin on binde biri civarında ortaya çıkmıştır.

Bu noktadan önce, kelimenin tanıdık anlamında gerçekten hiçbir materyal yoktur. Ancak fizik bilimi, zaman çizelgesini geriye doğru, herhangi bir kararlı maddeden önce gelen fiziksel süreçlere kadar takip etmeye devam etmemizi sağlar. Bu bizi sözde “büyük birleşik çağa” götürür.

Şimdiye kadar, deneylerimizde o sırada devam eden süreçleri araştırmak için yeterli enerji üretemediğimiz için spekülatif fizik alanına girmiş bulunuyoruz.

Ancak makul olan hipotez, fiziksel dünyanın, proton ve nötronların yapı taşları olan kuarklar da dahil olmak üzere, kısa ömürlü temel parçacıklardan oluşan bir çorbadan oluştuğudur.

Başlangıçta hem madde hem de “anti madde” kabaca eşit miktarlarda vardı: kuark gibi her tür madde parçacığının, kendisiyle neredeyse aynı olan, yalnızca bir açıdan farklılık gösteren bir anti madde “ayna görüntüsü” yoldaşı vardır.

Ancak madde ve anti madde bir araya geldiklerinde bir enerji patlamasında yok olurlar. Yani bu parçacıklar sürekli olarak yaratılıp yok edilirler.

Fakat bu parçacıklar ilk etapta nasıl var oldular? Kuantum alan teorisi bize, sözde boş uzay-zamana tekabül eden bir boşluğun bile, enerji dalgalanmaları şeklinde fiziksel aktiviteyle dolu olduğunu söylüyor.

Bu dalgalanmalar, ancak kısa bir süre sonra ortadan kaybolmak üzere dışarı fırlayan parçacıklara yol açabiliyor. Bu gerçek fizikten ziyade matematiksel bir tuhaflık gibi gelebilir, fakat bu tür parçacıklar sayısız deneyde tespit edilmiştir.

Uzay-zaman vakum durumu, görünüşe göre “hiç yoktan” sürekli olarak yaratılan ve yok edilen parçacıklarla kaynamaktadır. Ama belki de tüm bunlar bize kuantum boşluğunun (adına rağmen) bir hiçten bir çok şey olduğunu söylüyor.

Kuantum Vakum Dalgalanmalarının Simülasyonu

Kuantum renk dinamiğinde kuantum vakum dalgalanmalarının simülasyonu.

Diyelim ki, uzay-zamanın kendisi nereden ortaya çıktı? O zaman saati daha da geriye, gerçekten eski “Planck çağına” (evren tarihinin çok erken bir döneminde, en iyi fizik teorilerimizin çöktüğü bir döneme) çevirmeye devam edelim.

Bu çağ, Büyük Patlamadan sonra saniyenin trilyonda birinin trilyonda birinin trilyonda birinin trilyonda birinin sadece on milyonda biri kadar bir zamanda gerçekleşti.

Bu noktada, uzay ve zamanın kendileri kuantum dalgalanmalarına maruz kaldı. Fizikçiler normalde parçacıkların mikro dünyasını yöneten kuantum mekaniği ve büyük, kozmik ölçeklerde geçerli olan genel görelilik ile ayrı ayrı çalışırlar.

Ancak Planck dönemini gerçekten anlamak için, ikisini birleştiren eksiksiz bir kuantum kütle çekimi teorisine ihtiyaç duyuyoruz.

Hala mükemmel bir kuantum çekim teorisine sahip değiliz, ancak sicim teorisi ve döngüsel kuantum kütle çekimi gibi girişimler vardır.

Bu girişimlerde, uzay ve zaman, sıradan, derin bir okyanusun yüzeyindeki dalgalar gibi ortaya çıkar. Uzay ve zaman olarak deneyimlediğimiz şeyler, daha derin, mikroskobik düzeyde işleyen kuantum süreçlerin ürünüdür.

Kütle Çekim Dalgaları İle Ekstra Boyutlar Keşfedilebilir! - Dünyalılar

Bunlar, köklerini makro dünyaya salmış bulunan yaratıklar olarak bize pek mantıklı gelmeyen süreçlerdir. Planck çağında, uzay ve zaman hakkındaki olağan anlayışımız bozulur, dolayısıyla artık sıradan neden-sonuç ilişkili anlayışımıza da güvenemeyiz.

