NASA, gezegenin savunma testi için uzay aracını bir asteroide çarptırdı
NASA geçtiğimiz günlerde küçük bir uzay aracı ile doğrudan bir asteroide çarpmayı başardı. Amacı; böyle bir teknolojinin bir gün Dünya’yı potansiyel olarak göktaşlarının yıkıcı etkilerinden korumak için kullanılıp kullanılamayacağını test etmekti. Saatte 22 bin 500 km’lik bir hızla gerçekleşen çarpışmaydı bu.
NASA, gelecekte Dünya’yı potansiyel asteroitlerden koruma yeteneklerini test etmek için 26 Eylül’de küçük bir uzay aracını bir asteroide başarıyla çarptırdı.
DART (Double Asteroid Redirection Test) uzay aracının göktaşına çarpmasıyla birlikte görevi başarıyla sonlandı. Projeyi yürüten Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı’ndaki bilim insanları ve mühendisler birbirlerini heyecanla kutladılar.
Asteroit Dimorphos, bir stadyum büyüklüğünde ve şu anda Dünya’dan yaklaşık 11 milyon km uzaklıkta bulunmaktadır. Didymos adında daha büyük bir asteroidin yörüngesinde dönmekte, ancak ne şimdi ne de yakın gelecekte gezegenimiz için bir tehdit oluşturmamaktadır.
ATLAS Projesi aracılığıyla alınan görüntü, Hawaii Üniversitesi/NASA
Bu sadece bir testti, NASA’nın kinetik çarpma tertibatı adı verilen potansiyel bir gezegen savunma tekniğinin ilk gösterimiydi. Buradaki fikir, varsayım olarak tehlikeli bir asteroide yörüngesini değiştirmeye yetecek kadar bir darbe vermekti.
Geçtiğimiz Kasım’da Kaliforniya’dan fırlatılan uzay aracı küçük, kabaca bir golf arabası büyüklüğündeydi. Dimorphos ise epeyce büyük yaklaşık 150 m çapında, ancak kesin şekli ve bileşimi son yaklaşımdan önce bilinmiyordu.
Gökbilimciler, çarpma üzerine asteroitten bir duman bulutu beklediler, ancak önemli bir yapısal değişiklik olmadı. Uygulamalı Fizik Laboratuvarı gezegen bilimcisi Nancy Chabot gazetecilere verdiği demeçte, “Bu sadece bowling topu fiziği değil. Burada uzay gemisi kaybedecek” dedi.
NASA’nın Didymos ikili asteroit sistemine çarpmadan önceki Çift Asteroid Yönlendirme Testi (DART) uzay aracı resimde gösterilmektedir.
Bir asteroidin hareketi üzerindeki küçük etkiler bile bir gezegen için koruyucu olabilir. Göktaşı ile erken bir çarpışma, örneğin, Dünya ile öngörülen karşılaşmasından 5 ila 10 yıl önce olursa onu yavaşlatmak ve Dünya’yı ıskalaması için yeterli olabilir.
Dünya’nın güneş etrafındaki yörüngesine yaklaşan veya kesişen potansiyel olarak tehlikeli binlerce asteroit var. Hiçbirinin şu anda gezegeni vurmak için bir yörüngede olduğu tespit edilmedi.
Mühendisler bu asteroit saptırma görevini tasarlarken, maliyetleri büyük ölçüde azaltacak dahiyane bir fikir buldular: Daha büyük bir asteroitin yörüngesinde dönen bir Göktaşı Ayı’na (moonlet) çarptılar.
Mühendis Andrew Cheng, güneşin yörüngesinde dönen tek bir asteroit ile çarpışmanın etkisini tespit etmek için iki uzay aracına ihtiyaç duyulacağını söyledi. Çünkü böyle bir asteroit muazzam bir hızla hareket ettiğinden küçük bir uzay aracının etkisi, sert bir çarpma ile sonuçlanacaktı. Değişikliği algılamak ve etkiyi incelemek için ikinci bir uzay aracının bulunması gerekecekti.
Ancak Dimorphos gibi bir Aycık, daha büyük ikizinin yörüngesinde görkemli bir hızla dönüyordu. Çarpmanın etkisi, Dünya’daki ve uzaydaki teleskoplar da dahil olmak üzere daha kolay tespit edilebilecekti. Dolayısıyla ikinci bir uzay aracı gerekli değildi.
DART misyonunun hedeflenen asteroidi yavaşlatmayı başarıp başarmadığı ve bunun ne ölçüde olduğunu anlamak en az birkaç gün alacak. Çarpışmadan 15 gün önce yerleştirilmiş olan ve Küpsat adı verilen küçük bir aletle birlikte, Dünya ve uzaydaki teleskoplar da çarpışmayı gözlemledi.
O anlar, Antalya Saklıkent’te 2 bin 500 m yükseklikteki Bakırlıtepe’de TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi (TUG) bünyesinde yer alan Ay ve Ufuk Gözlem Ünitesi (AYGÖZ) ile izlendi.
Asteroitin şekli çarpmadan önceki son bir saate kadar belirlenemeyeceği için bazı tuhaf senaryolar konuşulmaya başlandı. Gerçekten de, çarpmadan 90 dakika önce uzay aracının kamerasından gelen canlı yayında yalnızca daha büyük olan asteroit (Dimorphos değil) görülebiliyordu.
DART’ın yolculuğunun son dakikalarına kadar uzay aracı ya da Dünya’daki operatörler Dimorphos’u iyi göremedi. Çarpışmadan yaklaşık bir saat öncesine kadar hiç görünmüyordu. O zaman bile, daha parlak ikizinin yanında zar zor algılanabilen küçük bir noktaydı.
Mühendis Elena Adams çarpmadan 27 dakika önce “Dimorphos’a kilitlendik” dedi.Gemideki kamerada önce nokta olan görüntü, giderek kaba, kaya kaplı bir yüzeye, açıkça küresel bir kayaya dönüşüyordu.
Operasyon Merkezinde, mühendisler konsollarının başına oturamayacak kadar heyecanlı bir şekilde son anları ayakta alkışladılar. Son görselde DART tam isabetle göktaşını vurdu. NASA’nın canlı yayın akışı, “Dünyanın ilk gezegen savunma testi görevi için etki doğrulandı” dedi.
Çarpışmayı izleyen tek kamera DART değildi. Dünyanın dört bir yanındaki gökbilimciler, bir çarpma flaşı yakalamayı umarak teleskoplarını Didymos sisteminden gelen ışığa doğrulttular. Avrupa Uzay Ajansı (ESA), yer tabanlı gözlem kampanyasıyla ilgili basın açıklamasında , “Yerdeki teleskoplarla görmemiz gereken şey, gökyüzünde aniden parlaklığın artması gereken bir noktadır” dedi.
Hem profesyoneller hem de amatörler, küçük uzay aracının asteroide çarpmasının dramatik etkileri karşısında büyülendi. Didymos sisteminden gelen noktasal ışık sadece aydınlatmakla kalmadı; astronomlar izlerken, sistem güneş ışığıyla parlak bir şekilde aydınlatılan hilal şeklinde bir toz bulutu saçtı. Görünür bulut uzun sürmedi ama çarpıcı manzarası çok sayıda yerden yakalandı.
Güney Afrika Astronomi Gözlemevi’nin Lesedi teleskobundan alınan benzer bir görüntü, o kadar ayrıntılı olmasa da bir fikir veriyor.
Çok sayıda görüntünün profesyonel olarak incelenmesi, gökbilimcilerin zaman ve mekan içinde gelişen bulutun 4 boyutlu modellerini oluşturmalarını sağlayacaktır. Aralık ayında Amerikan Jeofizik Birliği toplantısında özel bir oturum, bu araştırmanın ilk sonuçlarını sunacak.
Yeni Analizlere Göre Asteroid Ryugu’nun Ana Gövdesi Dış Güneş Sisteminde Oluşmuş
Dünya’ya yakın asteroit (162173) Ryugu’dan alınan örnekler Japonya Uzay Araştırma Ajansı’nın (JAXA) Hayabusa-2 uzay aracı tarafından Dünya’ya getirildi.
Asteroit Ryugu’nun bu görüntüsü, 26 Haziran 2018’de JAXA’nın Hayabusa-2 uzay aracındaki Optik Navigasyon Kamerası – Teleskopik (ONC-T) tarafından 22 km uzaklıktan alındı.
1999 JU3 olarak da bilinen Ryugu, Dünya’ya yakın bir C tipi (karbonlu) asteroiddir. Adı, Japon halk masalındaki büyülü bir sualtı sarayı olan Ryūgū’ye (Ejderha Sarayı) izafen verilmiştir. Asteroit, Mayıs 1999’da Lincoln Near-Earth Asteroid Araştırmaları sırasında gökbilimciler tarafından keşfedilir.
Yaklaşık 900 m çapındadır ve her 474 günde bir 0.96 – 1.41 astronomik birim uzaklıkta Güneş’in yörüngesinde dönmektedir. 6 Aralık 2020’de, JAXA’nın Hayabusa-2 uzay aracı tarafından Ryugu’dan toplam 5.4 gr malzeme Dünya’ya getirilir.
Argonne Ulusal Laboratuvarı’nda araştırmacı olan Dr. Esen Ercan Alp, “Ryugu’nun dış Güneş Sistemi’nde başladığına dair yeterli kanıt var. Güneş Sisteminin dış bölgelerinde bulunan asteroitler, Güneş’e daha yakın bulunanlardan farklı özelliklere sahiptir” dedi.
Dr. Alp ve meslektaşları 1-8 mm ölçülerinde 17 adet Ryugu örneğini analiz ettiler ve bu hipotezi destekleyecek kanıt buldular. Dr. Alp, “Birincisi, asteroidi oluşturan taneler, daha yüksek sıcaklıklarda oluşsaydı beklediğinizden çok daha ince olmalıydı. Bir diğeri, parçaların yapısı gözeneklidir, bu da bir zamanlar su ve buz tuttuğu anlamına gelir. Düşük sıcaklıklar ve buz, dış Güneş Sistemi’nde çok daha yaygındır” dedi.
Nakamura ve diğerleri tarafından analiz edilen Ryugu asteroidinin en büyük örneğinin optik mikrografı.
Araştırmacılar, Ryugu parçalarının her biri üzerinde birkaç ölçüm yapabildiler. Numuneler arasında aynı gözenekli, ince taneli yapıyı buldular. Ayrıca numunelerin maruz kaldığı oksidasyon (yükseltgenme) miktarını da ölçebildiler.
Bu, parçaların kendileri hiçbir zaman oksijene maruz kalmadıkları için bu durum özellikle ilginçti. Çünkü, uzaydaki yolculuklarından itibaren vakumla kapatılmış kaplarda bozulmamış durumda teslim edilirler.
Ekip, örneklerde Dünya’ya çarpan göktaşlarına benzer kimyasal bir yapı bulurken (özellikle bunlardan sadece dokuzunun gezegende var olduğu bilinen CI kondritleri adı verilen bir grup) Ryugu parçalarını birbirinden ayıran bir şey de keşfettiler.
Spektroskopi ölçümleri sonucunda bir düzine göktaşı örneğinde hiçbir yerde bulunmayan bir demir sülfür olan büyük miktarda pirotit bulundu. Ayrıca örneklerden birinde, ince bir manyetit (demir oksit minerali) ve hidroksiapatit (fosfat minerali) damarı bulundu.
Araştırmacılar, hidroksiapatit içeren numunelerde, diğerlerinin yanı sıra, alaşımlar ve cam eşyalar için günümüzde vazgeçilmez bir grup kimyasal element olan nadir toprak metallerini de tespit ettiler.
Goethe Üniversitesi’nden Jeolog Dr. Frank Brenker, “Nadir toprak elementleri, asteroidin hidroksiapatitinde, Güneş Sistemi’ndeki diğer yerlerden 100 kat daha yüksek konsantrasyonlarda meydana gelir. Dahası, nadir toprak metallerinin tüm elementleri fosfat mineralinde aynı derecede birikmiştir ki bu da olağandışıdır” dedi.
Ryugu’dan toplanan örnekler.
Argonne Ulusal Laboratuvarı’ndan Dr. Michael Hu, “Sonuçlar, bu asteroit örneklerinin meteorlardan farklı olduğunu gösteriyor. Çünkü özellikle meteorların atmosfere girerken yanması, hava koşullarına maruz kalması Dünya’da oksidasyondan geçtiğini gösterir. Bu, Güneş Sistemi’nden tamamen farklı türde heyecan verici bir örnek” dedi.
Tüm veriler bir araya getirildiğinde çalışma, Ryugu’nun milyarlarca yıllık tarihini ortaya koyuyor. Bir zamanlar, Güneş Sistemi’nin oluşumundan yaklaşık 2 milyon yıl sonra (kabaca 4,5 milyar yıl önce) oluşan çok daha büyük bir asteroidin parçası olmalıdır.
Su ve karbondioksit buzu da dahil olmak üzere birçok farklı malzemeden yapılmış ve sonraki üç milyon yıl boyunca buzu erimiş ki bunun, hidratlı bir iç ortama ve daha kuru bir yüzeye yol açtığı düşünülmektedir.
Yaklaşık bir milyar yıl önce, başka bir uzay kayası parçası bu asteroidle çarpışmış, onu parçalara ayırmış ve enkazların uçuşmasına neden olmuş ve bu parçalardan bazıları bugün bildiğimiz Ryugu asteroidinde birleşmiş olmalıdır.
Dr. Alp, “Gezegen bilimciler için bu, doğrudan Güneş Sistemi’nden gelen birinci derece bir bilgi ve bu nedenle paha biçilmez bir keşiftir” dedi.
Parlak yeni uydular da kalabalık uydu topluluğuna katılınca gökyüzü giderek daha çok aydınlanacak. Karanlık bir gökyüzü için yardım yolları aranıyor.
Dev bir dizi antene sahip BlueWalker uydusunun yakında piyasaya sürülmesi, daha aydınlanan bir gece gökyüzünün habercisi olacak. Özellikle amatör gökbilimciler, bu durumun etkisini hafifletmek amacıyla değişiklikleri kaydetmeye yardımcı olmanın yollarını arıyorlar.
BlueWalker 3 prototip uydusunun paneli 64 m2.
Son derece parlak Dünya yörüngesindeki uydulardan oluşan yeni bir uydu takımyıldızının prototipi, Eylül ayının sonlarına kadar fırlatılacak. AST SpaceMobile şirketi 2024 yılı sonuna kadar bu uzay araçlarından 100’den fazlasını yörüngede tutmayı planlıyor.
Vera Rubin Gözlemevi ve Uluslararası Astronomi Birliği’nin (IAU) Uydu Takımyıldızı Girişiminden (IAU CPS) Karanlık ve Sessiz Gökyüzü Koruma Merkezi’ndeki gökbilimciler, bu yeni uzay aracının göksel gözlemlere müdahale ederek diğer uydu takımyıldızlarının neden olduğu sorunlara ilave olacağından endişe duyuyorlar.
BlueWalker 3 adlı bu yeni grubun ilk üyesi, 64 m2’lik bir alanı kaplayan dev bir anten dizisine sahip. Yerdeki gözlemciler bu yapıdan yansıyan parlak güneş ışığını görecekler. BlueWalker 3’ün yörünge testleri tamamlandıktan sonrasında BlueBirds adı verilen operasyonel uydular fırlatılacak.