Buna rağmen, tüm aday kuantum kütle çekim teorileri, Planck çağında devam etmekte olan fiziksel bir şeyi tanımlar. Ama bu nereden gelmektedir?

Nedensellik artık herhangi bir olağan biçimde geçerli olmasa bile, Planck dönemi evreninin bir bileşenini bir başkasıyla açıklamak yine de mümkün olabilir. Ne yazık ki, şimdiye kadarki en iyi fizik kuramımız bile tümüyle cevap veremez.

Her şeyin teorisi” ne doğru daha fazla ilerleme kaydetmedikçe, kesin bir cevap veremeyiz. Bu aşamada güvenle söyleyebileceğimiz en fazla şey, fiziğin şu ana kadar hiçbir şeyden ortaya çıkan bir şeyin doğrulanmış örneğini bulamamış olmasıdır.

Neredeyse sıfırdan döngüler

Bir şeyin yoktan nasıl ortaya çıkabileceği sorusuna gerçekten cevap verebilmek için, Planck çağının başlangıcında tüm evrenin kuantum durumunu açıklamamız gerekir. Bunu yapmaya yönelik tüm girişimler son derece spekülatiftir. Bazıları bir tasarımcı gibi doğaüstü güçlere sığınır.

Ancak diğer aday açıklamalar, sonsuz sayıda paralel evren içeren bir çoklu evren veya yeniden doğan evrenin döngüsel modelleri gibi fiziğin alanı içinde kalır. 2020’nin Nobel Ödüllü fizikçisi Roger Penrose, “konformal döngüsel kozmoloji” olarak adlandırılan döngüsel bir evren için ilgi çekici ancak tartışmalı bir model önerdi.

Penrose, evrenin çok sıcak, yoğun, küçük bir durumu ile (Büyük Patlamada olduğu gibi) uzak gelecekte olacağı hali arasında ilginç bir matematiksel bağlantı kurdu. Bu görüşe göre, Büyük Patlama neredeyse hiçlikten doğar.

Bir evrendeki tüm madde kara deliklere dönüştüğünde, bunlar da kaynayarak fotonlara dönüşerek bir boşlukta kaybolduğunda geriye kalan budur.

What If the Big Bang Was Actually a Big Bounce? | WIRED

Böylece tüm evren, başka bir fiziksel perspektiften bakıldığında, hiçliğe ulaşılabilecek en yakın olan bir şeyden doğar. Ama bu hiçbir şey hala bir tür bir şey değilse de ne kadar boş olursa olsun, yine de fiziksel bir evrendir.

Aynı durum nasıl olur da bir bakış açısına göre soğuk, boş bir evren ve diğerinden bakıldığında sıcak, yoğun bir evren olabilir?

Cevap, aslında bir nesnenin boyutunu değiştiren, ancak şeklini değiştirmeden bırakan geometrik bir dönüşüm olan “uyumsal yeniden ölçeklendirme” adı verilen karmaşık matematiksel bir prosedürde yatmaktadır.

Penrose, soğuk yoğun durum ve sıcak yoğun durumun, boyutlarına göre olmasa da, uzay-zamanlarının şekillerine göre eşleşecek şekilde yeniden ölçeklendirme yoluyla nasıl ilişkilendirilebileceğini göstermiştir.

Kuşkusuz, farklı boyutlara sahip olduklarında iki nesnenin bu şekilde nasıl aynı olabildiğini kavramak zordur. Ancak Penrose, boyutun bir kavram olarak böyle aşırı fiziksel ortamlarda bir anlam ifade etmediğini savunur.

Uyumlu döngüsel kozmolojide, açıklamanın yönü yaşlı ve soğuktan genç ve sıcağa doğru gider: Sıcak yoğun durum, soğuk boş durum nedeniyle vardır. 

Belki de sıcak yoğun durumun soğuk, boş durumdan ortaya çıktığını, veya bu durumda gerçekleştiğini söylemeliyiz. 

Bunlar, bilim felsefecileri tarafından özellikle sıradan neden ve sonucun bozulduğu kuantum fiziği bağlamında kapsamlı bir şekilde araştırılan belirgin metafizik fikirlerdir. Bilgimizin sınırlarında, fizik ve felsefeyi birbirinden ayırmak zorlaşır.

Deneysel kanıt?