BlueBirds, önemli ölçüde daha büyük oldukları için daha da göze batan ışık kirliliği üretir. Bu uyduların ticari çekiciliği, bir baz istasyonuna ihtiyaç duymadan doğrudan cep telefonlarına bağlanacak olmaları. AST SpaceMobile, prototipi test etmek için Federal İletişim Komisyonu’ndan (FCC) aldığı lisansı da var.
Uydular, fırlatma araçlarında kompakt nesneler olarak saklanacak ve uzaya bırakıldıktan sonra büyük antenlerini açacaklar. Her antenin arka tarafında, sisteme güç sağlamak yani enerji toplamak için güneş pilleri bulunur. BlueWalker 3, bir grup Starlink uydusu ile birlikte bir SpaceX Falcon 9 roketinde fırlatılacak.
Videoda Türkçe alt yazı oluşturmak için videonun alttaki ayarlarına tıklayıp alt yazılar sekmesinde otomatik çeviriye tıklayıp Türkçe seçilmelidir.
Diğer parlak uydular kanatlarda bekliyor: 30 bin ikinci nesil Starlink uydusu şu anda FCC onayını bekliyor. BlueBirds gibi, yeni Starlinks de cep telefonlarına doğrudan bağlantı için antenler taşıyor; antenler “sadece” 25 m2’den biraz daha küçük, ancak uyduların sayısı BlueBird takımyıldızından çok daha fazla. Bu gelişme yer tabanlı gökbilim çalışmaları için kötü bir haber.
Uydu parlaklığı ölçümüne katılın
BlueWalker 3’ün anteni açıldıktan sonra gece gökyüzündeki en parlak nesneler arasında olması bekleniyor. Amatör gökbilimciler, bu uydunun parlaklığını kaydetmeye yardımcı olarak, parlak uyduların gece gökyüzümüz ve gökbilim çalışmaları üzerindeki etkilerine dikkat çekmeyi hedefliyorlar.
Gözlemcilerin genel geçiş tahminleri oluşturmasının birkaç yolu var. heavens-above.com/ web sitesi, yeni fırlatılan uydularla ilgili yörünge bilgileriyle sık sık güncelleniyor. Kullanıcılar konumlarının enlem ve boylamını girer ve uzay aracı yollarını gösteren yıldız haritalarıyla birlikte yaklaşan geçişlerin bir listesini alır.
Stellarium ve diğer uygulamalar gibi bazı bilgisayar ya da planetaryum programları da yapay uydu görünürlüğünü tahmin ediyor. BlueWalker 3’ün bilimsel olarak faydalı parlaklık gözlemleri kaydedilebilir. Starlink ve diğer uzay araçları birkaç yıl önce gökbilimciler için bir sorun haline geldiğinden beri görsel gözlemciler tarafından parlaklık büyüklükleri kaydediliyor.
Amatör gökbilimciler parlaklık verilerini, bu uzay nesnelerini karakterize etmek ve izlemek için kullanabilir. Görünen parlaklık değerleri, güneşlik eklenmesinin ardından Starlink uydularını orijinal tasarımdan daha soluk hale getirdiğini, daha yakın zamanda fırlatılan uydular için bu gölgenin çıkarılmasının ise parlaklıklarını yeniden artırdığını ortaya koydu.
Gözlemciler, bir uydunun parlaklığını, parlaklığı bilinen yakındaki gök cisimlerininkiyle karşılaştırarak belirleyebilirler. Örneğin, BlueWalker 3’ün Altair yıldızından biraz daha sönük göründüğünü (parlaklığı 0.8) ancak Deneb’den (1.2) belirgin şekilde daha parlak olduğunu varsayalım, o zaman uydunun parlaklığı 0.9 olur.
Uyduların çizgi şeklinde bıraktığı izlerin görüntüleri.
Gökyüzü fotoğrafçıları uydu çizgilerinden etkilenen göksel görüntüleri TrailBlazer web sitesine yükleyerek yapay uyduların incelenmesinde de önemli bir rol oynayabilirler. Washington Üniversitesi’nden Meredith Rawls ve Dino Bektešević bu veri arşivini, IAU’nun uzay aracının yarattığı sorunlara verdiği yanıtın bir parçası olarak geliştiriyorlar.
Trailblazer, etkilenen görüntüleri saklar ve seçilen verileri kaydeder, böylece kullanıcılar uydu çizgili görüntüleri tarih, konum yeri, gökyüzündeki konum ve teleskop gibi diğer parametrelere göre arayabilirler.
Ay’dan alınan örneklerde yeni bir mineral keşfedildi
Çin Ay misyonu Chang’e-5 tarafından 2020’de toplanan kaya örneklerinin içinde, bilim insanları kristal şeklinde yeni bir Ay minerali keşfettiler. Mineral, Çin Ay tanrıçası Chang’e’nin onuruna Changesite-(Y) olarak adlandırıldı.
Yeni minerale Changesite-(Y) adı verildi.
Buluntu bir fosfat minerali ve sütunlu bir kristaldi. Çin’deki laboratuvarlarda incelenen Ay’ın bazalt parçacıklarında bulundu. Keşif, Ay’da toplanan parçacıkları incelerken X-ışını kırınımı kullanarak Changesite-(Y) tek kristalini bulan Pekin Jeoloji Araştırma Enstitüsü’nden araştırmacılar tarafından yapıldı.
Keşif, 9 Eylül’de düzenlenen bir basın toplantısında duyuruldu. Çin devlet medyasına göre, Uluslararası Mineraloji Birliği’nin (IMA) Yeni Mineraller, Adlandırma ve Sınıflandırma Komisyonu (CNMNC), bunun yeni bir mineral olduğunu doğruladı.
Bu keşif, Çin’in yeni bir Ay minerali keşfeden üçüncü ülke olduğu anlamına geliyor. Bundan önce, Luna programı sırasında Apollo ekiplerinin Ay’a ve eski Sovyetler Birliği’ne inişinin bir parçası olarak ABD tarafından yeni bulgular rapor edilmişti.
Çin Ay’a insanlı uçuş yapacak mı?
Chang’e-5 misyonu, Aralık 2020’de Oceanus Procellarum bölgesine indi ve 1970’lerden bu yana Ay örneklerini ilk gönderen ülke oldu. Görev sırasında, 1.73 kg Ay örneği toplandı ve daha sonra uzay aracı onları çalışma için güvenli bir şekilde Dünya’ya teslim etti ve bu da bir dizi keşfe yol açtı.
2019’dan beri Çin, Ay’ın gelişiminde ABD’nin ana rakibi olarak kabul ediliyor. 2022’de bu çatışma, Rus-Ukrayna savaşı zemininde yoğunlaştı. Taraflar birbirlerinin planları hakkında keskin açıklamalarda bulunuyorlar, ancak çoğu uzman bunun gerçek bir askeri çatışmaya yol açmayacağından emin.
On yıl önce, Çin’in Ay tutkusu sadece bir hayaldi. Bununla birlikte, 2019’da Çin, doğal uydumuzun uzak tarafına bir uzay aracı indiren dünyadaki ilk ülke oldu. Chang’e-4 iniş aşaması sadece yüzeye başarılı bir şekilde ulaşmakla kalmadı, aynı zamanda üzerine Yutu-2 gezicisini de fırlattı.
Teknik olarak, bu gerçekten büyük bir başarı değil, çünkü bu cihazlar pratikte herhangi bir teknik yenilik sergilememektedir. Gezici yüzeyde cam toplar ve yapışkan toprak buldu, ancak bu sansasyonel bir keşif gibi görünmüyordu. Ancak, ABD uzay uzmanları için bu görevin büyük sembolik önemi vardı. Birisi Ay’da ilk kez bir şey yaptı ve bu kendileri değildi.
Çin’in bir sonraki Ay görevinin Chang’e-6 olması bekleniyor. Göksel İmparatorluktan gelen uzay aracı, Ay’ın Dünya’ya hiç dönmemiş uzak tarafından ilk örnekleri toplamaya çalışacak.
Evrende Yaşam Çeşitliliği Çoksa Onu Nasıl Tanıyabiliriz?
Kozmosun başka yerlerindeki yaşamı nasıl tanıyacağız?
Bilim insanlarının her yıl yeni ve tuhaf öte gezegenler bulması, bildiğimiz şekliyle yaşamı aramada çok dar bir parametre olabilir.
Gökbilimciler Samanyolu’nda yıldızlardan daha fazla öte gezegen olduğunu tahmin ediyor, ancak bu dünyalarda uzaylı yaşam nasıl görünebilir?
Dünya dışı yaşam arayışında, astrobiyologlar bir muammayla karşı karşıya: Kozmosun başka bir yerinde yaşam ararken ne kadar genişlikte bir ağın içine bakmalılar?
Ne de olsa bilim insanları, yaşamın burada, Dünya’da gelişmeyi başardığı aşırı ortamlar karşısında nasıl şok olduklarını unutulmamalıdır. Bu yüzden evrenin beklenmedik şeylerle dolu olabileceğini hayal etmek çok da zor değil.
Bununla birlikte, insanların gezegenler arası seyahatleri gerçeklikten daha fazla bilim kurgu olduğundan, araştırmacılar şu anda erişilebilir olan teknoloji ve yaşam bilgisi ile sınırlıdır. Ancak bu, yaratıcı olamayacakları anlamına gelmez.
Yaşam için adayları belirlemek
Astrobiyolojide, bir öte gezegenin dünya dışı yaşamı destekleyip desteklemediğini belirlemeye yönelik popüler bir teknik, gezegenin atmosferini geçiş yöntemiyle analiz etmeyi içerir. Öte gezegenler yıldızlarının önünden geçtiğinde, araştırmacılar atmosferdeki elementleri ölçebilir.
Uzak bir yıldız, Dünya’dan baktığımıza göre dış gezegeninin arkasından geçtiğinde, yıldız ışığı, teleskoplarımıza gelmeden önce öte gezegenin atmosferinden süzülür. Gökbilimciler bir spektrograf kullanarak bu filtrelenmiş yıldız ışığını bileşenlerine ayırabilirler.
Ortaya çıkan bu emisyon spektrumunu analiz etmek, gökbilimcilere, yabancı dünyanın atmosferinde muhtemelen mevcut olan kimyasal elementlerin ayrıntılı bir kaydını sağlayabilir.
Öte gezegenlerin atmosferlerini bu şekilde araştıran astrobiyologlar, geçmiş ya da şimdiki yaşam için biyolojik imza (bir canlı varlığın ardında bıraktığı yaşam kalıntısı) ya da kimyasal kanıt dedikleri şeyi ararlar.
Dünya üzerindeki bazı biyolojik süreçlerin atmosferimizde kimyasal izler bıraktığını bildiğimize göre, aynı izleri diğer gezegenlerin atmosferlerinde de tespit etmeyi başarırsak, o zaman canlı organizmaların diğer dünyalarda yaşadığına inanmak için iyi nedenlerimiz olacaktır.
Şu anda, geçiş yöntemi çoğunlukla ev sahibi yıldızların çok yakınında dönen dev, sıcak gezegenleri analiz etmek için kullanılıyor.
Bunun nedeni, bu sıcak Jüpiterler, daha küçük, daha uzak yörüngelerde dönen dünyalardan daha sık yıldız ışığını engellediğinden, tespit edilmesi ve onaylanması çok daha kolay.
Araştırmacılar, sıcak gaz gezegeni HD 209458b’de yaşamın temel kimyasını tespit etti. Ancak sıcak Jüpiter’lerin en azından bildiğimiz yaşam için yaşanabilir yerler olması pek mümkün görülmüyor.
Gökbilimciler, yaşamı destekleyen olası gezegenleri tespit etmede geçiş yönteminin potansiyelini tam olarak anlamak için, öte gezegenlerin emisyon spektrumlarını tespit etme ve izole etmede teknolojimizde iyileştirmeler aramalıdır.
Neyse ki, NASA’nın önerdiği FINESSE görevi, Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) Exoplanet Spektroskopi Misyonu ve yakın zamanda piyasaya sürülen James Webb Uzay Teleskobu (JWST), bilim insanlarına dünya dışı yaşam için birçok yeni potansiyel bakış sağlayacaktır.
Varsayımlarla ilgili sorun
Bazı astrobiyologlar, dünya dışı organizmaların bildiğimiz hayattan çok farklı olabileceği ihtimaline açık olmamız gerektiğini savunuyorlar.
Dünya üzerindeki bir organizmanın, solunum veya fotosentez sonucu karbondioksit veya su ürettiğinin en temel işaretlerinden biri, kozmosun başka bir yerinde yaşamın evrensel göstergesi olarak geçerli olmayabilir.
Süper Dünya HD 219134b, güneş sistemimizden yalnızca 21 ışık yılı uzaklıktadır. Egzotik süreçlerdeki keşiflerin kanıtlayabileceği gibi, Dünya’daki biyo-imza anlayışımız bile hala bulanık.
Astrobiyologların, yaşamın varlığına işaret eden yabancı atmosferlerin kimyasal bileşimleri ile dünya dışı yaşamın Dünya’daki canlı organizmalarla aynı biyo-imzaları üreteceğini varsayamadığımız için, olmayanların nasıl ayırt edilebileceği konusundaki tartışma hala devam ediyor.
Öyleyse, kozmostaki yaşamı tanımlamak için belirlenen parametreler şu anda çok darsa, ne aradığımızı tam olarak bilmiyorsak, dünya dışı yaşamı nasıl arayabiliriz?
Princeton’dan David Kinney’e ve Dünya Dışı İstihbarat Arayışı (SETI) baş araştırmacısı Christopher Kempes’e göre, en tuhaf atmosfere sahip gezegenlere bakıyor olmalıyız.
Garip yatak arkadaşları
Tuhaf atmosfere sahip gezegenler, dünya dışı yaşam için en olası ortamlar olarak kabul edilmelidir. ‘Anormallik’ parametreleri, Dünya merkezli olabilecek yaşamla ilgili varsayımlara dayanmak yerine verilere bağımlı olmalıdır.
Kinney, “Kavramsal olarak, canlı diye tanımlamak istediğimiz evrendeki her şey arasında ortak bir nokta olmalı” diyor. Kinney ve Kempes, konunun kimyasal olması gerektiği varsayımından uzaklaşarak, bazı yaygın tuzaklardan, yani biyotik olanları taklit eden abiyotik süreçlerden kaçınmayı umuyorlar.
Kinney, “Aday biyo-imza gazları üreten abiyotik mekanizmalar bulan insanların öte gezegen araştırmalarında uzun bir geçmişi var. Ancak ‘veriler bize neyin anormal olduğunu söylesin’ diye de bakmalıyız” diyor.
Yine de argümanları birkaç temel varsayıma dayanıyor. Birincisi, belirli bir öte gezegen örneği, evrendeki tüm atmosferleri istatistiksel olarak temsil edebilir.
5 binden fazla öte gezegen adayı doğrulanmış olsa da, bilim insanları sadece Samanyolu içinde yüz milyarlarca gezegen olduğunu tahmin ediyor.
Ayrıca, bu gözlemlenebilir öte gezegenler kümesindeki yaşamın nadir olduğu ve canlı organizmaların yaşadıkları gezegenlerde biyo-imzalar bırakma eğiliminde olduğu varsayılır.