Konformal döngüsel kozmoloji, Büyük Patlamanın nereden geldiği sorusuna spekülatif de olsa bazı ayrıntılı cevaplar sunmaktadır. Penrose’un vizyonu, kozmolojinin gelecekteki ilerlemesiyle doğrulansa bile, daha derin bir felsefi soruya yanıtı olmadığını düşünebiliriz.

Fiziksel gerçekliğin kendisinin nereden geldiği sorusu. Tüm döngü sistemi nasıl ortaya çıktı? Sonra nihayetinde, metafiziğin en büyük sorularından biri olan, neden hiçbir şey değil de bir şey olduğu şeklindeki saf soruyla karşılaşırız.

Ancak buradaki odak noktamız, fizik alanı içinde kalan açıklamalardır. Döngülerin nasıl başladığına ilişkin daha derin soru için üç geniş seçenek vardır.

1) Bunun fiziksel bir açıklaması olamaz. 2) Her biri kendi başına bir evren olan ve her evrenin ilk kuantum durumunun daha önce evrenin bir özelliği tarafından açıklanan sonsuz tekrar eden döngüler. 3) Tek bir döngü ve tekrar eden tek bir evren ve bu döngünün başlangıcı kendi sonunun bir özelliği ile açıklanabilir.

Penrose, kısmen kendi tercih ettiği kuantum teorisi yorumuyla bağlantılı nedenlerle bir dizi sonsuz yeni döngü tasavvur ediyordu.  Kuantum mekaniğinde, fiziksel bir sistem aynı anda birçok farklı durumun süperpozisyonunda bulunur ve ölçtüğümüzde rastgele yalnızca birini seçer.

Penrose için her döngü, farklı bir şekilde ortaya çıkan rastgele kuantum olayları içerir. Yani her döngü, kendisinden önceki ve sonrakilerden farklı olacaktır. Bu aslında deneysel fizikçiler için iyi bir haberdir.

Çünkü Planck uydusu tarafından görülen Büyük Patlamadan kalan radyasyondaki zayıf izler veya anormallikler evrenimizin ortaya çıkmasına neden olan eski evreni bir an için görmemize izin verebilir.

Penrose, Planck verilerindeki kalıpları önceki evrendeki süper kütleli karadeliklerden gelen radyasyona bağlayarak, bu izleri zaten tespit etmiş olabileceklerine inanıyorlar.

Kozmik Mikrodalga Arka Plan Radyasyon Haritası

Kozmik mikrodalga zemin radyasyonunun evrendeki dağılım haritası.

Sonsuz yeni döngüler, Penrose’un kendi vizyonunun anahtarıdır. Ancak, uyumlu döngüsel kozmolojiyi çok döngüden tek döngü biçimine dönüştürmenin doğal bir yolu vardır.

O zaman fiziksel gerçeklik, Büyük Patlama boyunca uzak gelecekte maksimum derecede boş bir durum tek bir döngüden oluşur ve sonra tekrar aynı Büyük Patlamaya dönerek aynı evreni yeniden yaratır.

Bu son olasılık, kuantum mekaniğinin birçok dünya yorumu olarak adlandırılan başka bir yorumuyla tutarlıdır. Çoklu dünya yorumu bize, süper pozisyonda olan bir sistemi her ölçtüğümüzde, bu ölçümün rastgele bir durum seçmediğini söyler. Bunun yerine, gördüğümüz ölçüm sonucu yalnızca kendi evrenimizde geçerli olan bir olasılıktır.

Diğer ölçüm sonuçlarının tümü, diğer evrenlerde birden çok evrende ortaya çıkar ve etkili bir şekilde bizimkinden ayrılır. Yani bir şeyin olma şansı ne kadar küçük olursa olsun, sıfırdan farklı bir şansı varsa, o zaman kuantum paralel bir dünyada gerçekleşir.

Bazı araştırmacılar, bizimkiyle çarpışan başka bir evrenin neden olduğu izleri taşıyan, bu tür paralel evrenlerin kozmolojik verilerde de gözlenebilir olabileceğine inanıyor.

Çok-dünyalı kuantum teorisi, uyumlu döngüsel kozmolojiye yeni bir yön veriyor. Büyük Patlama, hepsi bir arada meydana gelen sonsuz sayıda farklı evreni içeren tek bir kuantum çoklu evrenin yeniden doğuşu olabilir.