Bu varsayımların her biri sorgulanabilir olsa da, bir gezegenin kimyasal bileşimi olağandışıysa, bu olağandışı bileşimin olası bir nedeni, o gezegende yaşamın var olmasıdır.
Kemples, “bilim derin belirsizlik koşulları altında yürütüldüğünde, bir bilim insanının genellikle spekülasyon yapmaya istekli olması gerektiğidir.
Yani, verilerinin ötesine geçen varsayımlar yapmaya ve ardından bu varsayımların sonuçlarını keşfetmeye hazır olmaları gerekir.
Keşfedilen her şey, büyük olasılıkla bu ilk varsayımları doğrulamayacaktır, ancak bu yöntem yine de olağanüstü atılımlara yol açabilir” diyor.
Gökbilimciler İkili Yıldız-Gezegen Sisteminin İlk Tam 3D Görünümünü ürettiler
Jüpiter’in yaklaşık iki katı büyüklüğünde bir gezegenin tepesinden, sanatçı, gezegenin yörüngede olduğunu ve yıldızın uzaktaki ikili yoldaşını gösteriyor.
Gökbilimciler, bir çift yıldızın yoldaşının yörüngesinde dönen Jüpiter benzeri bir gezegen keşfettiler ve bu yıldızın uzaydaki hareketinde küçük, neredeyse algılanamaz bir yalpalamayı tam olarak takip ettiler.
Çalışmaları sonucunda, bir yıldız çiftinin ve bunlardan birinin etrafında dönen bir gezegenin yörüngelerinin tam, 3 boyutlu yapısının ilk kez belirlenmesi sağlandı.
Gökbilimciler, bu başarının gezegen oluşum sürecine değerli yeni bilgiler katabileceğini söylediler. Şimdiye kadar 5 binden fazla güneş dışı öte gezegen keşfedilmiş olmasına rağmen, bu çalışmadaki görünümü üretmek için kullanılan astrometri adı verilen teknikle yalnızca üçü üzerinde çalışıldı.
Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi’nden (UNAM) Salvador Curiel’e göre, gezegen içeren bir ikili yıldız sisteminin 3 boyutlu mimarisini belirleme başarısı “diğer öte gezegen keşif yöntemleriyle elde edilemez.”
Curiel, “Yıldızların çoğu ikili veya çoklu sistemler olduğundan, bunun gibi sistemleri anlayabilmek, genel olarak gezegen oluşumunu anlamamıza yardımcı olacaktır” dedi.
Bu sanatçının anlayışında, küçük yıldız (turuncu), Jüpiter benzeri gezegen (mavi) ve daha uzaktaki yoldaş yıldız (kırmızı) olarak gösterilmiş.
GJ 896AB olarak adlandırılan bu çift yıldız, Dünya’dan yaklaşık 20 ışık yılı uzaklıktadır. Bu da onları astronomik standartlara göre yakın komşumuz yapıyor. Bunlar, Samanyolu galaksimizdeki en yaygın yıldız türü olan kırmızı cüce yıldızlardır.
Gezegenin yörüngesinde döndüğü daha büyük olanı, Güneş’imizin kütlesinin yaklaşık yüzde 44’üne sahipken, daha küçük olanı, Güneş’in kütlesinin yaklaşık yüzde 17’si kadardır. Birbirlerine, yaklaşık Neptün ile Güneş arası bir uzaklıktadırlar. Her 229 yılda bir birbirlerinin yörüngesinde dönerler.
Çalışmada, gökbilimciler GJ 896AB’nin 1941 ve 2017 yılları arasında optik gözlemlerden elde edilen verilerle 2006 ve 2011 yılları arasında VLBA (Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi’nin (NRAO) bir parçası olarak New Meksiko’da bulunan ve uzaktan çalıştırılan 10 radyo teleskoptan oluşan bir sistemdir) gözlemlerinden elde edilen verilerle birleştirdiler.
Ayrıca 2020’de yeni VLBA gözlemleri de yaptılar. VLBA’nın süper keskin çözünürlüğü, ince ayrıntıları görme konusundaki olağanüstü yeteneği, zaman içinde yıldızların konumlarının son derece hassas ölçümlerini sağladı.
Böylece gökbilimciler tarafından gerçekleştirilen tüm verilerin kapsamlı bir analizi, yıldızların yörünge hareketlerini ve uzaydaki ortak hareketlerini ortaya çıkardı.
Sanatçının animasyonunda, yıldız çiftinin ve yıldızlardan birinin etrafında dönen bir gezegenin yörünge hareketlerini görülüyor.
Gezegenin varlığı, büyük yıldızın hafif bir yalpalama gösteren hareketinin ayrıntılı takibiyle ortaya çıktı. Gezegenlerin yıldız üzerindeki çekim etkilerinin böyle yalpalanmalara neden olduğu biliniyordu.
Yıldız ve gezegen, aralarında ortak kütle merkezi etrafındaki bir yörüngede dönerler. Bu konum yıldızdan yeterince uzakta olduğunda, yıldızın çevresindeki hareketi algılanabilir. Gezegenin yörüngesi, iki yıldızın yörüngelerinden yaklaşık 148 derece eğimlidir.
UNAM ve Max Planck Radyoastronomi Enstitüsü’nden Gisela Ortiz-León, “Bu, gezegenin ana yıldızın etrafında ve ikincil yıldızın yönünün tersine hareket ettiği anlamına geliyor.
Ayrıca, muhtemelen aynı öngezegen (protoplanetary) diskinde oluşmuş kompakt bir ikili sistemle ilişkili bir gezegende ilk kez böyle dinamik bir yapı gözlemlendi” dedi.
Ortiz-León’a göre, “Bu ve benzeri sistemlerle ilgili ayrıntılı çalışmalar, ikili sistemlerde gezegenlerin nasıl oluştuğuna dair önemli bilgiler edinmemize yardımcı olabilir.
Özellikle mevcut modeller, bu kadar büyük bir gezegenin bu kadar küçük bir yıldıza eşlik etme olasılığının çok düşük olduğunu gösteriyor, bu yüzden belki de bu modellerin yeniden düzenlenmesi gerekir.”
29 Ağustos 2022 Pazartesi günü NASA, Ay’ın etrafında bir yolculuk için dünyanın en güçlü roketinden Orion uzay aracını fırlatmayı planlıyor. Mürettebatsız Artemis 1 misyonu, insanları 2025’te aya indirme hedefine doğru bir adımdır.
Washington Üniversitesi’nden Scott Rudolph, Yer ve Gezegen Bilimleri Profesörü Bradley L. Jolliff, “Artemis 1’in başarılı bir şekilde fırlatılmasıyla NASA ve ABD, insanları Ay’a gönderme yeteneğini geri kazanacak.”
“Bu yeteneği yaklaşık 50 yıl önce Apollo 17 görevinden sonra Saturn V roketlerinin sonuncusu emekli olduğunda kaybetmiştik. Artemis 1, yeni nesil astronotların bir kez daha bizimkinden başka bir dünyayı keşfetmesinin yolunu açacak” dediler.
Jolliff, Artemis’in aya sürdürülebilir bir dönüşle başlayarak, uzayın insan keşfinde bir sonraki büyük adımı temsil ettiğini söyledi. “Bu durumda ‘sürdürülebilir’ demek, Artemis misyonlarının Apollo benzeri sortiler olmayacağı anlamına geliyor” dedi.
“Belirli bir yeri keşfetmek ve ardından Dünya’ya geri dönmek için yapılan bu kısa yolculuklar yerine, fikir; Uluslararası Uzay İstasyonunun (ISS) uzun yıllardır bulunduğu alçak Dünya yörüngesinin ötesinde, derin uzayda nasıl yaşanacağı ve çalışılacağını öğrenmektir.”
Ay’da yaşamayı ve çalışmayı öğrenmek önemli bir zorluktur. Çünkü astronotlar güneşten gelen değişken radyasyon, Ay tozu, aşırı sıcaklıklar ve diğer konular dahil olmak üzere derin uzay radyasyonu ile uğraşmak zorunda kalmaları büyük problemdir.
Jolliff’e göre “Astronotlar – ve onları destekleyen bir dizi mühendis ve bilim adamı – Ay toprağından oksijen ve su üretmek veya kutuplarda, özellikle de Ay’ın güney kutbunda gömülü buz gibi kaynaklarını nasıl kullanacaklarını keşfedecek ve öğrenecekler.”
“Yalnızca ABD değil, birçok ülke Ay’da uzun vadeli bir varlık oluşturmakla ilgileniyor. Bu mevcudiyet, diğer hedeflere, özellikle de Mars’a yapılacak insanlı keşif için bir başlangıç noktası olacak.”
“Ay’da çıkartılan ve rafine edilen hidrojen ve oksijeni, diğer hedeflere seyahat için yakıt ve yaşam destek kaynakları olarak kullanmak mümkün olacak. Ay ayrıca daha fazla bilimsel keşif için değerli bir yer olmaya devam ediyor ve bu da Artemis hedeflerinin bir parçası olacak.”
Jolliff, “Dünya’nın uzaydaki arkadaşı olarak, Ay, erken güneş sisteminde meydana gelen olaylar da dahil olmak üzere, geçmişimizi daha iyi anlamamıza yardımcı olmak için Dünya’nın erken tarihi hakkında çok şey kaydediyor” dedi.
Apollo programının bilimsel mirası hakkındaki perspektifi araştıranlardan biri de olan Scott Rudolph, “Apollo yüzey örnekleri, bize mikroskobikten çok farklı galaktik kozmik ışınlara, enerjik güneş parçacıklarına ve meteoritlere maruz kalma yoluyla değişime olan ilk bakışımızı verdi” dedi.
Lunar Reconnaissance Orbiter Camera bilim ekibinin de bir üyesi olan Jolliff, Ay göktaşları ve Apollo örneklerinin incelenmesi yoluyla yörüngeden görülebilenler ile ay hakkında bilinenler arasında ilişki kurarak ayın yüzeyini araştırıyor.
Jolliff ayrıca NASA’nın Apollo Yeni Nesil Örnek Analiz programının bir parçası olan Washington Üniversitesi ekibine liderlik ediyor. Üniversitenin Uçucu Kökenleri Değerlendirmek için Disiplinler arası Konsorsiyumu (ICE Five-O) ekibi, bir NASA Güneş Sistemi Keşif Araştırma Sanal Enstitüsü’nün de ortak araştırmacısıdır.
Dev hiçlik boşlukları evreni parçalara ayırıyor olabilir
Karanlık enerjiye, evreni parçalayan dev hiçlik boşluklarından gelen baskı neden olabilir.
Bir sanatçının kozmik ağ izlenimi. Siyah arka plan üzerinde geniş bir örümcek ağı benzeri yapı çoğunlukla mor ve kısmen turuncu iplikler gibi görünüyor.
Yeni araştırmalar, evrenin çoğunu oluşturan neredeyse tamamen yok olan devasa çöllerin, evrenin genişlemesinin hızlanmasına neden olabileceğini öne sürüyor. Bu, hiçliğin, bu uçsuz bucaksız bölgelerin, evreni paramparça ediyor gibi görünen gizemli güç olan karanlık enerjiyi açıklayabileceği anlamına gelir.
Çöle hoş geldiniz
Güneş sisteminden ve Samanyolu galaksisinden tamamen uzaklaşınca ilginç bir model ortaya çıkıyor: Kozmik ağ, doğada bulunan en büyük model. Tüm galaksilerin küçük ışık noktaları olarak göründüğü bu ölçeklerde, gökbilimciler filament adı verilen uzun, ince galaksi iplerini, küme adı verilen yoğun kümeleri ve bunların arasında neredeyse tamamen boş olan geniş bölgeleri gözlemler.
Bu çorak bölgeler, en küçüğü 20 milyon ışık yılı genişliğinde, en büyüğü ise 160 milyon ışık yılı genişliğinde olabilen büyük kozmik boşluklardır. Örümcek ağındaki boşluklar gibi, bu boşluklar da evren hacminin büyük çoğunluğunu oluşturur.
Ancak maddenin neredeyse hiçbirini barındırmaz. Gerçekten de, gözlemlenebilir evrenin bir ucundan diğerine uzanan kozmik ağın kendisinin dışında, kozmik boşluklar kozmostaki en büyük şeylerdir.
Hiçbir şeyin gücü
Gökbilimciler ilk olarak 1970’lerin sonlarında bu kozmik boşlukları tespit ettiler, ancak o zamandan beri boşluklar büyük ölçüde göz ardı edildi. Gökbilimciler ve kozmologlar bunun yerine evrenin galaksiler ve kümeler gibi parlak bir şekilde aydınlatılmış yapılarına odaklandılar. Bu çalışmalar sayesinde, 1990’larda sürpriz bir keşif oldu: Karanlık enerji.
Karanlık enerji, aslında evrenin gözlemlenen ivmeli genişlemesine verilen isimdir. Bu, yalnızca evrenin her gün genişlediği anlamına gelmez; her geçen anda daha da hızlı genişlediği anlamına gelir.
Gökbilimciler, yaklaşık 5 milyar yıl önce başlamış gibi görünen bu hızlandırılmış genişleme dönemine neyin güç verdiğine dair hiçbir fikre sahip değildir. Bu nedenle karanlık enerji terimi – devasa bir kozmolojik bilmece için harika bir isim olmuştur.
Boşlukların karanlık enerjiyle ne ilgisi var diye düşünürsek, birincisi, hızlandırılmış genişlemenin etkileri yıldız sistemlerinin veya galaksilerin içinde hissedilmez; orada, maddenin çekim gücü, onu tamamen alt edecek kadar kuvvetlidir. Örneğin ne bizim güneş sistemimiz ne de Samanyolu karanlık enerji nedeniyle büyümez.
Ancak boşluklar neredeyse tamamen boş olduğundan, karanlık enerjinin etkilerini çok daha kolay hissederler. Bu nedenle, etkisinin en güçlü olduğu bu bölgelerde hızlandırılmış genişlemenin doğasını araştırmak çok mantıklıdır.
İranlı teorik fizikçilerden oluşan bir ekip tarafından yönetilen yeni bir araştırma, bu düşünce çizgisini bir adım daha ileri götürüyor. Çalışma grubu, karanlık enerjinin sadece boşluklarda bulunmadığını, onlardan kaynaklandığını iddia ediyorlar.
Karanlıktan doğanlar
Bu devasa boşluk bölgeleri nasıl hızlandırılmış genişlemeye neden olabilir? Araştırmacılara göre cevap; sadece kozmik boşlukların varlığına değil, aynı zamanda dinamiklerine de bakarak aranmalıdır. Kozmik boşluklar basitçe mevcut değildir. Evrendeki diğer tüm büyük yapılar gibi, mütevazi başlangıçlarından şimdiki muazzam boylarına kadar büyümüşlerdir.
Milyarlarca yıl önce, evrendeki tüm madde oldukça eşit bir şekilde dağılmıştı; bölgeden bölgeye büyük yoğunluk farkları yoktu. Ancak zamanla, ortalamadan biraz daha fazla maddeye sahip herhangi bir yer, üzerine daha fazla madde çekmeye başladı.
Daha fazla maddeyle, o bölge daha da fazla çekim gücüne sahip oldu ve bu da daha fazla büyümeyi ateşledi. Milyarlarca yıl boyunca madde birikerek galaksileri, grupları ve kümeleri oluşturdu.
Bu yapılar büyüdükçe boşluklar boşaldı ve genişledi. Ancak bu olayları pasif bir süreç olarak görmek yerine, boşlukların büyümesini etraflarındaki yapılar üzerinde baskı uygulamak olarak görmeliyiz.
Örneğin, boşluklar büyüdükçe, aralarındaki galaksilerin duvarları sürekli olarak incelecek ve sonunda çözülerek boşlukların birleşmesine izin verecektir. Önümüzdeki birkaç milyar yıl içinde, boşluklar kozmik ağı çözecek ve tüm maddeleri yüz milyonlarca ışık yılı boşlukla ayrılmış izole kümelere zorlayacaktır.
Bu basınç uzay zamanı bozacaktır. Boşlukların etrafında bulunan, tıpkı evrendeki diğer herhangi bir madde veya enerji kaynağının yaptığı gibi. Uzay-zaman bozulması, boşluklar genişledikçe, galaksileri sınırlarından iterek, aralarındaki kütle çekimine rağmen ayrılmalarına neden olduğu anlamına gelir.
Araştırma grubu, kozmik ağı çözmek için birlikte çalışan evrendeki tüm büyük boşlukların kümülatif etkilerinin hızlandırılmış bir genişlemeye yol açtığını buldular. Boşluğa dayalı bu hızlandırılmış genişlemenin gücü, mevcut karanlık enerji tahminleriyle eşleşiyordu.
Bu fikri test etmek için astrofizikçilerin daha fazla çalışmaya ihtiyacı olacak. Birincisi, birleşik basınçlarını daha iyi hesaplamak için daha fazla boşluk ölçümüne ve ikincisi, karanlık enerjinin kendisi hakkında, özellikle de gücünün son birkaç milyar yılda değişip değişmediğiyle ilgili daha fazla bilgiye ihtiyacımız olacak.
Milimetre dalga boyunda ilk kez görüntülenen patlayıcı bir nötron yıldızı birleşmesi
Radyo astronomi için bir ilk olarak, bilim insanları kısa süreli bir gama ışını patlamasından (GRB) gelen milimetre dalga boyunda ışık tespit ettiler. Sanatçının çiziminde, bir nötron yıldızı ile başka bir yıldız (bir disk olarak görülüyor, sol altta) arasındaki birleşmeyi gösteriyor. Bu da kısa süreli GRB 211106A (beyaz jet, ortada) ile sonuçlanan bir patlamaya neden oluyor. Bilim insanları artık kayıtlardaki en parlak art ışımalardan biri olduğunu biliyorlar (sağ ortadaki yarı küresel şok dalgası). Ev sahibi gökadadaki toz, görünür ışığın çoğunu (renklerle gösterilen) gizlerken, olaydan gelen milimetrik ışık (yeşille gösterilen) kaçmayı ve Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizisi’ne (ALMA) ulaşmayı başarıyor. Bu kozmik patlamanın, GRB 211106A’nın şimdiye kadar gözlemlenen en enerjik kısa süreli GRB’lerden biri olduğu doğrulandı.
ABD Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi (NRAO) tarafından ortaklaşa yürütülen uluslararası bir gözlemevi olan ALMA’yı kullanan bilim insanları, bir nötron yıldızının başka bir yıldızla birleşmesini gözlediler.
Ekip ayrıca, bu ışık parlamasının şimdiye kadar gözlemlenen en enerjik kısa süreli gama ışını patlamalarından ve en parlak art kıvılcımlardan biri olduğunu doğruladı.
Gama ışını patlamaları (GRB’ler), evrendeki en parlak ve en enerjik patlamalardır ve saniyeler içinde güneşimizin tüm ömrü boyunca yayacağından daha fazla enerji yayabilirler. GRB 211106A, kısa süreli gama ışın patlamaları olarak bilinen bir GRB alt sınıfına aittir..
Bilim insanlarının platin ve altın gibi evrendeki en ağır elementlerin yaratılmasından sorumlu olduğuna inandıkları bu patlamalar, bir nötron yıldızı içeren ikili yıldız sistemlerinin feci şekilde birleşmesinden kaynaklanır.
Utah Üniversitesi’nden Astrofizikçi Tanmoy Laskar, “Bu birleşmeler, ikili yıldızların yörüngesinden enerjiyi uzaklaştıran ve yıldızların birbirine doğru sarmal bir yapı oluşturmasına neden olan kütle çekimsel dalga radyasyonu nedeniyle meydana geliyor.”
“Sonuçta ortaya çıkan patlamaya, ışık hızına yakın hareket eden jetler eşlik ediyor. Bu jetlerden biri Dünya’ya doğrultulduğunda, kısa süren bir gama ışını radyasyonu darbesi veya kısa süreli bir GRB gözlemliyoruz” dedi.
Milimetre dalga boyundaki ışıkta kısa süreli gama ışını patlamasının ilk hızlandırılmış filminde, GRB 21106A’nın ALMA ile yakalandığını görüyoruz. Burada görülen milimetrelik ışık, Hubble Uzay Teleskobu kullanılarak çekilen görüntülerde uzak bir ev sahibi gökadanın yeri de saptanıyor. Milimetre ışığın parlaklığının evrimi, patlamada üretilen jetlerin enerjisi ve geometrisi hakkında bilgi sağlıyor.
Kısa süreli bir GRB genellikle saniyenin yalnızca birkaç onda biri kadar sürer. Bilim insanları daha sonra, jetlerin çevreleyen gazla etkileşiminin neden olduğu bir ışık emisyonu olan bir art ışıma da ararlar.
Yine de onları tespit etmek zordur; radyo dalga boylarında sadece yarım düzine kadar kısa süreli GRB tespit edilmiş ve şimdiye kadar milimetre dalga boylarında ise hiçbiri tespit edilmemiştir. Laskar, zorluğun GRB’lere olan muazzam mesafe ve teleskopların teknolojik yeteneklerine bağlı olduğunu öne sürüyor.
Laskar’a göre “Kısa süreli GRB art ışımaları çok parlak ve enerjiktir. Ancak bu patlamalar uzak galaksilerde gerçekleşir, bu da onlardan gelen ışığın Dünya’daki teleskoplarımız için oldukça zayıf olabileceği anlamına gelir. ALMA’dan önce milimetre teleskopları bu art ışımaları algılayacak kadar hassas değildi.”
Dünya’dan yaklaşık 20 milyar ışık yılı uzaklıkta bulunan GRB 211106A bir istisna değildir. Bu kısa süreli gama ışını patlamasından gelen ışık o kadar zayıftır ki, NASA’nın Neil Gehrels Swift Gözlemevi ile yapılan erken X-ışını gözlemleri patlamayı görürken, ev sahibi galaksi bu dalga boyunda tespit edilemedi.
Bir patlamanın hangi galaksiden geldiğini bulmak ve patlamanın kendisi hakkında daha fazla şey öğrenmek için parlama sonrası ışık şarttır. Başlangıçta, yalnızca X-ışını karşılığı keşfedildiğinde, gökbilimciler bu patlamanın yakındaki bir galaksiden gelebileceğini düşündüler.
Laskar, bölgedeki önemli miktarda tozun aynı zamanda Hubble Uzay Teleskobu ile yapılan optik gözlemlerde nesnenin tespit edilmesini engellediğini de sözlerine ekledi.
Her dalga boyu, bilim insanlarının GRB’yi anlamalarına yeni bir boyut eklemiştir ve özellikle milimetre, patlama hakkındaki gerçeği ortaya çıkarmak ayrıca kritiktir.
Laskar’a göre, “Hubble gözlemleri değişmeyen bir galaksi alanını ortaya çıkardı. ALMA’nın benzersiz duyarlılığı, GRB’nin bu alandaki yerini daha kesin bir şekilde belirlememize izin verdi ve olayın daha uzaktaki başka bir sönük galakside olduğu ortaya çıktı.
Bu kısa süreli gama ışını patlamasının ilk düşündüğümüzden bile daha güçlü olduğu anlamına geliyor ve bu da onu kayıtlardaki en parlak ve enerjik patlamalardan biri yapıyor.”
Northwestern Üniversitesi’nden Dr. Wen-fai Fong, “Bu kısa gama ışın patlaması olayını, ALMA ile ilk kez gözlemlemeye çalıştık. Olayı çok parlak bir şekilde yakalamak muhteşemdi.
Yıllarca bu patlamaları gözlemledikten sonra, bu şaşırtıcı keşif yeni bir çalışma alanı açıyor, çünkü ALMA ve diğer teleskop dizileri ile bizi daha fazlasını gözlemlemeye motive ediyor” dedi.
NRAO/ALMA Ulusal Bilim Vakfı Program Sorumlusu Joe Pesce, “Bu gözlemler birçok düzeyde harika. Gizemli gama ışını patlamalarını (ve genel olarak nötron yıldızı astrofiziğini) anlamamıza yardımcı olacak daha fazla bilgi sağlıyorlar.
Uzay ve yer tabanlı teleskoplarla yapılan çoklu dalga boylu gözlemlerin astrofiziksel fenomenleri anlamada ne kadar önemli ve tamamlayıcı olduğunu kanıtlıyorlar” dedi.
Harvard Üniversitesi’nden Prof. Dr. Edo Berger, “Hem yeni GRB’ler hem de GRB 211106A ile bu patlamalar hakkında ek sürprizler ortaya çıkarabilecek çoklu dalga boylarında yapılacak çok iş var.
Kısa süreli GRB’lerin incelenmesi, dünyadaki ve uzaydaki tüm dalga boylarında çalışan teleskopların hızlı koordinasyonunu gerektiriyor” dedi.
Prof. Berger’e göre, “GRB 211106A durumunda, mevcut en güçlü teleskoplardan bazılarını kullandık. ALMA, Ulusal Bilim Vakfı’nın Karl G. Jansky Çok Büyük Dizisi (VLA), NASA’nın Chandra X-ışını Gözlemevi ve Hubble Uzay Teleskobu (HST) gibi.
Şimdi operasyonel James Webb Uzay Teleskobu (JWST) ve gelecek nesil VLA (20-40 m’lik optik ve radyo teleskoplar) gibi, bu felaket olaylarının tam bir resmini üretebilecek ve onları benzeri görülmemiş mesafelerde inceleyebileceğiz.”
Laskar ise, “JWST ile artık ev sahibi galaksinin bir spektrumunu alıp mesafeyi kolayca bilebiliriz ve gelecekte, JWST’yi kızıl ötesi ışımaları yakalamak ve kimyasal bileşimlerini incelemek için de kullanabiliriz.
VLA ile, ardışık parıltıların geometrik yapısını ve ev sahibi çevrelerinde bulunan yıldız oluşturan yakıtı benzeri görülmemiş ayrıntılarla inceleyebiliriz. Alanımızda yaklaşan bu keşifler için heyecanlıyım” dedi.
James Webb Uzay Teleskopunun İlk Görüntüleriyle Evrene Yeni Bir Bakış
Şimdiye kadar yapılmış en büyük ve en güçlü uzay gözlemevi olan James Webb Uzay Teleskobundan evrenin benzeri görülmemiş ayrıntılı görüntüleri. ✨
Karina Bulutsusu
Kozmik Uçurumlar olarak adlandırılan, parıldayan yıldızlarla benekli bu “dağlar” ve “vadiler” manzarası, yıldızların doğum yeri olan Karina Bulutsusu’nun kenarıdır. Genellikle, yıldız oluşumunun erken evrelerini yakalamak zordur.
Ancak James Webb, aşırı duyarlılığı, uzaysal çözünürlüğü ve görüntüleme yeteneği sayesinde kozmik tozun içinden bakabiliyor. Bu yeni görüntüde, bu genç yıldızların bazılarından ön yıldız jetlerinin açıkça fırladığı görülüyor.
Güney Halka Bulutsusu
Güney Halka Bulutsusu bir gezegenimsi bulutsudur: ölmekte olan bir yıldızı çevreleyen genişleyen bir gaz ve toz bulutudur. Bu yeni görüntüde, bulutsunun ikinci, daha sönük yıldızı ve etrafına fırlattığı gaz ve tozun yanı sıra tam olarak görüntülenmiştir.
Daha parlak olan yıldız, evriminin belli bir aşamasındadır ve muhtemelen gelecekte kendi gezegenimsi bulutsusunu oluşturacaktır. Bu tür ayrıntılar, yıldızların nasıl evrimleştiklerini ve çevrelerini nasıl dönüştürdüklerini daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Arka planda ışık noktaları yıldız değil, uzak galaksilerdir.
Stephan’ın Beşlisi
Birbirine yakın beş gökadadan oluşan görsel bir grup şöleni olan Stephan Beşlisi, 1877’de keşfedildi. Bu yeni görüntü, galaksi grubunu, James Webb’in bugüne kadarki en büyük görüntüsü olan devasa bir mozaikte ekranımıza getiriyor.
Mozaik, Ay’ın çapının yaklaşık beşte biri kadar; 150 milyondan fazla piksel ve yaklaşık 1.000 ayrı görüntü dosyasından oluşuyor. Daha önce hiç görülmemiş ayrıntılar sergilenmiş: Milyonlarca genç yıldızın parıldayan kümeleri, yeni yıldız doğumları, geniş gaz, toz ve yıldız kuyrukları ve devasa şok dalgaları gibi.
WASP-96 b Öte Gezegeni
WASP-96 b, 2014 yılında keşfedilen, güneş sistemimizin dışında bulunan, çoğu gaz olan dev bir öte gezegendir. James Webb’in Yakın Kızılötesi Görüntüleyicisi ve Yarıksız Spektrografı (NIRISS), gezegen yıldız boyunca hareket ederken WASP-96 sisteminden gelen ışığı ölçtü.
Işık eğrisi önceki gözlemleri doğruladı, ancak spektrumu gezegenin yeni özelliklerini ortaya çıkardı: Suyun açık bir imzası olduğu, pus belirtileri ve atmosferindeki bulutların kanıtı olarak ortaya çıktı. Bu keşif, Dünya’nın ötesinde potansiyel olarak yaşanabilir gezegenleri bulma arayışında ileriye doğru atılmış dev bir adımdır.
James Webb’in İlk Derin Alan Görüntüsü
Webb’in İlk Derin Alanı olarak bilinen SMACS 0723 gökada kümesinin bu görüntüsü, 4,6 milyar yıl öncesini gösteriyor. Hubble’ın en derin alanlarının ötesindeki kızılötesi dalga boylarına bakıldığında, Webb’in keskin yakın-kızılötesi görünümü, bugüne kadarki erken evrenin en ayrıntılı görünümü.
Kızılötesinde şimdiye kadar gözlemlenen en soluk nesneler de dahil olmak üzere binlerce galaksiyi ortaya çıkarmış. Artık yıldız kümeleri ve dağınık özellikler gibi daha önce hiç görmediğimiz küçük, soluk yapıları görebiliyoruz ve yakında galaksilerin kütleleri, yaşları, geçmişleri ve bileşimleri hakkında daha fazla şey öğrenmeye başlayacağız.
Bu görüntüler ve veriler, gözlemevinin bulacağı şeylerin sadece başlangıcıdır. Büyük Patlama’dan sonraki ilk parlak parıltılardan Dünya gibi gezegenlerde yaşamı destekleyebilen güneş sistemlerinin oluşumuna ve kendi Güneş Sistemimizin evrimine kadar Evrenimizin tarihindeki her aşamayı inceleyecektir.